SANALDAN GERÇEĞE, HAMASETTEN EYLEME…

Sezai Babakuş
15.12.2014

“Ne kadar söz varsa düne ait
Dünle beraber gitti cancağızım
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.”
Mevlana

“Gelmişini-geçmişini bilmeyenin dünyası
şimdi gördüğü kadardır.”
Neşat Ertaş

Bugünü anlamak…

Toplumumuzun bugünkü durumunu pekçok açıdan değerlendirebilir ve tanımlar çıkarabiliriz. Ben şöyle görüyorum: Geçmiş, şimdi ve gelecekten oluşan zaman köprüsünün ortasında durmuşuz. Bir geriye-geçmişe bakıyoruz, bir ileriye-geleceğe. Aklımız, yüreğimiz, ayaklarımız bocalıyor. Ne yapacağımıza, nereye gideceğimize karar veremiyoruz. Şaşkınız, telaşlıyız, biraz da çaresiz. Oyalanıyoruz, ağır-aheste…

Böyle arafta kalışımızın, böyle ‘zaman akar, biz bakar’ duruşumuzun pekçok nedeni var. Herşeyden önce geçmişine tutkun bir toplumuz. Geçmiş üzerine kurulu bir hissiyata-fikriyata-davranışa sahibiz. Geçmişi savunmaya odaklıyız. Velhasılı, geçmişi yaşamaya kurguluyuz. Böyle olunca, bugünü anlamakta ve buradan geleceğe yürümekte zorlanıyoruz.

Geçmişe dönük bu hal, yaşadığımız ağır travmalar ve büyük kayıplar (savaş, kıyım, sürgün, ağır asimilasyon vb.) üzerine diyasporada geliştirdiğimiz geçici bir refleksi mi, yoksa anavatandakileri de içine alan sürekli bir kültürel karekteristik mi, bilmiyorum. Her ne ise, zihnimize pranga vuran bu halden biran önce kurtulmamız gereğine inanıyorum. Kastım geçmişi yok saymak değil elbet. Onu, unutmayacak kadar yakında ve geleceğimize ipotek koymayacak kadar uzakta tutmaktan sözediyorum. Tam da Mevlana’nın dediği gibi, tam da Neşat Ertaş’ın baktığı gibi…

Hiç kuşku yok, çektiğimiz acılar ve verdiğimiz kayıplar bakımından geçmişin en şanssız toplumlarından biriyiz. Bunu bileceğiz ve daima hatırlayacağız. Öte yandan, şimdi, yaralarımızı sarmak, kayıplarımızı telafi etmek ve güçlü bir gelecek kurmak bakımından pekçok imkanın birarada olduğu tarihi bir dönem yaşıyoruz. Bugünün değerini anlamalı ve gereğini yapmalıyız.

Bugün, diyasporada kimliğimizi-kültürümüzü ihya etme şansına sahibiz. Bugün, anavatanımıza geri dönme ve oradakilerle birlikte, sahip olduğumuz siyasi-hukuki yapılarımızı (yani adlarımızı taşıyan cumhuriyetlerimizi) geliştirerek ya da değiştirerek kendimize bir gelecek inşa etme şansına sahibiz. İstiyorsak bütün bunları yapabiliriz.

Burada canalıcı sözcük ‘istiyorsak’dır. Bu istek, birkaçımızı ya da birkısmımızı değil ekseriyetimizi kapsayacak kadar büyükse; bu istek, toplumumuzun bütün kesimlerini içine alacak kadar genişse, ve bu istek, gereğini yaptıracak kadar       güçlüyse bir kıymeti olacaktır.

Evet, bize hükmeden güçler ve gerekçeler yüzünden feda ettiğimiz bir geçmiş var, şimdi ise hükmedebileceğimiz bir gelecek fırsatıyla karşı karşıyayız. Kendi irademizle ve kendimiz için savaşacağımız bir dönem yaşıyoruz.

Bu savaşın silahları akıl, beceri, umut, cesaret ve kararlılıktır. Bu, daha iyi örgütlenerek, siyaseti/diplomasiyi daha iyi öğrenerek ve uygulayarak, diyaspora-anavatan gücünü birleştirerek, anavatana dönüşü hızlandırarak, üreticiliğimizi ve girişimciliğimizi artırarak vereceğimiz bir savaştır.

Elbirliğiyle verilecek bir savaş bu. Aklı olanın akıl, bilgisi olanın bilgi, becerisi olanın beceri, emeği olanın emek, parası olanın para, heyecanı olanın heyecan koyacağı bir savaş.

Bugün, geleceği kurmak için ihtiyacımız olan hemen herşeye sahibiz. Tek eksiğimiz bu tarihi şansı iyi anlamak ve kararlı bir irade ile gereğini yapmaktır. Başaramazsak tek sorumlusu kendimiz olacağız.

Geçmişle yüzleşip geleceğe yürümek…

Diyasporada son yirmi-yirmibeş yılımızı kendimizi tanıma, durumumuzu anlama ve ne istediğimizi tanımlama çabasıyla geçiriyoruz. Başka bir deyişle, kendi kendimizle yüzleşiyoruz. Ağır-aksak yürüyen bir süreç bu. Böyle olmasının pekçok nedeni var elbet. Bana göre şu ikisi ağır basıyor:

  1. Hamasete saplanıyoruz. Geçmişle ilintimizi ‘asalet, nezaket ve zarafet’, ‘kahramanlık ve şovalyelik’, ‘üstün kültür’, ‘mükemmel khabze’ vb. hamaset dili üzerinden kuruyoruz. Övünçlerimizle ve özlemlerimizle, Atlantis benzeri hayali bir geçmiş dünya yaratıyoruz ve oraya sığınıyoruz. Bizi esir alan, pasifize eden bir sanal dünya. Yüzleşmemiz ‘geçmişle oyalanma’ya dönüşüyor. ‘Mükemmel olma hali’nden gerçek-normal olma haline dönemiyoruz. Oysa biz, hamasete ihtiyaç duymayacak kadar değerliyiz ve bugünün dünyasında karşılığı olan pekçok gerçek meziyete sahibiz. Yahu biz de herkes gibi gerçekiz, normaliz ve bu dünyaya aitiz.
  2. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi oluyoruz. Geçmişi iyi öğrenmeden fikirler oluşturuyoruz, hükümler çıkarıyoruz. Yaşadığımız savaşın nedenlerini, seyrini ve sonuçlarını etraflıca irdelemek yerine kaba bir şablonla, kendimize Davudvari bir yücelik bahşederek, Rusya’ya ise Golyatvari bir kötülük atfederek tanımlıyoruz. Bu tanımlama ne yazık ki bugünkü pozisyonumuzu da belirliyor: Golyat’a meydan oku, onu yen ve geçmişi geri al… Bu o kadar iddialı, o kadar gerçekdışı ve o kadar başa çıkılamaz bir pozisyon ki, daha telaffuz ederken yenik düşüyoruz. Bu iddialı pozisyonun bize vadettiği tek şey, büyük söz etme gururu ve huzurlu bir atalet..

Bu tarih okumamız kendimize hiç halel getirmeyen bir konfora sahip. Şeyhlerimizin, mollalarımızın, feodal beylerimizin ve Osmanlı sarayında-ordusunda terfi almış öncüllerimizin çıkarları üzerine kurulu dünyamızı hiç sorgulamayan, buna gerek duymayan ‘acaba’sız bir rahatlık…

Evet, özellikle bu iki husus geçmişle yüzleşmemizi ağırlaştırıyor, ve doğru sonuçlar çıkarmamızı zorlaştırıyor. Bunlara, bugün hala etkisi altında olduğumuz feodal nizamımızın kısıtlayıcılığını, esastan çok usule önem veren yaşam anlayışımızın tüketiciliğini ve dini-ideolojik bagajlarımızın ağırlığını ekleyebiliriz.

İşte bu eksik ve aksaklar geleceğe deplase olmamızı, gerçekçi gelecek tahayülleri oluşturmamızı güçleştiriyor. Elbet bunları aşacağız. Ve elbet biz de, diğer toplumlar gibi, geçmiş labirentinden çıkış yolu bulacağız. Doğru bir çıkış yolu…

Basit bir yol haritası…

Geçmişten çıkıp bugüne gelebildiğimiz ölçüde geleceği düşünmeye ve ona dair planlar yapmaya başlayacağız. Yol haritaları çıkarıp, buna uygun yapılanacağız. ‘Ne yapmalı, nasıl yapmalı’ üzerine, hepimizin bildiklerini burada bir kez daha tekrarlayacağım:

  1. Hedefi tanımlamak ve anlaşılır kılmak. Toplumun ekseriyetinin benimsemediği ve katılmadığı hiçbir mücadele başarıya ulaşamaz. Bunun için toplumsal-siyasal hedefin ne olduğunu iyi tanımlamak ve anlaşılır kılmak gerek. Pekçok farklı hedefin dillendirildiği büyük bir karmaşa yaşıyoruz: Diyaspora için ayrı anavatan için ayrı olandan birlikte olana, anavatandaki mevcut siyasi yapılar üzerinden gelecek inşaa etmekten bağımsız Çerkesya ya da bağımsız Birleşik Kafkasya hedefine, khabza toplumu kurmaktan Rusya’dan kurtarılmış müslüman bir Kafkasya yaratmaya… pekçok önerme uçuşuyor havada. Ne istediğimize karar vermeli, toplumun inanacağı, ulaşılır bulacağı ve güven duyacağı ortak-güçlü bir hedefi hakim kılmalıyız.
  2. Örgütlenme paradigmasını ve modelini yenilemek. Hedefimiz ne olursa olsun, buna ulaşmanın yolu ancak ve ancak doğru örgütlenme ile mümkündür.       Siyasetten kamu yönetimine, iş dünyasından eğitim ve bilime, kültür ve sanattan medyaya… hayatın her alanında başarı kazanmış zengin bir insan potansiyelimiz var. Herşeyin ötesinde, iyi eğitimli dinamik bir gençliğe sahibiz. Lakin ne yazık ki bunların çoğu henüz toplumsal mücadelemizin kapsama alanı dışındadır. Bunların bir kısmı belki artık tamamen duymaz olmuştur, ama büyük kısmına sesimiz ulaşamamaktadır. Mutlaka, sesimizi onlara ulaştıracak güçlü frekanslar bulmalıyız.

Kaba bir tahminle, bugünkü örgütlenme yapımız potansiyelimizin yüzde 10’una bile tekabül edememektedir. Alan büyütmek için örgütlenme paradigmamızı ve modelimizi mutlaka değiştirmeliyiz. ‘Geçmişe odaklı kültürel savunmacılık’dan çıkıp geleceği yaratma iddiasına yükselmeliyiz. Halihazırda zayıf ve çok parçalı olan örgütlülüğümüzü, benzeşenlerden başlayarak bütünleştirmeli, etki ve kapsama alanını genişletmeliyiz. Tüm bunlar için etrafımızda örnek alacağımız pekçok başarılı deneyim var.

  1. Karar mercii oluşturmak. Bugün diyasporada en büyük zaafımız, toplum için ve toplum adına vizyon belirleyecek, siyaset geliştirecek, plan yapacak ve karar verecek bir yapının olmamasıdır. Çok merkezimiz (derneğimiz, vakfımız, federasyonumuz, platformumuz, insiyatif grubumuz vb.), çok başkanımız, çok yöneticimiz, çok kanaat önderimiz var, ama bize liderlik edecek, bizi geleceğe taşıyacak       bir merciimiz yok. Karanlık ve fırtınalı sularda kaptansız-kılavuzsuz-kurmaysız bir haldeyiz. Elbet böyle gidemeyiz. En kabiliyetlilerimizin yer alacağı bir kaptan köşkü oluşturmalı, sevabıyla-günahıyla bize öncülük etmelerine yetki vermeli ve itimat etmeliyiz. Buna diyaspora meclisi mi deriz, daimi kongre mi, ulusal konsey mi deriz… Hepsi uyar.
  2. Dönüşü önceliklendirmek. Anavatan’dan kopuk bir diyaspora ayakta kalamaz. Diyasporada yapacağımız herşey kumdan kaledir, kalıcı olamaz. Dönüşü mutlaka önceliklendirmeli ve hızlandırmalıyız. Anavatana dönenlerimizin sayısı arttıkça hem anavatan hem diyaspora güven ve dinamizm kazanıyor, toplumsal bilinç ve duyarlılık yükseliyor. Abhazya’ya dönmüş bulunan bin kişinin bile nasıl olumlu çarpan etkisi yarattığını, hem orada hem burada toplumsal duyarlılığı ve umudu nasıl yükseltiğini, anadil öğrenmeye ve konuşmaya ne kadar büyük etki ettiğini hepimiz görüyoruz. Bu sayı onbinlere çıktığında, sonuçları muazzam olacaktır.

Artık dönüşü söylem olmaktan öte, planlı ve sistemli bir eyleme dönüştürmeliyiz. Özellikle meslek ve bilgi sahibi gençleri kapsayacak pilot çalışmalara yönelmeliyiz.

Örneğin, Abhazya artık, “bu yıl şu şu alanlarda eğitim ve meslek sahibi 300 kişiye iş ve geçim vadediyorum” diyeceği türden pro-aktif nokta çalışmalar yapabilir.

Örneğin Kaffed artık, “bu yıl 50 ailenin anavatana gidişini ve orada hayata tutunmasını sağlayacağım” diyeceği türden somut-pratik çalışmalar yapabilir.

Dönüş, en önemli sınavımızdır. Mücadelemizin nirengisidir. Gelecek için istekliliğimizi, samimiyetimizi, kararlılığmızı ve kabiliyetimizi sınıyacağımız yeganedir. Bunu başaramazsak, kendimizi kandırmaktan ve oyalamaktan öte hiçbirşey başaramayız.

  1. Diyaspora-anavatan birliğini gerçek kılmak. Diyaspora için ayrı, anavatan için ayrı hedefler ve ulaşma yolları yoktur. Gelecek hedefi ortaktır, ona aynı yoldan birlikte varacağız. Bunun için iki tarafı bütünleyecek kurumsal ortak-daimi çalışma (karar-yönetim-koordinasyon) organları oluşturmalıyız. İlişkimizi, turistik ziyaretlerden ve protokol görüşmelerinden çıkarıp iş yapan sahici bir ortaklığa dönüştürmeliyiz. Siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik ortak hedefler belirleyen, bunlar için dönemsel planlar-programlar yapıp yürütülmesini sağlayan bir yapıyı mutlaka oluşturmalıyız.
  2. Çalışma alanlarını büyütmek ve çeşitlendirmek. Diyaspora ile anavatan arasında hem nitelik hem nicelik bakımından henüz başlangıç safhasında olan birlikte çalışma pratiğini hızla geliştirmeli ve büyütmeliyiz. Siyaset-tarih-kültür-dil alanlarında faaliyet gösterecek ortak enstitüler, düşünce kuruluşları, okullar vb. kurmalı, folklöre hapsolan işbirliği ufkumuzu genişletmeliyiz..
  3. Girişimciliği teşvik etmek. Toplumsal yaşamın temelini ekonomi, bu temeli oluşturan da girişimciliktir. Kafkasya her bakımdan zengin bir ekonomik potansiyele sahiptir. Biz beceremezsek başkaları faydalanacaktır. Buradaki iş imkanlarını değerlendirmek ve geliştirmek, bölgeye sermaye-bilgi ve teknoloji transferi sağlayacak girişimleri sistematik hale getirmek üzere münhasır iş konseyleri ve benzeri ortak yapılar oluşturmalıyız.
  4. Kafkasya’da birlik ve entegrasyon. Halihazırdaki cumhuriyetlerimiz arasında (ilk etapta Abhazya, Adigey, Kabartay-Balkar ve Karaçay-Çerkes olmak üzere),       birliği güçlendirmek ve adım adım entegrasyonu sağlamak üzere fikri ve fiili çalışmalar yapmak, siyasi-ekonomik-kültürel işbirliği alanlarını genişletmek, bu amaçla ortak kurumsal yapıları oluşturmak.

…Ve bunlara eklenebilecek daha pekçok şey.

Hepsini yapabiliriz, hepsini yapmalıyız. Neydi canalıcı sözcüğümüz: İstiyorsak…

İstiyorsak, ihtiyacımız olan herşey yanımızdadır ve yolumuz açıktır.

—————————–

(*) KAFFED tarafından 13-14 Aralık’ta Ankara’da düzenlenen “Sürgünün 150.Yılında Çerkesler;Güncel ve Gelecek” konferansı konuşma metnidir.

 

 

KAPAT