SÜRGÜNÜN RÖVANŞI DÖNÜŞTÜR

BABUG Ergun Yıldız
17. 05. 2010

Yine bir 21 Mayıs geldi.

Halkımız sürüldüğü ülkelerde yine bir kez daha tarihte yaşadığı felaketi hatırlayacak.

Anayurttaki kendi biçareliğine, diasporadaki sığıntı yaşantısına içten içe öfkelenecek.

Yine çeşitli anma toplantıları yapılacak, geçmişe dair acıklı sözler sarf edilecek, insana hüzün veren törenler yapılacak.

Bir yas gününde, ona uygun ağırbaşlılıkla yapılacak bu törenleri yetersiz bulanlar, toplanıp konsolosluk önünde protesto mitingi yapacaklar, sloganlar atıp ‘daha sert bir tavır’ sergileyecek, ‘daha yurtsever’ olduklarını ispat edecekler.

Sonra herkes koşar adım evine gidip gazetelere televizyonlara saldıracak “haber olabildik mi” diye.

Eğer bu konu bir veya birkaç yerde haber değeri bulmuşsa, herkes gönlü ferah bir biçimde Çerkeslik için görevini yapmış olmanın huzuru içinde gündelik meşgalelerine dalıp gidecek yeniden.

Bütün bunlara eyvallah.

Herkes kendi tercihine göre anar bu felaket yıldönümünü.

Kimisi konsolosluk önünde Ruslara lanet yağdırır, sloganlar eşliğinde bildiriler okur.

Kimisi Kefken’de, Beşiktaş’ta, Samsun’da huşu içinde denize çiçek bırakıp boynu bükük Karadeniz’e bakar.

Ben de Türkiye’de olsam muhtemelen Karadeniz’e çiçek bırakan boynu büküklerin arasında olacaktım.

Buraya kadar hiçbir anormallik görmüyorum aslında.

Dedim ya, herkes kendi bildiği yöntemle anıyor yaşadığımız tarihi felaketi. (Hoş, bir yas gününde dahi hep birlikte olabilecek olgunluğu niçin gösteremediğimiz de tartışılabilir ama bu başka bir yazı konusu olsun.)

Bu işin benim kafamı kurcalayan kısmı başka.

Bizim atalarımız sürgün edildi mi? – Evet.
Toprakları gasp edilip hayatlarına kastedildi mi? – Evet.
Sağ kalanlar süngü ucunda Karadeniz’e indirilip gemilere üst üste tıkılarak, hastalıklara açlığa ve ölüme terk edildi mi? – Evet.

Aradan yüz elli sene geçti, biz sembolik anma törenlerinden öte ne gibi bir faaliyet yaptık başımıza gelen bu felaketin sonuçlarını ortadan kaldırmak üzere?

Her 21 Mayıs’ta, deniz kenarında veya konsolosluk önünde toplanıp dağılmaktan ibaret midir bizim üzerimize düşen görev?

Elbette bu törenler yapılmasın anlamında söylemiyorum söylediklerimi.

Bu törenler, yaşadığımız tarihsel trajediyi Çerkes evlatlarının bilincine işlemek ve dışımızdaki dünyayı bilgilendirmek-ilgilendirmek için kurumlarımızın yürüttüğü bir faaliyettir nihayetinde.

Bireyler olarak biz ne yapıyoruz?

Evet, asıl soru budur.

Sürgün edilmiş bir halkın evlatları olarak her birimiz kendi vicdanımızda bir mahkeme kuralım ve yargılayalım kendimizi.
Biz ne yapıyoruz dün yaşadığımız felaketin sonuçlarını ortadan kaldıracak?

Yaşadığımız ülkede dilimizi kültürümüzü neslimizi mi muhafaza ediyoruz.

Atalarımızın sürüldükleri vatana sahip çıkıp, kararlılıkla yurdumuza dönmenin yollarını mı arıyoruz?

Geçmişimize sahip çıkıp, onların bıraktığı noktadan güzel bir geleceğe doğru yol mu alıyoruz?

Elbetteki hayır.

Ne yapıyoruz biliyor musunuz?

Konuşuyoruz…

Sadece konuşuyoruz, sadece başkalarından bekliyoruz, sadece başkalarının yaptığına bakıp ona takacak bir kulp arıyoruz.
Tiksindirici bir riyakarlıkla, artık dayanılmaz hale gelen bir ikiyüzlülükle kendi üzerimize toz kondurmadan sürekli başka bir suçlu arıyoruz.

Kurumlarımızı suçluyoruz, hızımızı alamayıp devletleri suçluyoruz ama bir tek kendimizi suçlamıyoruz kendimizi sorumlu görmüyoruz olanlardan.

Bir dünya boş laf edip konuyu oraya buraya sürüklemenin, meseleyi demagoji ile boğmanın manası yok.

Bizler sürgün edildik, vatanımızdan kovulduk.

Bunun çözümü kovulduğumuz vatana dönmek, ona sahip çıkmaktır.

Çok kısaca formüle edersek sürgünün çözümü dönüştür.

Dönüyorsunuz vatanınıza mücadele ediyorsunuz, dönemiyorsanız dönecek olana omuz veriyorsunuz.

Şimdi kalkıp hiç kimse bana “dönüş ekonomik temelleri olan, devletler arası çözüm gerektiren bir sorundur” demesin.

Hiç kimse “dönüş ciddi bir örgütlülük işidir ” demesin.

Hiç kimse “dönüş koşullar oluştuğunda kendiliğinden gerçekleşecek bir toplu harekettir” demesin.

Ben bu yazının başından beri birey bilincinden, birey iradesinden, birey kararlılığından ve mücadele azminden bahsediyorum.
Toplumu bireyler oluşturur ve bizler hiçbir zaman hiçbir olayda birey olarak kendimizi sorgulamıyoruz, birey olarak kendimize toz kondurmuyoruz.

Ne yani, şimdi devletler istemezse (ki, sıttin sene istemeyecekler. Ne Türkler ne de Ruslar) biz vatanımızdan vazgeçip Karadeniz kıyısında ağlaşacak mıyız bin yıl daha?

Bizler bireyler olarak, ciddi kararlı bilinçli ve azimli olmazsak “ciddi örgütlülük” nereden doğacak?

Koca bir imparatorluğun 300 yıl savaşıp işgal ettiği ve sizi attığı toprakları altın tepsi içinde geri sunmasını mı bekleyeceksiniz veya içinde yaşadığınız devletin sizi buraya döndürerek kendi dengelerini bozacağını, Türki kardeşlerinin yaşadıkları bölgelerde sayısal azınlık durumuna düşmesine izin vereceğini mi sanıyorsunuz?

Siyaseten bir açmazın içindeyiz biz toplum olarak.

Hiç kimse bizim dönüşümüzü istemiyor.

Ne içerisinde yaşadığımız devlet, ne de içerisine geleceğimiz devlet.
Üstelik bizlerin bu yapıları zorlayacak örgütlü gücümüz ve duruma etki edecek irademiz de yok.

Mevcut örgütlerimizin gücü, bireylerimizin kalitesi kararlılığı ve gücü ile orantılıdır en nihayet.

O nedenle hayal görmeyi bırakıp ayaklarımızı yere basalım.

Hobi mahiyetinde Çerkeslik yeterli değildir, eğer biz uluslaşmak ve vatan sahibi olmak istiyorsak.

Slogandan ibaret Çerkeslik de yeterli değildir.

Bu gün için ancak bireysel kararlılık, bireysel mücadele azmi, ulusal bilinç ve vatan sevgisi ile yol alabiliriz ama ne yazık ki hayatın her alanında diğer halklara fark atacak kadar ileri olan bireylerimiz, ulusal bilinç vatan sevgisi ve mücadele azmi konusunda en geri durumdalar.

Bu handikabı aşamadıkça hiç bir yere varamayız.

Bireyleri ne istediğini bilmeyen bir cemiyetin örgütlerinin farklı olmasını bekleyemezsiniz.

Özetlersek sürgünün rövanşı dönüştür.

Dönüş ise (en azından bu gün için) birey mücadelesi ile gerçekleşecek, büyüyecek kendi örgütünü ve örgütlülüğünü yaratacaktır zaman içerisinde.

Bunun başka hiçbir yolu yok.

O nedenle sağda solda suçlu arayacağımıza her birimiz dönüp kendimize bir bakalım öncelikle.

KAPAT