SOSYAL ve KÜLTÜREL DEĞİŞME

Prof. Dr. Bozkurt Güvenç
SOSYAL ve KÜLTÜREL DEĞİŞME
Hacettepe Üniveriste Yayınları 1976

SORULAR ve SORUNLAR

Sürüp gidenler doruğu aşıp olgunlaşınca, her bir şeyin doğasını anlamaya başlarız. 
Aristoteles

GİRİŞ

Biyolojik ve sosyal/kültürel bir varlık olan insanoğlu, içinde yaşadığı olaylar ve çevresinde olup bitenler karşısında, ”Ne, neden ve nasıl?” gibi genel sorular soruyor. Soruyor; çünkü bilmek, anlamak istiyor. Sadece meraklı olduğu, öğrenme tutkusunu gidermek için değil de; çevresine, üzerinde yaşadığı evrene, giderek kendisine egemen olabilmek için! Bu çabalarına, dar anlamda eğitim-öğretim; konu ve içeriği açısından yaşam, her ikisine birden bilim süreci adını veriyor.

İnsanı öteki varlıklardan ayıran öğrenme yetisine akıl (logos) düşünce, bilinç ve zeka gibi adlar verilmiş. Kendi aklının ne’liği sorusuna metafizikle cevap veremeyen çağdaş insan, öğrenme sürecinin nasıl işlediğini araştıran psikolojinin deneysel ve fizyolojik dallarına yönelmek zorunda kaldı. Aklın ”ne’liği”, ”doğasının ne olduğu” soruları bilimsel düzeyde yanıtlanmış değil! Ancak insanoğlunun 1 neden soru sorduğu; 2 bu sorulara nasıl veya hangi yollardan yaklaştığı, yanıtlarında hangi sıra ve aşamaları izlediği, kısaca, aklın olay ve olguları bilgiye nasıl dönüştürdüğü; 3 hangi tür bilgilerin hangi toplumlarda daha geçerli olduğu -bilgi sosyolojisinin de yardımıyla- bir ölçüde bilinebiliyor (Armağan 1974).

İnsanoğlu soruyor; çünkü tek tek olay ve olguları tanımlamakla, sınıflayıp kavramlaştırmakla yetinmiyor. Varlıklar, olaylar ve olgular arasındaki çeşitli ilişkilerin gereklilik, yeterlilik, zorunluluk ya da olasılık derecelerini saptamak, anlamak istiyor. Bu çabasına ”bilimsel açıklama” adını veriyor. Açıklama, onun sadece bilme-öğrenme tutkusunu doyurmakla kalmıyor; fakat aynı zamanda, doğa üzerindeki egemenlik sınırlarını da genişletiyor. Maddenin içinde saklı olan enerjinin büyüklüğünü hesaplamakla yetinmiyor insan; bu enerjiyi -savaşta ve barışta- kullanmak istiyor. Ne var ki, uygar insan egemenlik sınırlarını genişletmekle bir yere de varamıyor; yakın gelecekte varamayacağını da biliyor. Her başarısı, onu, yeni ve belki de daha büyük sorunlarla karşı karşıya getiriyor. Başlangıcı ve sonu bilinmeyen bu serüvenin (1) geriye dönüşü olmayan bir yolculuk olduğunu seziyor; değişen yaşamını bir yazgı gibi kabulleniyor insan. ”Uygarlık”tan sorumlu olan akıl, bu serüvende yararlandığı araç ve gereçlerle sorduğu sorulara aldığı cevapla­ra, bunların tutarlılığına, İzlediği yol yordam ve sıraya, olgu ile bilginin uy­gunluğa kavramlarına kendi adından türettiği ”lojik” alanı adını veriyor. Ve de, olaylarla bilgiler arasındaki köprüyü kurmak için gerekli kural ve ilkeleri belli başlı sekiz alanda topluyor (Tablo 2-1).

Belli bir amaçla -Tablo 2-1’de- girişilen böyle bir sınıflama, kuşkusuz, her türlü eleştiriye açıktır. Çünkü, Öteki bilim-bilgi dallarında olduğu gibi, bu alanın da sınırları kesenkes çizilmiş değildir. Ayrıca birinciden (basitten) sonuncuya (karmaşığa) doğru giden yoldaki her bilgi ya da lojik alanı bir öncekini içine alıyor gibi görünür. Daha doğrusu, bütün bu alan­ların ortak paydası akıl olduğu İçin, olgularla kavramlar arasındaki köprüyü kurmaya çalışan insan aklı bu bilgi alanlarıyla çok yönlü bir etkileşim içinde bulunuyor.

Belirtilmiş amacımız bilim felsefesi yapmak olmadığı halde, olgulardan yola çıkıp bilim felsefesine ve ontolojiye kadar uzanan bilgi alanlarından söz ettik. Sosyal/kültürel değişme kuramları -bilgi olgusuyla bilim süreciyle o kadar yakından ilgilidir ki- aklın nasıl işlediği, bilginin ne olduğu, bilimsel açıklamanın kuramla ilişkileri sorup araştırılmadan gereğince anlaşılıp değerlendirilemez.

Bu gerekçelerle aşağıdaki iki hipotez İrdelenebilir:

(1) Sosyal/kültürel değişme kuramlarının temel geçerlik sorunu, olguların kendi niteliklerinden değil, olgulara İlişkin bilgi ve kavramlarımızı yeterince açıklığa kavuşturamayışımızdan ileri gelmektedir.

(2) Lojik ve metodolojik sorunları lojistik ilkeler çerçevesinde tartışıp  değerlendirmekle sosyal/kültürel değişme olgusuna ilişkin kuramları daha iyi anlamak; güvenilir bir düzeyde eleştirip değerlendirmek; en azından, böyle bir eleştiriyi, değerlendirmede izlenecek yolu saptamak olanağı vardır.

TABLO 2—1 AKIL VE MANTIKLA İLGİLİ BİLGİ ALANLARI
(Akılla bilgiyi bir araya getiren bilim dalları: Aklın bilgisi ve bilginin mantığı.)
 Alanlar Kısa   Tanımlar
 Lojik (Mantık) Aklın temel ilkeleri ve bu ilkelerin bilgisi
 Lojistik Sorun ve çözümlerin matematik doğruluğunun bilgisi
 Metodoloji (Yöntem bilimi) Lojistik sorulara verilecek yanıtlarda izlenecek
yol-yordam bilgisi
 Fenomenoloji Görülen, gözlemlenen olguların bilgisi
 Taksoloji (Sınıflama) Olgu ve varlıklara ilişkin verilerin sınıflanması bilgisi
 Etiyoloji (Neden bilimi) Olayların nedenlerinin bilgisi
 Epistemoloji Bilgi sorunlarının bilgisi
 Ontoloji Salt varlıkların bilgisi

Yukarıdaki hipotezleri açıklığa kavuşturmak amacıyla, aşağıda, bilgi sorununun, lojik, metodolojik ve lojistik boyutları üzerinde daha ayrıntılı olarak durulmaktadır.

LOJİK SORUNU

Şüpheci akıl kendisine soruyor: ”Ne biliyorum, nasıl biliyorum; bilip önerdiklerimin doğruluğundan nasıl emin olabiliyorum?” Bu tür soruların güçlüğü karşısında akıl anlamsız cevaplar da vermiştir. Söz gelişi, ”Bildiğim tek bir şey varsa; o da biç bir şey bilmediğimdir!” (2) Cevap, anlam bilimi açısından şaşırtıcıdır; çünkü, hiç bir şey bilmediğini doğrulayan akıl, en azından bilmediğinin bilincinde olduğunu, yani bir şeyi bildiğini dile getirmiştir. Mitolojik bilgilerin gelişmiş, etnik bilgilerin ve felsefenin ise gelişme çağında bulunduğu bir dönemde yanıtlanan bu tür sorular, inanca değil de, şüpheye dayanan bilimsel bilginin başlangıcı olarak kabul edilebilir.

Neyi, nasıl bildiğimiz sorularına kendi ölçüsünde yanıtlar veren filozof Aristoteles, düşünce sağlığının ya da güvenirliğinin ilkelerini ”lojik” olarak isimlendirmiştir. Bugün ”biçimsel mantık” adını verdiğimiz bu ilkelere göre, aklın bazı evrensel kuralları veya ölçütleri vardır. Bu kural ve ölçütler, bize, düşünerek vardığımız sonuçların, önermelerimizin doğruluğunu irdelemek olanağını verir, bu amaçla kullanılabilir :

1) Bir şey ne ise odur (A, A’dır).

2) Bir şey hem kendisi hem de kendisinden başka bir şey olamaz
(A, A-olmayan değildir).

3) A ile A-olmayan arasında (A-türünden) üçüncü bir şık (hal) yoktur, olamaz. (Öner 1970).

Aristoteles’in geometrik ve statik dünyasında veya yavaş da olsa değişen bir dünyanın değişmez ya da evrensel bilgilerini araştıran felsefesinde, bu ilkeler belki de yeterliydi. Ancak, hızla değişen bir dünyada biçimsel mantığın bu ilkeleri yanlış değilse bile yetersiz kaldılar. Biçimsel mantık ilkeleriyle çeliştiği için şaşırtıcı görülen, ”paradoksal” veya ”diyalektik” adı verilen ikinci bir mantık sistemine göre bilgi kuramı açısından:

1) Zıtların bilgisi tek’tir (A, A-olmayana eşittir).

2) Her şey (A), karşıtına {A-olmayana) eşittir.

3) A ile A-olmayan arasında, üçüncü bir A-durumu vardır, ki bu A’nın oluşu, değişmesi yani tarihidir (Kuçuradi 1974).

Herakleitos, Lao-tse ve Çuang-tzu tarafından önerilen, Hegel tarafından geliştirilen bu ilkelere göre aklın yalnız işleyişi değil fakat özdoğası da paradoksaldır. Çünkü, birbirine karşıt gibi görünen mantık ilkelerinin her ikisi de aynı zamanda akla uygun gelebilmektedir. Şu kadar ki, biçimsel mantık İlkeleri tüm bilginin, dil, tarih, mitoloji, coğrafya ve felsefeden oluş­tuğu durağan bir dünyada yeterli olduğu halde; bilimin değişme sorunlarına yöneldiği devingen evrelerde yetersiz kalmıştır. Aristoteles’in akıl ilkeleri, Euklides geometrisinin öncüllerine ve teoremlerine bütünüyle elverdiği halde Leİbnİtz ve Newton’un yeni matematiğine, Galileo ile Newton’un yeni mekaniğine yeterli olamadı. Çünkü durağan dünyanın zamansızlığına karşı zaman, yeni gelişen doğa bilimlerinin dördüncü boyutu olmuştu. Başka bir deyişle olup biten her şey zaman’ın bir işleviydi. Eşya ve olgular sanki zaman boyutu üzerinde hareket etmekte, yer değiştirmekte veya değişikliğe uğramaktaydı. Değişmeyen mekan ilişkilerini inceleyen matematik için biçimsel mantık; zaman boyutunda biçim, yer ve öz değiştiren olaylar, olgular içinse diyalektik mantık sanki daha uygundu. Şu kadar ki diyalektik mantık, zamanın tik-takı durduğunda veya durdurulabildiğinde, durağan dünya için nasıl geçerli değilse; biçimsel mantık da tarihi olaylar dünyası için geçerli olamazdı. Çünkü olay ve olguların çoğu A ile A-olmayan arasında yer alan bir oluş veya değişme süreci içindeydi. Şu sonuca varılabilir ki, aklın izleyeceği ilkeler incelenen olayın doğasına uygun olmak zorundadır.

Öyleyse hızla değişen bir evreni anlayabilmek için diyalektik kurallara göre akıl yürütmek zorundayız (Sartre 1960). Diyalektik mantığın sosyal değişmenin hızına ve yönüne koşut olarak ortaya çıkıp biçimlenişi, yaygınlık ve geçerlik kazan­ması bir rastlantı değil kaçınılmaz bir sonuçtur. Carnot ilkesi ve termodinamiğin yasaları, insan aklının biçimsel mantıktan diyalektik mantığa geçişini simgeler:

Hiç bir şey yoktan var olmaz; varken yok olmaz; şeyler   ancak   biçim   değiştirir.

Varlık ya da yokluk, iki doğruluk-değerli mantık sisteminin kavramlarıdır. İkiden fazla doğruluk-değerli mantık sistemleri için Bkz.: Hızır (1976:261-76). Carnot İlkesi, çok doğruluk-değerli mantığa geçişin bir adımıdır.

Ne var ki, değişken şeylerin ve varlıkların bilgisi yeni bir mantığı gerektirdiği halde; hemen her dil-kültür sisteminde, görece durağan bir dünyanın yorumlamasına daha elverişli olan İlkeler ve bu yolla edinilmiş değerler, tortular (kalıntılar) halinde varlığını sürdürmektedir. Değişmenin ortaya çıkardığı en çetin bilgi, tutum ve davranış sorunları üzerinde tartışıp akıl yürütürken bile bu tortulara sığınırız: ”Bir şey, ya vardır; ya yoktur” deriz. Oysa, değişme olayının doğasına uygun olan diyalektik ilke, varlık ya da yokluk (A, A-olmayan) seçenekleri değil, bu ikisini birleştirip uzlaştıran oluş ilkesidir; A’nın A-olmayana; A-olmayanın A’ya dönüşmesi ilkesidir.

Genel olarak bilgi kuramının, özellikle sosyal/kültürel değişme kuramcılarının karşısına dikilen ve onların çoğu zaman aşamadıkları lojik güçlük buradadır. Ne sosyal bilimcinin kendisi, ne onun öğrencisi, ne de bu ikisini ideolojik temeller üzerinde eleştirip değerlendiren politikacı-yönetici ikilisi, biçimsel mantığın tortularından bütünüyle arınabilmiştir.

Belki de bilim yapma sürecindeki temel güçlük geometriden seçilecek bir örnekle daha da somutlaştırılabilir. Euklides geometrisinin bir dizi belite dayandığını hep biliriz. Birbirinden kolayca çıkarsanabilen bu öncüller temelde, İspatsız kabul edilmesi gereken tek bir önermeye dayanır: ”Bir doğruya, dışındaki bir noktadan tek bir paralel çizilebilir”. Bütün Euklides geometrisi bu öncülün doğruluğuna dayanır. Bu önerme geometrinin kurulması için gerekli ve yeterlidir. Çünkü gerisi akıl yürütme yoluyla kendiliğinden gelir. Oysa, ”Bir doğruya dışındaki bir noktadan,

1) Birden fazla paralel çizilebilir ya da
2) Hiçbir paralel çizilmez”

sayıltılarından hareket edilirse; sistem olarak, Euklides geometrisi kadar tutarlı ve geçerli; fakat sonuçları yönünden, Euklides geometrisine hiç benzemeyen modern geometriler kurulur. (3) Bu tür geometrilerde bir üçgenin iç açı­ları toplamı iki dik açıdan daha büyük ya da küçük olabilir.

Öyleyse, bilimsel bir çalışmanın sonucu, aklın izleyeceği ilkeler kadar, her türlü bilgi üretiminde gerekli görünen öncüllere bağlıdır. İşte, aklın kendi ürünü olan öncüllerden hareket ettiği ve aklın kendi ilkelerine dayandığı için matematik ”aklın ilmi” olarak da tanımlanmıştır. Ancak, soyuttan somuta, düşünülebilen’den gözlenebilen olgulara gidildikçe aklın rolü azalmakla birlikte, her bilim için ayrı ölçülerde geçerli kalmaktadır. Çünkü her bilim, amacı gereği olarak somutu soyutlaştırıp genellemeye; olgu ve varlıkları kav-ramlaştırıp bilgiye dönüştürmeye çalışır. Bilginin yaşama uygulanması elle tutulur, gözle görülür olay ve olgulara yol açsa bile; bilginin kendisi, olay ve olguların insan aklına yansımasından, onunla birleşip bütünleşmesinden başka bir şey değildir.

METODOLOJİ  SORUNU

Bilim-bilgi sürecinin ikinci büyük sorunu, aklın, doğru olduğunu başlan­gıçta kabul ettiği ilkelerden yola çıktıktan sonra izleyeceği yol-yordam ve ya yöntem sorunudur. Klasik mantık, bu konuda, iki farklı yol değilse bile iki karşıt yön belirlemiştir:

1) Genelin bilgisinden özelin bilgisine doğru tümdengelim;
2) Özel(ler)in bilgisinden genelin bilgisine doğru tümevarım.

Genellikle yanlış olarak iki ayrı yol gibi algılanan bu yönler, Türk dilinde çok güzel anlatıldığı gibi ayrı yolları değil, fakat tek bir yol üzerindeki karşıt yönleri belirler. Öyle ki, genelin bilgisi geçerli ve güvenilir ise, ona dayanılarak özel durumlar açıklanabilir. Karşıt olarak, özellerin bilgisinden yola çıkılarak genelin bilgisine de varılabilir. Bilimsel açıklamada birinci yöntemi; bilim yapar veya kuram ararken genellikle ikinci yönü izleriz. (4) Sosyal/kültürel değişme gibi genel Önermelerin güvenilir sayılmadığı ya da tartışmalı olduğu bir bilgi alanında ise, hem genel bilgiye varmak için tümevarım; hem de sınanan hipotezlerin açıklamadaki güvenirlik ve geçerlik sınırlarını saptamak için tümdengelim yönlerini izlemek zorunda kalırız, öyleyse, bilgi üretme süreci aynı yol üzerinde fakat karşıt yönlerde hareket eden iki yönlü bir trafik akımına benzetilebilir (Şekil 2-1). Ancak, bu karşıt yönleri bir ara veya şerit çizgisiyle birbirinden ayırmakla yöntem trafiğinin kuralları yeterince saptanmış olmaz; ek kurallara da gerek duyulur.

Şekil 2-1: KAVRAMSAL ve KURAMSAL MODELLERİN KAVŞAĞI

A. YÖNTEM ALANININ DOĞRUSAL ŞEMASI

B. YÖNTEM ALANININ DÖNGÜSEL ŞEMASI

Bilgi üretme işi, bireysel olduğu kadar toplumsal bir süreçtir. İnsanoğlu bir olaylar ve olgular dünyasında yaşıyor. Duyu organları aracılığıyla çevresinde olup bitenleri gözlemleyip algılıyor. Algılarına simgesel adlar veriyor. Kavramlar aracılığıyla benzeyen ve benzemeyen olguları birbirinden ayırıyor; benzer olguları, daha genel kavramlar altında topluyor, sınıflıyor; sınıflanmış olgular arasındaki ilişkileri, bu ilişkilerin geçerlik ve güvenirliğini ölçmeye yarayan hipotezler öneriyor; doğrulanmış hipotezlere kuram veya yasa adını veriyor. Yeni durum ve sorunları işte bu kuramlarla açıklıyor. Kuram ve yasaların işlemediği, geçerliğini yitirdiği yer ve zamanlarda geri dönüp olguların gözlemlerinden yola çıkarak yem hipotezleri deniyor, bunlardan yararlanıp daha geçerli, daha güvenilir kuram ve yasalara ulaşmaya çalışıyor. Bu süreç içinde yöntem trafiğinin somuttan soyuta ve soyuttan somuta doğru, iki yönlü aktığı görülüyor. Şu farkla ki, somutun bilgisi olaya çok yakın bir akıl ürünü olduğu halde; soyutun bilgisi, somuttan çok çok uzaklaşmış bir kurgudur. Eşya ve olgular üzerinde edindiğimiz bilgiler    yardımıyla dile getirilen genel düzenlilikler eşya ve olguların kendi özünde var olan bazı niteliklerin insan zihnine bir yansıması olabileceği gibi, bütünüyle aklın bir kurgusu da olabilir. Sosyal/kültürel olguların kendi özünde evrensel düzenlilikler (yasalar) olup olmadığını kesinlikle bilemiyoruz. Fakat ”varmış” sayıltısından hareket edip böyle bir düzenliliği bulmaya çalışıyoruz. Kavramsal bir model­den veya örnekten yararlanma eğilimi yöntembilimin önemli bir sorunu olmuştur. (5) Soyutu somutlaştırmak ve somutu soyutlaştırmak gereğini duyan akıl gerektikçe benzetmeler yapar, uygun ”model”leri kullanır. Biz de yukarda bu tür modellerden yararlandık; söz gelişi, aklın ilkelerini açıklama­ya çalışırken geometrinin öncüllerinden söz ettik. Bilim sözlüğündeki ”mo­del” kavramı iki ayrı anlamda kullanılıyor. Birincisi ”özeli genellemek için denediğimiz akıl yürütmelerinde yararlandığımız somutlaştırılmış örnekler” anlamında! Başlangıçta sosyal/kültürel sistemin ”ne’liğini, nasıl çalıştığını bilmeyen sosyal bilimciler toplumu bir insan bedenine benzetmişlerdi. (6) Böyle bir benzetme ”sosyal sistem” kavramının gelişmesine yararlı da olmuştur. Ancak benzetme benzetmedir, olgunun kendisi değildir. Türk atasözü, benzetmenin yararını da sınırını da çok iyi belirtmiştir:

Benzetmede hata olmaz;
Hatasız benzetme olmaz.

Ne var ki evrimci ve örgenci kuramlar başvurdukları benzetmelerin hataları içinde bunalıp kalmışlardır. İnsan doğar, gelişir, ölür. Oysa, toplum ya da kültür ne tam doğuyor ne de tüm ölüyor; değişme süreci içinde sonu gelmez bir süreklilik gösteriyor (Nisbet 1972).

Model sözcüğünün İkinci anlamı, incelenen olgunun kendisinden çok onunla ilgili genel kuramın kavranılmasına, somutlaştırılmasına yardımcı bir araç veya simgedir. Spencer (lS96) evrimci toplum kuramını modelleştirmeye çalışırken, toplumsal evrimin, biyolojik evrimde de geçerli olan ”en güçlü­nün kalıcılığı” ilkesiyle gerçekleştiğini söylemiştir. Son yüzyılın dünya savaşları, canlılardan esinlenmiş toplum modellerinin canlı-üstü varlık alanlarındaki geçersizliğini yeterince göstermiştir. Hızla endüstrileşen evrimci toplumlar, evrimci kuramın öngördüğü gibi, daha barışçı değil fakat daha savaşçı oldular. Durkheim’ın ”organik” dayanışma toplumu da ”mekanik” dayanışma toplumundan daha barışçı çıkmadı. Öyleyse insan aklının bir bütünleştirme eğilimi var. Olayla bilgiyi, varlıkla sözcüğü, kavramsal modelle soyut-genel kuramı birleştirip tek bir bütün olarak kavrıyor. (7)

Bu eğilimin yöntem bilimi alanında yarattığı güçlük, bir çizgi şekille daha iyi anlatılabilir. Bilgiyi üretmek için seçtiğimiz kavramsal modelle, kuramsal sonucu açıklamak için kullandığımız model arasındaki iki yönlü trafik yolu, bilgi uzayında kıvrılıp bir kısır döngüye girer (Şekil 2-1). Varılmak istenen amaçla, bu amaca varmak için kullanılan kavramsal araç birleşince olgu ile kuram bütünleşir, bu ikisi arasında ileri-geri çalışan mantık süreçleri de durur ve donar. Yol-yordam kurallarıyla kullanılan araçların ve varılan genel önermelerin Gestalt olgusu (7) içinde bir bütün olarak kavra­nılması çözümsüz güçlüklere yol açmıştır. Örnek olarak Durkheim’ın (1895) ”Sosyal olay ancak sosyal olayla açıklanabilir” yolundaki yöntem ilkesi üzerinde durulabilir. Bu ilke, doğru olup olmadığı irdelenecek bir hipotez mi; geçerliği saptanmış bir kuram mı; yoksa bir yöntem kuralı mıdır? Çağının ırkçı, psikolojici, coğrafyacı, tarihçi, ideacı ve maddeci indirgeyicilerine (8) karşı bilimsel bir tavır almaya çalışan Durkheim (1895), ”Sosyal olgunun ancak başka bir sosyal olguyla açıklanması” ilkesini önermiştir. Bu ilke de ötekiler gibi, kavramsal bir model, olsa olsa, bir açıklama stratejisidir. Kuramsal bir geçerlik-güvenirlik kazanabilmesi için bu ilkenin doğru olduğunun saptanması gerekir. Bu doğrulanmamış hipotezin, İngiliz sosyal antropolojisiyle Amerikan kültür antropolojisi ve Avrupa sosyolojisi üzerindeki etkileri inanılmayacak kadar derin olmuştur, İngiliz sosyal antropologları, bu ilkeye dayanarak, 1950’lere kadar egemen olan toplumsal-yapısal ve yapısal-işlevsel antropolojilerinde, aslında kusursuz, eksiksiz sosyal olgular olan kişilik sistemi, ekonomi politik ve tarih gibi sosyal kültürel öğe ve değişkenlerden uzak durmaya çalışmışlar, kişilikten, ekonomiden, tarihten sözeden sosyal bilimcileri, sırasıyla, psikolojizm, ekonomizm ve tarihsicilik gibi bağışlanmaz kusurlarla suçlamışlardır. Amerika’daki durum ve tutum da bundan pek farklı olmamıştır. Kroeber’in (1917) canlı-üstücü kültür kuramı insandan bağımsız ve insan varlığına onun doğasına ve gereksinmelerine yer vermeyen soyut bir modeldir. Bu yetersiz model, Malmowski’nin (1944) işlevci kuramıyle kültür kişilik akımının -yeni Freudçu psikologların yardımıyla- yeterince anlaşılıp başarıya ulaşmasından sonra ancak 1950’lerde açıkça eleştirilebilmiş ve düzeltilmiştir.

İşlevcilik alanında da yöntem ilkeleriyle kuramsal bulgular ve genelle­meler arasında yukardakilerine benzeyen bir özdeşleşme eğilimi görülür.

Sosyal/kültürel olguların açıklanmasında nedensel ilişkiler kurmanın güç, üstelik olanak dışı olduğu görüşünden yola çıkan işlevci sosyal bilimciler (Kroeber 1920:380), bir yöntem ilkesi olarak, sosyal olguların karşılıklı etkileşim sonucunda birlikte değiştiği varsayımına dayanan işlevsel açıklama denemelerine girişmişlerdir. Seçilen strateji gereği değişme olgusunun nedenine değil de nasıl’ına cevap verebilen bu denemeler, bugün ”işlevci kuramlar” olarak bilinmektedir. Oysa, Altıncı Bölüm’de gösterileceği gibi, İşlevsel yaklaşım değişme olgusunu açıklamaya yeterli değildir.

Marx’ın (1904) önerdiği ve Marxçıların izlediği tarihi-maddeci ve diyalektik-maddeci yöntem ilkeleri de değişme ve evrim kuramlarına damgasını vurmuştur: Maddeci toplum kuramı, çatışmacı değişme kuramı vb. gibi.

Bu örneklerden çıkartabileceğimiz sonuçlar vardır. Aklın evrensel doğru düşünme ilkelerine dayanarak kurduğumuz kavramsal modeller kuram düzeyinde varılacak sonuçlan yakından etkilemekte hatta önceden belirlemektedir. Böyle bir ilişkinin -Durkheim sosyolojisinde görüldüğü gibi- ideolojik gerekçeleri olabileceği gibi sosyal bilim alanında çalışanların Gestalt’ından ileri geldiğini saptayabileceğimiz psikolojik nedenleri olabilir (Şekil 2-1). İlerde, bu sorun üzerinde daha ayrıntılı olarak durulacaktır. (Bkz: § 44,64,66).

Dipnotlar:
1)
Batı uygarlığının sorunlarından kaçıp Tahiti adasının yerli kültürüne sığman sanatçı Gauguin’in bu adada yaptığı bir tablosuna verdiği ad; ”Ki­miz, nereden gelmiş nereye gideriz?”
2) Sokrates’e atfedilen ünlü yanıt.
3) Lobaçevski ve Riemann geometrileri gibi.
4) Bilim ve sanat alanlarındaki yaratıcı davranışın psikolojisi üzerinde çalışan Koestler’e (1964) göre, yaratıcıların çoğu hangi yol veya yönden sonu­ca vardıklarını kesinlikle bilemiyor, açıklayamıyorlar. Koestler, yaratıcı çaba­ların bilinçli bir yön veya yöntem izlemediği ve bilinçaltı bir süreç olabileceği sonucuna varıyor.
5) Fromm (1973:1970) şu yerinde uyarıyı yapıyor: ”Sakınılacak en büyük çıkmazlardan birisi, olaylarla onların yerini tutan sözcükleri birbirine karıştır­maktır.” Hızır da (1976:53) şu gözleme yer veriyor; ”Filozof çok kere aldanıyor, yahut da sözcüklerle aldatıyor.”
6) Bu konuda Bkz: Güvenç (1974: 84-5).
7) Psikolojide ”Gestalt” olarak bilinen olgu ve Gestalt psikolojisinin konusu olan ”bütünsel algılama” Kavramlar Eki’nde (§ 96-4’te) açıklanmaktadır.
8) ”İndirgeyiciler,” sosyal olayı, evrim ya da değişmeyi çok önemli saydık­ları tek bir nedenle açıklamayı deneyenlere verilen küçültücü ad.

 

SİSTEM SORUNU: DEĞİŞEN NEDİR?

Düzen; olgular dünyasının değil, insan aklının bir ürünüdür.
A. Einstein
(1940)

  1. KAVRAMSAL TOPLUM MODELLERİ

”Ne(ler) değişiyor?” ya da ”değişen(ler)in ne’liği?” sosyal bilimcinin karşılaştığı ve ondan yanıt bekleyen en çetin sorulardan birisi olmuştur. Tarih ve felsefe geleneğinde yetişmiş sosyal bilimciler, kısaca, ”uygarlık değişiyor” diyorlar. Endüstri devrimini geride bırakmış ya da onun sorunları içinde bu­nalan çağdaş ulusların sosyal bilimcileriyse toplumun ve toplumu oluşturan ”kurum ve öğelerin değişmesi”nden söz ediyorlar. Batılı çağdaş ve ”uygar” toplumlara göre, özellikle, teknik veya bilimsel alanlarda geri kaldıkları için ”ilkel” olarak nitelendirilen küçük ve yazı dilinden yoksun toplulukları inceleyen antropologlar kültürlerin veya yapıların değişmesi üzerinde duruyorlar.(1) Toplum ve kültür olguları arasında önemli veya anlamlı bir fark gözetmeyen ya da yapılan ayırımları zorlanmış çabalar olarak yorumlayan bütüncü sistematikçiler ”sosyal/kültürel sistemlerin değişmesine” ağırlık vermişlerdir. En işlemsel yaklaşımla ”sosyal bilim,  sosyal bilimcilerin yaptığı iş, ilgilendiği ve incelediği bilgi alanı” olarak tanımlanabilirse, üç ayrı bilim geleneği değişme olgusunu üç farklı düzeyde ele alıp inceleme eğiliminde görülmüştür (Tablo 3-1).

TABLO 3-1

DEĞİŞME OLGUSUNUN KAVRAMSAL BİRİMLERİ BİRİMLERİN ALT VE ÜST KATLARI

Birim Düzeyleri Sosyoloji Sistanatik Sosyalbilim Antropoloji
Birimin Üst Katları Canlı Üstü  Sistemler Canlı üstü” (Uygarlık)  Sistemleri Canlı Üstü
Kültür Alanı
ve Çemberleri
“Birim” “Çağdaş” Toplumlar Sosyal/Kültürel Sistem: SKS “İlkel”
“Kültürler”‘
Birimin Alt Katları Kurumlar, Yapılar, işlevler SKS’in Kurum ve   Öğeleri Alt-Kültür
Kurumlar, Kişilik Sistemi, Süreçler

Tablo 3-1’deki mavi bölümdekiler sosyal/kültürel değişmeyi inceleyen sosyal bilimcilerin en sık kullandığı toplum, sosyal/kültürel sistem ve kültür gibi üç kavramı ve bu kavramlarla çok yakından ilgili üç düzeyi, sırasıyla, uygarlık, sosyal /kültürel sistem ve kurumları (2) içine almaktadır.

Sosyal/kültürel değişme süreciyle ilgili evrensel bir kavram varsa ya da gerekliyse onun ”sosyal/kültürel sistem” kavramı olduğu ileri sürülebilir. Bu kavram sosyologların kullandığı toplum ile, antropologların beğendiği kültürü ve sistematikçilerin önerdiği sistem kavramını içermektedir.(3)

”Sosyal/kültürel sistem” kavramı, öte yandan, toplum ya da kültür olgularını oluş­turan daha alt düzeydeki kurum ve öğelerle toplum ve kültürlerden oluşan ve uygarlık adı verilen daha üst sistemler arasında ortalama bir yer tutmakta; bir birim niteliği taşımaktadır. Gerçekten de toplum ve kültür gibi yan türleri, kurum ve uygarlık gibi alt ve üst katları olan bu kavram sosyal/kültürel değişmenin temel ölçüsü ya da ölçü birimi olarak kullanılagelmiştir.

Öyle ki ”ne(ler) değişiyor?” ya da ”değişen(ler) ne(ler)dir?” sorusuna çağdaş sosyal bilimcinin verdiği cevapların bu kavram çevresinde toplandığı söylenebilir : Sosyal/kültürel sistemler değişiyor; ya da değişenler sosyal/kültürel sistemlerdir! Ancak sistemler değişiyor yanıtı da tek başına yeterli değildir; çünkü sistemin nelerden oluşan, nasıl işleyen bir varlık alanı olduğu sorusunun açıklanması gerekir.

”SİSTEM” KAVRAMI

”Sistem” kavramı, değişen şeyin birbirleriyle ilişkili çok sayıda öğelerden oluşan karmaşık bir bütün olduğunu akla getirir; fakat bu bütünün nelerden oluştuğu, nasıl bir bütün olduğu, parçaların birbirleriyle ve sistemin bütünüyle olan ilişkileri konusunda bilgi vermez. Sözlükler, eski Yunanca ve Latince kökenli olup modern dillerin çoğuna girmiş bulunan bu kavramı, kısaca, ”örgütlenmiş, düzenli işleyen bir bütün” olarak tanımlıyor. Ancak bu tanım da yeterince açıklayıcı değildir. Çünkü bütünün nasıl örgütlendiğini ne tür bir düzenlilik içinde çalıştığını belirlemiyor. Söz gelişi, ”eğitim sisteminin bozukluğu”ndan, ”hukuk sisteminin yavaşlığı”ndan, ”yönetim siste­minin eskimişliği”nden yakındığımız zaman, aslında bir sistem işlerliğine ve bütünlüğüne sahip olmasını özlediğimiz bu kurum ve hizmetlerin hiç de düzenli işlemediğini dile getirmiş oluruz. Fakat yine de işlemeyen bu bütünlerden birer ”sistem” olarak sözederiz.

Sistem olguları ve sorunlarıyla ilgilenen bilginler 1950-60 yılları arasında büyük bir yandaş kitlesi toplayan ”Genel Sistemler Kuramı” akımının öncüleri oldular. Sistem türlerini inceleyip sınıfladılar; kurumsal-örgütsel alt sistemlerle bunlardan oluşan bütünsel sistemler üzerinde çalıştılar (Emery 1972).

Sistem kuramcılarına göre çevresine açık ve kapalı, durağan ve devingen, kararlı, düzenli ve sürekli değişen sistemler var. (4) Salt varlık alanlarını bilimsel yöntem ve verilerle inceleyen yeni ontologlara (Hartmann 1946) ve ekologlara (Türk, Türk ve Wittes 1972) göreyse evrenimizde canlı, cansız ve canlı-üstü varlık sistemleri var. (Bilim sözlüklerimiz fen bilimlerinden gelen inorganik, organik ve süperorganik kavramlarını, sırasıyla, örgenaltı, örgensel ve örgenüstü terimleriyle karşılamaya çalışıyorlar. Ancak, canlı, cansız ve canlı-üstü sözcüklerinin daha Türkçe ve açıklayıcı olduğunu sanıyorum.) ”Sosyal/kültürel sistemin ne tür ya da nasıl işleyen bir sistem olduğu?” sorusunu cevaplayabilmek için sosyal bilimcilerin ilgisini çeken ve üzerinde çalışıp araştırma yaptığı konuları hatırlamak yararlı olacaktır.

  1. DEĞİŞMENİN BOYUTLARI

Sosyal bilimcilerin son iki yüzyıl boyunca üzerinde çalıştığı temel kurumlar ve ana sorunlar sosyal/kültürel sistemin nelerden oluştuğu konusunda zengin bir kaynaktır. Seçilmiş örnekler:

– ”Toplumsal rol ve statülerdeki değişmeler” (Millar 1771)
– ”Toplumların ekonomik varlığındaki değişmeler” (Adam Smith 1776)
– ”Nüfus artış hızındaki değişmeler” (Marx 1859)
– ”İnsan aklının olaylara bakış açısındaki değişmeler” (Comte 1803)
– ”Akıl (mantık) ilkelerinin değişmesi” (Hegel 1830)
– ”Üretim ilişkilerinin değişmesi” (Marx 1859)
– ”Aile ve soy sop ilişkilerinin değişmesi” (Bachofen 1861, McLennan 1865, Morgan 1870)
– ”İnsan genetiğinin değişmesi” (Danvin, Wallace, Huxley 1870)
– ”Dini kurum ve simgelerin değişmesi” (Tylor 1871, Durkheim 1912)
– ”Toplumsal birliği sağlayan dayanışma ilkesinin değişmesi” (Tönnies 1887, Durkheim 1983)
– ”Gelenek ve göreneklerin (törelerin) değişmesi” (Frazer 1890, Sumner 1906)
– ”Teknolojinin, üretimde kullanılan araç ve gereçlerin değişmesi” (Childe 1936, 1951)
– ”Eğitim amaçlarının ve felsefesinin değişmesi” (Dewey 1916 ve 1938, Whitehead 1919)
– ”Toplum-Pazar ilişkilerinin değişmesi” (Polanyi 1944)
– ”Kişilik sistemlerinin değişmesi” (Freud 1928, Benedict 1934, Mead 1935, Fromm 1963)
– ”Yerleşme büyüklüklerinin değişmesi” (Mumford 1940, Steward 1948)
– ”Sanat akımlarındaki değişmeler” (Kroeber 1944)
– ”Enerji üretim-tüketim düzeyindeki değişmeler” (White 1948, 1959)
– ”Çocuk bakımındaki kural ve uygulamaların değişmesi” (Whiting ve Child 1951)
– ”Cinsel yaşamla ilgili değer, tutum ve davranışların değişmesi” (Reich 1974)
– ”Kitle iletişim sistemlerinin değişmesi” (McLuhan 1964)
– ”Konut biçimlerinin değişmesi” (Rapaport 1967)
– ”Dillerin değişmesi” (Greenberg 1968)
– ”Çevrenin kirlenerek değişmesi” (Türk, Türk ve Wittes 1972)

Ünlü yazar ve kuramcılardan yapılan yukarıdaki derleme, sınırlı ve eksik olmakla birlikte ana öğelerin değiştiğini ortaya koymakta, sosyal/kültürel sistemin nelerden oluştuğu konusunda genel bir fikir vermektedir. Öyle ki ”nelerin değiştiği?” sorusu yerine, belki de, ”nelerin değişmediği?” sorusunu cevaplamak daha kolay olabilirdi.

  1. İNSANIN DOĞASI DA DEĞİŞİYOR MU?

    Son iki yüzyılın beşeri bilim ve felsefe yazılarında özellikle değişmezliğinden söz edilen tek öğe ”insanın doğası” olmuştur. Örnek olarak Hume (1958, 1974:XIV-XV), ”İnsan tabiatının bütün zaman ve yerlerde değişmez olduğu”nu kabul ediyor ve, ”Fontenelle ile birlikte, kırlardaki kavak ve meşe ağaçları bundan üçbin sene evvelkilerine nasıl benziyorlarsa, zamanın Fransızlarıyle İngilizlerinin de, antikitenin Yunanlı ve Latinlerine öyle benzediklerine kanidir.”

Hume’un ilk yayımlanışından beri iyi anlaşılamamış ve büyük tepkilerle karşılanmış olan bu görüşü Kant’ı, kendi deyişiyle, ”dogmatik uykusundan uyandırdığı” gibi yüzyıl kadar sonra, Alman etnoloji okulunda yeniden destek buldu. Bastian (1860) birbirinden çok uzak ülkelerdeki dinsel inançların benzerliğine dikkati çekerek bu benzerlikleri bütün insanlarda ortak olduğuna inandığı psikolojik (ruhsal, moral) niteliklerle açıklamış ve İnsanoğlu’nun değişmez doğasının bir belgesi olarak yorumlamıştır (Güvenç 1974:15). Oysa Marx (1863:147), Proudhon’a (1849) yönelttiği ünlü eleştiride, ”Tüm tarihin insan doğasının değişmesinden başka bir şey olmadığı” tezini savunmuştur. Son yüzyılın çözümleyici psikolojisi ve psikiyatrisi de, özellikle Freud’dan bu yana, insan doğasının değişebilirliği üzerinde durmuştur. Çağdaş psikolojinin kişilik (karakter) adını verdiği davranışlar ve onların ardındaki itici güçler bütünü, yavaş ta olsa değişebilen bir biyolojik varlığı yoğurup biçimlendiren sosyal/kültürel sistemin bir ürünü olarak görülmüştür. Psikolojik varlık alanının bu yöndeki açıklamasına göre kültür-kişilik sistemi ve bu sistem içindeki bireysel ayrılıklar bireylerin içinde doğup büyüdüğü sosyal/kültürel ortamın bir işi, türevidir.

Çağdaş sosyal bilimci, şüphesiz ki, insan aklını Locke’un (1699) önerdiği kadar plastik (yumuşak, biçim alabilen) bir ”balmumu” (tabula rasa) veya içine her ne konursa saklayan ”boş bir çekmece” olarak görmüyor; fakat, sosyalizasyon vb süreçlerin bireyin kişilik gelişmesindeki etki ve izlerini de yadsımıyor (Fenichel 1955, Güvenç 1974:23-6). Amerika’da başlayan ve Mead’in (1935) saha çalışmasıyla yaygınlık kazanan kültür-kişilik akımının temel varsayımı ve öğretisi budur. Psikolojik antropoloji de, insanın değişmez doğasını araştırmak yerine, insan kişiliğinin biçim alıcılığını ve giderek sistemi nasıl etkilediğini incelemektedir.

Kültür-kişilik akımının öncülerine göre insan, deneysel psikologların geliştirdiği uyarı-tepki (5) tekniğiyle araştırılabilecek bir varlık alanı değildir. İnsan davranışlarının arkasındaki belirleyici güç dıştan gelen uyarıcılar değil insanın kişiliğidir. İnsanoğlu böyle bir gücü kazanmak üzere dünyaya gelir ve yaşamıyla onu elde eder. Kişilik, Şekil 3-1’de görüldüğü gibi sistemin maddesel altyapı değişkenleriyle, ideolojik üstyapı değişkenleri arasındaki bir köprü gibi çalışır. Kişilik kavramı, Durkheimcı sosyologların sandığı, Marxcı sosyologların eleştirdiği gibi, sistemi açıklamak için değil de, sistemdeki değişmeyi açıklamak -daha doğrusu- altyapının üstyapıyı hangi yolla belirlediğini incelemek için kullanılır. Temel kişiliğin oluşma ve gelişmesinde etkin olan öğeler değişmeye başlayınca kişilik sisteminin de değişeceği kabul edilmektedir. (6)

ŞEKİL 3-1. KÜLTÜR-KİŞİLİK ALANI VE İLİŞKİLERİ :

(A) Whiting’e (1966) göre; (B) Fromm’a (1963) göre.

A) WHITING (1966) MODELİ

B. FROMM (1963) MODELİ  

Eğitimci John Dewey (1946) insan varlığının değişmez gibi görünen gereksinmelerini, içgüdülerini, değişebilen kişilik niteliklerinden ayırarak ”insan doğasının değiştiği” sonucuna varmaktadır. Bütün bu araştırmalar ve tartışmalar arasında, İnsanoğlu’nun gerçekten değişmez gibi görünen biricik niteliği belki de onun kültür yaratma yeteneğidir ki konumuz ve sorunumuz işte o kültürün değişmesi olduğuna göre sosyal/kültürel sistemi oluşturan kurum ve öğeler arasında değişmeyen -ya da ”değişmez” diye nitelendirebileceğimiz- tek bir öğe kalmıyor demektir. ”Doğa” sözcüğünü zamanla değişmeyen, kalıcı, belli bir varlığı ötekilerden ayırıcı nitelikler bütünü olarak anlarsak, İnsanoğlu’nun değişmez doğasının değişme olduğu sonucuna varabiliriz. Bu sonuç oldukça şaşırtıcıdır. Ancak, ya onu benimsemek ya da İnsanoğlu’nu öteki varlıklardan ayıran nitelikler bulunmadığını savunmak zorundayız. Yeni kültürler yaratması ve kendi yarattığı kültürlere uyum sağla­ması İnsanoğlu’nun temel doğası olarak kabul edilebilir.

34. SİSTEMİN ÖĞELERİ

Yukarıdaki veriler sosyal/kültürel sistemin ana değişkenlerini genel çizgileriyle belirlemektedir. Sosyal/kültürel sistem:

1) ”İnsan” dediğimiz birey, grup ve nüfus birliklerinden,
2) ”Aile” ve akrabalık (soysop) adını verdiğimiz öbek ve kurumlardan,
3) ”Eğitim” adını verdiğimiz, bireylere kişiliğini kazandıran yaşantı ve süreçlerden,
4) ”Töre” dediğimiz eski fakat sürekli olarak yenilenebilen gelenek ve  göreneklerden,
5) ”Teknolojik adını verdiğimiz biyolojik ve sosyal/kültürel gereksinmelerimizi karşılayan araç gereçlerle onlara ilişkin bilgilerden,
6) ”Üretim-tüketim” ilişkileri adını verdiğimiz, ekonomik ve politik kurum ve etkinliklerden,
7) ”Yönetim, hukuk” veya kısaca ”devlet” adını verdiğimiz ve sistemin düzenli işleyişini sağlamak ve varlığını korumakla görevli kurum ve etkinliklerden,
8) ”Bilim, din ve felsefe” adım verdiğimiz ve sistemin nasıl kurulup işlediğini veya nasıl işlemesi gerektiğini açıklamaya çalışan kurum ve etkinliklerden,
9) ”Sanat” adını verdiğimiz yaratıcı, yorumlayıcı ve eleştirici ürün ve etkinliklerden,
10) ”Dil” adını verdiğimiz ve sistemi oluşturan bireyler, kurumlar ve örgütler arasındaki ilgi, ilişki ve etkileşimleri sağlayan iletişim ya da bildirişim ortamlarından,
11) ”Kişilik-karakter” dediğimiz, sistemin biçim verdiği ve sisteme biçim veren biyolojik/kültürel/sosyal bir alt sistemden oluşuyor. Ancak, sistemin var olabilmesi, varlığını sürdürebilmesi için yukarda sayılanlara ek olarak :
12) Her sosyal/kültürel sistem, kısaca ”doğal çevre” adım verdiğimiz canlı ve cansız varlıklardan oluşan, sınırlı fakat devingen bir mekan (dünya, arz parçası) üzerinde yaşamakta ve bu yeri yurdu, öteki canlı varlıklarla paylaşmakta ve onlardan yararlanmaktadır. Öyleyse doğal çevre, sosyal/kültürel sistemin ayrılmaz, vazgeçilmez bir öğesidir (Türk, Türk ve Wittes 1972).
13) Her sistem ayrıca, canlı ve cansız varlık alanlarından yararlanmada, kendisi gibi fakat başka bir yeri yurdu olan öteki canlı-üstü sistemlerle alışveriş, etkileşim ve yarışma (barış, savaş ya da bu iki durumu birbirinden ayıran ateşkes) ilişkileri içinde bulunmaktadır. Ekoloji adı verilen ve canlı, cansız ve canlı-üstü varlık alanları arasındaki karşılıklı etki ve etkileşimleri inceleyen bilim dalının bulgularına göre adı geçen denge ve dengesizlik koşulları sürekli olarak değişmekte, bozulmakta ve yeniden kurulmaktadır. Öyleyse, sosyal/kültürel sistemlerin birbirleriyle olan ilişkilerini de sistemin bir boyutu olarak dikkate almak gerekir.

ŞEKİL 3-2. SOSYAL/KÜLTÜREL SİSTEMİN KAVRAMSAL BİR MODELİ.
Kaynak: GÜVENÇ 1974.

Burada özetle tanımlanmaya çalışılan sosyal/kültürel sistem olgusunun kav­ramsal bir modeli daha önce de denenmiş ve geliştirilmişti (Şekil 3-2).

35. SİSTEMİN BOYUTLARI VE VARLIK KOŞULLARI.

Kimi sosyal bilimciler tarafından ”canlı-üstü” diye adlandırılan sosyal/kültürel sistemin temel boyutları böylece ortaya çıkmış oluyor. Sosyal/kültürel sistem canlı, cansız ve canlı-üstü varlık alanlarından oluşan bir ”üst sistem”dir. Böyle bir üst sistemin değişken kurum ve öğeleri arasındaki ilişkilerin tanımına geçmeden önce, sistemin varlık koşulları ve bu koşulları belirleyen varlık boyutları arasındaki bağımlılıkları saptamakta yarar vardır. Burada -Spencer’in (1896) cansızlardan canlılara ve onlardan canlı-üstü varlık alanına doğru uzanan evrim çizgisini izlemek yerine- İnsanoğlu’nun ”evren” olarak algıladığı olgular bütününü özgül varlık alanlarına indirgemeye çalışacağız.

Çağdaş varlık bilimcilerinden Hartmann’a (1946) göre, İnsanoğlu’nun algıladığı evrendeki tüm varlık (olay, olgu ve fenomen) türleri üç başlık altında toplanabilir (Şekil 3-3).

Mendeleyeff Tablosu’nda yer alan tüm elementler ve bu elementler arasındaki türlü ilişkiler (alaşımlar ve bileşimler) cansız varlıklar alanını oluşturmaktadır. Böyle bir alanın varlığı canlı varlıklar için gerekliyse de yeterli değildir.

ŞEKİL 3-3. VARLIK ALANLARI VE BİLİMLERİ.
Kaynak:   HARTMANN 1946.

Ay yüzeyini inceleyen ve oradan taş örnekleri getiren astronotlar, dünyadakine çok benzeyen hatta özdeş diyebileceğimiz cansız varlıklar (elementler) buldular fakat tek bir canlıya rastlamadılar. Koşut olarak, canlılar dünyası da canlı-üstü bir varlık alanı olan sosyal/kültürel sistem için gerekli fakat yeterli değildir. Yeryuvarlak üzerindeki canlı varlıkların tarihi üç milyar yıl öncesine kadar uzandığı halde, kendi ötesinde canlı-üstü bir varlık alanı veya kültür yaratabilen canlı varlığın (Homo sapiens) ortaya çıkışı ancak son bir kaç milyon yılda gerçekleşmiştir. Gözlemlenen gelişme veya evrim çizgisi şu sırada olmuştur:

Cansız varlıklar  >  Canlı varlıklar  >  Canlı-üstü varlık alanı

Ancak, varlık alanları arasındaki ilişkilere canlı üstünün varolma koşulları açısından bakıldığında, evrendeki ilişkilerin yönü de değişmektedir. Şöyle ki, eğer, bir canlı-üstü varsa bir canlılar alanı; canlılar varsa cansız varlıklar alanı zorunlu olmaktadır. Başka bir deyişle, canlı-üstünün varlığı canlı ve cansız varlıklara dayalıdır; canlı-üstü, canlı ve cansız varlıkları gerekli ve zorunlu kılar. Şu anlamda ki: sosyal/kültürel sistemler susuz, havasız ve besinsiz yaşayamadıkları halde; su, hava ve bazı besin kaynakları sosyal/kültürel sistemden bağımsız olarak var olabilirler. Yukarda saptanan koşullardan bazı sonuçlara varılabilir :

1) Canlı-üstü varlık alanı, görünüşte canlı ve cansız varlık alanlarını bütünüyle kapsamamakla birlikte onlara dayalıdır, onların varlığını zorunlu kılmaktadır;
2) Canlı ve cansız varlıklar canlı-üstü sistemin yapı taşlarıdır. Can­lı-üstü, kendine özgü olgulara ek olarak canlı ve cansız varlıkları da bir bö­lümüyle içine almakta ve onlarla etkileşim içinde bulunmaktadır;
3) Belli bir varlık düzeyinde geçerli olan yasaların bir üst düzeydeki geçerliği zorunlu olduğu halde, bir alt düzeydeki geçerliği ancak oksaldır. (8)

Yukarıdaki üç sonuç, bilgi kuramı açısından tek bir önermeyle özetlenebilir: Sosyal/kültürel sistem, canlı-üstü varlık alanının bir parçası olarak, canlı ve cansız varlıkları da içine alabilen, onlara bağımlı, alt düzeylerdeki varlık alanlarında geçerli olan yasalara bağlılığı zorunlu olan bir üst sistemdir. Ancak bu geçerli yasalar canlı-üstü sistemi açıklamaya yetmez.

Buraya kadar tartışılan konular bir denklemle özetlenebilir. Sosyal/kültürel sistem (SKS), bir varlık alanı veya türü olarak canlı (C), cansız (Z) ve canlı-üstü (Ü) düzeylerde bulunan değişken öğelerden (X,,, __ Xn) oluşmakta ve bu öğelerin değişmesi sonucunda değişmektedir:

TABLO 3-2. YASALARIN GEÇERLİK ALANLARI

TABLO 3-3. VARLIK ALANLARININ İLİŞKİLERİ: GEREKLİLİK VE YETERLİLİK
Kaynak: N. Hartmann (1946)

Varlık   Alanları
İlişkiler Cansız (Z)  Canlı (C) Canlı-üstü (U)
Gerekli (->) Z -> C -> Ü
Yeterli (<=) Z <= C <= Ü

SKS = F (X0, X1, X2, X3, X4, X5, ……. Xn)  …  (3—-2)
           ——————-
 Z
———————————–
C
————————————————–
 Ü

Matematik yönden anlamlı bir işlevi olmayan bu denklem, sistemin ”iliğinin açıklanması ve kavramlaştırılması açısından önemlidir. Şu kadarını hemen belirtelim ki: Sosyal/kültürel sistem, türdeş öğelerden değil de, türlü Öğelerden oluşan karmaşık bir üst sistemdir. Kimi kuramcılar, canlı-üstü varlıkların yapısındaki canlı ve cansız öğeleri görmezlikten gelerek, 3-2 denklemini

SKS = F (Ü)  …  (3—-3)

şeklinde yazıyorlar. Yöntem bilimi açısından bu eğilim sakıncalı ve yanlıştır. (3-3) denklemi, ”sosyal/kültürel sistem, sosyal/kültürel sistemdir” (veya A, A’dır) ötesinde bir anlam taşımaz. Süperorganik kültür kuramıyla Kroeber (1917); ”Sosyal olay, sosyal olayla açıklanabilir” biçimindeki yöntem ilkesi ve açıklama stratejisiyle Durkheim (1895), dolaylı olarak, böyle bir ilişkiyi önermektedirler.

Sistematikçilerin ”indirgeyicilik”le kınadığı kuramcılar ise canlı-üstü sistemi oluşturan kurum ve öğelerden yalnız birinin veya bir kaçının bağımsız değişken olduğunu kabul ederek (3-2) denklemini

SKS = F (Xi} + Pn  …  (3—-4)

şekline sokuyorlar. Bunu yapmakla öteki değişkenleri (Xn) sabit ya da parametrik (Pn) tutuyorlar. Burada eğitime, nüfusa, ekonomi politiğe, sanata, bilime, dine, aileye, devlete, teknolojiye ve enerji üretimine ağırlık veren kuramlar akla geliyor. Bu yaklaşımın yanılgısı da açıkça ortadadır. Her kurum ve değişkenin eşit ağırlıkta olduğunu savunacak verilerden yoksun bulunduğumuz gibi; bazı kurum ve değişkenleri sabit tutacak veya hangilerinin işlevsiz yada ters işleviz olduğunu söyleyebilecek durumda da değiliz. (Bu konu­da Bkz: § 66-2.)

Sosyal bilimi doğa bilimlerine benzetmek isteyenlerin tutum ve yaklaşımı üçüncü bir yanılgı örneğidir. Canlı-üstü varlık alanını oluşturan yapı taşlarının canlı ve cansız değişkenler olduğu gözleminden hareket eden kimi kuramcılar, fizik, kimya ve biyolojideki yasaları sosyal-kültürel sisteme uygulamak istiyorlar. Mademki sosyal/kültürel sistem (SKS) canlı bir varlık olan Homo sapiens tarafından yaratılmıştır, öyleyse

SKS = F [ Canlı ]   …  (0—-5)

Öte yandan, mademki canlılar, C, H, O, N vb cansız elementlerden oluşmak ta ve onların biyo-kimyasal bir işlevi olarak var olmaktadır, öyleyse

Canlı = F (Cansız)  (3—-5) ve (3—-6) ilişkileri birlikte yazılırsa

SKS= F [Canlı= F (Cansız)] sonucuna varılmaktadır. (3—-6) ve (3—-7)

Yanılgı, çeşitli varlık alanlarıyla bu varlık alanlarında geçerli olan yasaların birbirine karıştırılmasından ileri geliyor. Bir varlık yasasının bir üst düzeyde geçerli olması (Tablo 3-2), alt düzeydeki yasaların üst düzeydeki olguları yeterince açıkladığı anlamına gelmez. Gerçekten de fizik, kimya ve biyoloji yasaları, toplum ve kültür alanlarında da geçerlidir ama bu yasa­ların üst düzeyde açıklayabildiği olaylar son derecede sınırlıdır. Başka bir deyişle, yasaların bir üst düzeyde geçerli olması kuralı 3-5, 3-6 ve 3-7 ilişkilerini yazmak için yeterli bir dayanak değildir.

  1. ÖĞELER     ARASINDAKİ   İLİŞKİLER

Sosyal/kültürel varlık ve ilişkileri bir sistem bütünlüğü içinde kavramakla ve olgular bütününü bir ”sistem” olarak adlandırmakla öğelerle öğeler, sistemle öğeleri arasında karşılıklı, gerekli ve zorunlu bir dizi ilişkinin varlığını önceden kabul etmiş oluyoruz. Burada sosyal bilimcinin karşısına çıkan ve temellendirilmesi gereken sorun şudur: ”Bu türden zorunlu ilişkiler gerçekten var mı? Yoksa insan aklı mı olayları öyle kavrıyor?” Bu soru’nun ilk tartışmasını filozof Hume’da (1739), onun bilimsel yöntem üzerindeki düşüncelerinde buluyoruz. İnsan’ın Doğası Üzerindeki Denemesi’nin Birinci Kitabı’nda, Hume işte bu soruna eğilmiştir: ”Deney ve gözlemlerimizle ilgili inançlarımızın kaynağı ya da dayanağı nedir?” Hume bu soruyu yanıtlarken, akılcı felsefenin olaylar arasında varolduğunu önceden kabul ettiği ”gerekli ilişkiye” karşı çıkmış; gerçeklerle ilgili inançlarımızın, aslında, birbirinden ayrı idea’ların çağrışımına indirgenebileceğini veya, başka bir deyişle, olaylar arasında kurduğumuz ilişkilerin idea’ların çağrışımıyla açıklanabileceğini savunmuştur. Tüm nedensel ilişkiler bu yolla kurulur. Söz gelişi ”Herhangi bir varlığı veya olguyu onun koşullarını dikkate almadan, bir anda, varmış ya da yokmuş gibi düşünebiliriz.” Ayrıca, herhangi bir şey insan zihni tarafından kavranabiliyorsa olanaksaldır; hiç olmazsa olanak dışı değildir. Olaylar arasındaki gerekli ilişkinin saptanması, öyleyse, bu yargının karşıtının yani ilişkisizliğin olanak dışı bulunduğunun saptanmasını zorunlu kılar. Bu da yapılamıyacağına göre olaylar ve olgular arasındaki ilişkilerin gerekliliği de saptanamaz (Hume 1958 : 79-80). Buradaki akılyürütmenin önermeler arasındaki mantıksal ilişkilerin irdelenmesine hiç te benzemediğine dikkat edilmelidir. Çünkü, mantık önermelerindeki geçerlik (doğruluk) sadece çelişmezlik ilkesine dayanmaktadır. Öyleyse, çevremizde olup biten olay ve olgulara ilişkin inançlarımız neye, nereye dayanıyor? Hume, bu soruyu bugünkü dilde ”psikolojik” diye niteleyebileceğimiz bir süreçle açıklıyor. Süregelen gözlemlerimizin bir sonucu olarak, iki olay arasında bir nedensellik (düzenli bir öncelik-sonralık) ardışıklığı bulunduğuna inanmaya başlayan akıl, hiç te akılcı olmayan bir çağrışım mekanizmasıyla bu olayları birbirine öylesine bağlıyor ki, birinin ortaya çıkışı bize onun kaçınılmaz sonucunu hatırlatıyor (Hume 1958 : 96). Hume’un kendi çağına göre ileri fakat tartışmalı olan bu gözlemleri, ne yazık ki, yeterince anlaşılamamış; sosyal bilimciler, sosyal/kültürel olaylar arasında gözlemlenebilen ya da gözlemlenemeyen fakat her halde var olduğu önceden kabul edilen
-nedensel veya başka türden- ilişkileri saptamaya, bu ilişkilerdeki düzenlilikleri yasalaştırmaya çalışıp durmuşlardır.

  1. UYGULAMADAKİ ÇIKMAZLAR

Sosyoloji ve antropolojideki gelişmeler bu yönde olmamıştır. Sosyal ve kültürel sistem kavramları idealleştirilerek sistemin türdeş varlık ve olaylardan oluştuğu varsayılmıştır. Örnek olarak Durkheim sosyolojisi ”Sosyal olayın ancak ve ancak başka bir sosyal olayla açıklanabileceği” yolundaki yöntem ve açıklama ilkesini koyarken birisi doğru öteki yanlış olan iki işi birden yapmış oluyordu. Yöntem ilkesi doğruydu. Çünkü toplumsal sistem -başka herhangi bir sistem gibi- kendisini oluşturan tüm öğelerin toplamından fazla bir şey olmalıydı ve eğer öyle idiyse, ne kadar önemli olursa olsun, tek bir öğe sistemin ”eliğini ve neden değiştiğini açıklamada kullanılamazdı, kullanılmamalıydı. Eğer kullanılırsa, bu yaklaşım, sistemi bir parçasına indirgeme olurdu. Yöntem ilkesi yanlıştı. Çünkü ”Sosyal olayın sosyal ile açıklanması” koşulu, dolaylı olarak, sosyal sistemin, ancak ve ancak, sosyal öğelerden oluştuğu ilkesini de birlikte getiriyordu. Oysa yukarıda, canlı-üstü sistemin işlevsel çözümlemesiyle, temellendirmeye çalıştığımız gibi sosyal sistem türdeş öğelerden oluşan bir sistem değil, canlı ve cansız varlıkları da içine alan, onlara dayalı, karmaşık bir üst sistemdir. Durkheim sosyolojisinin bu yanılgısı küçük bir-iki örnekle daha da somutlaştırılabilir.

Geniş çaptaki toplu bir göç hareketi sosyal bir olaydır. Göç olaylarından bazıları, kuşkusuz, doğru anlamda sosyal sayabileceğimiz demografik ve ekonomik olaylarla açıklanabilir. Ancak, hiç te sosyal olmayan, üstelik canlı ya da cansız olaylara bağlı göçler de olabilir. Söz gelişi, iklim değişmesi, kuraklık, sel baskınları, toprağın kayması ya da deprem ve yanardağ püskürmesi gibi. Şüphesiz ki bu türden doğal afetlerle karşılaşan her topluluk her zaman göç etmez; çoğu zaman ve bir süre için doğal güçlükleri yenmeye, denetim altına almaya çalışır. Ancak, her göç hareketinde doğal (canlı ve cansız) etkenlerin de bir payı olduğu gözlemi kolayca yadsınamaz.

İkinci örneğimizi kültür-kişilik alanından seçebiliriz. Durkheim sosyolojisi, herhangi bir sosyal olayın, söz gelişi Alman toplumunun komşularıyla sık sık savaşa tutuşmasını Alman ulusal kişiliğinin (karakterinin) koruyucu, esirgeyici bir lideri izleme eğilimiyle açıklanmasına izin vermez; böyle bir açıklamanın psikoloji veya psikolojik indirgeme olacağını savunur; bunu deneyenleri, sosyal olguyu daha alt bir sisteme indirgemekle kınar. Oysa, daha önce de göstermeye çalıştığımız gibi, sosyal psikolojinin, psikolojinin ve psikiyatrinin üzerinde durup incelediği sosyal-kişilik tipleri doğru    anlamıyla sosyal olaylardır; sosyal kurum ve olayların bireyler üzerindeki etkilerinin bir sonucudur. Alman idealizmi, İngiliz pragmatizmi, İtalyan    sanatseverliği, Amerikan özel girişimciliği, Türk konukseverliği. Portekiz sömürgeciliği, Batı şüpheciliği, Doğu mistisizmi, Kuzeyli soğukkanlılığı, Akdeniz romantizmi -biyolojik ya da psikolojik değil fakat- sosyal olgulardır. Durkheim sosyolojisinin bu açıklama ilkesi, İngiliz sosyal antropolojisiyle Amerikan kültür antropolojisini yanlış yönlerde etkilemişti. (9)

Amerikan antropolojisinin ünlü kişisi Kroeber (1920 : 380) kendisi kadar ünlü süperorganik (canlı-üstü) kültür kuramının ilkelerini koyarken, Durkheim’m ve onu izleyen Radcliffe-Browniun etkisi altında kalmıştır. Kültür olaylarının neden(ler)i yoktur; başka bir deyişle ”kültür ancak kültürle açıklanabilir.” Öyle bir kültür kavramı ki, onun içinde biyolojik ve psikolojik bir varlık olduğu kabul edilen insanın bile yeri yoktur. Gerçi Kroeber (1948:407-8) -otuz yıl sonra da olsa- bu konuda yanıldığını kabul etmiştir ama büyük yanılgının kuramsal etkileri günümüze değin sürmüştür. Batı’nın anamalcı toplumlarında sosyal olayın sosyalle, kültür olayının kültürle açıklanması ilkesinin uygulanmasında o derece ileri gidilmiştir ki yöntem ilkesi sanki bir dogma niteliği kazanmış; sosyal/kültürel olaya tarihi yaklaşımlar tarihsicilik, teknik-ekonomik yaklaşımlar maddecilik, politik yaklaşımlar ise tarihi-maddecilik, diyalektik-maddecilik, anarşizm ve hatta komünizm olarak eleştirilmiştir.

  1. İLİŞKİ TÜRLERİ VE TOPLUM MODELLERİ

Sosyal bilimci sosyal/kültürel sistemi çeşitli kurum ve öğelerle bunlar arasında varolan -veya olduğu varsayılan- ilişkilerin bir bütünü olarak kavrıyor. Sistemin ne’liği sorusu, böylece, ilişkilerin doğası sorununa indirgenmektedir. Çağdaş sosyal bilimde çokça kullanılan bazı temel kavramlar bu yargının kanıtı olabilir. Sosyal bilimciler, değişken kurum ve öğeler arasındaki etkileşim, ortak ilişki ve bağımlılıktan söz ederler. Bu üç kavram arasındaki anlam ayırımının sınırları kesin değildir. Ancak, her üç kavram da değişkenler arasındaki ilişkilerin karşılıklı, ortak, iki yönlü; matematik diliyle ”işlevsel” olduğunu belirtiyor; yani, öğelerden herhangi    biri değiştiğinde sistemin ve dolayısıyla geri kalan öğelerden tümünün değiştiğini kabul ediyorlar.

İşte böylesi bir anlayış ve yöntemle geliştirilen kuramlara ”işlevsel” model veya kuram adı veriliyor. İşlevsel model veya kuramların değişmeyi açıklamaktan çok değişmezliği açıklamaya daha elverişli olduğu eleştirisi yapılmıştır. Nedensellik (öncelik-sonralık) ilişkisi gibi, karşılıklılık da insan aklının ortaya koyduğu bir ilişki türüdür. Bu konuda, akıl-mantık kendi kurgusuna şu soruları yöneltiyor:  (1) Her değişken kurum geri kalan her öğeye bağlı ve bağımlı ise (Şekil 3-2’deki çizgiler) değişme nasıl başlıyor, nasıl sürüyor? Ve de (2) değişkenler arasındaki bu karşılıklı bağlar hangi yoldan hangi araçlarla kuruluyor? Merton’un   özendirici   çabalarına karşın ilk soru inandırıcı olarak yanıtlanmamış; ikinci soru ise, yeni    Freudçulardan Fromm (1973:76-144) tarafından cevaplanmıştır: Sosyal kurum ve değişkenler arasındaki işlevsel ilişkiler (1) sosyal-kişilik (karakter) sistemi ve (2) sosyal bilinçaltı ile kuruluyor.

En geniş anlamıyla dil olgusu, kitle iletişim ve bildirişim ortamının aracılığıyla değişkenler arasındaki bu karşılıklı ilişkilerin kurulmasına yardım etmektedir (Güvenç 1974:109-112). İşlevsel yöntem ve yaklaşımların tam karşısında yer alan nedensel modellere göre, toplumsal/kültürel kurum ve değişkenler arasında düzenli bir öncelik-sonralık (nedensellik) ilişkisi vardır. Son çözümlemede belki de her değişken öğe ötekilerin etkileyip değiştirmektedir. Ama değişkenlerden bazıları ötekilerden daha az bağımlı veya bağımsız olabilir. Göreli olarak, bağımsız kurumların değişmesiyle bağımlı öğelerin (Xn) de değişmesi mümkün olmaktadır:

Xo  ->  X1  ->  X2  ->  X3 . . . . . . . . . . . . Xn   ->  SKS  (3—–8)

Yöntem açısından bu modelle ilgili olarak ortaya atılan sorular şunlardır : (1) Değişmeyi başlatan ”Xn” neden değişiyor (2) X0’un değişmesi, öteki Öğeleri nasıl etkileyip değiştiriyor?

Bu sorulardan ikincisine verilecek yanıt işlevsel modelle ilgili olarak önerilen karşılığa benzemektedir. Nedensel toplum modeli değişmenin başlangıcını yani X0’ın değişmesini sosyal/kültürel sistemin iç devingenliğinde ortaya çıkan ya da dıştan gelen yeni bir güç veya etkenle açıklamak zorun­dadır. İşlevsel ve diyalektik toplum modelleri Şekil 3-4’te karşılaştırmalı olarak gösterilmiştir.

ŞEKİL 3-4. TOPLUM MODELLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI: (A) İŞLEVSEL;  (B) DİYALEKTİK MODELLER.

A. İşlevsel Toplum Modeli       B. Nedensel (Diyalektik) Toplum Modeli

Sosyal/kültürel sistemin nelerden oluştuğu ya da değişenlerin neler olduğu konusunda çeşitli kuramlar arasında önemli bir ayrılık yok; üstelik, biraz eksik ya da fazla, uzlaşma var da denilebilir. Fakat sistemi oluşturan kurumlar ve öğeler arasındaki ilişkilerin doğası konusunda -kuramlar arasında- belirgin bir kutuplaşma görülüyor.

Neden? sorusunun yanıtı bilimsel olmaktan çok ideolojik ya da erekseldir. Bu yargı şöyle açıklanabilir: Hemen her sosyoloji ve her değişme kuramı sosyal/kültürel sistemdeki bütünleştirici süreçlerle, bölücü-ayırıcı-çözücü eğilimlerin varlığını kabul etmektedir. Burjuva ideolojisi siyasal gücün el değiştirmesine razı olmadığı içindir ki onun sosyolojisi bütünleyici, dengeci, ”barışçı”, evrimsel ve ”özgürlükçü”, kısaca işlevsel olmak zorundadır. Böylece bir toplum modeli, öğeler arasındaki ilişkilerin karşılıklı, birbirini bütünleyici, dengeli, barışçı ve evrimci (değişmeden yana değilse bile, hiç olmazsa, gelişmeye karşı da değil) olmasını gerektiriyor. Öte yandan, devrimci ideolojinin sosyolojisi de, en azından siyasal güç ve egemenlik ele geçirilinceye kadar, farklılaştırıcı, çatışmacı, ”devrimci”, gerekirci ve çoğulcu kısacası işlevciliğe karşı olmak gereğini duyacaktır. Böyle bir toplum modeli, öğeler ve kurumlar arasındaki ilişkilerin -karşılıklı değil- tek yönlü veya nedensel olmasını gerektiriyor. Mekanik bir dayanışma temeli üzerine kurulu bir sistemin değişme, farklılaşma ve çözülme sonucu dağılması olasılığına karşı Durkheim’ı ve Tönnies’i organik bir dayanışma modeli aramaya sürükleyen ideolojik gerekçeler bunlardır. Siyasal gücün el değiştirmiş bulunduğu bir ”devrimci” sistemde egemen ideolojinin sosyolojiden beklediği görev pek farklı değildir. Başarıya ulaşmış devrime karşı sürekli devrimi savunan Troçkistlerin başına gelenler bilinmektedir. Burjuva sosyal    bilimiyle devrimci sosyal bilim, sosyal yapı ve ilişkilerin ”ne”liği konusunda aynı ideolojik yönü paylaşırlar: ”Yapı” adı verilen ilişkiler bütününün -nasıl olduğu değil de- nasıl olması gerektiği sorunu sosyolojik bakış açısına egemendir. Yüzeyde bir yöntem ayrılığı gibi görünen farklı tutum ve davranışların kökeninde sistemin varlı­ğını korumaya yönelik ideolojik gerekçeler saklıdır. (10)

DEĞİŞEN    NEDİR?

Sosyalist bir devrim denemesini eylem içinde yaşadıktan sonra A.B.D.’ne yerleşen Rus sosyologu Sorokin’in (1966) ilişki biçimleri konusundaki görüşleri ideolojik açıdan oldukça anlamlıdır. Sosyal/kültürel sistemi ya da yapıyı oluşturan öğeler arasındaki ilişkilerin çok çeşitli olabileceğini göstermeye çalışan Sorokin, belli başlı ve en az, beş tür üzerinde duruyor:

1) Yer-zaman yakınlığından doğan (sanki) ilişkileri
2) Dolaylı nedensellik ilişkileri,
3) Doğrudan nedensellik ilişkileri,
4) Anlamlı birlik veya bütünlerdeki ilişkiler, ve
5) Anlamlı nedensellik ilişkileri.

Bitpazarında satılan çeşitli eski eşya sadece yer yakınlığından doğan bir ilişki içindedirler. Yenilerin getirilmesi, eskilerin satılması, eşyayı ve onlar arasındaki ilişkileri etkilemez. Kentin bir alanında bir anma töreni yapılırken aynı anda fakat başka bir alanda itfaiyenin yangın söndürmesi eş-zamanlı ve rastlantı olaylardır; aralarında anlamlı bir ilişki yoktur. Sorokin bunlara ”küme” olayları diyor. Bu tür olaylardaki yer-zaman ilişkileri sadece rastlantıdır. Her yıl Cumhuriyet Bayramı’nın 30 Ağustos Zafer Bayramın’dan iki ay sonra kutlanması anlamlı değildir. Buna karşılık, Cumhuriyet’in 30 Ağustos 1922 zaferinden bir yıl sonra ilan edilmiş olması anlamlıdır. Bazı kümeleri oluşturan öğeler arasında, dolaylı da olsa bir nedensellik ilişkisi bulunabilir. Belli bir cepte bulunan saat, anahtar, mendil, para çantası, kalem ve tarak gibi eşya arasında dolaylı da olsa nedensel ilişkiler vardır. Bir arada bulunuyorlar, çünkü belli bir kişinin güncel gereksinmelerini karşılıyorlar.

Büyük bir doğal afet, bir isyan ya da savaş durumu yönetim önlemlerinin genişletilmesini, bazı toplumlarda ”sıkı yönetim” kararını gerektirdiği gibi; olağanüstü koşulların sona ermesi de genellikle sıkı yönetimden olağan yönetime dönülmesine yol açar. Bu türden veya benzer sosyal/kültürel olaylar arasında düzenli bir öncelik-sonralık ilişkisi vardır.

Matematik ile doğa ve yaşam bilimlerindeki çoğu veriler, felsefe sistemleri ve sanat ürünleri anlamlı bütünlerdir. Bu tür bütünlerin öğeleri ve önermeleri sistemi etkilemeden değiştirilemez.

Bunlara karşılık, bir bütünün taşıdığı anlam ideolojik düzeydeki işlevini aşarak, yaşamın veya davranışın bir öğesi olunca sosyal/kültürel bir olguya dönüşür. Bu dönüşümle anlamlı birlik öğesi sistemin bütünüyle nedensel bir ilişkinin içine girer. Aklın bir ürünü olan matematik öğretilip öğrenilmeye, zaman ve yer ölçümünde, endüstride, üretim ve alışveriş hayatında kullanılmaya başlanınca, sistemin ülküsüyle bağdaşan anlamlı ve nedensel bir bütünün parçası olur. Öyle bir bütün ki toplumda neyi değiştirmeye kalksanız karşınıza matematik bir sorun çıkar. Karşıt olarak matematiğe dayalı bir ölçü bi­riminden ötekine geçiş, söz gelişi okka’dan Mo’ya arşın’aza metre’ye geçiş uzun zaman alır, büyük toplumsal çabaları gerektirir.

Sorokin’e (1966) göre, sosyal bilimcinin ilgilenip incelendiği ilişki türleri, özellikle şu son ikisidir. İşlevsel bütünler -alt sistemler- ve bunların birbiriyle ve de tüm sistemle kurduğu nedensel ilişkiler! Sorokin, işlevsel bütünlerin birbirleriyle ve sosyal/kültürel sistemle nedensel ilişkiler içinde bulunduğunu saptayarak ilişkilerin doğası sorununa bir çözüm yolu göstermiştir.

  1. ÖZET

Neler değişiyor? sorusuna karşılık sosyal bilimcinin verdiği geçerli cevapları şöylece özetleyebiliriz: ”Sosyal/kültürel sistem” diye kavramlaştırdığımız olgular ve ilişkiler değişiyor. Bu sistem, tıpkı insan gibi, canlı, cansız ve canlı-üstü öğelerden ve varlıklardan oluşan bir üst sistemdir. Üst sistemi oluşturan parçalara ”kurumlar ve öğeler” de deniliyor. Bu parçaların hangi kurum ve öğeler olduğu konusunda, başka bir deyişle, sistemin neler’den oluştuğu konusunda -kuramlar arasında- önemli bir anlaşmazlık yok. İnsanoğlu’nun yaptığı, yarattığı her şey ve de onu etkileyen doğal veya doğa-üstü öğeler sistemin parçasıdırlar. Sistem, bütün ve yapı kavramları, toplumu oluşturan öğeler ve kurumlar arasında çok yönlü, çok çeşitli karmaşık bir ilişkiler ağı olduğunu dile getiriyor. Ancak bu ilişkilerin türleri, biçimleri, gelişme yönleri, kısaca doğası ideolojik kutuplaşmalara konu olabiliyor. Öyle ki, çoğu sosyal bilimciler neyi nasıl açıklamak ve de hangi sonuca varmak istiyorsa, o amaca uygun bir toplum modelini öngörüyor; dolayısıyla olanı biteni değil de olması gerekeni inceleyip araştırıyorlar.

İdeolojiden bağımsız, değer yargılarından arınmış bir toplum biliminin mümkün olup olmayacağı sorusu bütün güncelliğiyle önümüzde duruyor. Sosyal bilimciler insan olduğu ve de insanlar sosyal bilim yaptığı sürece olanı olması gerekenden -yani bilimi etbik’den- ayırma ülküsünün kolayca gerçekleşeceği söylenemez (Mardin 1976). Ancak, nesnel gerçeğin de bir ideolojik değeri vardır. Kimi sosyal bilimciler, ötekilerden biraz fazla ölçüde, ideolojik akımların üstünde kalmayı başarmış görünüyorlar. İdeoloji sorunu Altıncı Bölüm’de yeniden ele alınmakta ve farklılaştırıcı değişme sürecinin kaçınılmaz bir sonucu olarak tartışılmaktadır.

Öğeler ve kurumlar arasındaki anlamlı ilişkilerin doğası, yani işlevsel, nedensel ve ereksel ilişkiler sorunu, ilerde, ”Neden ve Niçin?” başlıklı Yedinci Bölüm’de yeniden ve daha ayrıntılı olarak ele alınıp incelenmektedir.

Dipnotlar:
1) Bu ayırımda dikkati çeken en önemli belge, antropoloji adına Kroeber ile sosyoloji adına Parsons arasında ”kültür” sözcüğünün hangi sınırlı anlam­da kullanılacağı konusunda varılan yazılı centilmenlik anlaşmasıdır: ”Kültür kavramının Amerikan Antropolojisindekinden daha dar bir anlam karşılığında kullanılmasının daha yararlı olacağım öneririz.” (Kroeber ve Parsons 1958 : 582-3.) ”Kültür” kavramının ”toplum” karşılığında da kullanılmaya başlan­ması sosyologları tedirgin etmişti.
Kültür sözcüğünü kullanmaktan kaçman İngiliz sosyal antropologları (Güvenç 1974: 95), sosyal ya da kültürel değişme yerine ”yapısal değişmemden söz ediyorlar, Mair’in (1973:3) değindiği gibi, ”yapı” sözcüğü İngiltere’de sistem ve sistemdeki ilişkiler anlamında kullanılmaktadır. Sosyal yapı-kültürel yapı ayırımının toplumsal gerçeğin bütünlüğüne uymadığı gözlemi için Bkz: Kongar (1972b:148).
2) Sosyal/kültürel kurum kavramı Hobhouse’a (1924:49) göre üç farklı anlamda kullanılmaktadır: (1) İnsanlararası ilişkileri düzenleyen yerleşik ilkeler, (2) bu tür gelenek ve ilkelerin karmaşık bütünü, (3) böyle bir bütünü savunup destekleyen örgütler.
3) Yukarda (1) numaralı dipnotta savunulan gerekçeyi dikkate alarak.
4) Sistem kuramcısı Ackoff ”insan-makine” sistemlerinden, Sommerlıoff ise ”yaşayan ve fizik” sistemlerden söz ediyorlar. Parkları için Bkz: Emery (1972 :335-7 ve 148-54). Diyalektik maddeciliğin bütün ve sistem kavranılan için bkz.: Lange (1965:1-3) ve bu kitaptaki ”Sözsonu”na (§ 89).
5) Psikolojide ve öteki sosyal bilimlerde ”stimulus-response” veya kısaca ”S -> R” olarak bilinen kuram ve yorum yöntemi.
6) SKS içinde kişilik sisteminin oluşması ve bu iki sistemin birbirini etkilemesi, Güvenç’in (1970) araştırmasının konusu olmuştur. Konunun daha kısa bir tartışması için Fromm’a (1973: 8. Bölüm) Bkz. İnsan tabiatının (doğasının) alışkanlıklardan başka bir şey olmadığını gözlemleyen Pascal için Bkz,: Hızır (1976 : 65). İnsan aklının doğal yapısı için bkz.: Hume (1976).
7) Canlı varlıkların büyük çoğunlukla karbon (C). hidrojen (H), oksijen (O) ve azot (N) ile sülfür (S), potasyum (P), kalsiyum (Ca) ve demir (Fe) vb minerallerden oluştuğu bilinmektedir. Ancak kimyadaki bütün teknik gelişmelere rağmen canlıyı oluşturan proteinlerin bile insan eliyle yapılması henüz mümkün olmamıştır. Deney tüpünde hayat yaratıldığı efsanesi, sadece, proteinin yapı taşı olan amino asıtleriyle, genetik yapı molekülünün (DNA) dört ana öğesinden biri olan adenin maddesinin laboratuarda yapılmış olmasından doğmuştur. Bkz: Bronowski (1975: 316-7).
8) Örnek olarak, fizik ve kimya yasaları canlı, cansız, ve canlı üstü bütün varlık alanlarında geçerlidir. Biyolojinin yasaları ise, ancak canlı ve canlı üstü varlıklar için geçerli, cansız varlık alanı için olasaldır. Sosyal/kültürel yasalar ise (eğer varsa) canlı üstü için geçerli, öteki varlıklar için olasaldır. Fizik yasaları bile, atom altı alanında olasal olabilir. Heisenberg’in ”bilinmezlik ilkesi” yerine Bronowski (1975: 353-65) ”tolerans ilkeli” demeyi öneriyor. Ancak hemen belirtelim ki, alt varlık alanlarında geçerli olan yasalar, üst varlık alanlarında da geçerlidir ama açıklayabildikleri olayların içeriği (kaplamı) son derece sınırlıdır. Bu boşluğu doldurmak için biyolojiye ve sosyal bilime gerek duyulmuştur. Heisenberg için Bkz: Yıldırım (1973).
9) Sosyal bilimlerin özerkliği ve varlık nedenleri konusunda Raymond Barre (1957 : 14-5) akıllıca bir ölçüt öneriyor : ”Her sosyal bilim ki varlık gerekçesini kendisi belirler, öteki bilimlerden yalıtlandığı oranda verimliliğini, çalışma alanını sınırlayamayarak komşu disiplinlere girdiği ölçüde tadını yitirir. Bilimsel özerklik ilkesi bilimlerin birbirinden bağımsızlığı anlamına gelmediği gibi, işbirliği ve çabaların bütünleşmesi ilkelerinin de kabulünü gerektirir.
10) Sosyal gerçeklik konusunda J. Ullomo’nun (1936: 339) yıllarca önce yaptığı gözlemi hatırlayalım: ”İdeacı okulun gerçeği yaratmasına ve gerçekçi okulun gerçeğe boyun eğmesine karşılık; sosyal bilim, gerçeği ne ise olduğu gibi kabul eder”. Ancak bu gözlemdeki sosyal bilim-sosyal bilimci ayırımı dikkati çeker. Sosyal bilimcilerin gerçeği olduğu gibi kabul ettiği söylenemez. O zaman şu temel sorunla karşı karşıya kalırız: ”Sosyal bilimcilerin yaptıklarından bağımsız bir sosyal bilim var mı?” Ullomo, sanımca olanı değil de ol­ması gerekeni vurguluyor. Sosyolog S. Keller daha gerçekçidir: ”Toplum bilimci, toplum bilim alanında çalışan bilimcidir” (Püsküllüoğlu 1971: 287). Bu yaklaşım bizi şu tanıma da götürür: ”Sosyal bilim, sosyal bilimcilerin yaptığı şeydir.”

KAPAT