PSIJHABL

Murat Becan
Çeviri: İbrahim Çetao

Zekosnig adlı Edebiyat, sanat, toplumsal, politik derginin 2007 yılı 1 nci sayısından çevrilmiştir. (İC)

Harman yeri analarımızın eviydi.

Köy işsizdi, tüm erkekler savaştaydı. İnsanların neşesi kalmamış, düğün ve eğlencelerin varlığı dahi unutulmuştu. Neredeyse her gün savaş alanında yaşamını yitiren birinin haberi köye ulaşıyordu. Köy yöneticisi bu durumlarda bir gurup ihtiyarı acı haberi ailesine bildirmekle görevlendiriyor, akabinde yürekleri dağlayan çığlık sesleri etrafa yayılıyordu. Bir aile için bundan daha zor bir durum olamazdı. İnsanın derisi kalındır derler. Allahüteala verdikten sonra katlanılmayacak acı da yok.

Acı haberleri ailelerine iletme görevi köyün en yaşlıları olan Hatko Saban, Shakumuda Mahmut, Cesebej Tituv, Serdar Ali’ye verilmişti. Onların bir tarafa yöneldiklerini gören insanların içleri titriyor, yürekleri daralıyordu. “Yüce tanrım, merhamet et, bu ihtiyarları kötü haber için kapımıza uğratma” diye dua ediyorlardı.

Savaşa giden erkeklerin görevlerini üstlenmiş olan yaşlılar, kadınlar, yeni yetme delikanlı ve kızlar büyük sıkıntılar çekmekteydiler. Tarlaları ekip biçmek, ürünü devlete teslim etmek onların işiydi. Traktörleri, at arabalarını, biçerdöverleri onlar kullanıyorlardı. Her güçlüğe rağmen de canlarını esirgemeden çalışıyorlardı. Bunların bir kısmı tarlalarda, bir kısmı da harman yerinde çalışıyordu.

Harman yeri köyün ortasındaydı. Burada is gece gündüz aralıksız devam ederdi. Orası artık analarımızın evi olmuştu. Harman yeri tertipli ve düzenliydi. Her bir tarafında kalın tahtalardan yapılmış ambarlar mevcuttu. Bunlardan ayrı olarak yine yüz metre uzunluğunda, yirmi beş metre eninde iki ucu açık barakalar vardı. Bunların her biri 700-800 ton buğday alıyordu. Harman yerine aralıksız buğday boşaltılıyor, yan yana duran beş altı elekten buğdaylar eleniyordu. Her bir eleği iki kadın çekiyordu ve bazen kadınların yorgunluktan yere yıkıldıkları oluyordu. Temizlenmiş buğdaylar arabalara doldurulup her gün yirmi otuz kadar araba Cace (1) elevatoruna gönderiliyordu.

Bu eleklerin dışında, tohumluk buğdayları ayrıştıran ve motorla çalışan bir başka elek daha vardı. Bu elekten çıkan tohumluk buğdaylar da ambarlara yerleştiriliyordu.

Harman yerinde iş düzeni mükemmeldi. İnsanların morallerini yükselten sloganlar Rusça

olarak belirli yerlere yazılmıştı. Sloganların hepsi Almanya’yı ve zalim Hitler’i yeneceğimiz üzerineydi. Bunlardan birinde “Hitler kaput!” yazılıydı. Öğretmen ve ajitatör Bisteko Nafset yazmıştı. İnsanların bu sloganın anlamı hakkındaki konuşmalarını bugüne dek unutamıyorum.

Bir köylü sormuştu:

– Ne demek kaput?
– Onun anlamı Hitler’in mahvolacağı ve sonunun geldiğidir.
– Dileğini tanrı kabul etsin Nafset. Bize bu kadar acı çektiren Hitler ateşlerde yansın.

Biz çocuklar da harman yerinde çalışıyorduk.Yaz yağmuru ile ıslanan buğday yığınlarını elimize verilen küreklerle kurutmak üzere aktarıyorduk. Ambarcı Bgane Canhot iyi çalışmamızın karşılığında bizi sıcak ekmekle ödüllendirirdi. Büyük bir mutlulukla yumuşak ekmeği yerdik. Canhot comert kişiliğiyle herkesçe sevilirdi, akıllı ve düşünceli bir adamdı.

Yine akşamları guruplar halinde harman yerine gider eleklerde çalışırdık. Analarımız buğday yığınlarının üzerine uzanıp bir saatliğine uyuduklarında elekteki görevlerini biz devralırdık. İşlerinin başına bizlerden memnun olarak dönerlerdi. Onlar gece gündüz demeden harman yerinde çalıştıkları için yazımın bu bölümüne “Harman yeri analarımızın eviydi’’ adını verdim.

Öğlen sıcağı bindirdiğinde çalışanlar yorgun argın vaziyette islerine ara verirlerdi. Herkes dinlenmek üzere uzun barakanın altında toplaşırdı.Baraka serin olduğundan orada rahat ediyorlardı. Dinlenme esnasında savaş üzerine konuşulurdu. İnsanlar savaşla ilgili yeterli bilgiye sahip olmadıklarından sıkıntıdan patlıyorlardı. Herkes bildiği bir şey varsa onu anlatıyordu.

Bu esnada kadınlar tarafından sevilen ajitatör Bisteko Nafset geldi. Herkesin içi buruk, ağır iş şartlarından dolayı bedenleri yorgundu. Savaş alanından gelen haberler yürekleri burkuyordu. Düşmanın ilerleyişi durdurulamıyordu ve Kuzey Kafkasya’ya yaklaşmaktaydı. Ordularımız geriliyordu.

Kadınlar Nafset’e yöneliyorlardı:

– Allahu teala düşmanlarımızı mahvetsin, bu zalimleri durduracak bir güç yok mu?
– Var, diyordu Nafset. Ülkemiz çok büyük ve güçlüdür, her yerini ele geçiremezler. Ele geçirdikleri yerler de kısa zamanda geri alınır. Zalim Hitler sonunda barındığı ininde boğulacaktır, bir gün bunu da göreceğiz.

– Sağ olasın küçük Nafset, içimizi rahatlattın, kendimizi galip gelmişiz gibi hissettik.

Bu güne kadar hayret ettiğim ve unutamadığım ise Almanların gelmelerinden mutlu olanların bulunmasıydı.

– Gelsinler, diyorlardı onlar. Almanlarda insandır, onlarla birlikte yaşam şartlarımızın daha iyi olması da mümkün değil midir? Şu anda sanki yaşıyor muyuz? Karnımızı doyuracak kadar ekmek kazanamıyoruz. Harman yerindeki buğday yığınlarının içinden bir avuç dahi almaya hakkımız yok. Sanki bunları üreten biz değiliz. Bir iş günü karşılığı olarak ancak 100-150 gram buğday alabiliyoruz. Bu durumda çocuklarımızı nasıl büyüteceğiz? En fazla çalışan bir yılda 20-30 kilo buğday alabiliyor. Erkeklerimizin üstüne başına bir bakın. Bir yıl çalışan bir pantolon parası kazanamıyor. Pantolonlarında yamalar üst üste. Biz kadınların üstü başı ise ayıptan da öte. Ne zaman bu zavallı yaşamdan çıkacağız ve insan gibi yaşayacağız?

Tüm sıkıntıların müsebbibi olarak ta Stalin’i görüyorlardı. Ona  “Kocabıyık’’ diyerek beddua ediyorlardı. Çektiğimiz bunca sıkıntıyı görmüyor mu, bilmiyor mu? Elbette biliyor ama umurunda değil, bize ihtiyacı kalmadı. Gece gündüz çalışıp tüm ürettiğimizi cephedekiler için diyerek devlete veriyoruz. Böyle yaşamaktansa ölmek daha iyi. Ayrıca ülke liderini 1937 yılında suçu günahı olmadan yok edilenlerden dolayı da suçluyorlardı. Düzenden memnun olmayan bir kadın şöyle demişti: “Benim kocam Hacimos’u tanımayanınız yoktur. Neydi onun suçu? Canını esirgemeden yeni düzen için çalışmıştı. Yeni düzen bizim için geldi diye sevinirdi. Buna rağmen ilk tutuklananların arasındaydı. Bir daha yüzünü göremedik. Dört çocuğumla baş başa kaldım. Neyle büyüteceğim onları? Benim kocamı nasıl yok ettiyse Allah ta onu yok etsin”. İçi yanmış olan kadının sözlerini ilk olarak yeni yetme delikanlı iken duymuştum, yüreğim burkulmuştu ve bu sözleri bu güne dek unutamıyorum.

Dini inancı bütün bir kadın olan Bgane Hazuv araya girmese başlayan tartışmanın nasıl sona ereceğini kestirmek mümkün değildi. Hazuv zayıf, uzun boylu, yüzünden nur akıyor dedikleri gibi bir kadındı. Akıllı ve sözü dinlenen biriydi. Kuran’ı okuyup anlamını anlatırdı. Tanrı için çalışan gerçek bir Müslüman’dı. Kadınlara hitaben şöyle konuştu:

– Değerli kardeşlerim, çektiğiniz sıkıntıları benden daha iyi bilen yoktur desem yanılmamış olurum. Tüm çektiğimiz sıkıntıları Allahuteala görüyor ve biliyor. Her şey onun bilgisi dahilinde olduğu için kabullenmeniz gerekir. Allahutealanin buyruklarını değiştirebilecek kimse olmadığından her şey onun dediği şekilde cereyan ediyor. Bu yüzden herkesi suçlamayın, ülke liderleri için kötü sözler söylemeyin. Bu hareketlerinizden bir şey çıkmaz. Ülke liderinden habersiz olarak  yerel yöneticilerimizin yaptıkları kötülükler de az değildir. Kocan Hacimos’u Stalin tutuklatıp içeri attırmadı. Hacimos’un varlığından Stalin’in haberi dahi yoktur. Onu içeri atanlar bizim insanlarımız. Tanrı onların da cezalarını verecektir. Kötülük yapıp iyilik bekleme demişler.
– Sözünü kestiğim için affet Hazuv. (Esmer, hoş ve güler yüzlü genç bir kız olan Brante Nahmet’ti sözü alan.)
– Çektiğimiz tüm sıkıntıları tanrının bildiğini ve ondan daha adili olmadığını söylüyorsun. Bunlara bir diyeceğim yok. Hepimizde tanrıyı seviyoruz. Benim halime bir baksanıza, henüz yeni yetme bir kızım ama hiç yaşamıyor gibiyim. Bugüne kadar hiçbir günahım da olmadı, anamdan doğduğum gibiyim. Tanrıya ne yaptık ki bu kadar çileyi bana ve arkadaşlarıma reva görüyor?
– Tanrı hakkında bu şekilde konuşman günahtır kızım. Onun buyruklarını tartışmak değil, kayıtsız şartsız uymak gerekir. Yalvarırım bu tür sözleri bir daha söyleme. Gelecekte mutlu günlerimizde olacak. Tanrının yardımıyla yaşamımız daha da iyi olacak ancak bu mutlu yaşamı bize verecek olan Almanlar değildir. Düşman, düşmandır. O gasp edici ve yıkıcıdır. Dünyada ülkemizden daha zengini yoktur. Düşmanın amacı bu zengin ülkeyi ele geçirmek, insanlarını köle yapmaktır. Ülkemize bunun için saldırmıştır. Onların geliş amaçları bize bir şeyler vermek değil malımızı mülkümüzü elimizden almak içindir. Herkes faşistlerin ele geçirdikleri Ukrayna ve Belarusya’da yaptıkları zulmü ve işkenceyi  biliyor. Nafset bunları her gün anlatıyor bize.
– Doğru, Hazuv, bütün söylediklerin doğru, dedi Nafset.
– Faşistler ele geçirdikleri ülkelerdeki komünistleri, komsomolcuları, aktivistleri ve sıradan binlerce insanı aşıyor, öldürüyorlar. Gencecik kızları partizanlara yardim ettikleri gerekçesiyle idam ediyorlar. Bizim onların yanında ne kıymetimiz olabilir?Üzücü olan ise faşistlerin eline geçme olasılığımızın mevcut olmasıdır. Onlar Rostov’u iki kez ele geçirdiler ancak geri aldık. Üçüncü kez ele geçirirlerse kısa zamanda bize de ulaşırlar. Onların gelmesini arzu edenler çok pişman olacaklar ama iş işten geçmiş olacaktır.
– Allahuteala bizi korusun, dedi Hazuv. Topraklarımızın yağmacıların eline düşmemesi için tanrıya yalvaralım… Bu konuşmaların olmasından kısa bir süre sonra faşistler Psijhable’ye girdi ve Hazuv’un söylediklerinin doğruluğu ortaya çıktı.

Tellal

Devrimden önce köylerde tellallar bulunur, haberleri insanlara onlar duyururlardı. Telefon, radyo, televizyon denen şeyler  bilinmezdi. Gazetenin varlığından da insanların haberi yoktu. İnsanlar bu gibi şeylerle Sovyet düzeninden sonra tanışmıştı.

1942-43 yıllarında ülkemiz faşistlerin eline yarı yıllığına geçtiğinde tellal da sürekli insanlara haberler duyurmaktaydı. Herkes merakla onun vereceği haberleri bekler olmuştu. Adet olduğu üzere tellal haberlerini sabahın erken saatlerinde okurdu. Onun sesi her evden duyulurdu, uykudan uyanmamış olanlar da onun sesiyle yataklarından fırlar ve günün haberlerini dinlerlerdi.

Psijhable’nin tellalı Apis Aytec’ti. Kendisi komşumuz olup aynı sokakta karşılıklı otururduk. Aytec iri yarı, esmer bir adamdı. Çatık kaşlıydı ve gülmezdi ama iyi bir insandı, kimsenin gönlünü kırmazdı. Sürekli hastaydı ve bu yüzden de Kolhozda hiç çalışmamıştı. Köyde ondan fakiri yoktur desem yanılmamış olurdum ama iyi sesi olduğundan da tellallık mesleğine çok uygun biriydi. Köyün başından başlayıp sonuna kadar giderek işini yapardı.

Bu seferki haberin konusu çok önemliydi. Haber Hanuko (2) üzerineydi. General Hanuko o zaman Hakurunhable de otururdu. Kendisi Psijhable’ye davet edilmişti. Tellal Apis Aytec adeti olduğu üzere haberi köyün başından başlayarak generalin geleceğini insanlara şu sözlerle duyurmuştu:

Köylüler! Allah’ın rızasına layık olası Müslümanlar! Yarın General Hanuko köyümüze gelecek. Büyük misafiri layık olduğu gibi karşılayalım. Güzel adetlerimizi kaybetmemiş olduğumuzu kendisine gösterelim. Ekselanslarını karşılarken başınızı eğin, yola fırlamayın, önünden geçmeyin. Kadınlar bahçe duvarlarının ardından baksınlar. Yüksek sesle konuşmayın ve gülmeyin, başı açık sokağa çıkmayın. Adige adetlerini korumakta olduğumuzu kendisine gösterelim.

Tellalın duyurduğu üzere Hanuko Psijhable’ye geldi. Köylülerle buluşmasında ömrünce unutamayacağı üzücü anlar yaşadı. Onu köylerine geldiğine de pişman ettiler.

DİPNOTLAR
1)
Adigey’i oluşturan yedi ilçeden biri.
2) Asil adı Kılıç Giray olup Adigeler arasında bu adla anılırdı.

 

HANUKO’NUN AĞIRLANIŞI

Tellal Hanuko’nun geleceğini duyurdu. Köylüler de nasıl ağırlayacaklarını düşünmeye başladılar. En iyi aşçıları fırınların başına geçirdiler. Konuğa  hangi Adige yemeklerini ikram edeceklerini tartışıyorlardı. Kimi sığır, kimi koyun kimi hindi eti diyordu. Sözü dinlenen köy imamı Cesebej Tituv tartışmalara müdahale etti.

– Biz tartışırken Hanuko gelip gidecek,
– Peki yemekle ilgili sen ne düşünüyorsun?
– Her Adige yemeğinden yaparız, sayın Hanuko istediğini yer.

Tituv’un önerisi kabul edildi ve çeşitli yiyecekler hazırlandı. Hanuko, Neciko Kasım’ın evinde ağırlanmıştı. Hanuko’nun sofrayla ilgili güzel sözler söylediği anlatılmaktadır.

Generali koruma görevi Burgomistir (1) Votesuko Askerbiy’e aitti. Generalin yakın korumalığını yapacak olan atlıları da o belirlemişti.

O tarihte henüz 27 yaşında olan Votesuko bu göreve nasıl gelmişti. Bunun da bir öyküsü var.

Savaş başladığında Votesukolar Maykop’ta oturuyorlardı, Askerbiy paraşütçüleri eğitiyordu. Faşistler yöreyi işgal ettiklerinde şehri terk edip dağlara sığınmaya giderlerken yolda esir edilenlerin arasında o da vardı. Şehir pazarının etrafı dikenli tellerle çevrilmiş, esirler  buraya hapsedilmişlerdi…

Hakurunhable (2) yaslilari Askerbiy’i kamptan kurtarıp Burgomistir yapma kararı almışlardı. Azesik Recep bu konu ile ilgili gizli bir toplantı düzenlemiş, toplantıya köyün saygıdeğer yaşlıları Andurhuay Aslan, Birsir Zabit, Thagapsov Ilyas, Kobl Mos, Kik Turkubiy ve başkaları katılmışlardı. Yönetici olacak kişinin kendilerinden biri olmasını istiyorlardı. Recep toplantıyı şu sözlerle açmıştı:

– Zor günler yaşıyoruz. Almanlar köylerimizi ele geçirdiler. İşgal süresince yönetimi elimizde tutmalıyız. İnsanlarımıza söz dinletebilecek birini yönetime getirmeliyiz.

İlçede yaşlıların görüşü alınmadan kimseye bir görev verilmezdi. Yaşlılar kendi aralarında gizlice konuşur, çeşitli görevlere gelmesini istedikleri kişileri atama yapacak makamlara önerirlerdi. Dilekleri ilçelerinde kimseye zulüm yapılmaması, kimsenin canının yanmamasıydı.

– İlçeye yönetici olabilecek isimleri söyleyiniz.

Bir iki kişi bakışarak aynı şeyleri söylediler:

– Recep, senin aklında bir isim olmalı. Lafi uzatmadan söyle de birlikte düşünelim.
– Ben Votesuko Seferbiy’in oğlu Askerbiy’i öneriyorum. Maykop’ta esir kampında bulunuyor. Rica edip bıraktırabiliriz.
– Destekliyorum seni, dedi Kobl Mos. Seferbiy Mamhig’in (3) saygıdeğer imamıydı. Onun oğlu da kötü biri olamaz.
– Olabilir, dedi Andurhuay de.

Diğerleri de onun bu  göreve getirilmesini uygun görerek gereğini yapmak üzere Azesik Recep, Kobl Mos ve Birsir Zabit’i görevlendirdiler. Üçlü ertesi gün Maykop’a giderek Askerbiy’in annesi Bitse’nin evine gittiler ve amaçlarını anlattılar.

– Sağolasın Recep, insanlarımızı düşünüyorsun, onları korumak istiyorsun ama bu görevi ben oğlum için uygun bulmuyorum. Oğlum Burgomistr olunca devletimizle savaşmak zorunda kalacak. Biz devletin düşmanı değiliz, olmakta istemiyoruz. İnsanlar babasının intikamını almak için bu görevi kabul ettiğini söyleyecekler. Babasının başına gelenlerin onun da başına gelmesini  istemiyorum.
– Kaygılarını anlıyoruz Bitse ama bizim söylediklerimizi de düşün. Askerbiy’in başına kötülük gelsin istemiyoruz. Onun hem kendini hem insanlarımızı korumasını umut ediyoruz. Kamptan kurtarmazsak başına gelecekleri de kim bilebilir. Özgür kalınca, insanlara yardımcı olmasını kendisinden isteyeceğiz. İstemediğimiz biri Almanlarla anlaşıp bu göreve gelirse “yandım anam” demenin bir faydası olmaz.
– Ne diyeceğimi bilemiyorum. Tek oğlumu tekrar sağ olarak görebilirsem, gerisini tanrı bilir, sizin için elimden geleni yaparım, -Bitse biraz yumuşadı.-  Vakit kaybetmeyin, haydi çocuğu kurtarmaya bakın.

Adige kalpakları başlarında, güzel görünümlü yaşlılar Alman komutanlığının önüne gelince nöbetçi kendilerini karşıladı. Tercüman,  yaşlıların isteklerini Almanlara tercüme etti. Almanlar yaşlılara bazı sorular yöneltip tatmin edici cevaplar alınca heyeti komutanın yanına götürdüler.

Söze Recep başladı:

– Size gelişimizin sebebi iki tarafın da yararına bir iş içindir. Maykop kampında esir tutulan Votesuka Askerbiy’i serbest bırakırsanız onu ilçemize Burgomistr yapmak istiyoruz.
– Siz kimsiniz ve kimi temsil ediyorsunuz? İstediğiniz kişiyi Burgomistr seçme hakkını size kim verdi?
– Bizde adet olduğu üzere bir göreve getirilecek kişinin durumu önce yaşlılar meclisine sorulur. Onların oluru alınmadan kimseye görev verilmez. Bizde bu nedenle Burgomistr olacak kişiyi düşündük, Votesuko Askerbiy’in bu iş için uygun bulduk.
– Sizi ciddiyetle dinledim. Yeni Alman iktidarı da sizinle işbirliği yapmak istiyor. Kafkasya’ya geliş sebebimiz komünizmi, Sovyet düzenini yok etmektir. Sizlerin özgür yaşamanızı istiyoruz. Toprağı çiftçilere dağıtacağız. Zengin olacaksınız .Size Avrupa ve Alman medeniyetini getireceğiz.

Kapı açıldı, içeriye bir Alman askeri girdi. Getirdiği evrakları komutanın önüne bıraktı. Komutan evrakları inceleyip:

– Evet, dediğiniz kişi kampta mevcut. Votesuko Askerbiy, babası Seferbiy, köy imamıydı. Sovyet düzenince yok edildi. Paraşütçüleri yetiştiriyordu, Apseronsk bölgesinde yakalandı. Bu adamı mı istiyorsunuz?
– Evet,general.
– Onu secme sebebiniz nedir?
– Babasının Sovyet düzenince yok edilmiş olmasını dikkate aldık.

General ayağa kalkıp bir süre durduktan sonra:

– Öneriniz bizim için önemlidir. İyi niyetli olarak bizimle çalışacağınıza kanaat getirdim. Yarın saat onda Votesuko’yu size vereceğiz.

Heyet komutanlıktan memnun olarak ayrıldı. Söylenen zamanda kampta hazır bulundular. Askerbiy’i perişan bir vaziyette kamptan alıp evine götürdüler.

Votesuko Burgomistr olmak istemiyordu ama yaşlılar kararlarından vazgeçmediler kendisini ikna ettiler. Ertesi gün Hakurunhable’ye döndüler ve yaptıkları toplantıda Votesuko’nun Burgimstr seçilmesini sağladılar. Goreve büyük bir hevesle başlamıştı ama talihi olmayan insan için yapılabilecek fazlaca bir şey yoktur. Altı ayı aşkın bu görevi ifa etmişken Almanların geri çekilmeye başlamaları üzerine onlarla birlikte  Cambeciy köyüne kadar gitmişse de burada hasımları tarafından oldurulmuştur.

Bu olay 1942 yılının Ekim ayı sonlarına doğru olmuştu.

Birkaç gün üst üste yağan yağmurlar nedeniyle yolda yürümek zorlaşmıştı ama Hanuko Psijhable’ye gitme fikrinden vazgeçmiyordu. Votesuko’nun emriyle onu götürecek olan yaylı araba polislerin görev yaptıkları binanın önüne çekildi. Hanuko’yu korumak üzere iki yüz atlı görevlendirilmişti. Polisler Adige kıyafeti giymişlerdi, genctiler, birkaç ay sonra başlarına gelecek felaketlerden habersizdiler.

Burgomistr ortaya çıktı. Endisesi yüzünden okunuyordu. Bir süre  bekledi. El işareti üzerine getirilen atına bindi, polislerin karşısına geçti:

– Bugün çok önemli bir görevimiz var, dedi Votesuko atlilara hitaben. Hanuko’nun üzerine sinek dahi kondurmadan Psijhable’ye oturup getirmeliyiz. Geçeceğimiz yol tehlikeli. Ormanda partizanların bulunduğu söyleniyor. Bir saldırıya hazırlıklı olmalıyız. Beni utandırmayacağınızı biliyorum. Yolumuz açık olsun.

Burgomistr ofisine gidip Hanuko’nun önünde durdu:

– Saygıdeğer general, Psijhabl’e sizi götürecek olan yaylı hazırdır.
– Peki Askerbiy, peki oğlum. Tanrı sana uzun ömür versin. Bizde hazırız, diyerek Votesuko’yu yanına çağırıp kucakladı.

Hanuko, Oset Albay ve Votesuko birlikte ofisten çıkıp yaylıya gittiler. Burgomistr’in emriyle hareket edildi. Votesuko atıyla Hanuko’nun arabasının ardında yerini aldı.

Atlılar yaylı arabanın sağ ve solunda yer almışlardı. Bir gurup atlı da arabanın önünden gidiyordu. Atlılar sıra ile numaralarını gösteriyor, eyerin üstünde amuda kalkıyorlardı.

Kafile Hatujukuay köyüne ulaştı. Köylüler sokaklardan ve çit arkalarından geçenleri süzüyorlardı. Daha sonra Psicevu köyünü de geçerek büyük ormana geldiler.

Hanuko yerinden doğruldu, çevresine bakındı ve anımsadıklarını Oset Albayla paylaşmak istedi.

– Bu gördüğün büyük ormanın üçte biri Hacemukohable’ye aitti. Bu köy iki bin aileden oluşurdu. Ondan daha küçük dört köyle birlikte 1888 yılında 12.000 kişi olarak Türkiye’ye göç ettiler. Bu olayda Kazak-Adige yöneticilerin ihanetleri vardı. Köyün elindeki verimli toprakları ele geçirmek için halkı göçe inandırmışlardı. Yeryüzünde Türkiye’den daha mutlu yer olmadığına, oranın cennet olduğuna  ikna ederek gitmelerini sağlamışlardı.

Gerçekten de orman gür ve meyve ağaçları ile doluydu ancak güzelliğine de aldanmamak gerekiyordu. Çünkü içinde çokça partizanın gizlendiği söyleniyordu.

Votesuko önemli misafiri korumak için her şeyi yapıyordu.Yolun iki kıyısına  atlıları dizmiş, ellerine otomatik silah ve bombaları vermişti. General geçtikten sonra atlılar toparlanıp ardından devam ediyorlardı.

Hanuko Psijhabl’i uzaktan görmüştü. Beyaz toprakla sıvanmış evler güneş altında parıldıyordu. Kendisinin son görmesinden bu yana köy değişmişti. İlgiyle köydeki bakımlı evleri seyrediyordu. Köy ortasına gelmişlerdi. İşte eskiden Brant Soveluh’a ait olan tuğla bina ki sonradan köy Sovyet’i olmuştu şimdi ise Almanlara hizmet veren polislerin merkeziydi. Bu binanın önünde yaylı araba durdu. İnsanlar Hanuko’yu görmek üzere köy meydanını doldurmuşlardı. Hanuko henüz yaşlanmadığını göstermek üzere yaylı arabadan atlayarak indi. Bina önünde polisler karşılama düzeninde bekliyorlardı. Hanuko’nun solunda Votesuko, sağında ise Oset arkadaşı yaralıyordu. Köyün yaşlısı Liptse Osman Hanuko’yu karşıladı ve yüksek sesle:

– Buyurun saygıdeğer, köyümüz sizi bekliyor, değerli misafirimizsiniz.

Sıcak sözler Hanuko’nun hoşuna gitmişti.

– Sağ olasın Osman, senden övgüyle bahsettiler, işini iyi yaptığını söylediler.
– Sağ olasın general. Elimizden geleni yapacağız…

Osman’ın elini sıktıktan sonra, polislerin her biriyle tokalaştı. Binanın merdivenlerine tırmanırken toplanan insanlara güler yüzle baktı ve sonra binaya girdi.

Odada uzunca bir masa vardı, Hanuko basa oturdu. Sağ tarafına Oset albay, onun yanına da Votesuko, sol yanına köy yaşlısı ve polislerin başkanı oturdular. İçlerinde generali daha önce görmüş olanlar da ilk defa görenler de vardı.

Hanuko uzun boylu, geniş alınlı, gözleri kestane rengi, seyrek kaşlı, sivri burunlu, büyük çeneli ve ince dudaklıydı. Yüzu gibi boynu da uzundu. Saçları ağarmış ve seyrelmişti. Üzerinde nedense general kıyafeti değil, Alman er kıyafeti vardı.

Toplantıda bulunanları gözden geçirdikten sonra sözlerine başladı:

– Oturunuz, toplantıyı başlatalım.
– Sağ olasın saygıdeğer, dedi köy yaşlısı. Zaman ayırıp köyümüze geldiğin için sizden memnunuz. General de arkadaşlarını Osman’a tanıttı. Bir diyeceği olan var mı? diye sordu.

Toplantıya katılanlardan biri söz aldı:

– İlk sözü aldığım için affedin saygıdeğer. İçimizde sözlerimden hoşnut olmayacaklar çıkacaktır. Yine de  ilk konuşmam gerektiğini düşündüm. Söyleyeceklerimi de benden başka kimse dile getirmez. Bu toplantıda bulunmaması gerekenler var aramızda. Toplantiya başlamadan onların dışarı çıkarılmasını öneriyorum. Yeter onların kanımızı içtikleri. Onlardan kiminin çocukları Kızılordu’da kimilerininki partizan. Kulak olmakla suçlayıp canımıza okudular, bizi yağmaladılar. Evlerinde  elimizden aldıkları yatak, yorgan ve yastıklar duruyor. Bizden aldıkları tabaklarla yemeklerini yiyorlar, gümüş çatal ve kaşıklarımızı kullanıyorlar. Bu tür insanlar bu toplantıda bulunmamalıdır. Onlar layık oldukları cezalara çarptırılmalıdır. Toplantıyı hemen terk etsinler ve onlar çıkmadan toplantıyı devam ettirmeyelim.

Toplulukta homurdanmalar başladı, öfkelenenler oldu ve işin buraya varacağını kimse düşünmemişti.

– Neden bahsediyor bu münasebetsiz? Saygıdeğer generalin önünde bizi mahcup ediyor. Ne malından mülkünden söz ediyor? Elinden alınacak bir şeyi mi vardı ki?

Hanuko’nun uzun yüzü daha da uzadı. Sesini çıkarmadan oturduğu yerden söylenenleri dinliyor, akılsız sözler eden adama ne cevap vereceğini düşünüyordu.

Topluluk içinde meydana gelen tartışmaları köy yaşlısı da Burgomistr de durduramıyordu. Shakumide Mahmut aniden ayağa kalkıp ortaya fırladı. Kara gözlerinden kıvılcımlar saçarak Hanuko’ya dondu. Adını ve rütbesini de söylemeden söze başladı: “Hakkında bu kadar konuşulup ismini veremedikleri kişi benim. Bana Shapsugh Mahmut derler. Shapsugh’dan gelip buraya yerleştik. Soyadım da Shakumid. Bu söz alıp konuşan korkak ve utanmaz adamın söyledikleri tamamen yalandır. Adımı söyleyemeyen bu adam, doğruyu söyleyebilir mi? Ağzına ne gelirse konuşuyor… Tanrı şahidimdir ki benim evimde kendi emeğimizle kazanmadığımız, kimsenin bir tek mali  yoktur. Oğullarım için söyledikleri doğrudur. Onlardan biri savaşta diğeri ise komünisttir. Bunlardan başka, yaşları küçük olan iki oğlum ve kızım daha vardır. Gerektiğinde ben çocuklarımdan dolayı sorumluluk almaya hazırım. Onlar için canımı dahi verebilirim.

Polislerin başkanı ayağa fırladı ve elindeki tabancayı konuşan ihtiyara doğrulttu. Oturanlar korkuya kapılıp bağırıştılar, duvarın dibine doğru toplaştılar. Mahmut tek başına ortada kaldı. Polislerin başkanı bağırıyordu:

– Kapat ağzını, köpeğin doğurduğu! Kapat ağzını! Bir kelime daha konuşursan canını yakarım
– Vallahi bir şey yapamazsın, diyordu Mahmut elindeki bastonla yere vurarak.

Hanuko’nun yüzü buruştu, sabredemeyerek polislerin başkanına doğru uzanıp:

– Ver su elindeki tabancayı, kendini bilmez başkan. Hepiniz çenenizi kapatın. Bu halinizi görmek istemiyorum. Bu şekilde mi karşılayacaktınız beni?

Hanuko’nun sözlerinden sonra polislerin başkanı da toplantıya katılanlar da yerlerine oturup beklemeye başladılar.

Toplantı da tartışmalar gittikçe uzuyor, kimin hakli kimin haksız olduğuna bir türlü karar veremiyorlar, herkes sorunlarının Hanuko tarafından çözüleceğini umut ediyor ama söylenenler bağrışmalar arasında yok olup gidiyordu.

Köy imamı Cesebej Tituv kimseye sormadan sözü aldı:

– Saygıdeğer, karsılaştığınız manzarayı sana göstermemek için elimden geleni yapardım ama olan oldu bir kere. Ne olur bize akılsızlar güruhu deme. İnsanlar çok sıkıntılar çekmiş olduklarından söylenmeyecek şeyleri de söylüyorlar. Yalvarıyorum bizi bağışla. Köyümüz için çok önemli bir konuya değinmek istiyorum. Sovyet düzeni geldiğinde bize hiç danışılmadan köyümüzün toprakları bölünerek üzerine Veselka denen Rus köyü oturtuldu. İlçe merkezinden getirilen birkaç aile buraya yerleştirilerek, kolhozlarına da “Zafer” adı verildi. Kimi yenmişler ki kolhozları bu şekilde adlandırılmıştır? Tabi ki bizi. Bu yüzden köyümüzün yeterli miktarda işleyecek arazisi kalmamıştır. Adaleti hakim kılmanızı ve topraklarımızı geri vermenizi sizden rica ediyoruz. Rus köyünü de topraklarımızdan çıkarmanızı diliyoruz.

Hanuko acınacak halde başı eğik oturuyordu. Onu geldiğine pişman etmişlerdi. Tituv’dan işittiği sözler nedeniyle kendini tutamayarak ağladı. Büyük üzüntüye kapılmıştı. Toplantıdakiler korkuya kapılmış olarak, ne diyeceklerini de bilemeden bakışarak oturuyorlardı. Kimse ağzını açmıyor, hepsi Hanuko’nun ağlamasını izliyordu. Hanuko cebinden beyaz bir mendil çıkararak gözyaşlarını sildi, ayağa kalkıp toplantıdakilere bakarak yüksek sesle konuşmaya başladı:

– Burada Sovyet mitinginde olduğunuzu mu sanıyorsunuz? Bağırıp çağırıyor, tartışıyorsunuz. Ne oldu Adige gelenek ve görenekleriniz? Birinizin söylediğini öteki duymuyor. Sabrınız yok, birbirinize acımıyorsunuz, kötü sözler sarf ediyorsunuz. Sizi böyle bulacağımı hiç düşünmemiştim. Sevinerek gelmişsem de kalbimi çok kırdınız. Nedir bölüşemediğiniz? Toprak mı? Oysa toprak hepinize yetip artacak kadar var. Bugün esas savaştan sağ salim nasıl kurtulacağınızı düşünmelisiniz. Savaş devam ediyor ve gece gündüz top seslerini duyuyorsunuz. Akşamları Maykop istikametine bakarsanız gökyüzünde yükselen alevleri görürsünüz. Bu şartlarda siz hala toprak bölüşemiyorsunuz. Sözünü ettiğiniz bu toprak parçası için beraber yaşamakta olduğunuz Rusların kalbini kırmayın. Ben bir çok halkla karsılaştım ama Rus insanından iyisini görmedim. Onlarla sonsuza dek beraber yaşayacaksınız. Bir karış toprağın sözünü etmeyin. Rus köyü de yerinde otursun. Onları yerlerinden çıkarma düşüncenizi unutun ve kimseye açmayın. Bu konuda kimse size destek olmaz. Bende bu tür münasebetsiz işlere karışmak istemem. Bir çok köyde söyledim, size de söylüyorum: Almanlar burada kalıcı olamayacaklar, Rusya’yı kimse ele geçiremez. Burası büyük bir ülke, toprakları geniş, insanı çok. Almanlarla beraber yasayamazsınız. Yaşam şekilleri de bize aykırıdır. Yalvarıyorum birbiriniz hakkında ispiyon yapmayın, kendinizi koruyun. Zaten burada bir avuç Adige kaldınız. Başka halklarla iyi geçinin. Tabancayı yaşlı adamın burnuna dayamak yiğitlik değildir, Adigeliğe de yakışmaz.

Bu sözlerim Almanlar tarafından duyulursa beni asabilirler ama korkmuyorum. Esas endişem sizlersiniz.

Toplantı sona erince Hanuko kimsenin elini tutmadan ayrıldı ve bu şekilde kendilerinden memnun kalmadığını da belli etmiş oldu. Yaylı arabasına binip konuk edileceği Neciko Kasım’ın evine gitti.

Kasım’ın güzel bir evi vardı.Yaşlılar Hanuko’yu konuk etmesini kendisinden istemişlerdi. İstemeyerek de olsa yaşlıların zoruyla kabul etmiş ve şöyle söylemişti:

– Hanuko’yu konuk etmenin bedelini  biliyorum. Hanuko uğursuzdur derler. Onun yüzünden az insan canından olmadı. Beni de onların listesine yazdınız. Ben ve ailem bu yüzden mahvolacağız. Buna rağmen, köyümüzün onuru ve sizlerin hatırı için kabul ediyorum.

Kasım’ın düşündükleri başına gelmiş, Almanlar gidince on yıl hapse mahkum edilmiş, cezanın yarısını çekince bırakılmış ve köyünde yaşama gözlerini kapamıştır.

Hanuko Rusya’da eski düzenle yeni düzenin yer değiştirdikleri zaman dileminde yaşamış ve bu dönemin olaylarının tam ortasında yer almıştır. Sovyet düzenini yaşamı süresince kabullenmemiştir. Yaşamı boyunca Rusya’yı çok sevmiş, Beyazordu’da görev almış olmaktan gurur duymuştur.

Adigelerin Hanuko hakkındaki düşünceleri  değişikti. Kendinden menfaat çıkacak biri olmadığı için ”Çıplak Hanuko” dedikleri gibi, onun yüzünden çok insan canından olduğu için “Ugursuz Hanuko“ da derlerdi. Buna rağmen onun uğruna canını feda edecek pek çok insan da vardı.

Psijhable’ye geldiğinde kendisinden daha talihsiz birinin dünyaya gelmediğini söylediği anlatılır. Ölümü de bu söylediğini doğrular şekilde olmuştur. 16 Ocak 1947 tarihinde Moskova’da mahkemece olum cezasına çarptırıldıktan bir saat sonra asılarak cezası infaz edilmiştir. Onunla birlikte beş Beyazordu generali daha idam edilmişlerdir.

1) Almanca belediye başkanı
2) Socen ilçesinin yönetim merkezi
3) Socen ilçesinde bir köy

 

MAFE HACEBIY’İN ÖLDÜRÜLÜŞÜ

Düşman Adigey’e girdikten yedi gün sonra köyümüze ulaştı. Dün sahip olduğumuz devleti bugün kaybetmiştik. Düşman ordusunun ilerleyişinin durdurulamadığı söyleniyordu. Düşmanın top, tank ve uçağı fazla olduğundan üstünlük sağladığı belirtiliyordu ama bu kadar kısa zamanda köyümüze kadar geleceği tahmin edilmiyordu. Halbuki bize herhangi bir saldırı yapıldığında savaşı düşman topraklarında vereceğimiz, devletimizi yenebilecek bir gücün bulunmadığı öğretilmişti.

İlk bir iki gün ortalık sessizdi. İnsanlar ne yapacaklarını, ne söyleyeceklerini bilemiyorlardı. Ortada ne Sovyet ne de Alman iktidarı vardı. İnsanlar ne olacağını merak ediyor, gelişmeleri bekliyorlardı. Tarımsal faaliyetler durmuş, kolhozlar lağvedilmişti. Harman yerindeki tahılı, düşman eline geçmemesi için ilçe yönetimi kararı ile köylüler evlerine taşımışlar, kolhoz mülkünü de paylaşmışlardı. Düşman umduğu ürünü bulamamıştı.

Faşistler büyük küçük önlerine geleni öldürüyor diye insanlara korku salmışlardı. Bir alman sözü duyduğumuzda tüylerimiz diken diken oluyor ve fısıldaşarak: “Halimiz ne olacak, yarabbi bizi koru, faşistleri mahvet” diyorduk. Kötü bir şey olacaksa yürekler seziyordu ve beklenen de oldu.

Sıcak bir yaz günü öğle vaktiydi. İnsanlar sıcaktan iyice bunalmışlardı. 1942 yılı Ağustos ayı çok sıcaktı ve böyle bir sıcak bir daha 2006 yılı Ağustos’unda olmuştur. Sıcaklık 40 dereceyi aşıyordu. Böyle bir sıcak günde faşistlerin askeri aracı köyümüze gelmişti. İçinde bir subay ve yedi er vardı. Hepsi otomatik silahlıydı. Bağırarak konuşuyorlar, dünya kendilerininmiş gibi davranıyorlardı ve hepsinde zalim görünümlüydü.

Askeri araç köy halkından Alman asıllı Mariya’nın evinin önünde durmuştu. Mariya büyük bir sevinçle evden çıkıp soydaşı Almanları karşıladı. Askerler başlarını eğerek kendisine saygı gösterdiler, o doğruca subayın yanına giderek kendisini kucakladı.

– Sizi  büyük bir heyecanla bekliyordum. Buraya geldiğinizi görebileceğimi hayal edemezdim.
– Anlıyorum, dedi subay. Seni ve anneni burada Bolşeviklerin elinde bırakmayacağız, beraberimizde götüreceğiz. Sizin gibi insanlar bize lazımdır.

Mariya, Mafe Hacebiy’in Sovyet düzeninin adamı olduğunu ve kendisine kötü davrandığını subaya anlattı. Arı kovanları dağıtılırken kendisine bir kovan dahi vermeden kovduğunu da söylemeyi unutmadı. Aralarında Almanca olarak yaptıkları konuşmada Hacebiy ile ilgili kararı vermişlerdi. Subay ve Mariya askeri araca binip Hacebiy’in mahallesine doğru yola çıktılar. Hacebiy’in evi görününce aracı durdurup Mariya’yı indirdiler ve evine gönderdiler. Onun askerler işlerini bitirip gelinceye kadar hazırlanması gerekiyordu.

Paletlerinden toprak parçaları fırlatan askeri araç Hacebiy’in evinin avlusuna girdi. Asırlık çınar ağacı avluya güzellik katıyordu. Çınarların köy ile yaşıt oldukları söylenirdi. Araç evin köşesindeki direğe çarparak yıktı ve doğruca giriş kapısının önüne durdu. Askerler araçtan atladılar. Bir kısmı evin içine daldı,diğerleri dışarıda kaldılar. Faşistlerin ani baskınına uğrayan ev halkı korkuya kapılmış, ne olduğunu anlayamamışlardı. Hacebiy bir damla kanı kalmamışçasına kapkara kesilmişti. Çocuklarına bakıyor, gelenlerin niyetlerinin iyi olmadığını anlıyordu. Birbirinden küçük çocuklar analarının etrafına toplanmış, eteklerine yapışmış ağlaşıyorlardı. Henüz altı aylık olan bebek anasının kucağındaydı. Faşist subay otomatik silahın dipçiği ile Hacebiy’e vurdu ve yüzüne bir tokat indirdi. Bozuk Rusça’sıyla “Haydi! Bal getir,haydi! „ diye bağırdı. Askerler ev ve ahirin her tarafını aradılar. Evin önündeki ot yığınını da devirdiler ama bir şey bulamadılar. Hacebiy Müslüman olduğunu anlatmak istercesine Kuran gösterdiyse de bir faydası olmadı. Zavallı ev halkı ağlıyor, inliyor, çevreden bir yardım bekliyordu ama kim yardım edebilirdi? Mafelerin evinde olup biteni anlayamayan köylüler oraya toplanmışlardı ama ellerinden bir şey gelmiyor, herkes kendinden korkuyordu. Evi basan askerlerden biri ev halkının düştüğü durumdan üzüntüye kapılmış olmalı ki arka kapıdan kaçması için Hacebiy’e göz işareti yapmışsa da Hacebiy anlayamadı.

Faşist subayın emriyle Hacebiy evden çıkarılarak askeri araca bindirildi. Nereye götürüldüğünü kimseye söylenmeden uzaklaştılar. Hacebiy yürekleri dağlatırcasına son olarak çocuklarına baktı ve başına gelecekleri anlamış olmalı ki gözyaşlarını tutamadı.

Toplananlar Hacebiy’i götüren araca arkadan baktılar. “Zavalli Hacebiy, eline düştüğün katillerden sağ kurtulamazsın,mahvoldun” dediler.

Söylendiği gibi de oldu, hiçbir suçu ve günahı olmayan Hacebiy köyden dört yüz metre kadar çıkarıldıktan sonra orman kıyısında öldürüldü. Tüm köy Hacebiy için gözyaşı döktü. Faşist dendiğinde artık köylülerin tüyleri diken diken oluyordu. Hazuv’un harman yerinde ettiği sözlerin doğruluğu anlaşıldı, düşmanın mutlu etmek için gelmediği  gözle görüldü. Faşistler gelsin diyenlerde sus pus olmuşlardı. Herkesin dünyası kararmıştı.

Askeri araç geri dönüp Mariya ve anasını aldı. Bu güne dek onlardan bir daha haber alınamadı.

Burada şüpheler uyanıyor: Mariya diğer Almanlar gibi düşman gelmeden neden köyden çıkarılmamıştı? Faşistler onu köyde bırakmadan neden beraberlerinde götürmüşlerdi? Faşistler köye geldiğinde doğrudan onun evine neden gitmişlerdi? Anlaşılan o ki, faşistler önceden her şeyi planlamışlardı.

2003 yılı Mayıs ayında, Hacebiy’in büyük oğlu Cahfar ile gazeteci Savuko Aslanguas Adige Mak gazetesinde “Hainler yüzünden öldürüldü” başlıklı bir makale yayımladılar. Cahfar bu makalede babasını öldürtenin Alman kadın olmayıp Gume Tituv olduğunu söylüyor. Cahfar makalede şunları dile getiriyor: “Çokları babamı faşistlere teslim edenin Mariya olduğunu sanıyorlarsa da ben inanmıyorum. Çünkü babam Mariya’nın ailesine yardım ediyordu. Alman asıllılar köyden çıkartılırlarken ondan bir zarar gelmeyeceğini söyleyerek köyde kalması için destek olmuştu.”

Bundan da Mariya’nın köyde kalmasını Hacebiy’in sağladığı anlaşılıyor. Cahfar yine makalede olayı şu şekilde anlatmaya devam ediyor: “22 Ağustos tarihinde Alman askeri aracı evimizi geçip akrabamız Mafe İbrahim’in evinin önünde durdu. Bu esnada Alman Mariya (Köyde bu şekilde adlandırılırdı) ile Gume Tituv evimizin önüne geldiler. Faşistlere yanlış yere gittiklerini anlatırcasına el edip bize doğru çağırdılar. Kendileri evimizden uzaklaştı, Alman askeri aracı kapımızın önüne geldi.”

Gerçekler eğer Cahfar’ın dediği gibi olsaydı, Mariya Almanlara söyleyip Hacebiy’i bıraktırabilirdi. “Öldüreceğiniz adamın evi şurasıdır“ diyerek gösterip Tituv ile birlikte oradan uzaklaşmazdı. Durum böyleyken Cahfar Mariya’yı masum gösterip babasını öldürtenin Tituv oldugunu iddia etmektedir. Olayı bilen ve halen sağ olan Bgane Nazım, Shakumida Abdullah, Neciko Halid ve başkalarından  tekrar soruşturdum. Hepsi de Hacebiy’i Almanlara öldürtenin Gume Tituv olmayıp Mariya olduğunu söylediler. Tituv’un o tarihte Alman polisi olduğu söyleniyorsa da doğru değildir. Çünkü  o tarihte 80 yaşındaydı ve kendini zor idare ediyordu.

Hanuko’ya dair yazmış olduğum kitabımda bu olaya geniş yer verip Hacebiy’i öldürtenin Mariya olduğunu yazmıştım. O tarihte sağ olan Cahfar buna bir itirazda bulunmamıştı. Köy halkından da bunun yanlışlığını dile getiren kimse çıkmamıştı.

Cahfar konu ile ilgili iddialarını şu şekilde sürdürmekte ve Tituv’u suçlamaya devam etmektedir: “Suçsuz insanları mahvetmek istiyordu. Herkese kini vardı. Kendisi gibi yoldan çıkmış bir gurupla birlikte Almanlara yanaşarak suçladıkları kişilerin isimlerini vermişlerdi. Yaptıkları toplantıya çeviri yapması için Alman Mariya’yı da çağırmışlardı. Yaptıkları listede on beş kişinin adı vardı. Köyün yaşlısı Tliptseko Osman, babam Hacebiy, Cesebej Tituv, Biste Cebehan, Biste Kizuv, Hasir Kuts ve başkaları.”

Bu bilgi doğru olsaydı ilk önce benim bilmem gerekirdi. Köyün tarihini yazdığım duyulduğunda herkes sahip olduğu bilgiyi bana ulaştırmıştı. Seksen yaşındaki bir insan nasıl olurda bu kadar gücü kendinde bulur, Alman subayına ve düzene karşı olan herkese söz dinletebilir, öldürüleceklerin isimlerini belirleyebilirdi? Oysa faşistler köyümüzde bir gece dahi kalmamışlardı. Cahfar’ın anlatımına göre toplantı geceleyin yapılmış ve ertesi günü Alman subay Tliptseko Osman’a listeyi göstermiştir. Osman da Atına binerek köyden uzaklaşmıştır. Cahfar tüm bu senaryoyu Tituv’un suçluluğunu kanıtlamak için yapmıştır ama köyümüzde herkes Hacebiy’in ölümünden Tituv’u değil Alman Mariya’yı sorumlu tutmaktadır.

 

HAVA’YA KIRBAÇ CEZASI

Ardına bakmadan hızla akan bir dağ ırmağına benzeyen yaşamın insan için biçtiği ömür ortalama altmış yılı geçmiyor. Sözünü edeceğim olayın meydana geldiği altmış yıldan biraz fazla olmuşsa da Psijhableliler onu bu güne dek unutamadılar. Olayın kahramanı, köyün en aktif kadınlarından, savaş zamanında kolhozda gurup başı -brigadir- olarak görev yapan Negoy Hava’dır. Hava, boylu poslu, insanlara moral ve umut aşılayabilen aktif bir kadındı. İki çocuğu vardı, eşi Husen savaştaydı. Özü sözü bir, kararlı bir insandı. Hem kadınlar hem savaşa gitmeden köyde kalmış erkekler ona saygı duyuyorlardı. Gizlisi saklısı olmadan açıkça konuşurdu. Bu huyundan dolayı bazıları ondan uzak durmaya çalışırlardı ama çoğunluk söylediklerini eksiksiz uygulardı. Merhametliydi, gerektiğinde herkesin önünde insanların yardımına koşardı.

Faşistler ilerliyordu, ülkemize girmelerine bir kaç gün kalmıştı ama Hava görevini yinede bırakmıyordu. Düşmanın ele geçirdiği yerlerde komünistleri, komsomol üyelerini, Sovyet düzeninin adamlarını astığı ve öldürdüğü  duyulmuştu ama o üzerine aldığı görevi büyük bir cesaretle sürdürüyordu.

Faşistler küçük Psijhable köyünü ele geçirmişse de, Sovyet düzeninden hoşnut olmayanlar onlarla işbirliği yapıyorlarsa da, insanlarımız yine de  köyümüzde kimsenin canının yanmayacağını umut ediyorlardı.

Fasitler köyümüzde kendi düzenlerini kurdular. Yeni düzenin görevlendirdiği kişiler, dünya kendilerinin olmuşçasına, göğüslerini kabartarak ortalıkta geziniyorlardı. Sovyet düzenine destek olanları bulsalar çiğ çiğ yiyeceklerdi ama onların bir kısmı savaştaydı, cephede olmayanlarda mücadele etmek üzere ormanlara sığınmışlardı. Onların anne babaları, eşleri ve çocukları ise köylerde korumasız kalmışlardı. Hem polisler hem de Almanlar onları rahatsız etmeye başladıkları takdirde tüm halkı karşılarına alacaklarını iyi biliyorlardı. Negoy Hava’yı da gurup başı olarak görev yapmış olmasından dolayı suçlamak uygun olmazdı. İnsanlar oldum olası çalışıp geçiniyorlardı, hava da onlardan biriydi. Ancak onu suçlamak için de bir bahane bulmuşlardı. Bu bahaneyi de onlara veren Hava’nın kendisiydi, onun insanlığı, merhameti ve Adigeliğiydi.

Ordularımız günden güne geri çekiliyor, darmadağın vaziyette dağlara doğru kaçıyorlardı. Günün birinde Hava’nın kapısını silahlı ve yaralı iki asker çaldılar:

– Evinde bir gece geçirebilir miyiz anne, dedi sessizce askerlerin biri.
– Tabi ki geçirebilirsiniz, yemeğimi de yersiniz, girin girin, diyerek Hava askerleri güler yüzle karşılayıp evinin kapısını açtı. Bu günlerde Faşistler Güney’den ilçemize girmişlerdi. Hava askerleri barındırmaktan, doyurmaktan ve tedavi ettirmekten dolayı suçlanacağını hiç önemsemeden elinden geldiğince onlara faydalı olmaya çalışıyordu.

Köy hastanesinde hemşire olarak çalışan Patiko Denekoz’dan yardım istemeye giderken top sesleri yeri göğü inletiyor, Alman uçakları köyün üstünde uçuyordu.

– Denekoz, canım benim, iki asker yaralı olarak evime sığındılar, yardıma ihtiyacları var… Kim bilir belki benim eşim Husen de senin kardeşlerin Kardan ve Murat’ta şimdi onlar gibi tanımadıkları birinden yardım görüyor olamazlar mı?
– Ne demek? O da Hava-Denekoz acı ve telaşla evin içinde gerekli ilaç ve tıbbi aletleri toparlamaya başladı.
– Onlar bizim askerlerimiz, elimizden geleni yapmazsak Tanrı’da bizden razı olmaz, haydi ben hazırım…

Denekoz genç yaşta hemşire kursunu bitirmiş ve kırk yıla yakın bu işte çalışmıştı. İşini çok sevmesi nedeniyle köylünün gözünde uzman bir doktor  olmuştu. Köyde tedavi etmediği bir kişi kalmadı denebilirdi. Kimin ne gibi bir sağlık sorunu olursa hastaneye gidilmez Denekoz çağrılırdı. Kendisi de bıkıp usanmadan, gece gündüz demeden hastaların yardımına koşardı. O zamanlar şimdiki gibi ilaçlar yoktu ve iğneler kaynatılarak bir çok kişiye uygulanırdı. İğne uygulanmadan önce deriye sürülen ispirto da bulunmazdı. Denekoz deriyi suyla temizleyip, iğneyi uygular, hastanın derdine deva olurdu. Temiz kalpli,insan halinden anlayan ve herkesin derdini paylasan kişiliğiyle Psijhablelilerin büyük sevgisini kazanmıştı.

Denekoz ve Hava yardımlaşarak beş gece askerleri tedavi edip, doyurdular ve ayağa diktiler. Daha fazla köyde kalmaları da uygun değildi. Almanlara gelmesine az bir zaman kala Hava askerleri köyden çıkarıp Maykop yoluna koydu.

Ertesi gün Faşistler köye girdiler, aynı gün Sovyet düzenine son verdiler ve o düzenin yanında yaralan kişileri de aramaya başladılar. Hava sıkıntılar içindeydi ve başına kötü bir olayın gelmesinden korkuyordu. Askerlere yardım etmiş olmasından hoşnut kalmayanlar da vardı. Gurup başı olarak görev yaparken işten kaçtığı ve tembellik ettikleri için cezalandırdığı kimi kişiler de polis olmuşlardı. Hava içinden: “Doğru çıkmayan Adige atasözü yok. Yaşam devir devirdir demişler. Şimdi çalışmayanların, işten kaçanların devri…” dedi.

Köyde Hava hakkında yalan ve uydurma haberler yayılıyordu. Onu sevmeyenler başına bir iş getirip; “işte layığını buldu” diyebilmek için boş durmuyorlardı. Ancak köyde herkes Hava’yı tanıyordu ve onun kotu biri olduğunu aklı başında kimseye kabul ettirmek mümkün değildi.

Bununla birlikte Hava’nın korktuğu başına geldi. Aralık ayının ortalarında, bir günün akşamı polisler görev yerlerinde toplanmışlardı. Odanın ortasında kirden simsiyah olmuş uzun masa duruyor, polisler masanın etrafında sigara dumanından görünmez halde oturuyorlardı.Kapı açıldı ve Hava içeriye getirildi.Hava niyetlerinin iyi olmadığını anlamıştı ama korktuğunu belli etmiyor, gülümsüyor ve şakalar da yapıyordu: “Nedir benden istediğiniz? Sizin bana  ihtiyacınız olsa da benim size pek ihtiyacım yoktu”

– Her ağzına geleni dinlemek için buraya getirmedik seni, dedi polislerin başı.
– İstediğinizi söyleyin, cevabını vereyim.
– Seni sopalamak istiyoruz.
– Beni sopalamakla elinize ne geçecek? Bizim erkeklerimiz arkamızda değiller, savaş ateşinin içindeler. Siz ise köyde kadınlarla savaşıyorsunuz. Bunu yiğitlik sayıyorsanız beni sopalayabilirsiniz. Yapacağınız işi iyi düşünün, bununla elinize bir şey geçmez. Konuşunca Adige’yiz diyorsunuz ama gücünüz kadınlara yetiyor…
– Ne kadar fazla konuşturuyorsunuz bu gevezeyi, diyerek polislerin başı bağırdı. Ancak polislerin içinde Hava’nın konuşmasından etkilenenler, yaptıklarının doğru olmadığını düşünenler de vardı ama bir şey söylemeye de korkuyorlardı.
– Kapa çeneni! diye bağırdı Hava’ya polislerden biri. Sen değil misin yaralı askerleri barındırıp tedavi ettiren, sade bundan dolayı bile asılmayı hak ediyorsun.
– İyi düşün çocuğum. Onlar bizim çocuklarımız, koruyucularımız, onlara kendi çocuklarım gibi davrandım.
– Yapmaman gerekirdi, öldürmeliydin onları. Oysa sen tedavi ettin, doyurdun ve sakladın.
– Kimden saklamışım ki? Onlarla ilgilenmemden herkes memnun kaldı.
– Şunun söylediklerine bak, bizde ne yapacağımızı bilemeden oturuyoruz.

İyice kızmıştı polislerin başı.

– Assan bile hak ediyor.

Polislerden biri ortaya fırladı:

– Ne yapmamız gerektiği belli oldu: Kırbaçlayacağız. Ağzını tutmasını bilmeyene başka ne yapılabilir ki?

Oturanlar başlarını eğdiler, ağızlarını açmadılar. Hava ile göz göze gelmekten kaçınıyorlardı. Kim ne derse desin polis başının emri uygulanacaktı. Kimse onun emrine karşı çıkamazdı.

Hava’nın rengi sarardı, tüyleri diken diken oldu, sesi titreyerek:

– Kırbaçlamaktansa  öldürün beni. Ben bir kadınım, çocuklarım adına yalvarıyorum, böyle bir hakarette bulunmayın…

Polislere artık söz dinletmek mümkün değildi. Başkan emrini vermiş olduğundan hepsi ayağa fırlayıp Hava’nın üzerine çullandılar.

Sırtı yukarı gelecek şekilde uzun masanın üzerine yatırıldı, el ve ayakları sıkıca tutuldu.

– Ay,Ay ellerimi kırıyorsunuz…
– Kapa çeneni köpeğin doğurduğu.

Hava avazının çıktığı kadar bağırıyor, kendisine birinin yardıma gelebileceğini umut ediyordu.

– Kızılordu’nun askerlerini doyurup tedavi ettirmenin ne demek olduğunu göstereceğiz sana…

Gözü dönmüş polis elindeki kamçıyla Hava’nın sırtına vuruyor, Hava da avaz avaz bağırıyor ve iniliyordu. Bir süre vurduktan sonra gömleği kanlanmaya başladı. Soluğu azaldı ,el ve ayakları gevşedi. Polisler öldürdüklerini zannedip korkuya kapıldılar. Yüzüne soğuk su dökerek ayılttılar. Zorlukla masanın üzerinden kaldırıp sandalyeye oturttular.

– Haydi kalk git ve daha fazla gözümüze gözükme.

Hava adımlarını zorlukla atarak evine geldi. Uğradığı hakaretten dolayı büyük üzüntüye kapılmıştı. “Biricik Tanrı’m, devletimizi bir an önce muzaffer kıl ki bu kendini bilmez takımına haddini bildirsin. İnsanlara iyilikten başka bir şey yapmamama rağmen kırbaçlanan ben oldum…”

Denekoz Hava için elinden geleni yaparak onu iyileştirdi.

Hava için acılar birbirini izledi. Eşi Husen  cephede yaşamını yitirdi. Kızı Asiyet gelinlik yaşta vefat etti. Oğlu Asker talihliydi ve köyün iyi ailelerinden biri oldu, çoluk çocuğu var. Hava savaştan sonra uzun yıllar yaşadı. Onu kırbaçlayanlar cezalandırıldılar ve büyük sıkıntılar içerisinde yaşamlarını yitirdiler.

DEVLETİMİZİN DÖNÜŞÜ

1942 Şubat’ında Faşistler geriletildi, Adigey kurtarıldı. Büyük küçük herkes sevinç içerisindeydi. Faşistlerin köyde oluşturmuş oldukları yönetim de neye uğradığını bilemeden dağılmıştı. Köy  yaşlısı Tliptse Osman önce tutuklanmış, sonra serbest bırakılmıştı. Polislik yapanlar yakalanmışlardı. Kızılordu yaklaşırken Burgmistir Votesuko Askerbiy ve çalışma arkadaşları kaçmak üzere yola koyulmuşlardı. Psijhable’ye geldiler ama fazla kalmadan Cambeciy’e geçtiler. Burada faşistlere hizmet edenler toplanmış, nereye gidecekleri konusunda emir bekliyorlardı ama emir verecek biri de kalmamıştı. Nereye gideceklerini bilemez halde, telaş içinde Cambeciy’de bekliyorlardı.

Burgmistir ve arkadaşları Almanlarla birlikte gitmek istiyorlardı ama kandırılmışlardı. Faşistler canlarının derdine düşüp, hızla geri çekilirken kendilerine hizmet veren polisleri ortada bırakmışlardı.

Kaçmak üzere toplanmış olan polis gurubunun hali içler acısıydı, diye anlatıyor köy halkından Hunago Ahmet. “Yiyecekten yoksun, saç ve sakalları karışmış, mecalsiz haldeydiler ve görüntüleri insanı korkutuyordu. Geri çekilen faşistlerin ardından gidecek güçleri dahi kalmamıştı.“

Kaçmaya çalışan gurup, başlarına gelenlerden dolayı Burgmistir Votesuko Askerbiy’i suçluyorlardı. Askerbiy’in düşmanları her gün daha da çoğalıyordu. Hainler gurubu aralarında anlaşmazlığa düşmüş, birbirlerini kışkırtarak sonunda Votosuko’yu öldürmüşler, sonra da her biri başını kurtarmak üzere dağılmışlardı.

Polislik yapmış olanlar başlarına geleceği bekliyorlardı. Faşistlerle birlikte olanlara ne insanlar ne de devlet acımıyordu. Her birine suçuna göre ceza veriliyordu. Kimine 25 yıl ceza veriliyor, kimi de çalışma kampına gönderiliyordu. Orduya karşı açıktan savaşmış olanlar  idam ediliyordu. Daha dün bağırıp, çağıran, dünya artık kendilerininmiş zanneden polislerin saltanatı çabuk sona ermişti. Yaptıklarına pişman olmuşlardı ama iş işten geçmişti.

Doğrusunu söylemek gerekirse, Psijhable’den faşistlerle birlik olanlardan kimseye bir zarar gelmemişti. Şaka ile söylenenleri bir kenara bırakırsak haklarında hiçbir kötü olay anlatılmıyor. Ayrıca polis olan bu kişilerin arasında eğitim görmüş kimse yoktu. Ancak imzalarını atabiliyorlardı. Örneğin, Kohuj Tirkuj hiç eğitim görmemiş, öküz arabası koşan biriydi ve kandırılarak polis yapılmıştı.

Tirkuj iri yarı bir insandı ve ömrünce üzerine uygun bir kıyafet bulamamıştı. Bir gün kız kardeşi Cebehan’ın evine gittiğinde gereği gibi karşılanıp sofra kurulmuştu. Tirkuj iyice acıktığından sofradaki yiyeceklere yumulmuştu. Kız kardeşi Cebehan ağzından laf almaya çalışıyordu.

– A benim Tirkuj, ortalikta kötü haberler dolaşıyor,k omunistlerin, komsomolcuların öldürülecekleri söyleniyor.

Cebehan’ın oğlu İbrahim komünistti ve savaştaydı, kızı Zoya da komünist olup köydeydi. Her an götürülecekleri korkusuyla yaşıyorlardı. Cebehan yine sözüne dikkat ederek Tirkuj’e sordu:

– A benim Tirkujim, ne olacağız, Almanlar bize ne yapacaklar? Sen içlerindesin, bir şey söyle de içimi rahatlatsana. Boşuna mi aynı anadan doğduk…
– Öldürecekler, öldürecekler…
– Ne diyorsun sen Tirkuj, neden öldürecekler bizi, kim öldürecek, diye Cebehan feryat etti.
– Ben, ben  öldüreceğim sizi…
– Köpeğin doğurduğu seni, başka söyleyecek sözün yok muydu? Ben de kardeşim polis onun sayesinde canımı kurtarırım diyorum, sense ağzına geleni söylüyorsun. Çık buradan gözüme görünme, diyerek Cebehan elindeki sopayı Tirkuj’in sırtına indirmişti. Tirkuj ayağa fırlayıp eblek eblek kız kardeşinin yüzüne bakarak:
– Delirdin mi yahu, neler oluyor, şaka yapmakta yasak mı?
– Öyle mi şaka yaparlar? Birazcık aklın olsaydı elinde ibrikle Hanuko’nun ardında koşturmazdın. Haydi gözüme daha fazla görünme.

Cebehan benim anne annem Himsad’in kardeşiydi. Akıllı ve sert bir kadın olarak bilinirdi. Adige geleneklerini iyi uygular, gelinleri kendisinden korkarlar, her dediğini yaparlardı. Dini severdi, sofrası açıktı. 120 yıl yaşadı ve torununun torununun düğününü gördü. Onun için büyük düğün yapılmış, Cebehan da Adige adetleri gereği evin çatısından aşağıya atılmıştı. Atılmaktan öte yumuşak iniş yaptırılmıştı. Bu amaçla bir araba ot getirilip evin önüne dökülmüştü. Cebehan çatıya çıkarılarak büyükçe bir sepetin içine oturtulmuş, sepetin kulpuna ip bağlanıp ipin her iki ucundan da birer kişi tutarak sorulmuştu:

– Hazır mısın Cebehan?
– Hazırım, oğlum hazırım!
– Öyleyse sıkı dur, çatıdan aşağı atacağız.

Cebehan oradakiler duyacak şekilde bağırmaya başlamıştı:

– Vo vu viv! Torunumun torunu evleniyor, beni evden atıyorlar, marc yardım edin beni evimde bırakın.

Bu esnada ipin ucunu tutanlar Cebehan’i yumuşak otların içine atmışlardı. Etraftakiler yetişip yüz yaşını aşmış kadını otların içinden çıkarıp evine götürerek yatağına oturtmuşlardı. Cebehan bu tür geleneklerden hoşlandığı için kendisine yapılanlardan da memnun kalmıştı.

Bu düğünü bu güne dek unutamıyorum.

Tekrar polislere donelim. Devlet geri dönmüş, düzenini yeniden kurmuştu. Bu durum düzenden yana olanlar için büyük sevinç, düzene karşı olanlar için ise üzüntü kaynağıydı. Sovyet düzenine tekrar kavuşunca, gökyüzü ikiye ayrılıp, ortadan güneş çıkmışçasına sevinmiştik. İlçe merkezinde tüm devlet teşkilatı yeniden oluşturulmuş ve göreve başlamıştı. İlçe Emniyet Teşkilatı’nın başına da Vuneroko Hacbecir getirilmişti. Faşistlerle birlik olanlara karşı acımadan mücadele veriyor, onları takip ederek bir ormandan çıkarıp, öbür ormana sürüyordu. Bir kısmını yakalayıp hapse attırmıştı.

Sadece Almanlara polislik yapanlar değil, görev yaptığı birliği kaybettiğinde onu aramayıp evine dönmüş olanlar, canlarını kurtarmak için düşmana teslim olanlar başlarını kurtarmak amacıyla dağlara sığınmışlardı. Devlet bunlara müsamaha göstermiyordu. Faşistlerin kısa zamanda  geri dönecekleri haberleri de ortada dolaşıyordu ve bazıları da buna aldanıyorlardı. Bir süre ormanda saklanırlarsa faşistler geri geldiklerinde tekrar ortaya çıkmayı umut ediyorlardı.

Vuneroko çetelerle tek başına savaşmıyor, devletten büyük destek alıyordu. Kızılordu’dan büyükçe bir gurup emrine verilmişti ve durmadan ormanları arıyorlardı.

Davur Mahmut, Avutle Dolceriy, Dathuj Hamzet, Dathuj Hazret, Dathuj Ahmet, Tivu Husen, Cesebej His, Bzecejiko Kasbolet, Psij Gumer, Baybek Yakup, Tigu His, Ceras Kasim, Avutle Bazruko, Lamuko İbrahim kaçakların arasındaydılar.

Şahsen bu kişilerin hepsini tanıyordum, çalışkan ve iyi insanlardı. Ama insan yanılacak oldu mu engel olmak mümkün değildi. Talihsizliklerinden kaçak durumuna düşmüşlerdi.

Güzel bir Mayıs günüydü. Güneş gökyüzünden yusyuvarlak yükselmişti. Tüm köy halkı diz boyuna gelmiş olan mısırları çapalamak üzere araziye çıkmışlardı. Büyük ormanın çevresindeki tarlalarda mısır çapalanıyordu. Mısır tarlalarının ortasında bir fundalık vardı ve kaçaklar burada barınıyorlardı ama mısır çapalayanlar bundan habersizdi. Kaçakların orada olduklarını sadece yakın akrabaları biliyor ve geceleri kendilerine yiyecek götürüyorlardı. Kaçakları takip edenler biri saklandıkları bu yeri tespit etmiş ve askerlere bildirmişti.

Sabah saat on sularında büyükçe bir asker gurubu, yanlarında birkaç araba olmak üzere köyden çıkmış geliyorlardı. Hepsi silahlıydı ve başlarında emniyet amiri Vuneroko Hacbecir de atlı olarak bulunuyordu.

Vunoroko en önde olmak üzere askerler çapacılara yaklaştılar. Çapacılar onları görünce korkmuşlardı, ne yapacaklarını bilemez tedirgin bir halde bekleşiyorlardı. Orta Asya’dan getirilmiş olan çekik gözlü askerlerde merhamet olmadığını herkes iyi biliyordu.

Çapacıların arasında kaçaklardan birinin kız kardeşi vardı ve askerleri görünce ödü kopmuş vaziyette şunları söyledi:

– Mahvolduğumuz gün demektir. Korktuğum başıma geldi. Zavallı kardeşim Dolceriy. Zalim Vunoroko’nun elinden kurtulamazsın. Elimden ne gelir ki? Allah’a emanet ol…

Vunoroko’nun emriyle askerler çalılığı çevirdiler. Kaçakların ellerinde silah yoktu. Karşı koymuyor, sadece saklanıyorlardı. Kendilerine teslim olmaları için bir çağrıda yapılmadı.

Askerler yan yana dizilmiş olarak çalılığın içine rasgele ateş ediyorlardı. Korkuya kapılan çapacılar da panik içinde sağa sola koşuşturuyor, feryatları yeri göğü inletiyordu. İçlerinden bir gurup çapalarını bırakmış köye doğru kaçıyorlardı. Kalanlar ise fundalığa doğru bakıyorlardı. Yarım saat sonra ateş kesildi. Askerler fundalıkta öldürdüklerini sürüyerek çıkarıp bir araya topluyorlardı. Onlar:Avutle Dolceriy, Ceras Kasım, Tivu Husen ve Dathuj Ahmet idiler. İçlerinden ikisi hala canlı olmasına rağmen kimse yardım etmiyordu. Bu esnada kaçaklardan Cesebej His kendiliğinden gelerek teslim oldu. Vunoroko yüzüne bir tokat indirdi. Askerler ellerini bağlayıp ölülerin yanına oturttular.

Bir süre sonra kaçaklardan Lamij İbrahim kendisine yemek getirmiş olan on beş yaşındaki oğlu ile birlikte ayağa kalkıp teslim oldu ve onunda elini bağlayıp His’in yanına oturttular.

Fundalıktaki kaçakların hepsi ele geçmemişti. Baybek Yakup ve Psij Gumer kaçmışlardı. Bunlardan ayrı olarak ismini belirleyemediğim birkaç kaçak daha kaçmayı başarmış ve büyük ormana sığınmışlardı.

Olay çapacıların gözleri önünde olmuş, yakınları gözlerinin önünde öldürülmüştü.

Vunoroko’nun emriyle dört ceset arabaya konuldu. İçlerinden ikisi hala ölmemişti. İkinci arabaya da teslim olanlar bindirildiler ve Hakurunhable’ye götürüldüler. Yaralı olan iki kişi de yolda ölmüşlerdi. Askerler cesetleri Kabihable ve Mamhig arasında kazdıkları çukurlara gömdüler.

Yakup ile Gumer fundalıktan nasıl kaçtıklarını sonra bana anlatmışlardı:

“Şu anda zengin sofralarda oturuyoruz ama savaş zamanı öyle değildi. En çok sıkıntıyı kaçak olduğumuz zamanlarda çektik. Kaçacak bir suçumuz da yoktu ama birbirimizin sözüne uyarak doğru dürüst düşünmeden kaçmaya karar verdik. Saklandığımız fundalıkta askerler ateş ederek iki kez yanımızdan geçtiler. Şansımızdan bir tek kurşun dahi isabet almadık. Askerler ateş ederek yanımızdan geçtikten sonra bir kilometre kadar yerde sürünerek büyük ormana ulaştık.”

Kaçakların öldürüldüğü henüz birkaç gün olmuştu ki, Psijhable kadınları bir gece vakti toplaştılar. Yanlarında erkek olarak bir tek on dört yaşındaki Avutle Ramazan olduğu halde el arabaları ile gidip, ölülerini gömülü öldükleri yerden gece karanlığında çıkarıp köylerine getirerek mezarlıkta defnettiler. Bu yiğitliği yapan kadınlardan hiçbiri bugün yaşamıyor. Ölüleri gömdükleri yeri iyice belirleyemediklerinden onların mezarlarının yerini de kimse bilmiyor.

Psijhable kaçakları öldürüldükten sonra askerler takibi daha da yoğunlaştırmışlar, ormanları taramaya başlamışlardı. Bir süre sonra üzücü bir haber daha ulaştı. Huvaj kardeşler ormanda öldürülmüş ve oraya gömülmüşlerdi.

Bu haber kaçakların cesaretlerini kırdı ve teslim olmayı düşünmeye başladılar. Daha fazla ormanda kalamayacaklardı. Askerler kovalıyor onlar kaçıyor, bir ormandan diğerine sığınıyorlardı. Kaçaklardan Baybek Yakup, Bzecejiko Kaspolet ve Psij Gumer anlaşıp teslim oldular. Bir süre hapis yatıp serbest bırakıldılar. Yakup Kolhozda arıcı, Gumer değirmencilik yaptılar. Kaspolet de kolhozda çiftçi olarak çalıştı.

Vunoroko başlarında olmak üzere askerler yine bir gün Labe ormanına yöneldiler. Dathuj Hazret orada yakalanmıştı ve köy Sovyet’inde kendisine yapılan zulmü bugüne dek unutamıyorum. Sovyet binasının önünde Hazret askerlerin ortasında duruyordu. Ünlü eşkıya dedikleri zayıf, çelimsiz bir oğlandı. Görüntüsü insanı üzüyordu. Zavallı, gözleri sönmüş, rengi sararmış, saçı sakalı birbirine karışmış bir haldeydi. Açlık çekmiş olduğu halinden anlaşılıyordu.

Vunoroko Sovyet binasından çıkıp büyük bir zafer kazanmış edasıyla  gelip Hazret’a yaklaştı.

– Seni köpeğin oğlu, diyerek yüzüne bir tokat indirdi. Mecalsiz düşmüş çocuk yere yıkıldı ve inleli. Vuneroko cebinden çıkardığı beyaz bir mendile ellerini silip tekrar Sovyet binasına girdi.

Hazret başını zorlukla kaldırarak su vermeleri için yalvardı. Kendisine bir tas su verdiler. Canlanıp ayağa kalktı. Askerler ellerini iple bağlayıp arabanın arkasına bağladılar. Araba yürüdü ve arkasından da Hazret sendeleyerek gittiler. Gözden kayboluncaya kadar peşlerinden baktık.

Mahkeme Hazret’e on yıl hapis cezası verdi. Sağ olarak cezasını bitirip döndü. Mobilya atölyesinde işçi olarak çalıştı.

SON

KAPAT