VİRÜS İNSANI, DİLSİZLİK KÜLTÜRÜ ÖLDÜRÜR

YEMUZ Nevzat Tarakçı

Bir virüs, dünyanın dengesini bozdu, bozuyor.
Binlerce insan öldü, ölüyor.
Bu büyük felaketin bir an önce önlenmesi ve gerekli dersin alınması temennisiyle.
Virüs, insanları öldürürken dilsizlik de kültürleri yok ediyor.

Yazar Selim İLERİ, bir rüyasında, bildiği bütün kelimeleri yitirdiğini görür.
Dilsiz kalmıştır, silinmiştir hafızası.
Bu karabasandan kan ter içinde uyanır.
Sonra bunun bir rüya olduğunu, kelimelerin yerli yerinde durduğunu anlayıp şükreder.
Rüyası bile tarifsiz acı vermiştir yazara.

Ne düşünür insan böylesi bir rüya uyanışından sonra?
Ölümcül bir hastalığa yakalanıp tehlikeli bir ameliyat geçiren biri, artık yaşama nasıl dört elle sarılır; saatlerin, günlerin kıymetini nasıl bilirse, kelimelerine yeniden kavuşan da öyle sımsıkı tutunur onlara.
Birini bile boşa harcamaktan, tesirsiz söylemekten korkar.
Doldurur içlerini petekteki bal gibi, sakınır, kıskanır…

İNSAN DİLİNİ UNUTURSA?
Merakımdan soruyorum, eğer bir Çerkes, bir gün, bildiği bütün Çerkesçe kelimeleri unutup dilsiz kalırsa ne olur acaba?
Akordeon, kâfe, yunafe anlamını korur mu?
Dilsizlik, insana kolunu, bacağını, gözünü kaybetmekten daha büyük acı verir her halde!

Günümüz Türkiye’sinin deneme türünde iddialı ismi de bir yazısında dilsizlikle ilgili bakınız neler söylüyor:

Bir gün, bildiğimiz bütün kelimeleri unutup dilsiz kalakalsak dünyada, yaşamanın anlamı nice olurdu?
Sanırım bir uzvunu, mesela kolunu, bacağını yahut gözlerini yitirmekten daha büyük acılar, daha derin yoksunluklar duyar insan kelimesiz kaldığında.

Muhtemel ki manasız bir boşluğun ortasında, taş gibi, ağaç gibi dikilir ve acı bir feryat koparır hayvansı seslerle…

Ah kelimelerin kıymetini bilmeyen bizler, toplumumuz!

Biz, böyle duyarsız kaldığımız içindir ki ortalıkta ucuz ve sahipsiz eşya gibi cılkı çıkmış sözler dolaşıyor; tesirsiz ve sessiz.

Kelimeler, anlamsızca savrulup duruyor etrafımızda.
Nesebini, özünü ve ruhunu yitirmiş, safiyetini uzaklarda bırakmış, yaşamıyor gibi yaşıyor.
Ayrıca, dil katilleri cirit atıyor ortalıkta.
Mirasyediler; dışı süslü, içi boş laf ebeleri, söz celepleri, sözde sanatçılar!

Adım başı, söz başı bıkmadan usanmadan, ağızlarında; “yüreğine sağlık”, “yürekten söyledi”, “inanılmaz güzel”, “duygu seli”, “çok kutluyorum”, “keyif aldım”, “damardan…” hepsi birbirine benzer; isimler başka, yüzler aynı.

Mimikler, tonlamalar, bakışlar birbirinden çoğaltılmış.
Kelimeler azap çekiyor ağızlarında, feryat ediyor.

Parıltılı giysiler içinde ve ışık yağmurları altında dilsiz insan geçitleri, ilk çağların ilkel eğlence merasimlerini andırıyor.
Konuşan yalnız vücut dili…

Neden Allah’ım, biz bu güzel kelimelerle çıkmıyoruz her sabah sokağa?
Dilimizde bitip tükenmez tazecik sözler, neden saçmıyoruz birer tohum gibi etrafa?

Gün ışıklarının her hûzmesini ayrı bir kelimeyle adlandırıp her gülücüğe ayrı bir anlam, gözlerdeki her ışıltıya farklı bir yorum getirmiyoruz?

Geçip gidiyoruz Allah’ım savrulan karlar, karı eriten güneşler, dolu dolu bulutlar altından her sabah…
Ve sonra yaralanmış kadınlar ki gözleri derin, bakışları bulanık; sevimesiz erkekler, içleri kupkuru ve öpülmemiş çocuk yüzleri görüyoruz, soğuk…
Bakıp geçiyoruz, nutkumuz tutulmuş gibi yanlarından…

DİLİ OLMAYANIN GELECEĞİ OLMAZ!
Dilsizleşiyoruz günden güne.
Dilsizleşiyor anneler, babalar, çocuklar…
Ve eriyor, tükeniyor kültürel değerler.
Birbirine değdikçe alev alacak güçlü kelimelerimiz yok artık!
Sözcükleri tükenen, dilsizleşen, bir toplumun söylenecek sözü kalır mı?
Sözü olmayanın geleceği olur mu?

NOT: “14 Mart Adıge Dili ve Edebiyatı Günü” nün toplumsal dil bilincimizi geliştirmesi temennisiyle.

KAPAT