TÜRKİYE’DE…

LAĞUÇ Cemalettin
Çeviri: YİSMEYL Özdemir
Yamçı Dergisi, Mayıs 1977-Şubat 1978, s.178

Eylül 25’den 6 Ekim’e kadar geçen zaman içinde Karaçay-Çerkessk Özerk Bölgesi, Dağıstan ve Çeçenistan Özerk Cumhuriyetleri ile Stavropol kentinden olan bir grup yazar ve gazeteci Türkiye’yi ziyaret etmişti. Abazin ozan Lağuıç Cemalettin de bu grupla beraberdi. Bu yazı onun Türkiye günlüğüdür.


25 Eylül

Bu günü yaşamım süresince hiç unutamayacağım. Güneş de benim gibi aceleci bugün, erkenden güler yüzü ile Moskova kentinin yapılarını, bulvarlarını, meydanlarını çabucak aydınlattı. Geceden çöken sisten bir iz bile yoktu. Otobüse binip hava alanına giderken, geçtiğimiz yayalar ve arabalar bize güle güle gidin der gibi, yolcu eder gibi geldi bana.

Saat 10’u 25 geçe uçağımız havalandı, bizi engin boşlukların üzerine yükseltti. Hoşçakal der gibi Moskova’nın üzerinde bir tur attıktan sonra bir kurşun hızıyla rotasına yöneldi ve bulutlara daldı. Bir iki dakika içerisinde yırtılmış kumaşlara benzeyen bulutlar altımızda, çok aşağılarda kaldı. Yumuşak bir el hareketi ile yığılmış gibi görünen bulut kümelerine yukarıdan bakıyorduk. Yarım saat sonra bulutlar kayboldu. Şimdi altımızda uzanan uçsuz bucaksız topraklarda, köyler, kentler maket gibi görünüyor. İşte Harkov üzerinden geçiyoruz. Yaşamın vatlığını belirten fabrika ve yaklaşıp uzaklaşan tren katarlarının dumanlarını görüyorum. Kırlar başka bir alem, yukarıdan bakış bambaşka bir güzellikte. Sürülmüş büyük tarlalar, çiftlikler, koruluklar parça parça yeryüzünde. Yama gibi duruyor. İşte Dnyepropetrovsk, daha sonra Yalta üzerinden geçiyoruz. Yalta’dan geçerken deniz kıyısında plajlardaki insanları bile seçebildik. Karşı kıyı da böyle plajlar görülmüyor, her yer ıssız bir görünümde, yakından hiçbir köy görmedim önceleri, daha sonra görmeye başladığımız köylerde evler yere yapışmış gibi basılı, toprak içerlere doğru grileşmekte sanki doğayı bir kil kaplamış gibi… ”Hiç bir evin üzerinde çinko veya kiremit yok, ne garip” diye düşünürken başka köyler göründü. Onların da, derin vadiler arasına serpiştirilmiş uyukluyor gibi bir görünümleri var.

Kısacası Karadeniz kıyısından Ankara’ya kadar pek büyük bir yerleşme merkezi göremedik.

Saat 13.20’de Türk başkenti Ankara’ya ulaştık. Uçağımız enine kenti aşarak hava alanına yavaşça indi. Ben ilginç bulduğum her şeyi iyice inceleyebilmek için gözlerimle çevreyi tarıyordum. Hava alanında bizi ”Radar” firmasının yetkilileri karşıladı. Otobüsün penceresinden baktığımda, bir grup erkeğin çok dikkatli bize baktıklarını gördüm. Bunlar hakkında aklıma gelen ihtimallerin sonradan doğru çıktığını daha sonra anlatacağım.

Hava alanı ile Ankara arasında 28 kilometre mesafe var. Yolun geçtiği yerleri ilgi ile izlerken çok kısa zamanda otele ulaşmışız. Bu otel de çok ilginçti. Aynı yapıda iki ayrı kapıdan işleyen iki otel var. Biz ”Yeni” otele yerleştik. (Diğeri Cihan Palas.) Otellerin ikisi de birer kardeşe aittir. Otellerin kapısı çok yakın birbirine, bir müşteri göründüğünde her iki otelin adamları kendi otellerine gelmeleri için dil döküyorlar. Ticari rekabetin sonucu bu davranışlar. Bu benim ilgimi çekti.

Öyle yemeğinden sonra Ankara kentini tanımak için otobüsle yola çıktık. Bize anlatıldığına göre kentin kurulduğu yer 5.000 yıldan beri yerleşme merkezidir. Ancak Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğinde Sultanlık’ın yıkılıp başkent olmasından sonra kent görünümü almaya başlamıştır. Cumhuriyet’in temellerinin atıldığı 1922 yıllarına rastlıyor bu tarih…

Askeri ve sivil devlet daireleri çoğunlukla Atatürk Bulvarı ve ona yakın çevrelerde kurulmuş. Parlamento binası ve benzeri büyük yapılar bu caddeye yakın. Dr. Reşit Caddesi’nden yokuşu çıkıp geriye bakınca Ankara derli toplu, güzel bir kent görünümünde. Çankaya tepelerinde Atatürk’ün oturduğu saray bulunuyor. Şimdi müze olarak düzenlenmiş, aynı bahçe içinde şimdiki başkanlık sarayı da görünüyor.

Daha sonra otobüsle Ankara caddelerini dolaştık. Gezimiz bitip otele döndüğümüzde hava alanında bizi dikkatle izleyen gruba rastladık. Hepsinin Rusça’yı çok iyi konuşmaları ilginçti. Tanışma faslından sonra, gözlüklü olanı bana yaklaşarak konuşmaya başladı;

– Anladığım kadarıyla sizin Karaçay dilini bilmeniz gerekir.

Onun konuşuşu bana ilginç gelmişti, ayrıca bu denli seçkin Rusça’sı beni şaşırttı ve kendisine sordum:

– Rusça’yı nereden öğrendiniz. Çok güzel konuşuyorsunuz.

Sorumdan memnun olup olmadığını anlayamadım, bana uzun süre yanıt vermedi. Bir süre sonra konuşmak gereğini duydu;

– Ben, Karaçay-Çerkessk Özerk Bölgesi’ndenim. 1938 yılında Cıguatı yöresi yargıcı idim. Kubina ve Lookıt, köylerini çok iyi bilirim. Bildiğim kadarı ile bu Abazin köylerinde Karaçay dili konuşulur, bilinir, o köylerde çok kaldım.

Siz hangi köydendiniz, diye hayretle sordum.

– Sarı Tuz Köyü’ndenim, dedi.

– Burada işiniz ne, nasıl geldiniz? Alınıp güceneceğini bile düşünmeden tekrar sordum.

– Savaşa katılmıştım, dedi. Başparmağı ile işaret parmağı arasındaki yarayı savaşa katıldığının deliliymiş gibi okşadı.

– Savaştan önce, düzenin koyduğu hukuk kurallarını uyguluyordunuz dedim, başka açıklamalar yapması için onu teşvik edercesine. Hafifçe gülümseyip başka yanıt vermedi. Bende daha çok soru sormaya gerek görmeden sağımızda bekleyen şişmanca biri ile konuşmaya başladım. O da bizim yörelerdendi. Marakıt’te (Güneşköy) doğmuş. Savaş yıllarında buraya gelmiş.

Eylül 26

Gece uyuyamadım. Birazcık daldığımda da gündüz gördüklerim, duyduklarım üzerinde düşünüyordum. Saat 5’e doğru kentin tüm minarelerinden okunan ezan sesleriyle uyandım.

1864’lerde halkımızın bölünüp yadellere göçmesinde bu ezan seslerinin etkinliğini şimdi daha iyi anlıyorum. Bırakın diğer Kafkaslıları, yalnız Abazin halkından on binlerce kişi buralara gelmiş, Peki, ne oldu dersiniz bunlara? Çoğu henüz deniz üzerinde iken öldü. Sağ kalanlar ise yarı yarıya bulaşıcı hastalıklardan ve açlıktan öldü.

Anlatıldığına göre her gün yüzlerce ölü gömülürmüş o günlerde. Cennet’tir diye geldikleri topraklar onlar için Cehennem olmuştu.

– Trabzon kenti kurulduğundan bu yana 2.500 yıl geçti, diye konuşmuştu Kopsirgen Orhan. İstanbul Üniversitesi’ni bitiren bu genç şöyle sürdürmüştü konuşmasını;

– Bu 2.500 yılda Trabzon yöresinde kazılan mezarlar, bizim halkımızın buraya çıktığı yıl kazdığı mezarlardan daha azdır.

İkinci günün tamamını Ankara’ya ayırmıştık. Önce Hitit Kültürü’nü sergileyen 1928 yılında açılmış müzeyi gezdik. Çok zengin bir müze, Gördüğümüz tüm yapıtların çok eski bir geçmişi var. Daha sonra kentin merkezinde yükselen kaleyi gezdik. Bu hisarın eski Ankara’nın savunulmasında belli ki değeri pek büyüktü. Ankara halkının yazlık dinlenme yeri olan küçük baraj gölünü de gezdik. Aynı gün gördüğümüz en ilginç yapıt Atatürk Mozolesi (Anıt Kabir) idi. Atatürk’ün ölümünden sonra 93 ülkenin katıldığı bir mimari yarışma düzenlenmiş ve bu yarışma sonucu bir İngiliz, bir Fransız bir de Türk başarı sağlayabilmiş. Yarışmayı kazanan Türk proje üzerine 1944-1955 yılları arasında tamamlanmış.

Ankara’da birçok Çerkes’e rastladık. Kafkasyalılar için yayınlanan ”Kafkasya” dergisi varmış. Biz bu derginin yönetim yerini ziyaret ettik. Halkımızın Türkiye’de yaşayan aydınlarının buluşup konuştuğu, tartıştığı derneği de gördük. Orada birçok Çerkes kız ve delikanlısı ile tanıştık. Bu gençlerin tek amacı Anayurtları ile öz kültürleriyle daha sıkı ilişki kurabilmek ve bir gün anayurduna dönebilmektir. Kendi sorunlarını, kendi kültürlerini tartışıyorlar bu kültür evinde…

Bizi oraya götüren Kafkas Dergisi’nin redaktörü İzzet Aydemir akıllı, temkinli, Çerkes kültürüne inanmış bir insan. Çıkarttığı dergi ülkenin yasalarına ters düşmeyecek biçimde, politika üstü, salt Çerkes Kültürü’nü işleyen bir yayın organıdır. Her sayısında Abazin şiirlerinden, masallarından, öykülerinden bi­rine yer verilmekte. Ankara’da bulunduğumuz günlerde gurup halinde fotoğrafımızın dergiye basılması, Çerkes geleneklerine uyan konukseverlik örneği olmuştur. Kısaca bu dergi şimdilik Türkiye’de yaşayan halkımızın gözü, kulağı, sesi, tek yayın organıdır. Bunun dışında ”Kamçı” adında bir gazeteleri daha var, ne yazık ki şimdilik bir süre çıkamayacakmış.

Gazete ve dergiden söz açılmışken halkımızın Türkiye’de yaşayan kesiminin kültürel durumuna da değinelim birkaç sözle.

Halkımızın kendi anadili ile okuma yazma hakkı yok bu ülkede. Bir zamanlar sokakta anadilleri ile konuşmaktan çekindikleri bile olmuş. Ana dille okuma yazma konusu üzerine Apsuwa kızı Mahinur Ceylan’ın sözleri çok ilginçtir; ”Ben Apsuwa (Abhaz) dili ile okuma-yazma öğrendim. Yaz tatilinde köye gittiğimde yanımda taşıdığım Apsuwaca kitaplardan söz açtım. Dedem bana inanmadı bile; ”Apsuwaca kitap olabileceğine inanmam sen koskoca yaşlı dedeni aldatıyorsun” dedi.” Mahinur’un anlattığına göre; Apsuwaca kitapları okumaya başlayınca, koca ihtiyar gözyaşlarını akıtarak çocuk gibi ağlamış. Bu sözler halkımızın Türkiye’deki kültürel durumunu yansıtmak için yeterlidir sanırım. Bu nedenledir ki, kime rastlasan kitap, gazete istemektedir bizden. Anadille kültür yaratmak şöyle dursun; çoğu Çerkes aile, yasal zorlamalarla Türkçe soyadları almış. Şimdilerde yavaş yavaş herkes kendi soy ismi ile değiştiriyormuş bu isimleri.

27 Eylül

Ankara’dan Pamukkale’ye gitmemiz gerekliydi. Erkenden yemek yiyip otelden çıktık. Daha kapının dışında idik ki, çınar boylu, kalıplı bir genç, aydınlık, güleç yüzlü güzel bir genç ”Lağuç Cemalettin siz misiniz?” diye bana yaklaştı. Daha ismini söylememişti, ancak bu denli güzel Abazince konuşan bu delikanlıyı kucaklamadan edemedim. Anladığım kadarıyla bizim Ankara’da olduğumuzu söyleyip onu otele gönderen Abaza İbrahim’dir. Abaza İbrahim ise aslen Abazin kökenli olup Kabardeyleşmiş bir aileden. Kabardey köyünde oturdukları için Abazince bilmiyor. Çerkes halkı için gözünü budaktan esirgemeyen bu zayıf, ince yapılı genç hem okuyor hem de çalışıyor.

– Bir yıla kadar Abazince’yi öğrenebileceğimi ileride görürsün diyor gülerek. Biz kucaklaştığımız uzun boylu gence dönelim yine.

– Benim ismim Özdemir Özbay’dır. Yismeyllerdenim, diyor. Konuşuyoruz onunla, Yismeyllerden kimseyi tanıyıp tanımadığımı soruyor. Ona, kişisel olarak hiçbir Yismeyl’le henüz tanışmadığımı, ancak Yismeyllerin Nalçik yörelerinde kalabalık bir soy olarak oturduklarını söylüyorum.

– Ben Hukuk Fakültesi’ni bitirdim. Şimdi staj yapıyorum ve seminer tezimi hazırlıyorum. Bir engel çıkmazsa Fransa’ya gidip doktoramı tamamlamak istiyorum. Daha sonra birçok Çerkes genci gibi, yaşamımı anavatana dönmek için şekillendireceğim, diyor ve ekliyor; Her şeyim ile vatanıma bağlıyım. Bir çiçeği yerinden söküp yabancı bir saksıya koyarsan tutar mı? Gözlerinden dökülen elmas parıltılı gözyaşlarına kendimi tutamayıp ben de katılıyorum. Onun bu kutsal dileğinin en yakın zamanda dernekteki toplantıda söz etmişlerdi. Daha önce Kopsirgen Orhan’ın, Jir Hamid ve bana yazdığı mektuplarla da tanımıştım, bu sevimli kardeşimi, Onunla kol-kola otobüse biniyoruz. Diğer Çerkes gençleri de yanımızda…

Bu genç gurup otobüsümüz kentten çıkana dek bizi uğurladılar. Otobüsten inince de birbirimizi görmeyene dek ellerini salladılar.

Aynı gün altı saatten fazla yol aldık. Çok köy ve kentten geçtik. O gün yolumuzun geçtiği yörelerde hiçbir yeşilliğe rastlayamadık. Toprak örtüsü yoktu, her yer çırçıplak. Akşamüzeri Pamukkale’ye ulaştık. Burası nispeten daha yeşil bir örtü ile kaplı. O gece ağırlandığımız, yerleştiğimiz yer ilk çağlardan kalma bir Roma yapısıydı. Şimdi bir kaplıca merkezi olmuş. Çevremizde blok taşlardan yapılı eski anıtsal yapıları görünce, ilk çağlara gidip, o çağlar da yaşıyorum sandım.

28 Eylül

Yola çıkmadan eski Roma kalıntılarını gezdik. Çok ilginçti buralar. Bize kılavuzluk eden Yavuz isimli Türk delikanlısı bundan sonra gezeceğimiz yerlerin daha ilginç olduğunu söyledi. Haklı da çıktı. Öğleye doğru ilk çağ kenti Efes’e ulaştık. 9 kilometre uzunluğunda bir kalıntı. Ege denizi kıyısında Bülbül dağı eteklerinde kurulmuş. Milat’tan önce 3’üncü yüzyılda Makedonyalı İskender’in generali Litimahus’la başlar bu kentin tarihi. Büyük ana caddesi Ege Denizi’ne yöneliktir. Öğleden sonra gece ka­lacağımız Kuşadası kentine gittik. Burada on bin kişi yaşarmış.

Akşam yemeği için sofraya oturduğumuzda guruptaki arkadaşımız Çeçen yazan Aydemir Abuzar’ın doğum günü olduğu hatırlatılıyor. Ege Denizi kıyısında oturup bir de böyle mutlu bir yıldönümü yaşarsan, günü sönük kapamak olur muydu? Sofrada bu doğum günü nedeniyle güzel konuşmalar yapıldı, herkes yazar arkadaşımızı kutladı.


29 Eylül

Bugün İzmir’e gidecektik. Oraya gitmeden önce üç antik kent gördük. Önce Priyen Kenti’ni gezdik. Daha sonra Didim’i inceledik. Bu kentin öyküsü de diğer antik Grek kentlerinin tarihine benzemektedir. Ayakta kalan çok yapı var burada. En son da Milet Harabeleri’ni gezdik. Bu kentin kurulduğu yeri işgal eden Alexandre Makedorsky’in (Makedonyalı İskender) generali Litimahus’tur. Büyük ve kalabalık bir kültür merkezi imiş önceleri. İlk para basılan kenttir burası. Demokrit, Herakleitos, Euripides, Sokrates gibi ünlü düşünür ve yazarların yaşadığı bu kentin, bilim çevrelerinde hala saygınlığı vardır. İmparatorun gözdesi güzel Aspasya’da bu kentte yaşamış.

Ortalık kararmışken İzmir’e ulaştık. Osman Paşa Caddesi’nde bulunan ”Karya” oteline yerleştik. Bu kentin yaşı da beş bin yıla yaklaşıyor. Milattan önce 3. yüzyılda Makedonyalı İskender Ordusu’nun işgaline uğramış. General Litimahus tarafından yapılan kaleden (Katiifekale) bakınca İzmir ayaklar altında görünüyor. Bu kale 1922 yılında Yunan bayrağı dalgalanırmış. O yıl Yunanlardan kurtarılan bu güzel kent genç cumhuriyetin sınırları içerisine alınmıştır.

1 Ekim

Sabah kahvaltısından sonra antik bir kent olan Bergama’yı gezdik.

Öğleden sonra İzmir’e döndüğümüzde otelde bizi bekleyen Çerkes gençleri İle karşılaştık. Gırcın Kemal adlı genç Abazin olduğunu, ancak kentte büyüdüğü için anadilini bilmediğini sıkılarak anlattı. Arkasından da şöyle dedi. ”Yeter ki damarlarımda dolaşan kan Çerkes kanı olsun, dilimi geç de olsa öğrenebilirim”. Bu durumda olan yalnız bu genç değildir. Yeni yetişen genç kız ve delikanlılar bu durumu büyük bir eksiklik, utanç nedeni sayıyorlar. Bu nedenle de anavatana dönmek istiyorlar.

Adige öğretmen Bağ Ayhan ve Suriye’den İzmir’e okumaya gelen Çerkes Nihat Bidanuk;

– En büyük dileğimiz vatana dönmektir dediler. Bu insanlar yabancı ülkelerde bu bilince ulaşmışlar. Konuşma ve tartışma konulan ise anavatana nasıl dönüleceği konusudur.

2 Ekim

Bu gün 360 kilometreden fazla yol almamız gerekli. Bu nedenle sabah erkenden yola koyulduk. Akşamdan önce, o gece konaklayacağımız Bursa kentine ulaştık. Bu kentin yerleştiği Uludağ etekleri Karaçayevsk kentini anımsattı bana. Bu dağ tanrı Zeus’un yaşam yeri imiş. O zamanlar adı da Olemp imiş. En yüksek doruklarda tanrıların düğün dernek yeri varmış. Bursa pek büyük bir kent değil, nüfusu 267 bin. Osmanlı İmparatorluğu çağında 50 yıl devlete başkent olmuş. Altı Sultan’ın mezarı bu kentte bulunuyor. Burası şimdi kaplıca kentidir. Yaşlı Bursalı bir Apsuwa’ya sordum.

– Bu denli güzel bir toprağa Türkler sizi na­sıl yerleştirdi?

– Neden yerleştirmesinler, bizler de az baş-belası değiliz hani, sözleri üzerine gülüp şakalaştık.

Bursa’da Sultan 1. Mehmet’in türbesini de gezdik. Sultan 1. Mehmet taht kavgası yüzünden üç kardeşinin ölümüne sebep olmuş. Kardeşlerinin ölümünü isteyen birinin, halkına göstereceği sevgi ve sevecenliği varın siz düşünün. Dünyaya ne çok 1. Mehmet gelmiştir. Halkının kanını içen, şimdi bile ne çok 1. Mehmetler vardır yeryüzünde.

3 Ekim

Sabah saat 7:00’de yola çıktık, öğleden sonra saat 14:00’te İstanbul’un kenar mahallelerine ulaştık. Gözümüzü dışarıdan ayıramıyordum. Başımı otobüsün camına dayayarak dışarıyı seyrederken Bosfor’a ulaştık. ”Selam İstanbul, selam Bosfor.” Bu kenti ikiye ayıran Asya ile Avrupa’ yı ayıran Bosfor selam.” ”Zavallı halkımı gel gel aldatmacaları ile bölen ayıran Bosfor, selam.”

Feribotla karşıya geçen otobüsümüz, ”Keban” isimli otelin önünde durdu. Kopsirgen Orhan’ı görebilecek miyim diye etrafıma bakınarak otobüsten indim ama bu Orhan olabilir diyeceğim kimse yok ortada. Birazcık bozulmuşçasına kala kaldım derken, küçük, esmer, gözlüklü biri bana yaklaşarak.

– Ben Kopsirgen Orhan’ım, dedi.

Kucaklaştık. Karşılaşmanın, görüşmenin sevincinden kol kola üniversite kapısına kadar geldiğimizi neden sonra anladık.

– Geride bıraktığımız halkımız nasıl, diye sordu. Bu ilk sorusu oluyordu.

– Herkes iyidir. Selamlarını iletmemi istediler, dedim ve geleneklerimize uygun  biçimde tekrar tokalaştık.

– Vallahi rüya gibi, ta oradan çık gel, buluşalım, inanamıyorum hala, dedi sevinç içinde.

– Ben de İstanbul’a geldiğime inanamıyorum dedim. Şakalaştık gülüştük.

– Bildiğin gibi, İstanbul’da kalıyorum. Hukuk Fakültesi’ni bitirdim,  gazetecilik okuluna kaydımı yaptırdım. Eğitime gece devam edeceğim, gündüzleri ise avukatlık yapacağım. Daha önümde askerlik de var.

İstanbul sokaklarında dolaşıp konuşurken akşam oldu. Çok geçmeden derneğe gittik. Salonun içi tıklım tıklım insan dolu. Türkiye’de bulunan kardeşlerimiz Kafkasya’dan gelenlere kucak açıyor. Yaşlı erkekler, hanımlar, genç kızlar, delikanlılar, her yaşta insan. Tanışma töreninden sonra orada bulunan en yaşlı kişiye söz verildi. Sıcak bir konuşma ile hoş geldiniz dedi. Bizim tarafımızdan da Çeçen yazarı Mamakaev Mohamet, içtenlikle bir konuşma yaptı. Daha sonra grup grup yerleştik aralarına, çaylar içildi, derin konuşmalara daldık. Çeçenler bir grup olmuş bir köşede Çeçence konuşuyorlar. Adigece bilenler yine gruplaşmış, Dığuj Kurmen ve Akh Ali arkadaşımızı aralarına almışlar. Apsuwalar ve Abazinler de bir grup olmuşuz hemen konuştuklarımız arasında saygıdeğer büyük Beygua Ömer de bulunuyor. Bir hayli yaşlı, okumuş, akıllı bilgili bir büyüğümüz. Türkçe yayınlanmış kitapları var. Bu günlerde Apsuwa dili üzerine yaptığı çalışmaları büyük bir kitap biçiminde bastırmış. Abazin ve Apsuwa halkları ve diğer Kafkas halkları hakkında çok soru sordu. Yaşamımızı, kurallarımızı büyük bir ilgi ile dinledi.

– Anadilde üretilen bir edebiyatımızın oluşu onun gün geçtikçe gelişmesi benim için mutluluk kaynağı oluyor dedi. Beygua Ömer’in çalışma sahası yalnızca dil değildir. Ozandır aynı zamanda. Sohum’da yayınlanan ”Alaşara-Aydınlık” edebiyat dergisinde zaman zaman şiirleri yayınlanmaktadır. Türkiye’de yaşayan halkımız onu çok iyi tanır.

– Burada yaşayan bizler, dilimizi, geleneklerimizi kaybetmemek için uğraşıyoruz. Ancak yazamazsan, yeni kuşakları anadili ile eğitemezsin, bırakın kaybettiklerimizi elimizdekileri de tutamayız.

– Yo, kaybetmeyeceğiz elimizdekini, diyor Orhan. Neden kaybolsun anavatanda dil işleniyorsa, okunup yazılıyorsa bu kaynak tükenmez.

– Biz anavatanda yaşamın rahat güzel olması veya olmamasını düşünmüyoruz. Ne olursa olsun vatanda yaşamaktır isteğimiz. Yaşam her yerde var. Bir dilim ekmek her yerde yenilir ve bulunabilir ama önemli olan bu ekmeği ağız tadı ile yiyebilmek. Bu nedenledir ki, onları bu yabancı topraklara getiren atalarını hiç affetmiyorlar. O akşam sine sine, doya doya tanıştı, konuştu herkes. Ondan sonra folklor gösterileri başladı. Çerkes müziği birden salonu doldurdu. Mızıka çalanı aradım, meğer bizim Orhan değil miymiş? Mızıkadan dökülen Çerkes halk müziğini duyunca, Çeçen yazar Aydemir Abuzar yerinde duramaz oldu. Ortaya çıkıp bir güzel oynadı. Onu Dağıstanlı Hacı Hamzotov izledi. Dığuj Kurmen ise en uzun oynayan oldu. Orhan’ın müziğine dayanamayıp kalkıp ben de oynadım.

– Hey, şöyle büyük güzel bir Çerkes mızıkası olsaydı elimde, nasıl çalardım, diyordu Orhan.

4 Ekim

Öğleden sonra tekrar İstanbul’u gezdik Saraylar, camiler, müzeler…

Tüm gün İstanbul’da kaldık. Akşama doğru otele döndük geç saatlere dek genç kızlar ve delikanlılarla sohbet ettik. Kopsirgen Orhan, Apsuwa Kızı Mahinur Ceylan, Apsuwa delikanlısı Ardeşan Abgımba ve daha birçok Çerkes genci vardı yanımda. Vatandan vatana dönüşten söz açtık yine.

5  Ekim

Bugün kahvaltıdan sonra iki Türk yazan ziyaret etti bizi, Türk ve Sovyet edebiyatlarından, gelişmelerinden, etkilenmelerinden söz açıldı. Konuşuldu uzun süre. Daha sonra Marmara’daki Prens Adaları’na gittik vapurla. Bosfor’da yine vapur gezintisi yaptık. Adalar’da faytonla gezdik. Oradan dönünce de İstanbul’daki kızlarımız, gençlerimizden başka bir grupla doyum olmaz konuşmalar yaptık.

6 Ekim

Saat 7’den önce kızlarımız, delikanlılarımız yine geldiler. Oradan ayrılana dek bir dakika olsun bizi yalnız bırakmadılar. Saat 12’de otobüse bindik. Yola koyulurken Abgımba Ardeşan ve Kopsirgen Orhan’ın gözlerinden akan yaşları yaşamım boyu unutamayacağım.

– Güle güle, en sıcak sevgilerimizi, selamlarımızı iletin halkımıza.

Hava alanında uçağa binip havalanana kadar el salladıklarını izledim. Boğazıma tıkanan acıyı yuttum yudum yudum.

– Hoşça kal İstanbul, Hoşça kal Türk Yurdu, Hoşça kalın sevgili gençler.

– Selam Moskova, benim değilken şimdi özüm olan, kaderim olan Moskova selam, dedim. Moskova’nın ışıklan görününce.

KAPAT