MARKSİZM ve ULUSAL SORUN

Joseph Stalin
Çeviri: Muzaffer Ardos
MARKSİZM ve ULUSAL SORUN (1) (1913)
Sol Yayınları 1977

ULUS

RUSYA’DA karşı-devrim dönemi yalnızca “yıldırım ve gökgürültüsü”nü değil, hareket karşısında düş kırıklığını, ortak güçlere inançsızlığı da getirdi. Önceleri “parlak bir geleceğe” inanılmıştı ve insanlar, milliyetlerinden bağımsız olarak, birlikte savaşıyorlardı: Her şeyden önce ortak sorunlar! Daha sonra içe bir kuşku girdi ve insanlar, herkes kendi ulusal yuvasına dönmek üzere, birbirlerinden ayrılmaya başladılar. Kimse kendinden başka kimseye güvenmesin! Her şeyden önce “ulusal sorun”! Aynı zamanda ülkede iktisadi yaşamın ciddi bir düzenlenmesi görülüyordu. 1905 yılı ülke için yitirilmiş bir yıl olmamıştı: Kırdaki serflik (*) rejimi kalıntıları bir darbe daha yemişti. Kıtlıkların ardından gelen bir dizi iyi hasat ve onu izleyen sınai gelişme, kapitalizmi ilerletti. Kırdaki farklılaşma ve kentlerin büyümesi, ticaret ve ulaştırma yollarının gelişmesi, ileriye doğru büyük bir adım attırdılar. Bu, özellikle çevre-bölgeler (periphe-rie) için doğrudur. Ne var ki, bu, Rusya’yı oluşturan milliyetlerin iktisadi bakımdan sağlamlaşma sürecini hızlandırmaktan geri kalamazdı. Bu milliyetler harekete geçeceklerdi…

Bu dönemde kurulan “anayasal rejim”de, milliyetlerin uyanışı doğrultusunda  etkili oluyordu. Gazetelerin ve genel olarak yazının gelişmesi, basının ve kültür kuruluşlarının belirli bir özgürlüğü, halk tiyatrolarının gelişmesi vb. kuşkusuz, “ulusal duyguların pekişmesine katkıda bulunmuşlardır. Seçim kampanyası ve siyasal gruplar ile birlikte Duma, ulusları canlandırmak için yeni olanaklar, onların harekete geçmesi için yeni ve geniş bir alan açmıştı.

Yukarıdan gelen kavgacı milliyetçilik dalgası, kendi “özgürlük aşkı” adına çevreden öcünü alan “iktidar sahiplerimden gelen tüm bir baskılar dizisi, aşağıdan yükselen ve bazen kaba bir şovenizme dönüşen bir milliyetçilik karşı-dalgasına yol açtı. Yahudiler arasında Siyonizm’in (2) güçlenmesi, Polonya’da artan şovenizm, Tatarlar arasındaki Panislamizm, (3) Ermeniler, Gürcüler, Ukraynalılar arasında milliyetçiliğin pekişmesi, ortalama adamın genel Yahudi düşmanlığı (anti-sernitisme) eğilimi, bütün bunlar, herkesin bildiği olgulardır.

İşçi yığınlarını sürükleme tehlikesi gösteren milliyetçilik dalgası, durmadan güçlenerek, yükseliyordu ve kurtuluş hareketi ne kadar güçten düşüyorduysa, milliyetçilik çiçekleri de öylesine açıyordu.

Bu güç zamanda, sosyal-demokrasiye büyük bir görev düşüyordu: Milliyetçiliğe saldırmak, yığınları genel “salgın”dan korumak. Çünkü bunu, milliyetçiliğin karşısına enternasyonalizmin denenmiş silahını, sınıflar savaşımının birlik ve bölünemezliğini çıkartarak, sosyal-demokrasi ve yalnızca sosyal-demokrasi yapabilirdi ve milliyetçilik dalgası ne kadar yükselirse, sosyal-demokrasinin sesi de, Rusya’nın tüm milliyetleri proleterlerinin kardeşliği ve birliği yararına, o kadar olmalıydı. Bu durumda, milliyetçi hareketle doğrudan çatışan çevre-bölge sosyal-demokratları, özel bir sarsılmazlık örneği göstermeliydiler.

Oysa, bütün sosyal-demokratlar ve her şeyden önce de çevre-bölge sosyal-demokratları, bu görev düzeyinde görünmediler. Daha önce ortak görevleri vurgulayan Bund, (4) şimdi ön plana salt milliyetçi ve nitelik taşıyan kendi özel ereklerini koymaya başlamıştı: Bund, kendi seçim kampanyasında, “cumartesi tatili” ve “Yidiş dilinin tanınması”nı, (5) savaşım istemi olarak açıklamaya kadar gitmişti. (6) Bund, Kafkasya’dan izlendi; daha önce, öbür Kafkas sosyal-demokratları ile birlikte, “ulusal-kültürel özerklik”i yadsıyan Kafkas sosyal-demokratlarının bir kesimi, şimdi bunu günün istemi durumuna getirdiler. (7) Milliyetçi dalgalanmaları diplomatik bir dille onaylayan likidatörler (**) konferansından (8) söz bile etmiyoruz. (9)

Öyleyse bundan, Rus sosyal-demokrasisinin ulusal sorun üzerindeki görüşlerinin, henüz tüm sosyal-demokratlar için açık olmadıkları sonucu çıkar.

Ulusal sorunun bütün yönleri ile ciddi bir incelenmesinin zorunlu olduğu açıktır. Tutarlı sosyal-demokratların, nerden gelirse gelsin, ulusalcı sisi dağıtmak için eşgüdümlü ve yorulmaz bir çaba göstermeleri gerek.

I . ULUS

Ulus Nedir?

Ulus, her şeyden önce, bir topluluk, belirli bir bireyler topluluğudur. Bu topluluk, ne ırk topluluğudur, ne de aşiret topluluğu. Bugünkü İtalyan ulusu, Romalılardan, Cermenlerden, Etrüsklerden, Yunanlılardan, Araplardan vb. oluşmuştur. Fransız ulusu, Galyalılardan, Romalılardan, Brötonlardan, Cermenlerden vb. kurulmuştur. Çeşitli ırk ve aşiretlerden insanlarla uluslar biçiminde oluşmuş İngilizler. Almanlar ve başkaları için de aynı şey söylenebilir.

Demek ki, ulus bir ırk ya da aşiret topluluğu değil ama tarihsel olarak oluşmuş bir insanlar topluluğudur.

Öte yandan, tarihsel olarak oluşmuş, çeşitli aşiret ve ırklardan oluşmuş olmalarına karşın, Keyhüsrev ya da İsken­der’in büyük devletlerinin ulus olarak adlandırılmayacaklar da kuşkusuzdur. Bunlar ulus değil ama şu ya da bu fatihin başarı ya da başarısızlıklarına göre birleşip ayrılan, raslantısal ve kendi aralarında pek bağlı olmayan gruplar topluluğuydular.

Demek ki, ulus raslantısal ve geçici bir topluluk değil, kararlı bir insanlar topluluğudur.

Ne var ki, her kararlı topluluk, ulusu oluşturmaz. Avusturya ve Rusya da kararlı topluluklardır, gene de kimse onları ulus olarak adlandırmaz. Ulusal topluluğu, devlet topluluğundan ne ayırır? Öteki şeyler yanında, ulusal topluluğun, ortak bir dil olmaksızın düşünülemeyeceği olgusu ayınr; oysa devlet için ortak bir dil zorunlu değildir. Avusturya’daki Çek ve Rusya’daki Polonya ulusları, her birinin ortak bir dili olmaksızın varolamazlardı; gene de Rusya ve Avusturya içindeki bir dizi dillerin varlığı, bu devletlerin birliğini engellemez. Burada elbette konuşulan, halk dilleri söz konusudur, yoksa yönetimlerin resmi dilleri değil.

Demek ki, dil birliği, ulusun ayına özelliklerinden biridir.

Bu, elbette çeşitli ulusların her zaman ve her yerde ayrı diller konuştukları ya da aynı dili konuşan insanların zorunlu olarak bir tek ulus oluşturdukları anlamına gelmez. Her ulus için ortak bir dil ama çeşitli uluslar için zorunlu olarak ayrı diller değil! Aynı zamanda birkaç dili birden konuşan ulus olmaz ama bu, aynı dili konuşan iki ulus olamaz anlamına da gelmez! İngilizler ile Kuzey Amerikalılar aynı dili konuşurlar ama gene de aynı bir ulusu oluşturmazlar. Norveçliler ve Danimarkalılar, İngilizler ve İrlandalılar için de aynı şey söylenebilir.

Ancak; örneğin İngilizler ile Kuzey Amerikalılar, ortak dillerine karşın, neden tek bir ulus oluşturmazlar?

Her şeyden önce yan yana değil, birbirinden ayrı topraklar üzerinde yaşadıkları için. Bir ulus, ancak sürekli ve düzenli ilişkiler sonucu, insanların, kuşaktan kuşağa ortak yaşamı sonucu oluşur. Ne var ki, ortak bir toprak olmadıkça, uzun bir ortaklaşa yaşam olanaksızdır. İngilizler ile Amerikalılar, vaktiyle bir tek toprak üzerinde, İngiltere’de yaşıyor ve tek bir ulus oluşturuyorlardı. Sonra, İngilizlerin bir bölümü, İngiltere’den, yeni bir toprağa, Amerika’ya doğru göçtü ve orada, bu yeni toprak üzerinde, zamanla, yeni bir ulus; Kuzey Amerikan ulusunu oluşturdu. Toprakların ayrılığı, birbirinden ayrı ulusların oluşmasına yol açtı.

Demek ki, toprak birliği, ulusun ayırıcı özelliklerinden biridir.

Ancak hepsi bu değil. Toprak birliği henüz kendi başına bir ulus oluşturmaz. Bunun için, ayrıca, ulusun çeşitli bölümlerini tek bir bütün biçiminde kaynaştıran içsel bir iktisadi bağın olması da gerekir. İngiltere ile Kuzey Amerika arasında böyle bir bağ yoktur ve bundan ötürü bunlar iki ayrı ulus oluştururlar ama Kuzey Amerikalılar da, eğer Kuzey Amerika’nın çeşitli noktalan, aralarındaki işbölümü, ulaştırma yollarının gelişmesi vb. sayesinde, kendi aralarında tek bir iktisadi bütün biçiminde birleşmiş olmasalardı, ulus olarak adlandırılamazlardı.

Örneğin, Gürcüleri alalım. Reform öncesi Gürcüleri (10) ortak bir toprak üzerinde yaşıyor ve tek bir dil konuşuyorlardı ama gene de, sözcüğün tam anlamıyla söylemek gerekirse, tek bir ulus oluşturmuyorlardı; çünkü, birbirinden kopuk bir dizi prenslikler biçiminde bölünmüş bulunduklarından, ortak bir iktisadi yaşam sürdüremiyorlar, yüzyıllar boyunca birbirleri ile savaşıyorlar, İranlılar ile Türkleri birbirine karşı kışkırtarak, birbirlerini yıkıma uğratıyorlardı. Bazen talihli bir Çar’ın gerçekleştirme başarısı gösterdiği prensliklerin geçici ve raslantısal birleşmesi de en iyi durumda, prenslerin kaprisleri ve köylülerin kayıtsızlığı yüzünden hızla başarısızlığa uğramak üzere, ancak yüzeysel yönetim alanını kapsıyordu. Ayrıca, Gürcistan’ın iktisadi parçalanmışlığı karşısında, başka türlü de olamazdı.

Gürcistan, ulus olarak ancak 19. yüzyılın ikinci yarısında serfliğin sonu ve ülkenin iktisadi yaşamının ilerlemesi, ulaştırma yollarının gelişmesi ve kapitalizmin doğuşu, Gürcistan’ın çeşitli bölgeleri arasında işbölümü kurduğu ve prenslikleri tek bir bütün içinde birleştirmek üzere, onların iktisadi yalıtıklığını kesin olarak sarstığı zaman ortaya çıktı.

Feodalizm aşamasını aşmış ve ülkelerinde kapitalizmi geliştirmiş bulunan öbür uluslar için de aynı şey söylenebilir.

Demek ki, iktisadi yaşam birliği, iktisadi birlik, ulusun ayırıcı özelliklerinden biridir ama hepsi bu değil. Söylemiş bulunanlar dışında, ulus olarak birleşmiş insanların psikolojisinin özelliklerini de göz önünde tutmak gerekir. Uluslar birbirlerinden yalnızca yaşam koşulları bakımından değil, kendim ulusal kültürün özelliklerinde dile getiren zihniyetleri bakımından da ayrılırlar. Eğer tek bir dili konuştukları halde, İngiltere, Kuzey Amerika ve İrlanda, gene de üç ayrı ulus oluşturuyorlarsa, bunda, birbirinden farklı yaşam koşullan sonucu, bu ülkelerde kuşaktan kuşağa meydana gelmiş bulunan, o özgün ruhsal biçimleniş, oldukça önemli bir rol oynamıştır.

Elbette, ruhsal biçimlenişin kendisi ya da başka biçimde adlandırıldığı gibi, “ulusal karakter”, gözlemci için kavranılamaz bir şey olarak görünür ama bu biçimleniş, kendini ulusa özgü kültürün özgünlüğünde dile getirdiğine göre, kavranılabilir ve bilmezlikten gelinemez. “Ulusal karakter”in değişmemek üzere saptanmış bir şey olmadığını, yaşam koşulları ile birlikte değiştiğini söylemek gereksiz; ama her belirli anda varolduğuna göre, ulusun çehresi üzerinde izini bırakır.

Demek ki, kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliği, ulusun ayına özelliklerinden biridir.

Böylece, ulusu belirleyen tüm niteliklerin sözünü etmiş bulunuyoruz.

Ulus, tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadi yaşam ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliğidir ve ulusun, her tarihsel göründüğü gibi, değişim yasasına uyduğu, kendi tarihine, bir başlangıç ve bir sona sahip bulunduğu kendiliğinden anlaşılır. Sözü edilen göstergelerden hiç birinin, tek basma alındığında, ulusu belirlemeye yetmediğini belirtmek gerekir.

Dahası: bu göstergelerden bir tekinin bile yokluğu, ulusun ulus olmaktan çıkması için yeter. Eğer iktisadi bakımdan ayrılmışlarsa, eğer başka başka topraklar üzerinde yaşıyorlarsa, eğer ayrı dilleri konuşuyorlarsa vb. gene de tek bir ulus oluşturduklarını söyleyememekle birlikte, ortak bir “ulusal karakter”e sahip bulunan insanlar düşünülebilir. Örneğin, bizce tek bir ulus oluşturmayan Rus, Galiçya, Amerikan, Gürcü Yahudileri, Kafkas dağlarındaki Yahudiler, işte böyledirler.

Eğer dil ve “ulusal karakter” birliği yoksa, iktisadi yaşamları ve toprakları bir olan ama gene de bir ulus oluşturmayan insanlar düşünülebilir. Örneğin, Baluk ülkelerindeki Almanlar ve Letonlar gibi.

Son olarak, Norveçliler ve Danimarkalılar, öbür göstergelerin yokluğu göz önüne alınırsa, bu yüzden tek bir ulus oluşturmaksızın, tek bir dil konuşurlar.

Bize; ulusu, ancak ve ancak, topluca alınmış tüm göstergelerin bir araya gelmesi verebilir.

“Ulusal karakter”in ulusun niteliklerinden biri değil, bir tek temel nitelik olduğu ve tüm öbür niteliklerin, açık olarak söylemek gerekirse, ulusun nitelikleri değil, onun gelişme koşulları olduğu düşünülebilir. Örneğin, Avusturya’daki ünlü sosyal-demokrat ulusal sorun teorisyenleri, R.Springer ve özellikle O. Bauer tarafından bu görüş paylaşılır.

Bunların ulus teorilerini inceleyelim.

Springer’e göre, “ulus, bir ve aynı biçimde düşünen ve aynı biçimde konuşan insanlar birliği … toprağa bağlı olmayan bir çağdaş insanlar grubunun kültürel topluluğudur (11) (İtalikler be­nim. J.S.).

Demek ki; ulus, aralarında ne kadar ayrılmış olurlarsa olsunlar ve nerede yaşarlarsa yaşasınlar, aynı biçimde düşünen ve aynı biçimde konuşan insanlar “biriliği”dir.

Bauer daha da ileri gider: ‘Toplum nedir” diye sorar. “İnsanları ulus olarak birleştiren dil birliği midir? Ancak, İngilizler ile İrlandalılar… gene de tek bir halk oluşturmaksızın, tek bir dil konuşurlar. Yahudilerin ortak bir dili yoktur ve gene de bir ulus oluştururlar.” (12)

Peki, ulus nedir?

“Ulus karaktere ilişkin bir topluluktur.” (13)

Peki karakter, yani bu durumda ulusal karakter nedir?

Ulusal karakter demek “bir milliyetten insanları bir başka milliyetten insanlardan ayırdeden nitelikler toplamı, bir ulusu öbüründen ayırdeden bir maddi ve manevi özellikler bütünü” (14) demektir.

Kuşkusuz, ulusal hareketin gökten düşmediğini Bauer de bilir, bu yüzden şöyle ekler: “İnsanların karakteri, yazgılarından başka hiç bir şey tarafından belirlenmez”, (…) “ulus bir yazgı birliğinden başka bir şey değildir”, bu yazgı birliği de, “insanların, içlerinde, kendi yaşama araçlarını ürettikleri ve kendi emek ürünlerini üleştirdikleri koşullar” tarafından belirlenmiştir. (15)

Böylece, buradan, Bauer’in dediğine göre, ulusun en “eksiksiz” tanımına varmış bulunuyoruz.

“Ulus, yazgı birliği alanında, bir karakter birliği içinde birleşmiş tüm insanlar topluluğudur.” (16)

Demek ki, ulus, toprak, dil ve iktisadi yaşam birliği ile zorunlu bağlılık dışında alınmış, yazgı birliği alanında ulusal karakter topluluğudur.

Ancak, bu durumda, ulustan ne kalır? İktisadi bakımdan birbirlerinden ayrılmış, başka başka topraklar üzerinde yaşayan ve kuşaktan kuşağa ayrı ayrı dilleri konuşan insanlar arasında hangi ulusal topluluktan söz edilebilir?

Bauer, “ortak dilleri olmadığı” (17) halde, Yahudilerden bir ulus olarak söz eder ama örneğin birbirlerinden adamakıllı kopmuş, başka başka topraklar üzerinde yaşayan ve ayrı ayrı diller konuşan Gürcü, Dağıstan, Rus ya da Amerikan Yahudileri arasında, hangi “yazgı birliği”nden, hangi ulusal birlikten söz edebilir? Söz konusu Yahudiler, kuşkusuz, Gürcüler, Dağıstanlılar, Ruslar ve Amerikalılarla birlikte, bu halkların her biri ile ortak bir kültürel atmosfer içinde, ortak bir iktisadi ve siyasal yaşam yaşarlar; bu da onların ulusal karakterleri üzerinde bir iz bırakmaktan geri kalamaz ve eğer onlara ortak bir şey kalmışsa, bu da, din, ortak köken ve ulusal karakterin bazı kalıntılarıdır.

Bunlar yadsınamaz ama kemikleşmiş dinsel ayinler ile yitip giden ruhbilime ilişkin kalıntıların, sözü geçen Yahudilerin “yazgı’’sı üzerinde, onları çevreleyen canlı toplumsal, iktisadi ve kültürel çevreden daha güçlü bir biçimde etkili oldukları ciddi olarak nasıl ileri sürülebilir? Oysa, genel olarak Yahudilerden tek bir ulus olarak, işte ancak bu varsayıma dayanarak söz edilebilir. O zaman Bauer’in ulusunu, tinselcilerin (spiritualiste) gizemli ve kendi kendine yeten “ulusal ruh”undan ne ayırır?

Bauer, ulusun “ayırıcı özelliği” (ulusal karakter) ile onun yaşam “koşulları” arasında, bunları birbirinden ayırarak, aşılmaz bir sınır çizer ama ulusal karakter, eğer yaşam koşullarının yansıması değilse, eğer çevreden edinilen izlenimlerin bir yoğunlaşması değilse nedir? Onu yalıtarak ve kendisini oluşturan alandan ayırarak, yalnızca ulusal karakterle nasıl yetinilebilir?

Sonra, 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın başlarında, Kuzey Amerika henüz ‘Yeni-İngiltere” olarak adlandırılırken, İngiliz ulusunu Kuzey Amerikan ulusundan ne ayırıyordu?

Elbette ulusal nitelik değil: Çünkü Kuzey Amerikalılar İngiltere’den gelmişlerdi; onlar, kendileri ile birlikte, Amerika’ya İngiliz dilinden başka, her ne kadar yeni koşulların etkisi altında onlarda özel bir karakter oluşmaya başlamışsa da, elbette o kadar çabuk vazgeçemedikleri İngiliz ulusal karakterini de getirmişlerdi. Gene de, az çok büyük bir karakter ortaklığına karşın, onlar, daha o zamandan, İngiltere’den ayrı bir ulus oluşturuyorlardı! Ulus olarak “Yeni-İngiltere”nin, ulus olarak İngiltere’den, o zaman özel ulusal karakteri bakımından değil ya da ulusal karakterden çok İngiltere’den ayrı olan çevre bakımından, yaşam koşulları bakımından ayrıldığı ortadadır. Böylece, gerçekte ulusun bir tek ayırıcı özelliği olmadığı açıktır. Ancak ve ancak uluslar karşılaştırıldığı zaman, aralarından bazen birinin (ulusal karakter), bazen öbürünün (dil), bazen  bir üçüncüsünün (toprak, iktisadi koşullar) daha belirgin bir biçimde göründüğü bir nitelikler toplamı var. Ulus, birlikte alınmış tüm niteliklerin bir bileşimidir.

Bauer’in; ulusu, ulusal karakter ile özdeşleştiren görüşü, ulusu topraktan ayırır ve onu kendi kendine yeten, bir tür görünmez bir güç durumuna getirir. Bunun sonucu, bu, artık canlı ve etkin bir ulus değil ama gizemli, kavranmaz ve mezar-ötesi bir şeydir. Çünkü, yineliyorum, örneğin Gürcü, Dağıstanlı, Rus, Amerikan ve başka uluslar Yahudileri tarafından oluşturulmuş, üyeleri birbirini anlamayan (çeşitli diller konuşan), yeryüzünün ayrı ayrı yerlerinde yaşayan, birbirini hiç görmeyecek, ne barış, ne de savaş zamanı, hiç bir zaman birlikte davranmayacak olan o Yahudi ulusu ne menem bir şeydir? Hayır, sosyal-demokrasi, kendi ulusal programını, böyle yalnızca kağıt üzerinde varolan “uluslar” için saptamaz. Sosyal-demokrasi; ancak ve ancak, davranan, hareket eden ve bu nedenle de, başka ulusları kendisini hesaba katmaya zorlayan gerçek ulusları göz önünde tutabilir.

Bauer, açıkça, tarihsel bir kategori olan ulus’u, etnografik bir kategori olan aşiret ile karıştırıyor.

Ayrıca, görünüşe göre; Bauer de, konumunun güçsüzlüğünü sezmektedir. Kitabının başında, Yahudileri korkusuzca bir ulus olarak ilan eden Bauer,i (18) kitabının sonunda, “kapitalist toplumun genel olarak, onların (Yahudilerin) kendilerini ulus olarak korumalarına olanak vermediğini” (19) söyleyerek kendini düzeltir ve onları öbür ulusların özümlediğini kabul eder. Bunun nedeni, anlaşıldığına göre, “Yahudilerin, sınırları belirli bir yerleşme bölgelerinin olmayışı”dır. (20) Oysa böyle bir bölge, örneğin, Bauer’e göre, kendilerini ulus olarak koruyacak olan Çeklerde vardır. Uzun sözün kısası, bunun nedeni, toprak yokluğundadır.

Böyle düşünürken, Bauer, ulusal özerkliğin, Yahudi işçilerin istemi olamayacağını tanıtlamak istiyordu (21) ama bunu yapmakla, farkında olmaksızın, ulusun niteliklerinden biri olarak toprak birliğini yadsıyan kendi öz teorisini yıkmış bulunuyor.

Ancak; Bauer, daha ileri gider. Kitabının başında, gözünü kırpmadan “Yahudilerin ortak dili yoktur ama gene de bir ulus oluşturmaktan geri kalmazlar” der (22) ama daha 130. sayfaya gelir gelmez, gene gözünü kırpmadan: ‘’Ortak bir dil olmaksızın hiç bir ulusun vurulamayacağından kuşku yok” (23) (İtalikler benim, J.S.) diyerek cephe değiştirir.

Bauer; burada, “dilin, insanlar arasındaki ilişkilerin en önemli aracı” (24) olduğunu tanıtlamak istiyordu ama aynı zamanda, istemeksizin, tanıtlamak istemediği bir şeyi de, yani dil-birliğinin önemini yadsıyan kendi teorisinin eksikliğini de tanıtlamış bulunuyor. İdealist iplikten dikilmiş bu teori, kendi kendini işte böyle yalanlar.

Dipnotlar:

(*) Serflik: Yalnız toprağın sahibine bağlı çalışan, bunun karşılığında yer, yiyecek gibi giderlerinin toprak sahibi tarafından karşılanan sistem. (CC)
(**) Likidatör: Tasfiye etmek

1) 1912 sonuyla 1913 başlarında Viyana’da yazılmış olan “Marksizm ve Ulusal Sorun” ilk kez, 1913’te “K. Stalin” imzasıyla Prosveşçenye no 3 ve 5’te “Ulusal Sorun ve Sosyal-Demokrasi” başlığı altında yayımlandı. 1914’te “Ulusal Sorun ve Marksizm” başlığı altında Petersburg’da Priboy Yayınlan tarafından Lroşür olarak yayınlanan bu yazı, 1920’de, ulusal azınlıklar halk komi­serliği tarafından Stalin’in ulusal sorun hakkındaki başka yazılarını da içeren bir kitapta yayımlandı. (Devlet Yayınlan, Tula.) Bu son kitabın başında, “Yazarın Notu” başlıklı bir giriş vardır. Aşağıdaki pasaj bu yazıyla ilgili olan kısımdır:”… Yazı, emperyalist savaşın başlamasından 1,5 yıl önce, çarlığın ve büyük toprak sahiplerinin gerici atılımları döneminde Rus sosyal-demokrasisinin saflarındaki ulusal sorunla ilgili ilke tartışmaları dönemini yansıt­maktadır ki, bu dönem, Rusya’da burjuva demokratik devrimin yükseliş dönemidir. O sıralarda iki ulus teorisi ve bundan doğan iki ulusal program çatışmaktaydı: Bundun ve Menşeviklerin desteklediği Avusturya programı ve Bolşeviklerin Rus programı; okur, yazıda bu iki akımın ayına özelliklerini bulacaktır. Sonraki olaylar ve özellikle emperyalist savaş ve Avusturya-Macaristan’ın ayrı ayrı ulusal devletlere bölünmesi, gerçeğin hangi tarafta olduğunu açıkça göstermiştir. Springer’in ve Bauer’in ulusal programlan fiyas­koyla sonuçlandığına göre, tarihin “Avusturya ekolünü” mahkum ettiğinden kuşku duyulmaz. Bundun kendisi de, “kapitalist düzen çerçevesi içinde formülleştirilen kültürel-ulusal özerklik isteminin (yani Avusturyalıların ulusal programının), sosyalist devrim koşullarında anlamını yitirdiğini” kabul etmiştir 0920, XII. Bund Kongresi). Bund, bunu söylemekle, farkında olmadan, Avustur­ya ulusal programının teorik temellerinin doktrin bakımından tutarsızlığını, Avusturya ulus teorisinin doktrin bakımından tutarsızlığını kabul etmektedir.”Stalin’in bu yazısı dolayısıyla Lenin, 1913 Şubatının ikinci yansında Gorki’ye şöyle yazıyordu; “Bizim burada üstün bir Gürcümüz var, Avusturyalıların bütün malzemelerini ve diğer malzemeleri topladıktan sonra Prosveşçenye için büyük bir yazı hazırlama işine girişti.” Lenin, Sosyal-Demokrat, no 32’de yayınlanan “RSDİP’nin Ulusal Programı” başlıklı yazısında (15 (28) Aralık 1913), söz konusu incelemenin büyük değer taşıdığını belirtmiştir. Ulusal soru­nun bu dönem içinde en ön plana geçmesini sağlayan nedenlere değinirken, Le­nin, şöyle yazıyordu: “Marksist teorik yazında bu durum ve sosyal-demokratların ulusal programının temelleri, son dönemde aydınlığa kavuşturulmuştur (burada başta Stalin’in makalelerini belirtmek gerekir).” (Bkz: V. I. Lenin, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol Yayınlan, Ankara 1978, s. 7-8.) —Ed.
2) Siyonizm, Yahudi küçük ve orta burjuvazi içinde, tüccarlar, za­naatçılar arasında, aydınlar, ticari memurlar, esnaf ve Yahudi işçilerinin en geri katmanları arasında yandaşları olan gerici-milliyetçi siyasal akım. Bu akım, amaç olarak, Filistin’de bir Yahudi burjuva devleti kurmayı benimsemişti. Ve Yahudi İşçi yığınlarını, proletaryanın ortak savaşından tecrit etmeye çalışıyordu. —Ed.
3)
Panislamizm, İslam dininden bütün halkları tek bir bütün içinde topla­mayı amaç edinen (hanlar, mollalar, büyük toprak sahipleri, tüccarlar vb.) Türk, Tatar ve benzeri kavimlerin yukarı katmanlarının siyasal ideolojisi, Panislamizm’e yakın bir ikinci akım, Turancılıktır. Bu akımın amacı bütün Müslüman Türk halkları, Türk iktidarı altında toplamaktır. —Ed.
4)
Bund,  Litvanya, Polonya ve Rusya Yahudi İşçileri Genel Birliği’nin kısa adı- 1897’de Vilna Kongresinde kurulan Bund, daha çok Yahudi za­naatçılar arasında büyük bir faaliyet gösterdi. Bund, RSDİP’nin 1898’dekİ I. Kongresinde bu partiye katıldı. Bu katılış “özerk bir örgüt olarak ve Yahudi pro­letaryasını özellikle ilgilendiren sorunlarda bağımsız kalmak koşuluyla” bir katılıştı. 190] ‘e kadar siyasal istemleri arasında Bund, partinin dışında ancak Yahudiler  için medeni haklar  eşitliği istemekteydi. RSDİP’nin 1903’teki II. Kongresinde Bund, kendisinin, Yahudi proletaryasının biricik temsilcisi olarak tanınması ve partide federatif temeller üzerinde bir kuruluş olarak kabul edilmesi yolundaki istemleri reddedilince, partiyi terk etti. 19Q5’te yapılan VI. Kong­resinde Bund, “eğitim vb. gibi bütün kültür sorunlarıyla ilgili görevlerin, devle­rin ve onun yerel ve bölgesel özerk organlarının elinden alınarak, ulusun bütün üyeleri tarafından eşit, doğrudan doğruya, gizli ve evrensel seçim yoluyla ku­rulmuş olan yerel ve merkezi özel kurumlar olarak, ulusun kendisine devri” biçiminde ifade edilen “kültürel-ulusal özerklik” istemini formülleştiriyor. Bund’un RSDlP’yle ikinci birleşmesi, 1906’da IV. Stokholm Kongresinden sonra oldu. Bu kongre. Bundun ulusal programı sorununu incelemedi, onu açık bıraktı. Parti-içi savaşımda Bund, çoğunlukla sağ bir tutumu benimsiyor ve Menşevikleri destekliyordu; 1912’den başlayarak tasfiyecilerle sıkı örgüt teması kurdu. Savaş sırasında (küçük bir enternasyonalist grup dışında) Bund, ulusal savunmadan yana oldu ve Şubat Devriminden sonra da koalisyon hükümetini destekleyerek Bolşeviklere karşı savaştı. 1918 sonlarında Bund’un içinde sol gruplar oluştu. Ve 1919 Mayısında Ukrayna muhaliflerinin “Komünist Bund”unun ilk Kiev Konferansı oldu. Burada, bu örgüt, 1919 Ağustosunda Rus Komünist Partisine kabul edilen “Yahudi Komünist Birliği” (Komfarband) kur­mak üzere “Birleşmiş Yahudi Komünist Partisiyle” tek bir örgüt içinde kaynaştı: Beyaz-Rusya’da ‘Yahudi Komünist Partisi” biçiminde örgütlenen Bundun sol-kanadı da 1919 Martında Rus Komünist Partisine katıldı. Ve en sonu, 1921 Martında Minsk Konferansında Bundun geri kalan kısmı da, başında Abramo-viç’İn bulunduğu önemsiz bir kısmını dışta bırakarak, Rus Komünist Partisine katılma kararını resmen aldı. Daha 1920’de, XII. Konferansında, Sovyet ikti­darına karşı muhalefet taktiğinden vazgeçmenin gereğine karar veren Bund, kendi başlıca milliyetçi isteminin, “kültürel-ulusal özerklik” isteminin gereksiz­liğini   resmen   teslim   etmiş   ve   “kapitalist   düzen   çerçevesi   içinde formüllendirilmiş olan kültürel-ulusal özerklik istemi, sosyalist devrim koşullan içinde anlamını yitirmektedir” biçiminde açıklamada bulunmuştur. —£d.
5)
Bkz: Bundun IX. Kongresi Üzerine Rapor.
6)
Bundun IX. Kongresi 1912’de Viyana’da toplandı. Bu kongre, impara­torluk IV. Duma’sının seçimleriyle ilgili sorunları ve tasfiyecilerin Ağustosta Parti Kongresine davetleri (7 nolu nota bakınız) sorunlarını inceledi. Bilindiği gibi Bundcular, bu kongreyi kapamışlardı. Bundun X. Kongresinin kararlan aşırı ölçüde oportünizm ve tasfiyecilik niteliği taşıyordu (cumhuriyet slo­ganından vazgeçilmesi, proletaryanın devrimci görevlerinin terk edilmesi). Bu kongre, Bund’un Menşevik tasfiyecilerle ve Polonya Sosyalist Partisinin “sol-kanadı” ile resmen ilan edilmiş olan birliğini onayladı. —Ed.
7)
Bkz: Ağustos Konferansı Bildirisi.
8)
Söz konusu olan 1912 Ağustosunda Viyana’da toplanan ve Ağustos Konferansı diye adlandırılan tasviyecilerin konferansıdır. Bu konferansın amacı anti-Bolşevik bir blok kurmaktı. Tasfiyeciler konferansında Bund, Letonyalılar ve Kafkasya sosyal-demokratlarının bir kısmı yer aldı. Konferansın baş örgütlendirici ve esin perisi Leon Trotskİ oldu. —Ed.
9)
Bkz: Ağustos Konferansı Bildirisi.
10) Gürcistan’da serfligi kaldıran 1863-1867 reformu söz konusudur. —Ed.

11)
R. Springer’in Ulusal Problem’ine bakınız, s. 43, Obsçestvennaya Polza Yayınlan, 1909.
12)
Bkz: O. Bauer, Ulusal Sorun ve Sosyal-Demokrasi, Serp Yayınlan, s. 1-2,1909.
13)
Aynı yapıt, s. 6
14)
Bkz: Bauer, Ulusal Sorun ve Sosyal-Demokrasi, s. 2.
15)
Aynı yapıt, s. 24-25.
16)
Aynı yapıt, s. 139.
17)
Aynı yapıt, s. 2.
18)
Bkz: Otto Bauer, Ulusal Sorun ve Sosyal-Demokrasi, s. 2.
19)
Aynı yapıt, a 389.
20)
Aynı yapıt, s. 388.
21)
Aynı yapıt, s. 396.
22)
Aynı yapıt, s. 2.
23)
Aynı yapıt, s. 2.
24)
Aynı yapıt s-130.

 

ULUSAL HAREKET

Ulus, yalnızca tarihsel bir kategori değil, ama belirli bir çağın, yükselen kapitalizm çağının tarihsel bir kategorisidir. Feodalizmin tasfiye ve kapitalizmin gelişme süreci, aynı zamanda insanların uluslar biçiminde kuruluşu sürecidir de. Örneğin, Batı Avrupa’da bu böyledir. İngilizler, Fransızlar, Almanlar, İtalyanlar vb. feodal parçalanmayı yenen kapitalizmin muzaffer yürüyüşü sırasında ulus olarak kurulmuşlardır. Ama ulusların oluşması, orada, aynı zamanda onların bağımsız ulusal devletler durumuna dönüşmeleri anlamına da geliyordu. İngiliz, Fransız ulusları ve öbür uluslar, aynı zamanda, İngiliz vb. devletleridirler de. Bu sürecin dışında kalmış bu­lunan İrlanda, genel tabloda hiç bir şeyi değiştirmez.

Doğu Avrupa’da durum biraz başkadır. Batıda, uluslar, devletler biçiminde gelişirlerken, Doğuda, çokuluslu devletler, birçok milliyetlerden bileşik devletler kurulmuş bulunuyordu. Avusturya-Macaristan gibi, Rusya gibi. Avusturya’da, Almanlar, siyasal bakımdan en gelişmiş milliyet olarak göründüler; bunun sonucu Avusturya milliyetlerini bir devlet içinde birleştirme işini onlar yüklendiler. Macaristan’da, Macar milliyetlerinin çekirdeği olan Magyarlar, devlet biçiminde Örgütlenmeye en yatkın milliyet olarak göründüler; ve Macaristan’ın birleştiricileri de onlardır. Rusya’da, milliyetlerin birleştiricileri olma rolü, başlarında örgütlü ve tarihsel olarak oluşmuş soyluluğun güçlü bir askeri bürokrasisi bulunan Büyük-Ruslar tarafından üstlenilmiştir.

Doğu Avrupa’da da böyle olmuştur.

Devletlerin bu özel kuruluş biçimi, ancak henüz tasfiye edilmemiş feodalizm koşullarında, belli belirsiz gelişmiş bir kapitalizm koşullarında, geri plana itilmiş bulunan milliyetler, uluslar biçiminde kurulmak üzere, henüz iktisadi bakımdan sağlamlaşmaya vakit bulamadıkları zaman görülebilirdi.

Ama kapitalizm, Doğu Avrupa devletlerinde de gelişmeye başlar. Ticaret ve ulaştırma yolları gelişir. Ortaya büyük kent­ler çıkar. Uluslar iktisadi bakımdan sağlamlasın Ezilmiş milliyetlerin dingin yaşamına birdenbire giren kapitalizm, onları et­kiler ve harekete getirir. Basın ve tiyatronun gelişmesi/Avusturya’da) Reichsrat ve (Rusya’da) Dumanın faaliyeti, “ulusal duygu”ları pekiştirmeye katkıda bulunurlar. Oluşmuş bulunan intelligentsia, “ulusal görüş”ü benimser ve o yönde davranır…

Ama kendilerine özgü bir yaşamın bilincine varmaya başlamış bulunan ezilmiş uluslar, henüz bağımsız ulusal devletler biçiminde örgütlenmezler: yolları üzerinde, egemen ulusların, artık uzun zamandan beri devletin başına geçmiş bulunan yö­netici katmanlarının sert direnci ile karşılaşırlar. Artık çok geç!

Avusturya’da Çekler, Polonyalılar vb.Macaristan’da Hırvatlar vb. Rusya’da Letonyahlar, Litvanyahlar, Ukraynalılar, Gürcüler, Ermeniler vb. ulus olarak işte böyle oluşurlar. Batı Avrupa’da bir istisna olan şey (İrlanda), Doğuda kurul durumuna gelmiştir.

Batıda, İrlanda, istisnai rejime bir ulusal hareketle karşılık verdi. Doğuda, uyanmış bulunan uluslar da aynı biçimde kar­şılık vereceklerdi.

Doğu Avrupalı genç ulusları savaşıma iten koşullar, işte böyle oluşmuş bulunuyor.

Savaşım, uygunca söylemek gerekirse, ulusların tümü arasında değil, efendi uluslar ile ezilmiş ulusların egemen sınıf­ları arasında başladı ve alevlendi. Savaşım, genel olarak ya ezilen ulusun kentli küçük-burjuvazisi tarafından efendi ulusun büyük burjuvazisine karşı (Çekler ve Almanlar); ya ezilen ulu­sun kırsal burjuvazisi tarafından egemen ulusun büyük toprak sahiplerine karşı (Polonya’daki Ukraynalılar); ya da ezilen ulusların tüm “ulusal” burjuvazisi tarafından efendi ulusun hükmeden soyluluğuna karşı (Rusya’da Polonya, Litvanya, Ukrayna) yürütülmüştür.

Burjuvazi, başlıca rolü elinde tutar.

Pazar işte, genç burjuvazi için ana sorun. Genç burjuvazinin ereği, metamı pazara sürmek ve bir başka milliyetin burjuvazisi ile rekabetten zafer kazanmış olarak çıkmaktır. Kendi  “öz”, “ulusal” pazarının sağlama  bağlama isteğinin nedeni budur. Pazar, burjuvazinin milliyetçiliği öğrendiği ilk okuldur.

Ama işler her zaman pazarla sınırlanmaz. Savaşıma, “bilek gücü ve salt savunma” yöntemleri ile, egemen sınıfın yarı-feodal, yarı-burjuva bürokrasisi de katılır. Efendi bir ulusun burjuvazisi, ister küçük, ister büyük olsun, önemli değil, rakibinin hakkından “daha çabuk” ve “daha korkusuzca” gelme olanağını kazanır. “Güçler” birleşir ve “başka ırktan” burjuvaziye karşı, baskı biçiminde yozlaşan, bir dizi kısıtlayıcı önlemler uygulanmaya başlanır. Savaşım, iktisadi alandan siyasal alana aktarılmıştır. Yer değiştirme özgürlüğünün kısıtlanması, dilin kullanılmasına karşı engeller, seçim haklarının kısıtlanması, okul sayısının azaltılması, dinsel inançlara karşı engeller vb. “rakip”in başına dolu gibi yağar. Kuşkusuz, bu türlü engeller yalnızca egemen ulusun burjuva sınıflarının çıkarına yaramakla kalmaz, ama egemen bürokrasinin Özgül ereklerine, deyim yerindeyse kast ereklerine de yararlar. Ama sonuçlar bakımın­dan, bunun hiç bir önemi yoktur; ister Avusturya-Macaristan, ister Rusya söz konusu olsun, burjuva sınıflar ile bürokrasi, bu konuda el ele yürürler.

Ezilen ulusun dört bir yandan sıkıştırılan burjuvazisi, elbette harekete geçer. “Kendi halkı”na başvurur ve kendi sorununu tüm halkın sorunuymuş gibi göstererek, avaz avaz “vatan”ı yardıma çağırmaya başlar. Kendi “yurttaş”ları arasından, kendisi için… “vatan” yararına bir ordu toplar. Ve “halk”, çağrılara her zaman kayıtsız kalmaz, onun bayrağı yöresinde toplanır: Yukardan gelen baskı onu da ezer ve onda da hoşnutsuzluk uyandırır.

Ulusal hareket, işte böyle başlar.

Ulusal hareketin gücü, ulusun geniş katmanlarının, proletarya ile köylülüğün, bu harekete katılma derecesine bağlıdır.

Proletaryanın burjuva milliyetçiliği bayrağı altında saflara girip giremeyeceği, sınıf çelişkilerinin gelişme, proletaryanın bilinç ve örgütlenme derecesine bağlıdır. Bilinçli proletaryanın kendi denenmiş bayrağı vardır ve onun için burjuvazinin bayrağı altında saflara girmenin hiç bir gereği yoktur.

Köylülere gelince, onların ulusal harekete katılmaları, her şeyden önce baskının niteliğine bağlıdır. Eğer baskı, İrlanda’da olduğu gibi, “toprak” çıkarlarına zarar veriyorsa, büyük köylü yığınları hemen ulusal hareket bayrağı altında yer alırlar.

Öte yandan, eğer, örneğin Gürcistan’da, az buçuk ciddi Rusdüşmanı bir milliyetçilik yoksa, bunun başta gelen nedeni, orada yığınlar içinde, böylesine bir milliyetçiliği besleyebilecek Rus büyük toprak sahipleri ya da Rus büyük burjuvazisinin bulunmayışıdır. Gürcistan’da Ermeni-düşmanı bir milliyetçilik vardır; ama bu da, orada hala, henüz güçlenmemiş bulunan Gürcü küçük-burjuvazisini alt ederek, onu Ermeni-düşmanı milliyetçiliğe iten bir Ermeni büyük burjuvazisi bulunduğu içindir.

Bu etkenlere göre, ulusal hareket ya durmadan genişleyerek, bir yığın niteliğine bürünür (İrlanda, Galiçya) ya da bir küçük çekişmeler dizisi durumuna dönüşür ve dükkan tabelaları uğruna utanç verici “savaşım” biçiminde yozlaşır (bazı küçük Bohemya kasabaları).

Ulusal hareketin içeriği, elbette her yerde aynı olamaz: Bu içerik, hareket tarafından formüllendirilen çeşitli istemlere bağlıdır. İrlanda’da, hareket, tarımsal bir niteliğe; Bohemya’da, bir “dil” sorunu niteliğine bürünür; şurada, yurttaş eşitliği ve din özgürlüğü; burada, “kendi” memurları ya da kendi diyeti istenir. Çeşitli istemler, çoğu kez, genel olarak ulusu nitelendiren çeşitli belirtileri (dil, toprak vb.) gösterir gibi olur­lar. Akılda tutulacak şey, bauerci evrensel “ulusal karakter”e ilişkin bir istemin hiç bir yerde görülmemesidir. Ve bu da kolay anlaşılır: Kendi başına alınmış “ulusal karakter”, kavranılamaz bir şeydir ve J. Strasser’in de haklı olarak belirttiği gibi, “siyaset yapmak için bundan yararlanılamaz.”25

Ulusal hareketin biçimleri ve karakteri, özet olarak, budur.

Bu söylenenlerden, açıkça, yükselen kapitalizm koşullarındaki ulusal savaşımın, burjuva sınıfların kendi aralarındaki bir savaşım olduğu sonucu çıkar. Bazan, burjuvazi, proletaryayı da ulusal hareket içine sürükleme başarısını gösterir, ve o zaman ulusal savaşım, görünüşte, ama ancak görünüşte, hir “genel halk hareketi” niteliğini kazanır, özünde, ulusal savaşım, her zaman burjuva nitelikte, yalnızca burjuvazi için yararlı ve istenir olarak kalır.

Ama bundan, proletaryanın, milliyetlerin ezilmesi siyasetine karşı savaşmaması gerektiği sonucu çıkmaz.

Yer değiştirme özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar, seçim haklarından yoksunluk, dilin kullanılmasına karşı çıkarılan engeller, okul sayısının azaltılması ve öbür önlemler, işçilere de burjuvazi kadar, hatta daha da çok zarar verir. Böyle bir durum, egemenlik altında yaşayan uluslar proletaryasının manevi güçlerinin özgürce, gelişmesini engellemekten başka bir sonuç veremez. Toplantı ve konferanslarda ana dilini konuşmasına izin verilmezken, okulları kapatılırken, Tatar ya da Yahudi işçinin manevi yeteneklerinin tam gelişmesinden ciddi olarak sözedilemez.

Ama milliyetçi baskı siyaseti, proletarya davası için bir başka yönden de tehlikelidir. Bu siyaset, nüfusun geniş katmanlarının dikkatini, toplumsal sorunlardan, sınıflar savaşımı sorunlarından, ulusal sorunlara, proletarya ile burjuvazinin “ortak” sorunlarına doğru çevirir. Ve bu da, “çıkarların uyumu” yalanını yaymak için, proletarya sınıf çıkarlarına gölge düşürmek için, işçileri manevi bakımdan köleleştirmek için, elverişli bir alan yaratır. Böylece, tüm milliyetler işçilerinin birleşme işinin önüne ciddi bir engel dikilmiş olur. Eğer Polonyalı işçilerin önemli bir kesimi, bugüne kadar, burjuva milliyetçileri tarafından manevi bakımdan köleleştirilmiş bulunuyorsa, eğer bu kesim bugüne kadar uluslararası işçi hareketinin uzağında kalmış bulunuyorsa, bu, özellikle, “iktidar sahiplerinin geleneksel Polonya-düşmanı siyasetleri böyle bir köleliğe alan hazırladığı, işçilerin bu kölelikten kurtulmalarını güçleştirdiği içindir.

Ama baskı siyaseti bununla da yetinmez. Bu siyaset, ezme “sistem”inden çoğu kez, ulusları birbirine karşı kışkırtma “sistem”ine, insan kırımları ve pogromlar “sistemine geçer. Bu sonuncusu, elbette, ne her zaman, ne de her yerde olanaklıdır ama olanaklı olduğu yerde -temel özgürlüklerin yokluğunda-, çoğu kez, işçilerin birleşme işini kan ve gözyaşları içinde boğmakla tehdit eden, korkunç ölçülere varır. Kafkasya ve Güney Rusya, bunun çok sayıda örneklerini verirler. “Egemen olmak için bölmek”- kışkırtma siyasetinin amacı, işte budur. Ve böyle bir siyaset başarı kazandığı ölçüde, proletarya için en büyük kötülüğü, devleti birleştiren tüm milliyetler işçilerinin birleşme işi karşısındaki en ciddi engeli oluşturur.

Ne var ki, işçilerin çıkan, bütün yoldaşlarının tek bir uluslararası ordu içinde iyiden iyiye kaynaşmalarında, burjuvazi karşısındaki manevi kölelikten bir an önce ve kesin olarak kur­tulmalarında, hangi ulustan olursa olsun, yoldaşlarının manevi güçlerinin tam ve özgür gelişmesindedir.

Bundan ötürü, işçiler, en incesinden en kabasına kadar, bütün biçimleri altındaki baskı siyasetine karşı da bütün biçimleri altındaki kışkırtma siyasetine karşı da savaşırlar ve savaşacaklardır.

Bundan ötürü bütün ülkelerin sosyal-demokrasisi, ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkını ilan eder.

Kendi kaderini tayin etme hakkı, şu anlama gelir: Kaderini kararlaştırma hakkına, yalnızca, ulusun kendisi sahiptir, kimse­nin, ulusun yaşamına zorla karışmak, okullarını ve öbür kurumlarını yıkma, alışkanlık ve geleneklerini yoketme, dilini kullanmasını engelleme, haklarını kısıtlama hakkı yoktur.

Elbette, bu, sosyal-demokrasinin, ulusun tüm olanaklı ve düşünülebilir alışkı ve kurumlarını destekleyeceği anlamına gelmez. Ulus üzerinde uygulanan zorbalıklara karşı savaşım veren sosyal-demokrasi, söz konusu ulusun emekçi katmanlarının onun zararlı alışkı ve kurumlarından kurtulmasını sağlamak için bu alışkı ve kurumlara karşı ajitasyon yapmaktan hiç bir zaman geri kalmayarak, sadece ve sadece ulusun kendi kaderini tayin etme hakkını savunacaktır.

Kendi kaderini tayin etmesi demek, ulusun istediği biçimde örgütlenebilmesi demektir. O, kendi yaşamını özerklik ilkelerine göre örgütleme hakkına sahiptir. O, öbür uluslarla federatif bağlar kurma hakkına sahiptir. O, büsbütün ayrılma 19. yüzyıl sonlarında, Polonyalı Marksistler, daha o zamandan Polonya’nın ayrılmasına karşı çıktılar ve son elli yıl boyunca, Rusya ile Polonya’nın iktisadi ve kültürel bir yaklaşması yönünden derin değişiklikler ortaya çıkmış bulunduğuna göre, onlar da haklıydılar. Ayrıca, bu dönem boyunca, ayrılma sorunu, pratik bir konu olmaktan çıkmış, belki yalnızca yurtdışındaki aydınlan heyecanlandıran akademik bir tartışma konusu durumuna gelmişti. Ama bu, Polonya’nın ayrılma sorununun yeniden gündeme girebileceği bazı iç ve dış konjonktürler olanağını elbette dışlatamaz.

Bundan şu sonuç çıkar ki, ulusal sorunun çözümü, ancak kendi gelişmeleri içinde göz önünde tutulmuş tarihsel koşullara göre mümkün olur.

Belli bir ulusu çevreleyen iktisadi, siyasal ve kültürel koşullar, şu ya da bu ulusun nasü örgütleneceğini, gelecekteki anayasasının hangi biçimlere bürüneceğini bilme sorununu çözmek için tek anahtar, işte budur. Her ulus için, sorunun özel bir çözümünün kendini zorla kabul ettirmesi mümkündür. Ulusal sorunda, sorunu diyalektik bir yönde koymanın zorunlu olduğu yer, işte burasıdır.

Bu böyle olduğuna göre, ulusal sorunu, kökeni bunda kadar çıkan çok yaygın, ama çok da dar düşünceli bir “Çözüm” yoluna kesinlikle karşı çıkmalıyız. Ulusal sorunu sözüm ona çözüme bağlamış bulunan ve Rus sosyal-demokratlarının onlardan bu çözümü almaktan başka yapacakları bir şey olmadığı söylenen Avusturya Sosyal-demokrasisi ile Güney Slavları27 sosyal-demokrasisine başvurmaya dayanan o kolay yöntemden söz ediyoruz. Bu yönteme göre, Avusturya için doğru olan her şey, diyelim, Rusya için de doğru sayılır. Bu durumda, en önemli ve kesin olan şey, gözden yitirilir: Genel olarak Rusya’da, özel olarak da Rusya içinde ayrı ayrı alınan her ulusun yaşamında varolan somut tarihsel koşullar.

Örneğin, ünlü bundcu V. Kossovski’yi dinleyin:

“IV. Bund Kongresinde28 sorunun [yani ulusal sorunun —J.S.] ilke yönü tartışıldığı zaman. Güney Slavları Sosyal Demokrat Partisi’nin anlayışı içinde, delegelerden biri tarafından önerilmiş bulunan sorunun çözümü, herkesçe onaylandı.”29

Sonuç: “Kongre, oybirliği ile…” ulusal özerkliği “kabul etti”.

Hepsi bu! Ne Rus gerçekliğinin çözümlenmesi, ne de Rusya’daki Yahudilerin yaşam koşullarının incelenmesi: Önce Güney Slavları Sosyal-Demokrat Partisi’nden hazır çözüm alındı, sonra “onaylandı”, en sonra da “oybirliği ile kabul edildi”. Bundcular Rusya’da ulusal sorunu işte böyle koyar ve işte böyle “çözerler”…

Bununla birlikte, Avusturya ile Rusya birbirinden çok başka koşullar sunarlar. Brünn’de (1899),30 Güney Slavları Sosyal-Demokrat Partisi anlayışı içinde, (gerçi önemsiz birkaç değişiklik ile) bir ulusal program kabul ermiş bulunan Avusturya sosyal-demokrasisinin, soruna, deyim yerindeyse, tamamen Rus-olmayan bir biçimde yanaşmasını ve onu, elbette, aynı biçimde çözmesini de, işte bu durum açıklar.

Her şeyden önce, sorunun konuş biçimi. Avusturyalı ulusal özerklik teorisyenleri, Brünn ulusal programı ve Güney Slavları Sosyal-Demokrat Partisi karan yorumcuları, Springer ve Bauer, sorunu nasıl koyarlar?

“Burada -der Springer-, genel olarak bir milliyetler devletinin mümkün olup  olmadığı ve özel olarak da Avusturya milliyetlerinin   tek bir siyasal bütün oluşturma zorunluluğu içinde bulunup bulunmadıklarını bilme   sorununu yanıtsız bırakıyoruz;   bu sorunları çözülmüş sayalım. Sözü geçen ola­nak ve zorunluluk ile aynı düşüncede olmayan biri için araştırmamız elbette temelsiz olacak. Bizim konumuz şu: Belirli uluslar ortak bir yaşam sürme  zorundadırlar: Onların daha iyi yaşayamamalarını hangi hukuksal biçimler sağlayacak” (İtalikler Springer’in, –J.S.).

Böylece, Avusturya devletinin birliği, çıkış noktasıdır.

Bauer de aynı kanıdadır:

“Avusturya uluslarının bugün oldukları gibi, şu anda yaşadıkları devlet içinde birleşik olarak kalacakları varsayımından hareket ediyor ve bu birlik çerçevesinde, ulusların kendi aralarındaki ilişkiler ile hepsinin devlete karşı ilişkilerinin ne olacağını soruyoruz.”32

Burada da: her şeyden önce, Avusturya’nın birliği.

Rus sosyal-demokrasisi, sorunu böyle koyabilir mi? Hayır. Ve çünkü, daha baştan beri, ulusların kaderlerini kendilerinin tayin etmesi hakkı görüşünü, ulusun ayrılma hakkına sahip bulunduğu yolundaki görüşü benimsediği için bunu yapamaz. Hatta bundcu Goldblatt bile, Rus sosyal-demokrasisinin II. Kongresinde, Rus sosyal-demokrasisinin, ulusların kaderlerini serbestçe tayin etme görüşünden vazgeçmeyeceğini kabul etmişti. O zaman Goldblatt şöyle diyordu: “Ulusların kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkına karşı hiç bir şey söylenemez. Herhangi bir ulusun kendi bağımsızlığı için savaşım verdiği durumda, buna karşı çıkılamaz. Eğer Polonya, Rusya ile ‘meşru nikahlı’ olarak evlenmek istemiyorsa, onu sıkıştırmak bize düşmez.”

İyi. Ama o zaman, bundan, Avusturya ve Rus sosyal-demokratlarındaki çıkış noktalarının, özdeş olmak şöyle dursun, tersine, taban tabana karşıt oldukları sonucu çıkar. Bundan sonra da, Avusturyalılardan, onların ulusal programını alma olanağından söz edilebilir mi?

Devam edelim. Avusturyalılar, “milliyetlerin özgürlüğü” nü, küçük reformlar yoluyla, yavaş yavaş gerçekleştirmeyi düşünürler. Ulusal özerkliği pratik önlem olarak öneren Avusturyalılar köklü bir değişikliğe, ufukta görmedikleri demokratik bir kurtuluş hareketine hiç mi hiç bel bağlamazlar. Ama reformlara bel bağlamak için bir nedenleri bulunmayan Rus Marksistleri ise, “milliyetlerin özgürlüğü” sorununu olası bir köklü değişikliğe, demokratik kurtuluş hareketine bağlarlar. Ve bu da, Rusya’daki ulusların olası kaderine ilişkin olarak, işleri temel­den değiştirir.

“Elbette -der Baue-, ulusal özerkliğin, büyük bir kararın, yürekli, gözü pek bir eylemin sonucu olması pek olası değildir. Avusturya, ulusal özerkliğe adım adım, yasama ve yönetimi süreğen bir kötürümlük durumuna düşürecek sert bir savaşım arasında, yavaş ve güç bir süreç aracıyla yürüyecektir. Hayır, yeni bir devletin hukuk düzeni, hiç bir zaman büyük bir yasama eylemi aracıyla değil, ama ayrı ayrı bölgeler, ayrı ayrı topluluklar için çıkarılmış bulunan birçok ayrı ayrı yasalar aracıyla kurulacak tır.”33

Springer de aynı şeyi doğrular:

“Çok iyi biliyorum ki -diye yazar-, bu tür kurumlar [ulusal özerklik örgütleri, –J.S.] ne bir, ne de on yıl içinde kurulurlar. Prusya yönetiminin yeniden örgütlenmesi, tek başına, uzun bir zaman dönemini zorunlu kılmıştır… Belli başlı yönetim kurumlarını kesin olarak kurmak için, Prusya’ya bir yirmi yıl gerekti. Bundan ötürü, Avusturya’ya ne kadar zaman gerekeceğini ve ne güçlüklerle karşılaşacağını bilmediğim sanıl­masın.”34

Bütün bunlar çok açık. Ama Rus Marksistleri, ulusal sorunu “yürekli ve gözü pek bir eylem”e bağlamazlık edebilirler mi? “Milliyetlerin özgürlüğü”nü elde etme aracı olarak, parça parça reformlara, “birçok ayrı ayrı yasalar”a bel bağlayabilirler mi? Ve eğer bunu yapamazlarsa ve yapmamaları da gerekirse, bundan, açıkça Avusturyalılar ve Ruslarda savaşım yöntemleri ile perspektiflerin birbirinden tamamen başka olduğu sonucu çıkmaz mı? Bu durumda Avusturyalıların tek yönlü ve melez ulusal özerkliği ile nasıl yetinilebilir? İki şeyden biri: [Avusturya] programını almaktan yana olanlar, ya “yürekli ve gözü pek bir eylem”e bel bağlamıyor, ya da bel bağlıyor, ama “ne yaptıklarını bilmiyorlar”.

Son olarak, Rusya ve Avusturya, birbirinden büsbütün başka yakın amaçlarla karşı karşıya bulunmaktadırlar ve bu da, ulusal sorunun çözümü için, gene başka başka yöntemlerin kendilerini zorla kabul ettirmeleri sonucunu vermektedir. Avusturya, parlamentarizm koşullan içinde yaşar; bugünkü koşullar içinde bu ülkede parlamentosuz bir gelişme olanaksızdır. Ama, ulusal partiler arasındaki zorlu çatışmalar nedeniyle, Avusturya’da parlamenter yaşam ve yasamanın iyiden iyiye durduğu sık sık görülür. Avusturya’nın uzun zamandan beri acı çektiği süreğen siyasal bunalımı da, işte bu açıklar. Bu böyle olduğundan, ulusal sorun, bu ülkede, siyasal yaşamın eksenini, bir ölüm-kalım sorununu oluşturur. Bundan ötürü, Avusturyalı sosyal-demokrat siyaset adamlarının, her şeyden önce, şu ya da bu biçimde, ulusal çatışmalar sorununu çözmeye, bu sorunu el­bette varolan parlamentarizm alanında, parlamenter araçlarla çözmeye çalışmalarında şaşılacak bir şey yoktur…

Rusya’da durum başkadır. Rusya’da, ilkin, “Tanrıya şükür, parlamento yoktur.35 ikinci olarak -ve asıl önemlisi- Rusya siyasal yaşamının ekseni ulusal sorun değil, toprak sorunudur. Bu nedenle Rus sorununun ve dolayısıyla ulusların “kurtuluş” unun yazgısı, Rusya’da toprak sorununun çözümüne, yani feodal kalıntıların kaldırılmasına, yani ülkenin demokratlaştırılmasına bağlıdır. Rusya’da ulusal sorunun bağımsız ve kararlaştırıcı bir sorun olarak değil, ama ülkenin kurtuluşu genel ve en önemli sorununun bir parçası olarak görünmesini de, işte bu açıklar.

“Avusturya parlamentosunun kısırlığı -diye yazar Springer-, her reformun, ulusal partilerin içinde, onların birliğini bozan çelişkiler doğurmasından ileri gelir ve bundan ötürü de, parti önderleri, reform kokan her şeyden kaçınırlar. Avusturya’nın ilerlemesi, genel olarak, ancak ulusların kendilerine za­manaşımına uğramaz tüzel konumlar verildiğini görecekleri durumda düşünülebilir bir şeydir; bu, onları parlamentoda sürekli kavga birlikleri bulundurma zorunluluğundan kurtaracak ve iktisadi ve toplumsal sorunların çözümüne girişmelerini sağlayacaktır.”36

Bauer de aynı kanıdadır:

“Ulusal barış her şeyden önce devlet için zorunludur. Devlet, yasamanın, o son derece sersemce bir sorun olan dil sorunu için, ulusal sınırın herhangi bir noktasında kışkırtılmış insanların en küçük bir çekişmesi için, her yeni okul için askıya alınmasına hiç bir zaman hoşgörü gösteremez.”37

Bunlar hep anlaşılır şeyler. Ama ulusal sorunun Rusya’da bambaşka bir planda konduğu da daha az anlaşılır bir şey değil. Rusya’da ilerlemenin yazgısını kararlaştıran şey, ulusal sorun değil, toprak sorunudur. Ulusal sorun, bu ülkede ikincil bir sorundur.

Böylece, sorunu koyma biçimi başka olduğuna göre, perspektifler ve savaşım yöntemleri de, ivedi görevler de başkadır. Bu durum karşısında, sadece ulusal sorunu yer ve zaman dışında “çözen” kırtasiyecilerin Avusturya’yı örnek alabilecekleri ve program ithaline kalkışabilecekleri açık değil mi?

Bir kez daha; çıkış noktası olarak somut tarihsel koşullar, sorunu koymanın tek doğru biçimi olarak diyalektik biçim ulusal sorunu çözmenin anahtarı işte budur.

DİPNOTLAR
25)
Bkz: Joseph Strasser, Der Arbeİter und die Natıort, 1912, s. 33.
27) Güney Slavları sosyal-demokrasisi, Avusturya’nın güneyinde uğraş
28) Bundun IV. Kongresi, 1901 Nisanı sonunda Biyelostok’ta toplandı. Kongre, “müln/et kavramının Yahudi halkına da uygulanabilir olduğu”nu; Rus­ya’nın, milliyetlerden herbiri için üzerinde yaşadıkları topraklardan bağımsız olarak, eksiksiz bir özerklik ile bir milliyetler federasyonu durumuna dönüşmesi gerektiğini İlan etti; eski yurttaşlık eşitliği yerine, ulusal eşitlik sloganını ileri sürdü ve RSDtP’nİn federatif temeller üzerinde yeniden örgütlenmesini istedi. Bu kararlar olsun, “ulusal-kültürel özerklik” ile ilgili olarak bu kongrede formüllendirilmiş ve daha sonra da Bund basınında savunulmuş bulunan istem olsun, bilindiği gibi. Bunda karşı, esld-Jsfcra ve özellikle de Lenin tarafından zorlu bir polemiğe yolaçtılar. (Lenin’in Tüm Yapttlart’nm V. ve VI. dillerindeki makalelerine bakınız.) —Ed.
29) Bkz: V. Kossovski, Milliyet Sorunları, s. 16-17,1907.
30) Avusturya sosyal-demokrasisinin Brünn Kongresi, 24-29 Eylül 1899’da toplandı. En Önemli tarbşma konusu, ulusal sorun oldu. Kongre, toprak-dışı ulusal-kültürel özerklik düşüncesini savunan Güney Slavları sosyal-demokra­sisi tarafından önerilmiş bulunan karar tasarısını kabul etmedi. Birleşik yürüt­me komisyonu (Merkez Komitesi) tarafından önerilmiş bulunan ve ulusal bakımdan sınırlandırılmış bölgelerin birliğini isteyen karan kabul etti; bu karar, böylece, merkezileştirilmiş bir devlet düşüncesini savunan Avusturya-Alman sosyal-demokratlan ile, milliyetçi bir tutumu savunan Güney Slavlan, Çek ve öbür sosyal-demokratlar arasında bir uzlaşma (compromis) oldu. Örgüt soru­nuna ilişkin olarak, Brünn Kongresi, partinin merkez yönetimini de, ulusal (Al­man, Çek, Polonyalı, Ruten [Ukraynalı], İtalyan ve Güney Slav) sosyal-demok-rat örgütlerin yürütme komitelerinden bileşik federatif bir orgut durumuna ge­tirerek ulusal sosyal-demokrat gruplann ayrılması yolunda, VVımberg Kongre­sinden de ileri gitti. —Ed.
31) Bkz: Springer, Ulusal Problem, s. 14.
32) Bkz: Bauer, Ulusal Sorun ve Sosyal Demokrasi, s. 399.
33) Bkz: Bauer, Ulusa/ Sorun , s. 422.
34) Bkz: Springer, Ulusal Problem, s. 281-282.
35) Çara maliye bakanı (daha sonra başbakan) V. Kokovtsev tarafından 24 Nisan 1908 günü, devlet dumasmda söylenmiş bulunan sözler.
36) Bkz: Springer, Ulusal Problem, s. 36.
37) Bkz: Bauer, Ulusal Sorun, s. 401.

 

ULUSAL ÖZERKLİK
BUND MİLLİYETÇİLİĞİ, AYRILIKÇILIĞI

  1. ULUSAL ÖZERKLİK

Yukarda Avusturya ulusal programının biçimsel yönünden, Rus Marksistlerinin Avusturya sosyal-demokrasisini düpedüz örnek almalarını ve onların programlarını benimsemelerini yasaklayan yöntembilimsel ilkelerden söz ettik.

Şimdi programın kendisinden, içeriğinden söz edelim.

Peki, Avusturya sosyal-demokratlarının ulusal programı nedir?

Bu program iki sözcükle anlatılabilir; Ulusal özerklik.

Bu, birinci olarak, özerkliğin, diyelim, her şeyden önce Çekler ve Polonyalıların yaşadıkları Bohemya ya da Polonya’ya değil, ama genel olarak, Avusturya’nın hangi bölgesinde yaşarlarsa yaşasınlar, topraktan bağımsız bir biçimde. Çekler ve Polonyalılara verilmiş bulunduğu anlamına gelir.

Bu özerkliğe, bölgesel (territoriale) değil, ulusal adı, işte bu nedenle verilmiştir.

Bu, ikinci olarak, Avusturya’nın çeşitli noktalarına dağılmış, bireysel olarak, ayrı kişiler olarak göz önünde tutulmuş Çeklerin, Polonyalıların, Almanların vb., uluslar olarak örgütlendikleri ve uluslar olarak, Avusturya devletinin bir parçasını oluşturdukları anlamına gelir. Avusturya, bu durumda, özerk bölgelerin bir birliğini değil, ama ülkeden (topraktan) bağımsız olarak kurulmuş özerk milliyetlerin bir birliğini oluşturacaktır.

Bu, üçüncü olarak, Polonyalılar, Çekler vb. için bu ereklerle kurulacak genel ulusal kurumların, “siyasal” sorunlarla değil, ama yalnızca “kültür” sorunları ile uğraşacakları anlamına gelir. Asıl siyasal sorunlar, tüm Avusturya parlamentosu (Reichsrat) elinde toplanacaklardır.

İşte bu nedenle, bu özerklik, kültürel, ulusal-kültürel olarak da adlandırılmıştır.

Ve işte Avusturya sosyal-demokrasisi tarafından 1899 Brünn Kongresinde kabul edilmiş bulunan programın metni. 39

Program, “Avusturya’daki ulusal anlaşmazlıkların siyasal gelişmeyi engellediği”, “ulusal sorunun kesin çözümünün … her şeyden önce kültürel bir zorunluk olduğu”nu, “çözümün, ancak ve ancak, genel, tek dereceli ve eşit oy hakkına dayalı gerçekten demokratik bir toplumda olanaklı olduğu”nu belirttikten sonra, şöyle devam eder:

“Avusturya halklarının ulusal Özelliklerinin korunması ve gelişmesi,59 ancak tam bir hak eşitliği ve her çeşit baskının bu­lunmaması ile mümkündür. Bundan ötürü, her şeyden önce, tıpkı çeşitli bölgelerde feodal ayrıcalıkları olduğu gibi, bürokratik devlet merkeziyetçiliği sistemini kaldırmak gerekir.

“Avusturya”da ulusal uyuşmazlıkların yerine, ulusal düzen, bu koşullar içinde ve yalnızca bu koşullar içinde ve şu te­meller üzerinde kurulabilecektir:

“1. Avusturya, milliyetlerin demokratik birliğini temsil eden bir devlet biçiminde yeniden örgütlendirilmelidir.

“2. Tacın tarihsel bölgeleri yerine, yasama ve yönetimin her birinde genel, tek dereceli ve eşit oy hakkı ile seçilmiş ulusal meclislerin elinde bulunduğu, ulusal olarak sınırlandırılmış özerk korporasyonlar kurulmalıdır.

“3. Bir tek ve aynı ulusun özerk bölgeleri, bir arada, tüm ulusal sorunlarını tamamen özerk bir biçimde düzenleyen tek bir ulusal birlik oluştururlar.

“4. Ulusal azınlıkların haklan, imparatorluk parlamento­su tarafından çıkarılmış bulunan özel bir yasayla güvence altına alınmışlardır.”

Program, Avusturya’nın tüm ulusları için bir dayanışma çağrısı ile sona erer.40

Bu programın bazı “bölgecilik” izlerini korumuş bulun­duğunu görmek güç değil, ama bütünü içinde, ulusal özerkliği formüllendirir. Ulusal özerkliğin baş savunucusu Springer’in, bu programı hayranlıkla karşılaması nedensiz değil.41 Bauer de, bu programı ulusal özerkliğin “teorik zafe­ri”42 olarak niteleyerek, onu onaylar; yalnızca, daha açık olması için, 4. noktanın, okul işlerini ve kültürle ilgili öbür sorunları yönetme bakımından, “her özerk bölgedeki ulusal azınlığın kamusal bir tüzel korporasyon biçiminde örgütlenme” zorunlu­luğunu doğrulayan daha belgin bir formül ile değiştirilmesini önerir.43

Avusturya sosyal-demokrasisinin ulusal programı böyle.

Bu programın bilimsel temellerini inceleyelim.

Avusturya sosyal-demokrasisinin, kendisi tarafından öğütlenen ulusal özerkliği nasıl savunduğunu görelim. Ulusal özerklik teorisyenlerine, Springer ile Bauer’e başvuralım.

Ulusal özerkliğin çıkış noktası, bireylerin, belli bir toprak­tan bağımsız birliği olarak ulus görüşüdür.

“Milliyet, Springer’e göre, toprakla hiç bir özel bağlılık içinde bulunmaz; uluslar, özerk kişiler birliğidirler.”44

Bauer de, ulustan, “herhangi bir belirli bölge içinde istisnai bir egemenlikten yararlanmayan” bir “kişiler topluluğu” olarak sözeder.45

Ama ulusu oluşturan bireyler, her zaman tek bir yığın biçiminde yanyana yaşamazlar; çoğu kez, ayrı ayrı, yabancı ulusal organizmalar içine postu seren gruplar biçiminde bölünürler. Onları, bir ekmek parası ardında, çeşitli bölge ve kentlere doğru iten, kapitalizmdir. Ama yabancı ulusal bölgelere girerek, orada azınlıklar oluşturduktan sonra, bu grupların, yerel ulusal çoğunluklar elinden, dillerinin kullanı­mı, okullar, vb. şeyler karşısına çıkarılacak engeller yüzünden, çekecekleri vardır. Ulusal çatışmaların nedeni budur. Bölgesel özerkliğin “elverişsiz” niteliğinin nedeni budur. Bu durumun tek çıkar yolu, Springer ve Bauer’e göre, böyle bir milliyetin, devle­tin çeşitli noktalarına dağılmış bulunan azınlıklarını, tüm sınıfları kapsayan tek bir ulusal birlik biçiminde örgütlemektir. Ulusal azınlıkların kültürel çıkarlarını, onlara göre, ancak böyle bir birlik savunabilir; ulusal anlaşmazlıklara son vermeye, an­cak böyle bir birlik yeteneklidir.

“Milliyetlere -der Springer-, usa-uygun bir örgüt ver­mek, onları haklar ve ödevlerle donatmak zorunludur. …”46 Elbette, “yasa yapmak kolaydır, ama o yasa kendinden bekle­nen etkiyi yapar mı?…” “Eğer uluslar için bir yasa yapmak is­teniyorsa, önemli olan, her şeyden önce, ulusların kendileri­ni yaratmaktır…”47 “Milliyetleri oluşturmaksızın, ulusal huku­ku yaratmak ve ulusal uzlaşmazlıkları durdurmak olanak­sızdır.”4»

Bauer de, “azınlıkların kişisel ilke temeli üzerinde kamusal tüzel korporasyonlar biçiminde örgütlenmesi”ni “işçi sınıfının istemi” olarak formüle ederken, aynı yönde konuşur.49

Ama ulusları nasıl örgütlemeli? Bir bireyin şu ya da bu ulus­tan olduğunu nasıl belirlemeli? “Bu bağlılık –der Springer-, ulusal sicil kayıtları tarafından saptanmıştır; bölgede oturan her birey, herhangi bir ulusa bağlılığını bildirmelidir.”50

“Kişisel ilke -der Bauer-, nüfusun … ergin yurttaşlar ta­rafından özgürce yapılmış bildirimler temeli üzerinde, milliyet­ler bakımından bölüneceğini varsayar”, işte bunun içindir ki, “ulusal kadastrolar düzenlenmelidir.”51
Ve daha ilerde:

“Türdeş ulusal bölgelerdeki tüm Almanlar -der Bauer-, sonra da karma bölgeler ulusal kadastrolarına kayıtlı tüm Al­manlar, Alman ulusunu oluşturur ve bir ulusal meclis seçer­ler.52

Çekler, Polonyalılar vb. için de aynı şey söylenebilir.

“Ulusal meclis -Springer’e göre-, temel yasaları yap­mak ve ulusal öğretim işini, ulusal yazını, sanat ve bilimleri gereçlendirmek, akademiler, müzeler, galeriler, tiyatrolar vb. kurmak için zorunlu araçlan onaylamakla görevli ulusal-kültürel bir parlamentodur.”53

Ulusun örgütlenmesi ve onun merkez örgütleri de böyle.

Bütün sınıflan kapsayan bu tür kurumlar yaratarak, Avus­turya Sosyal-Demokrat Partisi, Bauer’e göre, “ulusal kültürü … tüm halkın ortak mirası durumuna getirmek ve olanaklı olan bu tek araç yoluyla, ulusun tüm üyelerini ulusal kültürel bir toplu­luk biçiminde kaynaştırmak”5* ister (italikler benim. -].S.).

Bütün bunların yalnızca Avusturya’yı ilgilendirdiği sanılabilir. Ama Bauer böyle düşünmez. O, gözünü kırpmadan ulusal özerkliğin, Avusturya gibi, birçok milliyetlerden oluşmuş öteki devletlerde de zorunlu olduğunu ileri sürer.

“Varlıklı sınıfların ulusal siyasetine karşı, milliyetler devleti içinde iktidarı ele geçirme siyasetine karşı, bütün bu ulusların proletaryası, Bauer’e göre, ulusal özerklik istemini çıkarır.”55

Sonra, ulusal özerkliği, belli etmeden, ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkı yerine geçiren Bauer, şöyle devam eder:

“Ulusal özerklik, ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkı işte böylece, milliyetler devletinde yaşayan tüm uluslar proletaryasının anayasal programı durumuna ge­lir.”5*

Ama o daha da ileri gider. O, bütün sınıflan kapsa­yan, kendisi ve Springer tarafından kurulmuş “ulusal birlik­lerin, gelecekteki sosyalist toplumun bir tür ilk örneği olacağına da sıkı sıkıya inanır. Çünkü o, “sosyalist toplumsal düzenin … insanlığı ulusal bakımdan sınırlanmış topluluklar olarak parçalayacağTnı;57 sosyalist rejimin “insanlığı özerk ulusal topluluklar kümesi” durumuna getireceğini;58 “bu biçimde, sosyalist toplumun, hiç kuşkusuz, alacalı bulacalı bir ulusal kişi birlikleri ve bölgesel korporasyonlar tablosu sunacağını;59 sonuç olarak, “milliyetin sosyalist ilkesinin, ulusal ilke ve ulusal özerkliğin en yüksek sentezi olduğumu60 bilir.

Bu kadar yeter sanırım…

Bauer ve Springer’in yapıtlarında, ulusal özerkliğin temeli olarak ileri sürülen bunlardır.

Burada ilk olarak göze batan şey, ulusal özerkliğin, tamamen anlaşılmaz ve hiç bir şeyin de doğrulamadığı bir biçimde, ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkı yerine konmasıdır. İki şeyden biri; ya Bauer ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkının ne olduğunu anlamamıştır, ya da anladığı halde, bilinmez hangi erekle, onu, bile bile kısıtlamaktadır. Çünkü: a) ulusal özerklik, milliyetler devletinin birliğini içerdiği halde, ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkının bu birlik çerçevesinden çıktığına; b) kaderini serbestçe tayin etme, ulusa tüm haklarını kazandırdığı halde, ulusal özerkliğin, ona, sadece “kültürel” haklarını kazandırdığına kuşku yok. Birincisi bu.

İkinci olarak, milliyetler devletinin, örneğin Avusturya’yı, şu ya da bu milliyetin bırakmaya karar vereceği bir iç ve dış konjonktürler bileşimi gelecekte pekala olanaklı görünür: Rutenya sosyal-demokratlan, Brünn Parti Kongresinde, kendi halkının “iki parti”sini tek bir bütün biçiminde birleştirmeye hazır olduklarını açıklamamışlar mıydı?61 O zaman “tüm ulus­ların proletaryası için kaçınılmaz” ulusal özerklik ne oluyor?

Sorunun, ulusları zorla Proküst* yatağına yatırmayı gözeten bu “çözüm”ü, ne biçim bir çözümdür?

Dahası: Ulusal özerklik, ulusların tüm gelişmesine ters düşer. O, ulusların örgütlenmesi sloganını formüle eder, ama eğer yaşam, eğer iktisadi gelişme, çeşitli bölgelere savurduğu koca koca grupları onlardan ayırırsa, ulusları yapay olarak kaynaştırmak mümkün müdür? Kapitalizmin ilk aşamalarında, ulusların bir araya gelme eğilimi gösterdiklerinden kuşku yok. Ama kapitalizmin daha sonraki aşamalarında, ulusların dağılma sürecinin, bir ekmek parası peşinde çekip giden ve daha sonra devletin başka bölgelerine doğru göçen bir dizi grupların uluslardan ayrılma sürecinin başladığından da kuşku yok; böylece, göçmenler, eski ilişkilerini yitirir, yeni yerlerinde yeni ilişkiler kurar, kuşaktan kuşağa yeni töreler, yeni beğeniler ve belki de yeni bir dil edinirler.

Şu sorulabilir: Böyle birbirinden ayrılmış grupları, bir tek ulusal birlik içinde toplamak mümkün müdür? Birleştirilmeyeni birleştirmeyi mümkün kılacak o tılsımlı halkalar nerededir? Örneğin Baltık ülkeleri Almanlarıyla Kafkas ötesi Almanlarını “bir tek ulus biçiminde birleştirmek” olacak şey midir? Eğer bütün bunlar olağanüstü ve olanaksız şeyler ise, bu durumda ulusal özerkliği, geçmişin milliyetçilerinin, tarihin tekerleğini tersine çevirmeye kalkışan ütopyasından ne ayırır?

Ama ulusun birlik ve bütünlüğü yalnızca göç nedeniyle sarsılmaz, içerden, sınıflar savaşımının kızışması sonucu da sarsılır. Kapitalizmin ilk evrelerinde, proletarya ile burjuvazi­nin “kültür birliği”nden henüz söz edilebilir. Ama büyük sanayinin gelişmesi ve sınıflar savaşımının kızışmasıyla birlikte, “topluluk” sarsılmaya başlar. Bir ve aynı ulusun işçileri ile patronları birbirlerini karşılıklı olarak anlamaz duruma geldikleri zaman, bir ulusun “kültür birliği”nden ciddi olarak söz edilemez. Burjuvazi savaşa susamış, oysa proletarya “savaşa savaş” açmış iken, hangi “kader birliği” söz konusu olabilir? Böyle karşıt öğelerle, tüm sınıfların tek bir ulusal birliği kurulabilir mi? Bundan sonra, “bir ulusun tüm üyelerinin kültürel bir ulusal topluluk içinde birleşmesi”nden62 söz edilebilir mi? Bütün bunlardan, açıkça, ulusal özerkliğin, sınıflar savaşımının tüm gidişine ters düştüğü sonucu çıkmaz mı?

Ama bir an için, “Ulusu örgütlendirin” sloganının, gerçek­leştirilebilir bir slogan olduğunu kabul edelim. Fazladan oy top­lamak için ulusu “örgütleme” ye çalışan burjuva milliyetçi parlamenterleri anlayabilmek mümkündür. Ama sosyal-demokratlar, ulusu “örgütleme”, ulusları “kurma”, uluslar “yaratma” işiyle ne zamandan beri uğraşıyorlar?

Sınıflar savaşımının son derece kızıştığı bir dönemde, tüm sınıfların ulusal birliklerini örgütleyen bu sosyal-demokratlar ne menem şeylerdir? Şimdiye kadar, Avusturya sosyal-demokrasisinin -tüm öbür sosyal-demokratlar gibi- bir tek görevi vardı; Proletaryayı örgütlemek. Ama anlaşılan bu görev “eskidi”, bugün, Springer ve Bauer, daha ilginç, “yeni” bir görev koyuyorlar; ulusu “yaratmak”, “örgütlemek”.

Bununla birlikte, mantık şöyle der: Ulusal özerkliği kabul etmiş bulunan biri, bu “yeni” görevi de kabul etmek zorundadır; ama bu “yeni” görevi kabul etmek demek, sınıf konumunu bırakmak, milliyetçilik yoluna girmek demektir.

Springer ve Bauer’in ulusal özerkliği, milliyetçiliğin incelmiş bir türüdür.

Ve Avusturya sosyal-demokratları ulusal programının, “halkların ulusal özelliklerinin korunup geliştirilmesi”ni bir ödev durumuna getirmesi hiç de beklenmedik bir şey değil. Düşünün bir kez: Kafkas-ötesi Tatarlarının, Muharrem ayinlerine kendilerini kırbaçlama gibi “ulusal özellik’lerini “korumak”! Gürcülerin, “kana kan” gibi “ulusal özellik’lerini “geliştirmek”!…

Böyle bir madde, milliyetçi-burjuva bir propaganda da bulunabilir ve eğer Avusturya sosyal-demokratlarının pro­gramında da bulunuyorsa, bu, ulusal özerklik bu tür maddeleri hoş gördüğü ve onlarla ters düşmediği içindir.

Ama güncel ve topluma uymayan ulusal özerklik, gelecekteki sosyalist topluma hiç uymaz.

Bauer’in “insanlığın ulusal bakımdan sınırlandırılmış topluluklar olarak parçalanması”63 üzerindeki kehaneti, çağdaş in­sanlığın tüm gelişmesi tarafından yalanlanmıştır. Ulusal du­varlar pekişmiyor, ama parçalanıp yıkılıyorlar.

Daha 1840-1850 yıllarında, Marx “halklar arasındaki ulusal farklılıklar ve uzlaşmaz karşıtlıkların “her geçen gün biraz daha yok olduğunu”, “proletaryanın egemenliği”nin “bunları daha da çabuk yok edeceğini” söylüyordu.64 İnsanlığın, kapitalist üretimin devsel gelişmesi, milliyetlerin yer değiştirmesi ve bireylerin durmadan daha geniş topraklar üzerindeki toplanması ile birlikte daha sonraki ilerlemesi, Marx’ın düşüncesini açıkça doğrular.

Bauer’in, sosyalist toplumu “alacalı bulacalı bir ulusal kişi birlikleri ve bölgesel korporasyonlar tablosu” görünüşü altında sunma isteği, sosyalizmin Marksist anlayışı yerine, Bakunin’in reformdan geçirilmiş anlayışını koyma yolunda çekingen bir girişiminden başka bir şey değildir. Sosyalizm tarihi, bu türlü tüm girişimlerin, İdesin bir iflasın öğelerini içerdiklerini gös­terir.

Bauer tarafından göklere çıkarılmış, ve böylece, sınıflar savaşımı sosyalist ilkesi yerine, burjuva “milliyet” ilkesini geçiren o “milliyetin sosyalist ilkesi”nin sözünü bile etmiyoruz. Ulusal özerklik böyle kuşkulu bir ilkeden yola çıktığına göre, işçi hareketine ancak zararlı olabileceğini kabul etmek gerekir.

Bu milliyetçilik, gerçekte, o kadar açık değildir, çünkü sosyalistçe tümceler arkasına ustaca gizlenmiştir; ama bu yüzden de proletarya için büsbütün zararlıdır. Açıkça söylenmiş milliyetçiliğin üstesinden her zaman gelinebilir; onu anlamak güç değildir. Gizlenmiş ve maskesi altında tanınmaz bir duruma gelmiş milliyetçiliğe karşı savaşım çok daha güçtür. Sosyalizm zırhına bürünmüş milliyetçilik, çeşitli milliyetten işçilerin karşılıklı güvensizlik düşüncesini ve kendi başlarına yaşama yolundaki zararlı düşünceleri yayarak, havayı zehirler.

Ama ulusal özerkliğin zararı bu kadarla da kalmaz. O, yalnızca ulusları birbirinden ayırmak için değil, ama tek işçi hareketini parçalamak için de alan hazırlar. Ulusal özerklik fikri, tek işçi partisini, milliyetlere göre kurulmuş ayrı ayrı par­tiler biçiminde bölmenin manevi öncüllerini yarattı. Partiden sonra, parçalanma sırası sendikalara gelir, ve ayrı küçük ulusal derecikler oluşturmak üzere, tek sınıf hareketi işte böyle parçalanır.

“Ulusal özerklik”in yurdu, Avusturya, bu olgunun en içler acısı örneklerini sunar. Eskiden tek bir parti olan Avusturya Sosyal-Demokrat Partisi, daha 1897den sonra (Wimberg Parti Kongresi)65 parçalanmaya başlamıştı. Ulusal özerkliği kabul eden Brünn Parti Kongresinden (1899) sonra, parçalanma daha da belirginleşti. Sonunda, işler o dereceye vardı ki, şimdi tek bir uluslararası parti yerine, içlerinde Alman sosyal-demokrasisi ile en küçük bir ilişkisi olmasını bile istemeyen Çek Sosyal-Demokrat Partisi’nin de bulunduğu altı ulusal parti var.

Ama sendikalar da partilere bağlanmışlardır. Avusturya’da parklarda olduğu gibi sendikalarda da, başlıca iş, aynı sosyal-demokrat işçiler tarafından görülür. Bundan ötürü, parti içindeki ayrılıkçılığın, sendikaları da böleceğinden korkulabilirdi. Olan da bu oldu: sendikalar da milliyetlere göre bölündüler. Şimdi işler o dereceye gelmiştir ki, Çek işçilerinin Alman işçilerinin grevini kırdıkları, ya da belediye seçimlerine, Alman işçilere karşı, Çek burjuvaları ile birlikte katıldıkları sık görülür şeylerdendir.

Böylece, ulusal özerkliğin, ulusal sorunu çözmediği görülüyor. Dahası: ulusal özerklik, işçi hareketinin birliğinin yıkılmasına, işçilerin milliyetlere göre ayrılmasına, aralarındaki sürtüşmelerin pekişmesine uygun bir alan yaratarak, ulusal sorunu ağırlaştırıp karmakarışık bir duruma getiriyor.

Ulusal özerkliğin hasadı, işte bu.

  1. BUND, MİLLİYETÇİLİĞİ, AYRILIKÇILIĞI

Çekler için, Polonyalılar vb. için ulusal özerkliğin gerekli olduğunu kabul eden Bauer’in, Yahudiler konusunda, böyle bir özerklikten yana olmadığını yukarda söyledik. “İşçi sınıfı, Yahudi halkı için özerklik istemeli midir?” sorusuna Bauer, “Ulusal özerklik, Yahudi işçilerin isteği olamaz.”66 yanıtını veriyor. Bunun nedeni, Bauer’e göre, “kapitalist toplumun, onların [Yahudilerin, –J.S.] ulus olmalarına izin vermemesidir.”67

Kısacası, Yahudi ulusu yoktur. O halde, kim için ulusal özerklik istenecek? Yahudiler özümlenmişlerdir (s ‘assimilent).

Yahudilerin ulus olarak yazgısı konusundaki bu görüş, yeni değildir. Marx, bu görüşü, daha 1840-1850 yıllarında ileri sürmüştür.68 O, daha çok, Alman Yahudilerini söz konusu etmekteydi. Kautsky, aynı görüşü, 1903’te Kus Yahudileri ile ilgili olarak ele aldı.69 Bugün ise Bauer, Avusturya Yahudileri ile ilgili olarak aynı görüşü ele alıyor. Şu farkla ki, o, Yahudi ulusunun bugününü değil, geleceğini yadsıyor.

Yahudilerin ulus olarak kendilerini muhafaza etmelerinin olanaksızlığını Bauer “onların sınırları belli bir yerleşme bölgelerinin bulumamasıyla”70 açıklıyor. Özünde doğru olan bu açıklama, gerçeğin tamamını ifade etmemektedir. Neden, her şeyden önce, Yahudiler arasında, yalnızca yapı olarak değil, daha çok, “ulusal” pazar olarak, ulusu doğal olarak kaynaştıracak olan toprağa bağlı, kararlı, geniş katmanların, Yahudiler arasında bulunmamasıdır. 5-6 milyon Rus Yahudi’si arasında, ancak %3 ya da %4’ü şu ya da bu biçimde tarıma bağlıdır. Geri kalan %96’sı ticaret ile, sanayi ile, kentsel kurumlarda uğraşır ve genel olarak kentlerde yaşar; üstelik boydan boya Rusya’ya dağılmış olduklarından hiç bir eyalette çoğunlukta değildirler.

Böylece, başka milliyetlerin oturdukları bölgelere ulusal azınlık olarak yapışan Yahudiler, sanayici, tüccar, serbest meslek sahibi olarak “yabancı” uluslarla ilişki kurmakta ve doğal olarak “yabancı uluslara”, dil vb. bakımından uyarlanmaktadırlar. Bütün bunlar, kapitalizmin gelişmiş biçimlerine özgü milliyetlerin artan yer değiştirme eğilimiyle birlikte Yahudilerin yabancı çevrelere uymalarını sağlamaktadır. “Yahudilere özgü bölgelerin” kaldırılmasıyla bu özümleme (assimÜation) eğilimi daha da hızlanacaktır.

Bu durum, ulusal özerklik sorununun, Rus Yahudileri için öteki uluslardan ayrı bir nitelik edinmesini sağlamaktadır: geleceği yadsınan ve varlığı da tanıtlanması gereken bir ulus için özerklik önerilmektedir!

Ve bununla birlikte VI. Kongresinde (1905),71 ulusal özerklik zihniyeti içinde bir “ulusal program” kabul etmekle, böyle tuhaf ve çürük bir görüşü benimsemiştir.

Bundu böyle davranmaya iki koşul zorlamaktaydı.

Birincisi: Bundun Yahudi ve yalnız Yahudi sosyal-demokrat işçilerin örgütü olarak varlığı. Daha 1897’de Yahudi işçiler arasında eylemde bulunan sosyal-demokrat gruplar, “özel olarak Yahudi olan bir işçi örgütü” yaratma amacını benimsemişlerdi.72 Aynı yıl, böyle bir örgütü kurdular ve Bund içinde toplandılar. O çağda, Rus sosyal-demokrasisi henüz tek bir bütün olarak ortaya çıkmamıştı. O zamandan bu yana Bund, Rus sosyal-demokrasisinden, ak ile kara gibi gittikçe ayrılarak büyüdü ve yayıldı. Derken 1900-1910 yıllan gelip çatıyor. Rusya’da işçi yığın hareketi başlıyor. Polonya sosyal-demokrasisi, Yahudi işçileri de yığın hareketine sürükleyerek gelişiyor. Rus sosyal-demokrasisi de “Bundcu” işçileri saflarına katarak gelişiyor. Bir toprak temelinden yoksun bulunan Bundun ulusal kadrosu daralıyor. Bund, bir sorun ile karşı karşıyadır: ya ortak uluslararası dalga içinde eriyecektir, ya da bölgeler-dışı bir örgüt olarak bağımsız varlığını savunacaktır. Bund, bu ikinci çözümü seçiyor.

Ve böylece Bundun ‘Yahudi proletaryasının biricik temsilcisi” olduğu yolundaki “teori” yaratılmış oluyor.

Ama bu tuhaf “teori”yi pek “basit” bir biçimde savunmak olanaksız hale geliyor. Buna bir “ilkeden” temel, “ilkeden” tanıt bulmak gerek. Ulusal özerklik, tam buna uygun bir temel olarak bulundu. Bund, Avusturya sosyal-demokrasisinden ödünç aldığı bu fikre sarıldı. Avusturyalıların programı olmasaydı, Bund, bağımsız varlığını “ilke olarak” savunabilmek için bunu yaratırdı.

Böylece, 1901’de (IV. Kongresinde) bu yoldaki çekingen girişiminden sonra Bund, 1905’te (VI. Kongresinde) “ulusal programı” kesin olarak kabul ediyor.

İkinci durum, başka milliyetlerin çoğunluğu oluşturduğu bölgelerde, ayrı ulusal azınlık olarak, Yahudilerin özel durumudur.

Yukarda da belirttiğimiz gibi, böyle bir durum, Yahudilerin ulus olarak varlığını baltalamakta, onları özümlenme yoluna itmektedir. Ama bu, nesnel bir süreçtir. Öznel olarak bu durum, Yahudilerin zihniyetinde bir tepki yaratmakta ve ulusal azınlığın haklarının güvencesi, özümlenmeye karşı güvence sorunu önem kazanmaktadır.

Yahudi “ulusunun” canlılığını savunan Bund, bu “güvence” görüşüne katılmamazlık edemezdi. Ve bu görüşü benimseyince de, ulusal özerlikten yana çıkmak zorundaydı. Çünkü, Bund’un sarılabileceği bir özerklik var idiyse, bu, ancak ulusal özerklik, yani kültürel-ulusal özerklik olabilirdi. Yahudilerin bölgesel siyasal özerkliği söz konusu olamazdı, çünkü bunların, belirli bir bölgeleri yoktu.

Bundun daha başından beri, ulusal özerkliğin niteliğini, ulusal azınlıkların haklarının güvencesi olarak, ulusların “özgür gelişmelerinin” güvencesi olarak belirtmesi, karakteristiktir. Rus sosyal-demokrasisinin II. Kongresinde, Bundu temsil eden Goldblatt’ın, ulusal özerkliği, “uluslara tam bir kültürel gelişme özgürlüğünü sağlayan kurumlar 73 olarak tanımlaması, bir rastlantı değildir. Aynı öneri, Bundun fikirlerinin yandaşları tarafından IV. Duma’daki sosyal-demokrat grubuna getirildi.

Ve işte böylece Bund, Yahudilerin ulusal özerkliği gibi tuhaf bir tutumu benimsedi.

Yukarda, ulusal özerkliği genel olarak tahlil ettik. Bu tahlil ulusal özerkliğin milliyetçiliğe götürdüğünü gösterir. Aşağıda Bundun da aynı sonuca vardığını göreceğiz. Ama Bund, ulusal özerkliği, bir başka özel açıdan da, ulusal azınlıkların haklarının güvencesi açısından da ele almaktadır. Sorunu bu özel açıdan da inceleyelim. Ulusal azınlıklar sorunu -yalnız Yahudiler değil, bütün azınlıklar- sosyal-demokrasi için önemli bir sorun olduğundan bunu yapmak gereklidir.

Demek ki, “tam kültürel gelişme özgürlüğü” uluslara “güvence sağlayan kurumlar”dır (italikler benim. –J.S.).

Ama, bu “güvence sağlayan” kurumlar vb. nasıl şeylermiş?

En önde gelen kurum, Springer ve Bauer’in “ulusal şurası”, kültürel sorunları için bir tür diyet meclisi.

Ama bu kurumlar, ulusun “kültürel gelişmesinin tam özgürlüğü”nü sağlayabilirler mi? Ne biçimde olursa olsun kültür sorunlarıyla uğraşan diyet meclisleri, ulusları, milliyetçi baskıya karşı güvence altına alabilir mi?

Bund, güvence altına alabileceğine inanıyor.

Oysa tarih, tam tersini gösteriyor.

Rus Polonya’sında belirli bir anda, Polonyalıların “kültürel gelişmelerini” güvence altına alma yolunda çaba gösteren bir diyet meclisi, bir siyasal diyet meclisi vardı. Bu diyet meclisi, bu işte başarı elde edemediği gibi, tam tersine, kendisi de Rusya’nın genel siyasal koşullarına karşı giriştiği eşit olmayan savaşta yıkıldı gitti.

Finlandiya’da uzun süreden beri aynı biçimde Fin ulusunu “suikastlara” karşı koruma yolunda çaba gösteren bir diyet meclisi vardır. Ama bu meclis, bu doğrultuda fazla bir şey yapabiliyor mu? Ne yapabildiğini herkes görüyor.

Kuşkusuz ki, diyet vardır, diyetçik vardır. Ve demokratik biçimde örgütlenmiş olan Finlandiya diyetinin hakkından gelmek, aristokratik Polonya diyetinin hakkından gelmek kadar kolay değildir.

Bununla birlikte, kesin etken, diyetin kendisi değildir, Rusya’daki genel durumdur; eğer bugün Rusya’da, geçmişte Polonya diyetinin ilgası yıllarında olduğu kadar Asyasal bir şiddet düzeni hüküm sürseydi, Finlandiya diyeti de çok daha zor bir durumda olurdu. Öte yandan, Finlandiya’ya karşı “suikastlar” siyaseti belirgin hale gelmektedir ve bu siyasetin yenilgiye uğradığı da söylenemez…

Eğer, tarihsel olarak oluşmuş eski kurumların, siyasal di­yetlerin durumu bu ise, ulusların özgürce gelişmesi, yeni kurulacak olan diyetler, yeni doğan ve henüz zayıf olan “kültürel” diyetler tarafından başarıyla savunulabilir mi?

Besbelli ki, önemli olan “kurumlar” değil, ülkenin içindeki durumdur. Ülkede demokratlaşma olmadıkça, milliyetlerin “tam kültürel gelişme özgürlüğü”nün de güvencesi olamaz. Kesinlikle söylenebilir ki, ülke ne kadar demokratik ise “ulusların özgürlüğü”ne karşı “suikastlar” o kadar az olacak, ve bu suikastlara karşı güvence de o kadar çok olacaktır.

Rusya, bir yarı-Asya ülkesidir, onun için bu ülkede “suikastlar” siyaseti çoğu kez en sert biçimlere, pogromlar biçimine bürünmektedir; söylemeye gerek yok ki, Rusya’da “güvenceler” en asgari sınırda tutulmaktadır.

Almanya, artık Avrupa sayılır ve orada az çok siyasal özgürlük vardır; Almanya’da “suikastlar” siyasetinin hiç bir zaman pogrom biçimine bürünmemesine şaşmamak gerekir.

Fransa’da, besbelli ki, daha da çok “güvenceler” vardır. Çünkü Fransa, Almanya’dan daha demokratiktir.

Burada, burjuva da olsa, ileri demokrasi içinde yaşayan uluslara, azınlık olsunlar çoğunluk olsunlar, serbest yaşama olanağını sağlayan İsviçre’nin sözünü bile etmiyoruz.

Demek ki Bund, “kurumların” kendi başlarına ulusların kültürel gelişmesini güvence altına alabileceğini iddia etmekle yanılgıya düşmüştür.

Bu söylediklerimize karşı, Bundun kendisinin Rusya’da demokratlaşmayı “kurumların yaratılmasında” ve özgürlüklerin sağlanmasında önkoşul olarak kabul ettiği söylenebilir. Ama bu yanlıştır. Bundun VIII. Konferans Tutanaklarından da anlaşılacağı gibi”’* bu örgüt, Rusya’da güncel düzenin temeli üzerinde “kurumların” yaratılmasının, Yahudi topluluğunu (cemaatini) “ıslah ederek” elde edilebileceğini sanmaktadır.

Bundun liderlerinden biri, bu kongrede şöyle diyordu: “Topluluk (cemaat) geleceğin kültürel-ulusal özerkliğinin çekirdeği olabilir. Kültürel-ulusal özerklik, bir ulus için kendi kendine hizmet etme aracı, bir de kendi ulusal gereksinmelerini karşılama aracıdır. Topluluğun biçimi altında aynı içerik gizlenir. Bunlar, tek bir zincirin halkaları, tek bir evrimin aşamalarıdır.”75

Bu görüşten hareket ederek kongre, “Yahudi topluluğunun reformu ve yasama yoluyla” demokratik olarak örgütlenmiş “laik bir kurum haline getirilmesi için”76 (italikler benim. –J.S.) savaşım verme gerekliliğini ilan etti.

Açıktır ki, Bund, güvencenin koşulu olarak, Rusya’nın demokratlaşmasını değil, “Yahudi topluluğunun reformu” yoluyla, diyelim ki “yasama” yoluyla, Duma ile sağlanan geleceğin “laik kurumlarını” göz önünde tutmaktadır.

Ama yukarıda gördük ki, “kurumlar”ın kendisi, devletin tümünde demokratik bir düzen olmadıkça, özlenen “güvence”yi sağlayamazlar.

Geleceğin demokratik düzeninde durum nasıl olacaktır? Demokratik düzende bile özel kurumlara, “güvence altına alınan kültürel kurumlara” vb. gereksinme olmayacak mıdır? Örneğin, demokratik İsviçre’de işler bu bakımdan ne durumdadır? Orada, Springer “ulusal şurası” türünden özel kültürel kurumlar var mıdır? Hayır, yoktur. Ama, İsviçre’de azınlıkta olan İtalyanların kültürel çıkarları, bu yüzden darbelenmemekte midir? Bu söylenemez. Zaten, bu, belli bir şey: demokrasi, İsviçre’de, kendisini “güvence sağlayan” vb. olarak ortaya koyan özel kültürel “kurumları” gereksiz kılmaktadır.

Şu anda güçsüz, gelecekte gereksiz, işte kültürel-ulusal özerklik kurumları, işte ulusal özerklik böyledir.

Ama bu, varlığı ve geleceği kuşkulu olan bir “ulus”a kabul ettirildiği zaman daha da zararlı olmaktadır. Bu durumda ulusal özerkliğin yandaşları yalnızca yararlı değil, zararlı da olsa, yalnızca özümlenmeden “ulusu kurtarmak”, yalnızca “korumak” amacıyla “ulusun” bütün özelliklerini koruma ve muhafaza etme durumuna düşmektedirler.

Ve Bund da, kaçınılmaz olarak, bu tehlikeli yolu tutacaktı.

Ve nitekim tuttu. Biz, burada, Bundun son kongrelerinde “Cumartesi” ve “yidiş dili” vb. konularında aldığı kararların sözünü etmek istiyoruz.

Sosyal-demokrasi, bütün uluslar için, ana dilini konuşma hakkını elde etmeye çalışıyor. Ama Bund, bununla yetinmemektedir –“Yahudi [italikler benim. –J.S.] dilinin hakları”nm77 “özel bir direnme ile” savunulmasını istiyor; ve Bundun kendisi IV. Duma seçimleri sırasında “onlar arasından [yani ikinci dereceden seçmenler arasından] Yahudi dilinin haklarını savunanları yeğliyor.”78

Ana dile genel hak değil, Yahudi diline, yidişe özel hak! Ayrı ayrı uluslardan işçiler, her şeyden önce kendi dilleri için sa­vaşsınlar. Yahudiler, Yahudi dili için; Gürcüler gürcü dili için vb.. Bütün ulusların genel hakkı için savaşım, ikincil bir şeydir. Giderek, başka ezilen ulusların ana dillerini konuşma hakkını tanımayabilirsiniz de, ama yidişi konuşma hakkını tanı­yorsanız, Bund size oy verecektir. Bund sizi “üstün tutacak” tır.

Peki ama, Bundu burjuva milliyetçilerinden ayırdeden nedir?

Sosyal-demokrasi, zorunlu hafta tatil gününün kabul edilmesi uğruna savaşım vermektedir. Ama Bund, bununla yetinmiyor. O, “yasama yoluyla Yahudi proletaryasına Cumartesi günü bayram hakkının sağlanmasını ve başka bir gün bayram yapma zorunluluğunun kaldırılmasını”79 istiyor.

Bundun, “bir adım ileri” giderek, bütün Yahudi bayramlarının resmen bayram günü ilan edilmesini istemesi de beklenebilir. Ve eğer, Yahudi işçiler, eski boş inançlarını bırakmışlarsa ve Cumartesi günü bayram etmek istemiyorlarsa, Bund, “Cumartesi hakkı” uğruna ajitasyonuyla bunlara cumartesi geleneğini anımsatacak ve işçilerde bir bakıma “Cumartesi ruhunu” geliştirecektir…

Bundun XVIII. Kongresinde, konuşmacıların “Yahudi hastaneleri” isteyen “ateşli söylevlerinin” ne anlam taşıdığını anlamak kolaydır. Bu istek, “hastanın, kendi insanları arasında kendini daha iyi hissedeceği”, yani “Yahudi işçinin Polonyalı işçiler arasında kendisini rahat hissetmeyeceği, ama Yahudi dükkancılar arasında rahatlık duyacağı”80 iddiasına dayanmaktaydı.

Yahudi olan her şeyi muhafaza etmek, proletaryaya zararlı olanları dahil, Yahudilerin ulusal özelliklerinin tümünü muhafaza etmek, Yahudileri, Yahudi olmayan her şeyden tecrit etmek, işi özel hastaneler kurmaya kadar vardırmak. İşte Bund buralara kadar düşmüştür.

Plehanov yoldaş, Bundun “sosyalizmi, milliyetçiliğe uyarlamaya çalıştığını”81 söylerken bin kez haklıydı. Elbette V. Kossovski ve aynı soydan Bundcular, Plehanov’u “demagog”82 olarak nitelerken, Bundun eylemini bilen herkes, bu yürekli insanların kendileri hakkında gerçeği söylemekten korktuklarını ve “demagoji” üzerinde sözü dolandırarak korunmaya çalıştıklarını kolayca anlar…

Ulusal sorunda böyle bir tutumu benimsedikten sonra Bund, doğal olarak, örgütlenme sorununda da Yahudi işçilerin tecridi yolunu, sosyal-demokrasinin içinde ulusal kabileler kurma yolunu tutacaktı. Çünkü, ulusal özerkliğin usa-uygun sonucu budur.

Gerçekten Bund, “işçilerin tek elden temsili” teorisinden, “ulusal sınırlandırma” teorisine geçiyor. Bund, Rus sosyal-demokrasisinden “organik yapısı içinde uluslara göre bölünmeyi”83 istiyor. Ve “sınırlandırmadan “bir adım ileri” atarak “tecrit” teorisine varıyor. Bundun VIII. Kongresinde, “ulusal varlığın tecritle mümkün olduğu” yolunda görüşlerin ileri sürülmesi nedensiz değildir.84

Örgütlenme konusunda federalizm, çözülme ve ayrılıkçılık unsurlarını bağrında taşır. Bund, ayrılıkçılığa doğru yürümek­tedir;

Zaten izleyecek başka yol da yoktur. Bölgeler-dışı örgüt olarak kendi varlığı, onu, ayrılıkçılık yoluna itmektedir. Bundun, sınırlan belirli bir bölgesi yoktur; “başkalarının” toprağı üzerinde çalışmaktadır, oysa Polonyalı olsun, Letonyalı, ya da Rus olsun, öteki sosyal-demokratlar komşu olarak uluslararası kolektif bölgeler oluştururlar. Ama bunun sonucu olarak, bu kolektif bölgelerin yayılması demek, Bund için bir “kayıp”, eylem alanının kısılması demektir. İki şeyden birini seçmek zorunludur: ya Rus sosyal-demokrasisini ulusal federalizm temelleri üzerinde yeniden örgütlendirmelidir, ki o zaman Bund, Yahudi proletaryasını “sağlama” olanağını elde edecektir: ya da bu kolektivitelerin uluslararası bölgesi ilkesi yürürlükte kalacak, ki o zaman da Bund, Polonyalı ve Letonyalı sosyal-demokrasinin yaptığı gibi, kendini enternasyonalizm temelleri üzerinde yeniden örgütlendirecektir.

İşte bunun içindir ki Bund, başından beri “Rus sosyal-demokrasisinin federatif temeller üzerinde yeniden örgütlenmesini”85 istemektedir.

1906’da, alttan gelen birleştirici dalgaya boyun eğen Bund, Rus sosyal-demokrasisine katılarak bir orta yolu seçti. Ama bu katılma, nasıl bir katılmaydı? Polonya ve Letonya sosyal-demokrasisi birlikte sükun içinde çalışmak için Rus sosyal-demokrasisine katılırken, Bundun katılması Rus sosyal-demokrasisinin bağrında federasyon uğrunda savaşı yürütmek içindi. Bundcuların o zamanki önderi Medem de bunu söylüyordu:

“Biz oraya sevişmek için değil, savaşmak için geliyoruz. Sevişmek yok, sevişmeyi yakın bir gelecekte ancak Manilovlar bekleyebilir.86 Bund, partiye tepeden tırnağa silahlı olarak girmelidir.”87

Medem’in bu sözleri kötü niyetle söylediğini sanmak yanlıştır. Söz konusu olan kötü niyet değil, Bundun özel tutumudur. Bund, bu tutumunun gereği, enternasyonalizm ilkelerine dayanan Rus sosyal-demokrasisine karşı savaşmadan edemez. Oysa bu savaşı yürüttüğü anda Bund, doğal olarak işçi sınıfının birliğine karşı gelmek zorundadır. Ve en sonunda işler öyle bir noktaya geldi ki, Bund, tüzükleri de çiğneyerek ve IV. Duma seçimleri sırasında, Polonyalı milliyetçilerle Polonya sosyal-demokratlarına karşı birleşerek Rus sosyal-demokrasisi ile bağlarını resmen kopardı.88 Besbelli ki Bund, bu bağlarını ko­parma yoluyla bağımsız eylemini sağlayacağına inanmıştı.

Ve böylece, örgütlendirme konusunda “sınırlandırma ilkesi” ayrılıkçılığa, bağların tam olarak kopmasına vardı.

Eski-İskra89 ile federalizm konusunda polemiğe girişen Bund, eskiden şöyle yazıyordu:

“İskra, Bund ile Rus sosyal-demokrasisi arasındaki federatif ilişkilerin, aralarındaki bağları zayıflatacağına bizi inandırmak istiyor. Biz, bu görüşü, Rus deneyimine dayanarak çürütemeyiz ve bunun basit nedeni de Rus sosyal-demokrasisinin bir federatif gruplaşma olmamasıdır. Ama, tutumumuza destek olarak federatif ilke üzerine kurulmuş olan Avusturya sosyal-demokrasisinin 1897 Parti Kongresinde karara bağlanmış olan son derece eğitici deneyiminden yararlanabiliriz.”90 Bu satırlar 1902’de yazılmıştır.

Şimdi biz 1913’teyiz. Şimdi yararlanabileceğimiz Rus “deneyimi” ve “Avusturya sosyal-demokrasisinin deneyimi” var. Bunlar bize neyi gösteriyor?

“Son derece eğitici olan Avusturya sosyal-demokrasisinin deneyimi”yle başlayalım. Daha 1896’dan önce, Avusturya’da tek bir sosyal-demokrat parti vardı. O yıl, Çekler, ilk kez, Londra Enternasyonal Kongresinde, ayrı temsil hakkı istiyorlar ve bunu elde ediyorlar. 1897de partinin Viyana (Wimberg) Kongresinde,   tek parti resmen tasfiye ediliyor; onun yerine, altı ulusal “sosyal-demokrat grubun” federatif birliği kuruluyor. Daha sonra da, bu “gruplar”, bağımsız partiler oluyorlar.91 Bu partiler yavaş yavaş aralarındaki bağları koparıyorlar. Ardından da meclis grubu bölünüyor, ulusal “kulüpler” oluşuyor. Bunu, milliyetlere göre parçalanan sendikalar izliyor. Bu örneği kooperatifler bile izlemektedirler. Çek ayrılıkçılar, işçileri, kooperatifleri bile parçalamaya çağırmaktadırlar.92 Ayrılıkçı propagandanın işçilerin dayanışma duygusunu baltaladığını ve grev bozuculuğuna sürüklediğini burada hesaba katmıyoruz.

Böylece “Avusturya sosyal-demokrasisinin son derece eğitici deneyimi”, Bunda karşı eski-lskra’dan yana konuşur. Avusturya partisinin bağrında federalizm, en çirkin bir ayrılıkçılık, işçi hareketi birliğinin çözülmesi sonucunu verdi.

“Rus pratiği”nin de aynı anlamda konuştuğunu yukarda gördük. Bundcu ayrılıkçılar ve Çekler de, Rus sosyal-demokrasisi ile bağlarını kopardılar. Sendikalara gelince, Bundcu sendikalar daha başından ulusal ilke üzerine örgütlenmişlerdi, yani öteki ulusların işçilerinden ayrılmışlardı.

Tam tecrit, tam kopma, işte federalizmin “Rus pratiği”nin gösterdiği bu.

Bu durumun, işçilerin dayanışma duygusunun zayıflamasında ve morallerinin bozulmasında etkilerine şaşmamak gerek. Bu etki, Bundun içine de girmiştir. İşsizlik alanında Yahudi ve Polonyalı işçiler arasında gittikçe sıklaşan çatışmaların sözünü etmek istiyoruz. Bakınız bu konuda Bundun IX. Kongresi’nde ne gibi görüşler ileri sürüldü:

“Kurnazlıkla yerlerimizi alan Polonyalı işçileri, biz, pogromcu sayıyoruz, sarı sendikacı sayıyoruz, onların grevlerini desteklemiyoruz, baltalıyoruz. Ve sonra da onların kurnazlığına karşı, kurnazlık ederek onları yerlerinden ediyoruz. Yahudi işçilerin fabrikalara alınmamasına karşılık olarak, biz de Polonyalı işçilerin el tezgahlarında çalışmalarına izin vermiyoruz. … Eğer biz işi ele almazsak, işçiler ötekilerin peşine takılacaklardır.”93 (İtalikler benim. -J.S.)

56

Bundcuların kongresinde, dayanışmadan işte böyle söz ediliyor.

“Sınırlandırma” ve “tecrit”, konusunda daha ileri gidilemez. Bund, amaçlarına ulaşmıştır: Çeşitli milliyetlerin işçilerini, yumruk kavgasına kışkırtacak kadar, grev bozgunculuğuna itecek kadar birbirinden ayırmıştır. Başka türlü de yapamazdı:

“Eğer biz bu işi ele almazsak, işçiler ötekilerin peşine takılacaklar…”

İşçi hareketinin çözülmesi, sosyal-demokrasi saflarında moralin bozulması, – işte Bundcu federalizmin verdiği sonuçlar bunlar.

Böylece ulusal özerklik fikri, bu fikrin yarattığı hava, Rusya’da Avusturya’dakinden daha da zararlı olmuştur.

KAYNAKÇA
38) Güney Slavları Sosyal-Demokrat Partisi temsilcileri de bu yolda oy vermişlerdir. Brünn Parti Kongresinde, ulusal sorun üzerinde tartışmalara bakınız, 1906, s. 72.-Ed.
39) Bay Panin’in Rusça çevirisinde (Bauer’in Panin çevirisine bakınız), “ulusal özellikler” yerine “ulusal bireylikler” denmektedir. Panin bu pasajı yanlış çevirmiştir. Almanca metinde “bireylik” sözcüğü yoktur, bunda “nationalen Eilgenart”, yani özelliklerden sözedilmektedir ve bu iki şey aynı olmaktan çok uzaktır.
40)
Bkz: Verhandlungen des Cesamtparteitages, Brün 1899.
41) Bkz: Springer, Ulusal Problem, s. 286.
42)
Bkz: Aynı yapıt, s. 549.

43) Bkz: Aynı yapıt, s. 555.

44) Bkz: Aynı yapıt, s. 19.

45) Bkz: Bauer, Ulusal Sorun, s. 286.

46) Bkz: Springer, Ulusal Problem, s. 74.

47) Bkz: Aynı yapıt, s. 68-89.

48) Bkz: Aynı yapıt, s. 89.

49) Bkz: Bauer, Ulusal Sorun, s. 552.

50) Bkz: Springer, Ulusal Problem, s. 226.

51) Bkz: Bauer, Ulusal Sorun, s. 368.

52) Bkz: Aynı yapıt, s. 375.

53) Bkz: Springer, Ulusal Problem, s. 226.

54) Bkz- Bauer, Ulusal Sorun, s. 553.

55) Aynı yapıt, s. 337.

56) Aynı yapıt, s. 333.

57) Aynı yapıt, s. 555.

58) Aynı yapıt, s. 551.

59) Aynı yapıt, s. 543.

60) Aynı yapıt, s. 542.

61) Brünn Parti Kongresinde Ulusal Sorun Üzerinde Tartışmalar, s. 48. *   Eski çağda bir haydut. Yolcularını soyduktan sonra, onları bir demir yatağa yatırır ve ayaklan yatağı aştığı zaman, fazla kısmını keserdi; boyu kısa geldiği zaman ise, iple ayaklarından bağlayarak yatağın boyuna kadar uzatırdı. Bu haydudu, Thesee aynı işkenceye tabi tuttuktan sonra öldürdü. -ç.
62) Bkz: Bauer, Ulusal Sorun, s. 553.

63) Bu bölümün başına bakınız.

64) Bu pasajlar, K. Marx ve F. Engels’in Komünist Parti Manifestosu’nun II. bölümünden (“Proleterler ve Komünistler”) alınmadır. Bkz: Dirk J. Struik, “Komünist Manifesto”nun Doğuşu, Sol Yayınları, Ankara 1976, s. 134.

65 Avusturya Sosyal-Demokrat Partisi’nin Viyana Kongresi (ya da kon­grenin toplanmış olduğu otelin adını almıştır. Wimberg Kongresi) 1897 yılında 6 Hazirandan 12 Hazirana kadar sürmüştür. Bu kongrede o zamana kadar birlik halinde olan parti, bağımsız altı ulusal sosyal-demokrat gruba büründü (Al­man, Çek, Polonyalı, Ukraynalı Ruten, İtalyan ve Güney Slav) bu gruplar ancak bir genel kongre ve bir ortak merkez komitesi ile birbirine bağlıydılar. –Ed.

66) Bkz: Bauer, Ulusal Sorun, s. 381-396.
67) Bkz: Aynı yapıt, s. 389.
68) Bkz: Yahudi Sorununa Katkı, 1906 [Bu başlık, K. Marx’ın Zur Juden-frage (“Yahudi  Sorununa   Katkı”)   adlı   1844’te   Deutsch    Fransösische Jahrbücher’de (“Fransız-Alman Yılhkları”nda) yayımlanan, Marx’ın Alman özgür düşünceli radikallerinin lideri Bruno Bauer ile polemiğe giriştiği maka­lesinin başlığına benzetilmiştir. –Ed.]
69) Bkz: [Kautsky], Kisinev Katliamı ve Yahudi Sorunu, 1906.
70) Bkz: Bauer, Ulusal Sorun, s. 388.
71) Bundun VI. Kongresi, 1905 Ekiminde Zürih’te toplandı. Bu kongrede Bund “Ancak kültürel-ulusal özerklik biçiminde bölgeler-dışı bir özerklik sonu­cunu vermesi mümkün olan kamu tüzel kurumlarının yaratılması” isteminde bulunarak, ulusal programını kesin olarak formüllendirmiş oldu. Bund, bu amaçla, “1° (ulusal eğitim gibi) kültür sorunlarıyla ilgili bütün görevlerin, devle­tin ve yerel ve bölgesel özerk organların elinden alınmasını; 2° yerel olsun, mer-kezi olsun, ulusun bütün üyeleri tarafından evrensel, eşit, doğrudan ve gizli oyla seçilen özel kurumlar biçiminde ulusun kendisine devredilmesi” görüşünü savundu. –Ed.
71) Bkz: Kasteliyanski, Ulusal Hareketin Biçimleri, vb., s. 772.
73) Bkz: //. Kongre Tutanakları, s. 176.
74) Bundun VIII. Konferansı, 1910 Eylülünde Lvov’da (Galiçya) toplandı. Konferans, dikkatini daha çok Yahudi topluluğunun sorunları ve cumartesi ta­tili üzerinde topladı; bu sorunlarla ilgili olarak alınan kararlar Bunddaki burju­va milliyetçi eğilimin güçlendiğini gösterir. –Ed.
75) Bundun VIII. Konferans Tutanaklart’na bakınız, 1911, s. 62.
76) Aynı yapıt, s. 83-84.
77
) Bundun VIII. Konferans Tutanakları, s. 85.
78) Bundun IX. Konferans Tutanakları, 1912, s. 42.
79) Bundun VIII. Konferans Tutanakları, s. 83.
80) Bundun VIII. Konferans Tutanakları, s. 68.
81) Plehanovcu menşeviklerin organı olan Parti İçin adlı gazetenin 15 Ekim 1912 tarihli üçüncü sayısında yayınlanan “Bir Bölücü Konferans Daha” başlıklı makalesinde, bundculann ve Kafkasyalı sosyal-demokratlann sözünü ederken “sosyalizmin milliyetçiliğe uyarlanması” deyimini kullanan Plehanov olmuştur. Sözkonusu gazete, 1912 ve 1914 arasında, bolşevik fraksiyonla menşovik franksiyon arasında bir uzlaşma sağlamak amacıyla yayınlanmıştır. Bu makalesinde, G. Plehanov, tasfiyecilerin Ağustos Konferansının hem top­lanmasını, hem de kararlarını, sert bir dille eleştiriyordu. –Ed.
82) E.V.   Kossovski’nin   tasfiyecilerin  Naşa Zarya adlı   dergisinin yazıkuruluna gönderilen ve 1912’de derginin 9 ve 10. sayılarında yayınlanan “Bağışlanmaz Bir DemogojC başlıklı mektubundan sözedilmektedir. Kossovski, bu mektubunda, yukarda sözü edilen G. Plehanov’un “Bir Bölücü Konferans Daha” başlıklı yazısına çatmaktaydı. –Ed.
83) Bundun VII. Konferansı ile ilgili bildirinin 7. sayfasına bakınız. (1906’da Lvov’da (Galiçya) toplanan Bundun VII. Konferansında, Bundun RSDIP’ne (bu partinin Stokholm’deki IV. Kongresinde kabul edilen tüzük temeli üzerinde) katılması lehinde bir karar alındı. Ama şu ihtiraz kaydı da karara ek­lendi: “RSDlP’ye katılmakla, ve bu partinin programını kabul etmekle birlikte, Bund, Ulusal sorunda kendi sorununu muhafaza edecektir.” VII. konferanstan sonra Bund, tamamen ve kesin olarak menşeviklerin yolunu seçti. –Ed.)
84) Bkz: Bundun VII. Konferans Tutanakları, s. 72.
85) Bkz: Ulusal özerklik Sorunu ve Rus Sosyal-Demokrasisinin Federatif Temeller Üzerinde Yeniden örgütlenmesi Sorununa Katkı, 1902 Bund yayını.
86) Gogol’ün ölü Canlar’aıdan bir kahraman, inançları olmayan, karak­tersiz, hayalci tip. –Ed.
87
) Bkz: Nose Slovo, n° 3, s. 24, Vilna 1906 [Naşe Slovo (“Bizim Sözümüz”) 1906’da Vilna’da yayınlanan, bundcuların yasal haftalık dergisiydi. 9 sayı çıkmıştır. –Ed.]
88) İkinci seçmenler kolegyumunda çoğunluğu oluşturan Polonyalı sos-yal-demokratlara karşı bundcuların ve PSP’nin Yahudi burjuva milliyetçileriyle kurdukları blokun listesinde seçilmiş olan Polonya Sosyalist Partisinin “sol” ka­nat üyesi, IV. Dumada Varşova milletvekili Jagello’dan sözedilmektedir. IV. Devlet Dumasında sosyal-demokrat grubu, içlerinde çoğunlukta olan tasfiye­cilerin etkisiyle, sosyal-demokrat olmayan Jagello’yu içine kabul etti ve böylelikle Polonya işçileri arasındaki bölünmeyi daha da derinleştirerek Bundun bölücü eylemini onaylamış oldu. Bu konuyla ilgili olarak Stalin’in Pravda’nın 1 Aralık 1912 günlü 182. sayısında çıkan “Jagello, Sosyal-Demokrat Meclis Gru­bunun, Bütün Haklarından Yararlanamayan Üyesi” başlıklı yazısına bakınız. –Ed.
89) Lenin’in yazıkurulunda daha etkin görev aldığı 1900-1903 arası döneminin (51. sayısına kadar) Iskrasini, daha sonraki menşevik tutumu benim­seyen lskra’dan ayırdetmek için eski-Mra denmektedir. Eski-Mra, Bundun mil­liyetçiliğine karşı zorlu bir savaşım vermekteydi. Isfcra’daki birçok yazılar -ki bunlardan bir kısmı Lenin’in kaleminden çıkmıştır- Bundun ulusal sorun ve partinin yapısı konularındaki tutumunun eleştirisine ayrılmıştır. –Ed.
90) Bkz: Ulusal özerkliğe vb. Katkı, 1902, s. 17.
91) 65. nota bakınız. –Ed.
92) Dokumente des Seperatismus’daiki Vanek’in broşüründen alınma te- ,| timlere bakınız, s. 29 [Kari Vanek, Çek sosyal-demokratı, Avusturya parlamen­tosunda (Reichsrat’ta) ve Brünn bölge meclisinde parlamento üyesi, Brünn si­gorta ve sağlık sandığı müdürü, Çek ayrılıkçılarından biri, 1910’da K. Vanek, Rovnost adlı dergide “Vesayet Altında mı Bulunmak İstiyorsunuz, Yoksa Özgür Olmak mı?” başlığı altında bir dizi makale yayımladı. Bu yazılarda, yazarın ulu­sal şovenizmi açıkça görülmekteydi. –Ed.]
93) Bkz: Bundun IX. Konferans Tutanakları, s. 19.

 

KAFKASYALILAR, TASFİYECİLER KONFERANSI…
RUSYA’DA ULUSAL SORUN…
ULUSAL SORUN ÜZERİNE RAPOR…

  1. KAFKASYALILAR, TASFİYECİLER KONFERANSI

Yukarda, milliyetçilik “salgını”na dayanamamış olan bazı Kafkasyalı sosyal-demokratlarının dalgalanmalarından söz ettik. Sözü geçen sosyal-demokratların, şaşılacak bir tutumu benimseyerek, Bundun izlerinden -garip de olsa- yürümeleri ve kültürel-ulusal özerklikten yana çıkmaları, bu dalgalanmaların ifadesi olmuştur.

Bütün Kafkasya için bölgesel özerklik ve Kafkasya’daki uluslar için de kültürel-ulusal özerklik- işte bu tutumu benimseyen ve sırası gelmişken söyleyelim, Rus tasfiyecilerine katılan sosyal-demokratlar, isteklerini böyle formüle ediyorlar.

Tanınmış önderleri ünlü N.’yi94 dinleyelim.

“Herkesin bildiği gibi Kafkasya, nüfusunun ırksal bileşimi bakımından olsun, toprağı ve tarımı bakımından olsun, merkez eyaletlerinden derin farkları olan bir yerdir. Böyle bir ülkenin işletmelere açılması ve gelişmesi, bu ülkeden olan bölgesel özellikleri bile, buranın kültürüne ve iklimine alışık olan emekçiler gerektirir. Bu ülkenin iktisadi gelişmesiyle ilgili bütün yasaların, bölgesel olarak hazırlanması ve buradaki insanlar tarafından uygulanması gerekir. Onun için bölgesel sorunlarla ilgili yasaları çıkarmak, Kafkasya yönetim özerkliğinin merkez organlarının yetkisine girecektir. … Böylece Kafkasya merkezinin görevi, bölgesel toprakların iktisadi bakımdan işletilmeleri amacını güden, ülkenin maddi gönenci amacını güden yasalar kabul etmek olacaktır.”95

Böylece Kafkasya için bölgesel özerklik istenmektedir.

Eğer birbiriyle çelişen ve birbiriyle bağlantısı kopuk olan N.’nin gerekçesini göz önünde tutmazsak, varılan sonucun doğru olduğunu kabul etmemiz gerekir. Ülkenin özellikleri, nüfus bakımından bileşimi ve yaşam koşullan bakımından dev­letin meşruti çerçevesi içinde -N. de bunu reddetmiyor-, Kafkasya için bölgesel özerklik gerçekten gereklidir. Bu, Rus sosyal-demokrasisi tarafından da böyle kabul edilmiştir. Sosyal-Demokrat Parti’nin II. Kongresinde şu görüş kabul edilmişti:

“Yaşam koşullan ve nüfusun bileşimi bakımından Rusların yaşadıkları bölgelerden değişik olan dış bölgeler için bölgesel yönetim özerkliği.”

Bu konuyu, II. Kongrenin araştırmasına sunan Martov, gerekçe olarak şöyle diyordu:

“Rusya’nın pek büyük bir ülke oluşu ve merkezi devlet yönetimimizin deneyimi, bizi, Finlandiya, Polonya, Litvanya ve Kafkasya gibi önemli birimler için bölgesel yönetim özerkliğinin gerekli ve yararlı olduğu sonucuna vardırmıştır.”

Ama bölgesel özerk yönetim, bölgesel özerklik anlamına gelmektedir.

Oysa N., daha ileri gidiyor. Ona göre Kafkasya’nın bölgesel özerkliği, “sorunun yalnız bir yanını” kucaklamaktadır.

“Şimdiye kadar bölgesel yaşamın ancak maddi gelişmesinden söz ettik. Ama bir ülkenin iktisadi gelişmesine katkıda bulunan şeyler yalnızca iktisadi faaliyet değildir. Manevi ve kültürel faaliyettir de…. Kültür bakımından güçlü olan bir ulus, ik­tisadi alanda da güçlüdür…. Ama ulusların kültürel gelişmesi, ancak kendi ulusal dilleriyle mümkündür… Bu bakımdan ana dil ile ilgili bütün sorunlar aynı zamanda kültürel-ulusal sorunlardır. Eğer ülkenin maddi gelişmesi ulusları birleştiriyorsa, eğitim, adliye, kilise, edebiyat, sanatlar, bilimler, tiyatro vb. sorunlar, kültürel-ulusal eylem onların her birini ayrı bir alana yerleştirdiği için, bu birliği bozuyor. Birinci tür faaliyetin sınırlan belirli bir bölgeyle ilgilidir… Kültürel-ulusal şeyler için durum bambaşkadır. Bunlar sınırlan belli bir toprağa bağlı şeyler değildir, belli bir ulusun varlığına bağlı şeylerdir. Gürcü dilinin yazgısı, nerede yaşarsa yaşasın, Gürcü’yü aynı ölçüde ilgilendirir. Gürcü kültürünün ancak Hindistan’da oturan Gürcüleri ilgilendirdiğini söylemek büyük bilisizlik olur. Örnek olarak Ermeni kilisesini ele alalım. Bu kilisenin işlerinin yönetimine ayrı ayrı bölgelerde ve devletlerde oturan Ermeniler katılmaktadırlar. Burada bölgenin hiç bir rolü yoktur. Örneğin: Bir Gürcü müzesinin kurulması işiyle, Tiflis’te oturan Gürcü kadar, Baku’da, Kutays’te ya da Petersburg’da oturan Gürcü de ilgilenir. Bu demektir ki, bütün kültürel-ulusal işlerin yönetimi, ilgili ulusların kendilerine teslim edilmelidir. Biz Kafkasya’daki mil­liyetlerin kültürel-ulusal özerkliğinden yanayız.”96

Kısaca kültür toprak olmadığına göre ve toprak da kültür olmadığına göre, kültürel-ulusal özerklik gereklidir. N.’nin bu konuda söyleyebildiği bu kadar.

Biz, burada, genel olarak, kültürel-ulusal özerklik konusunu bir kez daha ele almayacağız: yukarda bunun olumsuz niteliğini belirttik. Yalnız şunun üzerinde durmak isteriz ki, genel olarak uygulanması olanaksız olan kültürel-ulusal özerklik, Kafkasya koşullan bakımından daha da anlamsız ve saçmadır.

Nedeni de şu: Kültürel-ulusal özerklik, az çok gelişmiş ulusların, kültürleri, edebiyatları gelişmiş ulusların mevcut olduğunu kabul eder. Bu koşullar olmayınca, bu özerklik, varlık nedenini yitirmiş olur. Oysa Kafkasya’da ilkel kültüre sahip, edebiyatı bulunmayan, ilkel bir dil konuşan ve üstelik bir geçiş halinde olan, ve kısmen özümlenen, kısmen de kendileri gelişen bir sürü halk yaşamaktadır. Bunlara kültürel-ulusal özerklik nasıl uygulanabilir? Bu uluslara karşı nasıl davranılacaktır? Kültürel-ulusal özerklik ilkesi gereğince, bunları ayrı ayrı kültürel-ulusal birlikler içinde nasıl örgütlendireceğiz?

Mingrellere, Abazalara, Acarlara, Slavlara, Lezgilere ve benzerlerine karşı, ayrı ayrı diller konuşan, ama kendilerine özgü edebiyatları olmayan bu halklara karşı nasıl dav­ranılacaktır? Onları hangi ulusun içinde sınıflandıracağız? Onları ulusal birlikler olarak “örgütlendirmek” mümkün mü? Onları hangi “kültürel sorunlar” çevresinde “örgütlendireceğiz”?

Kafkas-ötesi’nde oturan ve Gürcüler tarafından özümlenmekte olan (ama henüz özümlenmiş olmaktan uzak bulunan) Osetlere karşı, ve aynı zamanda kısmen Ruslar tarafından özümlenmiş bulunan, ama kısmen de kendi öz edebiyatlarını yaratarak gelişmekte olan Çerkes Osetlere karşı tutumumuz ne olacaktır? Onları tek bir ulusal birlik içinde nasıl “örgütlendireceğiz”?

Gürcü dilini konuşan, ama Türk kültürüne göre yasayan ve Müslüman olan Acarları hangi ulusal birliğin içine koyacağız? Acarları din bakımından Gürcülerden ayrı olarak “örgütlendirmek”, ama öteki kültürel sorunlar bakımından Gürcülerle birlikte örgütlendirmek gerekmez mi? Ya Kobuletzler? Ya İnguşlar? Ya İngiloidler?

Bir dizi halkı liste dışında bırakmak – bu özerklik, ne biçim bir özerkliktir?

Hayır, bu ulusal sorunun bir çözümü değildir. Aylakların fantezisinin bir ürünüdür.

Ama bir an için mümkün olmayanı mümkün sayalım ve bizim N.’nin kültürel-ulusal özerkliğinin gerçekleştiğini varsayalım.  Böyle bir sonuç bizi nereye götürür? Örneğin: Pek azı okuma-yazma bilen Kafkas-ötesi Tatarlarını, güçlü mollalar tarafından yönetilen okullarıyla, dinin derinliğine girdiği kültürleriyle ele alalım… Bu Tatarları ulusal-kültürel bir birlik içinde örgütlendirmenin, onların başına mollaları geçirmek ve bu halkı gerici mollalara peşkeş çekmek olacağını anlamak zor değildir: böylelikle Tatar yığınlarının baş düşmanları tarafından köleleştirilmesi için bir yeni kale yaratmış oluruz.

Ama ne zamandan beri sosyal-demokratlar gericilerin değirmenine su taşımaktadırlar?

Halk yığınlarını en berbat gericilerin kölesi durumuna getiren bir kültürel-ulusal birlikte Kafkas-ötesi Tatarlarını tecrit etmek! Kafkasyalı tasfiyeciler bundan daha iyi bir çözüm bulamamışlar mı?

Hayır, bu, ulusal sorunun bir çözümü değildir.

Kafkasya’da ulusal sorun ancak geri kalmış ulusların daha yüksek genel bir kültür yoluna yöneltilmeleri koşuluyla çözülebilir. Ancak böyle bir çözüm, bir ilerleme etkeni olabilir ve sosyal-demokrasi tarafından kabul edilebilir. Kafkasya’nın bölgesel özerkliği geri kalmış ulusları genel kültürel gelişmeye doğru sürüklediği için, onları tecrit eden küçük milliyetler kabuğundan çıkmalarına yardım ettiği için, daha yüksek bir kültürün nimetlerinden yararlanmaya onları ittiği için, bir çözüm olarak kabul edilebilir. Oysa kültürel-ulusal özerklik, tam ters bir yönde etki yapmaktadır, çünkü bu, ulusları eski kabuklannın içine hapsetmekte, onları kültürel gelişmenin alt derecelerinde tutmakta ve kültürün daha yukarı derecelerine tırmanmalarına engel olmaktadır.

Bu bakımdan ulusal özerklik, bölgesel özerklisin olumlu yanlarını kötürüm etmekte ve onu sıfıra indirmektedir.

İşte bunun içindir ki, ulusal-kültürel özerklikle bölgesel özerkliği birbiriyle birleştiren N.’nin karma tipteki özerkliği kabul edilemez. Doğaya karşı olan bu birleştirme, durumu iyileştirmez, daha da kötü yapar; çünkü geri kalmış ulusların gelişmesini dizginlediği gibi, bölgesel özerkliği de ulusal birlikler halinde örgütlenmiş olan ulusların çatışma alanı haline getirir.

İşte böylece genel olarak kabul edilmesi mümkün olmayan kültürel-ulusal özerklik, Kafkasya’da saçma bir gerici girişim biçimine bürünürdü.

İşte N.’nin ve Kafkasyalı yandaşlarının kültürel-ulusal özerkliği böyle bir şeydir.

Kafkasyalı tasfiyeciler “bir adım ileri” atarak, örgüt sorununda da, Bundun izinden yürüyecekler midir? Bunu gelecekte göreceğiz. Sosyal-demokrasi tarihi bize göstermiştir ki, örgütte federalizm, programda, her zaman ulusal özerklikten önce gelmiştir. Daha 1897’de Avusturyalı sosyal-demokratlar örgütlenmede federalizmi uyguluyorlardı. Ve yalnızca iki yıl sonra (1899’da) ulusal özerkliği kabul ettiler. Bundcular ulusal özerklikten ilk kez açık olarak 1901’de söz ettiler. Oysa onlar örgütlenmede federalizmi 1897den beri uygulamaktaydılar.

Kafkasyalı tasfiyeciler işe sondan başladılar, ulusal özerklik konusunda eğer Bundun izlerinden yürümeye devam ederlerse, daha 19. yüzyılın son yıllarında enternasyonalizm temelleri üzerinde kurulmuş olan bugünkü örgüt yapısının hepsini önceden yıkmak zorundadırlar.

Ama henüz işçilerin gerçek anlamını kavrayamadıkları ulusal özerkliği kabul etmek ne kadar kolay olmuşsa, Kafkasya’nın bütün milliyetlerinden gelme işçilerin yıllar boyunca kurdukları, yükselttikleri ve sevgiyle baktıkları o yapıyı yıkmak aynı ölçüde zor olacaktır: Erostrat’a layık böyle bir gidişte atılacak ilk adım, işçilerin gözlerini açmasını ve kültürel-ulusal özerkliğin milliyetçi özünü anlamalarını sağlayacaktır.

KAFKASYALILARIN ulusal sorunu, sözlü tartışmalar ve edebiyat polemikleri gibi, alışılan yöntemlerle çözmelerine karşılık, Rusya tasfiyecilerinin konferansı tamamen olağanüstü bir yola başvurmuştur. Hem kolay, hem basit bir yol.

Dinleyiniz:

“Kültürel-ulusal özerklik isteminin formüllendirilmesi gereği üzerinde… Kafkasya delegasyonunun görüşünü dinleyen konferans, bu istemin özü hakkında tutumunu bildirmemekle birlikte, programın her milliyete kendi kaderini tayin etme hak­kını tanıyan maddesinin bu biçimde yorumlanmasının, programın gerçek anlamı ile bağdaştığı kanısındadır”.

Böylece, bu sorunun “özü hakkında tutumunu bildirmemekle” işe başlanıyor ve sonra da “kanısını” belirtiyor. Özgün bir yöntem.

Bu özgün konferans hangi “kanıya” varmıştır?

Kültürel-ulusal özerklik “istemi”, ulusların kendi kaderleri­ni tayin etmeleri hakkını tanıyan programın “asıl anlamının karşıtı değildir” kanısına.

Bu tezi inceleyelim:

Serbestçe tayin etme ile ilgili madde, ulusların hak­larından söz eder.97 Bu maddeye göre, ulusların yalnız özerklik hakkı değil, ayrılma hakkı da vardır. Söz konusu olan, siyasal bakımdan serbestçe kaderini tayin etmedir. Dünyanın bütün sosyal-demokrasilerinde uzun zamandan beri saptanmış olan ulusların kendi kaderlerini siyasal bakımdan tayin etmeleri hakkını, böyle yanlış biçimde yo­rumlamaya kalkan tasfiyeciler, acaba kimi aldatmak istiyorlar?

Yoksa tasfiyeciler şu bilgiçliğin ardına saklanarak mı kendilerini koruyacaklar: görüyorsunuz ya kültürel-ulusal özerklik ulusların haklarının “karşıtı değildir”. Yani eğer bir devletin içindeki bütün uluslar, kültürel-ulusal özerklik temelleri üzerinde örgütlenmek isterlerse, bunlar, -bu ulusların belli toplamı- bu hakka sahiptirler, hiç kimse onlara başka bir siyasal yaşam biçimini zorla kabul ettiremez. Bu, yeni bir şey ve iyi bir buluş. Buna, genel olarak konuşuyorsak, ulusların kendi anayasalarını ortadan kaldırmaya, yerine keyfi düzen koymaya, eski düzeni ihya etmeye hakları yok mudur? diye bir soru da eklemek mümkündür; çünkü uluslar ve yalnızca ulusların kendileri, kendi öz kaderlerini tayin etme hakkına sahiptir. Yineleyelim: Konuyu böyle koyarsak, ne kültürel-ulusal özerklik, ne ulusal-gerici zihniyet, ne de hiç bir şey, ulusların haklarının “karşıtı değildir”.

Saygı değer konferansın söylemek istediği bu değil miydi?

Hayır, bu değil. Konferans, açıkça diyor ki, kültürel-ulusal özerklik, ulusların haklarının değil, programın “asıl anlamının” “karşıtı değildir”. Burada söz konusu olan programdır, ulusların haklan değil.

Zaten bunu anlamak da mümkün. Eğer herhangi bir ulus, tasfiyeciler konferansına başvurmuşsa, bu konferans, açıkça ulusun kültürel-ulusal özerklik hakkı olduğunu ifade edebilirdi. Oysa, konferansa başvuran bir ulus değil, Kafkasyalı sosyal-demokratlardan -pek matah sosyal-demokrat değil, ama gene de sosyal-demokrat olan- bir “delegasyon” dur. Ve bunlar, ulusların hakları sorununu kurcalamıyorlar, yalnız kültürel-ulusal özerkliğin sosyal-demokrasinin ilkeleriyle bağdaşmazlık edip etmediğini, sosyal-demokrasinin programının “asıl anlamının” “karşıtı” olup olmadığını soruyorlar.

Demek ki, ulusların hakları ve sosyal-demokrasinin programının “asıl anlamı” aynı şeyler değildir.

Besbelli ki, ulusların haklarıyla çelişmemekle birlikte, öyle istemler var ki, programın “asıl anlamı” ile çelişebilir.

Örnek: Sosyal-demokratların programında, vicdan özgürlüğüyle ilgili bir madde vardır. Bu maddeye göre, bireylerden her grubun herhangi bir dine girmeye hakkı vardır: Katoliklik gibi, Ortodoksluk gibi vb.. Sosyal-demokrasi, Ortodoksları, Katolikleri, Protestanları hedef tutan her türlü dinsel baskıya karşı savaşım verecektir. Bu, Katolikliğin, Protestanlığın vb. parti programının “asıl anlamı”na “karşıt” şeyler olmadığı anlamına mı gelmektedir? Hayır. Sosyal-demokrasi, Katolikleri, Protestanları hedef tutan baskıya karşı her zaman savaşım verecektir; ulusların, istedikleri dine girmeleri hakkını savunacaktır. Ama, aynı zamanda, proletaryanın çıkarlarını doğru değerlendirerek ve bu değerlendirmeye dayanarak, Katolikliğe karşı, Protestanlığa karşı, Ortodoksluğa karşı bilinçlendirici eyleme geçecek ve sosyalist kavramların bunların üstesinden gelmesi için çaba gösterecektir.

Ve bunu, kuşkusuz, Protestanlığın, Katolikliğin, Ortodoksluğun vb., programın “asıl anlamının karşıtı” şeyler olduğu için, yani bu dinlerin, proletaryanın iyice kavranmış çıkarlarıyla bağdaşmadığı için yapacaktır.

Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı için de aynı şeyi söyleyebiliriz. Ulusların istedikleri gibi örgütlenme hakları vardır; zararlı olsun yararlı olsun, hangisi olursa olsun, kendi ulusal kurumlarını muhafaza etmeye hakları vardır, kimse zorla ulusların yaşamına müdahale edemez (kimsenin buna hakkı yoktur!). Ama bu, sosyal-demokrasi, ulusların zararlı kurumlarına karşı ulusların usa-uygun olmayan istemlerine karşı savaşmayacak demek değildir. Tam tersine, bunu yapmak, ulusların iradesini, proletaryanın çıkarlarına en uygun biçimde örgütlenmelerini sağlayacak biçimde etkilemek, sosyal-demokrasinin görevidir. Ve işte bunun içindir ki, sosyal-demokrasi, bir yandan ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakları uğruna savaşım verirken, öte yandan, örneğin, Tatarların ayrılmalarına karşı ve Kafkas uluslarının kültürel-ulusal özerkliğine karşı bir tutum benimseyecek ve bu yolda uyarıcı eyleme geçecektir; çünkü bunlardan birincisi olsun, ikincisi olsun, bu ulusların haklan ile çelişmemekle birlikte, programın “asıl anlamına”, yani Kafkasya proletaryasının çıkarlarına karşıttır.

Besbelli ki, “ulusların hakları” ile programın “asıl anlamı” birbirinden tamamen ayrı iki şeydir. Programın “asıl anlamı”, proletaryanın programında bilimsel biçimde formüllendirilmiş olan bu sınıfın çıkarlarını dile getirirken, ulusların hakları, güçlerine ve etkilerine göre burjuvaziyi de, aristokrasiyi de, ruhban sınıfını da, ya da herhangi bir başka sınıfın çıkarlarını da ifade edebilir. Birincisinde Marksist’in görevleri, ikincisinde çeşitli sınıflardan oluşan ulusların hakları. Ulusların haklan ile sosyal-demokrasinin ilkeleri bağdaşabilir de, bağdaşamaz da. Örneğin Keops’un piramidi ile tasfiyecilerin ünlü konferansı. Bu ikisini karşılaştırmak hiç de mümkün değil.

Ama öyle anlaşılıyor ki, saygıdeğer kongre, tamamen ayrı bu iki şeyi, bağışlanmaz bir biçimde birbirine karıştırmıştır.

Çıkan sonuç, ulusal sorunun bir çözümü değil, saçma bir şeydir, ulusların haklan ile sosyal-demokrasinin ilkelerinin birbiriyle bağdaştığı; ve bunun sonucu olarak, ulusların her isteminin proletaryanın çıkarlarıyla bağdaştığı ve kendi kaderlerini tayin etmek isteyen ulusların hiç bir isteminin programın “asıl anlamına karşıt olmayacağı”!

Mantığı bu kadar zorlamak olmaz…

İşte bu saçmalık temeli üzerindedir ki, tasfiyeciler konferansının artık ünlü olan karan, ulusal-kültürel özerklik isteminin, programın “asıl anlamına karşıt olmadığı” istemi ortaya çıkabilmiştir.

Ama tasfiyeciler konferansı, yalnızca mantık yasalarına karşı gelmekle kalmıyor.

Bu konferans, aynı zamanda, kültürel-ulusal özerkliği benimseyerek, Rus sosyal-demokrasisine karşı görevini de ihlal ediyor. En açık biçimde programın “asıl anlamını” ihlal ediyor, çünkü bilinmektedir ki, programı kabul etmiş olan II. Kongre, kültürel-ulusal özerkliği kesin olarak reddetmiştir. Bu konferansta söz konusu sorunla ilgili olarak söylenenler şunlardır.

“Goldblatt [bundcu]: Milliyetlerin kültürel gelişme özgürlüğünü güvence altına alabilecek özel kurumların yaratılmasını gerekli sayıyorum ve bunun için 8. paragrafa şunun eklenmesini öneriyorum: ‘Tam kültürel gelişme özgürlüğünün güvence altına alınması için kurumların kurulması’ [Bilindiği gibi, Bundcuların kültürel-ulusal özerklik için kullandıkları formül budur. –J.S.].

“Martinov, genel kurumların, özel çıkarları sağlayacak biçimde örgütlenmesi gerektiğini ileri sürüyor. Milliyetin kültürel gelişme özgürlüğünü güvence altına alacak özel kurumların kurulmasının olanaksız olduğunu söylüyor.

“Egorov: Milliyetler sorununda biz ancak olumsuz önerileri kabul edebiliriz, yani biz, milliyetlerin sınırlandırmasına karşıyız. Şu ya da bu ulusun olduğu biçimde gelişip gelişmeyeceği, biz sosyal-demokratları uzun boylu ilgilendirmez. Bu, kendiliğinden oluşan bir süreçtir.

“Koltsov: Ne zaman milliyetçilikleri söz konusu olsa Bund delegeleri kızıyorlar. Oysa Bund delegesinin ileri sürdüğü değişiklik, salt milliyetçi bir nitelik taşımıştır. Bizden, yok ol­makta olan ulusların bile desteklenmesi için, saldırı önlemleri istenmektedir.

“…Ve sonuç olarak, ‘Goldblatt’ın değişiklik önerisi üç oya karşı çoğunlukla reddedilir.'”

Böylece açıkça görülmektedir ki, tasfiyeciler konferansı, programın “asıl anlamına karşıt” bir tutumu benimsemiştir. Bu konferans, programı ihlal etmiştir.

Şimdi de, tasfiyeciler, sözüm ona kültürel-ulusal özerkliği onayladığını iddia ettikleri Stockholm Kongresini ileri sürerek kendilerini haklı göstermeye çalışmaktadırlar. Bu konuda Vladimir Kossovski şöyle yazıyor:

“Bilindiği gibi Stockholm Kongresi’nde varılan anlaşmaya göre Bundun (partinin genel kongresinde ulusal sorun çözümlenene kadar) ulusal programını muhafaza etmesine izin verilmişti. Bu kongre, ulusal-kültürel özerkliğin her ne olursa olsun partinin genel programıyla çelişmediğini kabul etmiştir.”98

Ama tasfiyecilerin çabaları boşunadır. Stockholm Kongresi, Bundun programını onaylamayı aklından bile geçirmemiştir – bu kongre yalnızca geçici olarak sorunu açık bırak­mayı kabul etmiştir. Kossovski, bütün gerçeği söylemek için gerekli cesareti gösterememiştir. Ama bizzat olaylar konuşmaktadır, işte: “Galine, şu değişikliği öneriyor: ‘Ulusal program sorunu, kongre tarafından incelenmemiş bir konu gibi açık bırakıl­mıştır.1 (Kabul edenler: 50 oy; kabul etmeyenler: 32 oy)

“Bir ses : ‘Açık ne demektir?’

“Başkan : ‘Ulusal sorun açık kalıyor derken, biz. Bundun gelecek kongreye kadar bu sorun üzerindeki kararlarını muhafaza edebileceğini söylemek istiyoruz.'”

Gördüğünüz gibi, kongre, Bundun ulusal programı sorununu “ele almamıştır” bile, onu, yalnızca “açık” bırakmış ve böylelikle, bizzat Bunda, gelecek genel kongreye kadar prog­ramının ne olacağını saptama fırsatını tanımıştır. Bir başka deyişle: Stockholm Kongresi, kültürel-ulusal özerkliği olumlu ya da olumsuz olarak değerlendirmeden bu soruna atlamıştır.

Oysa tasfiyeciler konferansı, en açık biçimde sorunu değerlendiriyor, kültürel-ulusal özerkliği geçerli sayıyor ve bunu parti programı adına onaylıyor.

Aradaki fark göze batmaktadır. Böylece tasfiyeciler konferansı, türlü taktiklere karşın, ulusal sorunu bir adım bile ileri attırmamıştır.

Bundun ve Kafkasyalı ulusal tasfiyecilerin karşısında tasfiyeciler konferansı, sözü geveleyip durmaktan başka bir şey yapamadığını göstermiştir.
VII. RUSYA’DA ULUSAL SORUN

Geriye ulusal sorunun olumlu çözümünü anlatmak kalıyor.

Biz, sorunun, ancak Rusya’nın içinden geçtiği durum ile sıkı bağlılık içinde çözülebileceği olgusundan yola çıkıyoruz.

Rusya, “normal”, “anayasal” yaşamın henüz kurulmamış, siyasal bunalımın henüz çözülmemiş bulunduğu bir geçiş dönemi yaşıyor. Henüz önümüzde fırtınalar ve “karışıklık” günleri var. Şimdiki ve gelecekteki hareket, erek olarak tam demokratlaştırmayı alan hareket buradan gelmektedir.

Ulusal sorun, işte bu hareket ile bağlılık içinde ele alınmalıdır. Demek ki, ülkenin tam demokratlaştırılması, ulusal sorunun çözümünün temeli ve koşuludur.

Çözüm sırasında, yalnızca iç durumu değil, ama dış durumu da göz önünde tutmak gerekir. Rusya, Avrupa ile Asya arasında, Avusturya ile Çin arasında yerleşmiştir. Asya’da Demokratizm’in ilerlemesi kaçınılmaz bir şeydir.

Avrupa’da emperyalizmin gelişmesi bir rastlantı sonucu değildir. Sermaye, Avrupa’da kendini sıkıntıda duymaya başlıyor ve yeni sürüm yerleri, ucuz bir emek-gücü, yeni etkinlik alanları ardında, başka ülkelere doğru saldırıyor. Ama bu, dış karışıklıklara ve savaşa yol açıyor. Balkan Savaşı’nın100 bu karışıklıkların başlangıcı değil de sonu olduğunu kimse söyleyemez. Rusya’da şu ya da bu milliyetin kendi bağımsızlığı sorununu koymayı ve çözmeyi zorunlu bulacağı bir iç ve dış konjonktürler bağdaşımının ortaya çıkması elbette mümkündür. Ve bu durumda da, engeller çıkarmak elbette Marksistlere düşmez.

Öyleyse Rus Marksistlerinin ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkından vazgeçemeyecekleri sonucu çıkar.

Demek ki, kendi kaderini tayin etme hakkı, ulusal sorunun çözümünde zorunlu dayanak noktasıdır.

Devam edelim. Şu ya da bu nedenle, bir bütün çerçevesinde kalmayı yeğ tutacak uluslara karşı nasıl davranmalı?

Kültürel-ulusal özerkliğin işe yarar olmadığını gördük.

Birincisi, yapay ve yürümez bir özerkliktir bu, çünkü yaşamın, gerçek yaşamın ayırdığı ve devletin çeşitli noktalarına savurduğu bireylerin, bir tek ulus içinde yapay olarak toplan­masına dayanır.

İkincisi, milliyetçiliğe götürür bu özerklik, çünkü sosyal-demokrasiye hiç de yaraşmayan bir şeye, bireylerin ulusal boylar bakımından “sınırlanması” görüşüne, ulusların “örgütlenmesi” görüşüne, “ulusal özellikler”in “korunması” ve işlenmesi görüşüne yol açar.

Reichsrat’daki Moravyalı ayrılıkçıların, Alman sosyal-demokrat milletvekillerinden ayrıldıktan sonra Moravyalı burjuva milletvekilleri ile, deyim yerindeyse bir tek “kolo”101 içinde birleşmiş bulunmaları rastlantı değildir. Bundun Rus ayrılıkçılarının, “Cumartesi” ile “yidiş”i göklere çıkararak, milliyetçilik batağına saplanmış bulunmaları da rastlantı değildir. Duma’da henüz Bundcu milletvekilleri yok, ama Bundun etkinlik alanında, dinci-gerici Yahudi topluluğu (cemaati) var ve Bund, bu arada, bu topluluğun “yönetici kurumları” içinde, Yahudi işçileri ile Yahudi burjuvaları arasındaki “birlik”i örgütlüyor.102 Kültürel-ulusal özerkliğin mantığı işte budur.

Demek ki, ulusal özerklik, sorunu çözmez.

Öyleyse çıkış nerede?

Tek doğru çözüm, bölgesel özerklik, Polonya, Litvanya, Ukrayna, Kafkasya vb. gibi daha şimdiden billurlaşmış bulunan birimlerin özerkliğidir.

Bölgesel özerkliğin üstünlüğü ilkin şuna dayanır: Bu özerklik ile uğraşılan şey, topraksız bir düş değil, ama belirli bir toprak üzerinde yaşayan belirli bir nüfustur.

Sonra, bu özerklik, bireyleri uluslar bakımından sınırlamaz, ulusal engelleri pekiştirmez: tersine, bu engelleri yıkmak ve yolu bir başka türden bir sınırlamaya, sınıflar bakımından sınırlamaya açmak üzere, nüfusu bir araya toplamaktan başka bir şey yapmaz.

Son olarak, bu özerklik, orta merkezin kararlarını beklemeksizin, bölgenin doğal zenginliklerini en iyi biçimde kullanmayı ve üretici güçleri geliştirmeyi sağlar – kültürel-ulusal özerklik içinde bulunmayan işlevler.

Demek ki, bölgesel özerklik, ulusal sorunun çözümünde zorunlu dayanak noktasıdır.

Bölgelerden hiç birinin tam bir ulusal türdeşlik sunmadığından kuşku yok, çünkü onlardan her birinde bir ulusal azınlıklar mozaiği vardır. Polonya’daki Yahudiler, Litvanya’daki Letonlar, Kafkasya’daki Ruslar, Ukrayna’daki Polonyalılar vb. gibi. Bunun sonucu, azınlıkların ulusal çoğunluklar tarafından ezilmesinden kaygılanılabilir. Ama bu kaygılar, eğer ülke eski düzeni koruyorsa gerçek bir temele dayanıyor demektir. Ülkede tam demokrasiyi sağlayan, kaygılar ortadan kalkacaktır.

Dağınık azınlıkları bir tek ulusal birlik içinde birleştirmek önerilir. Ama azınlıkların yapay bir birliğe değil, yaşamakta bulundukları yerler üzerinde gerçek haklara gereksinmeleri var. Tam bir demokratlaşma olmaksızın böyle bir birlik onlara ne verebilir? Ya da; tam demokratlaşma olunca, bir ulusal birlik zorunluğu nedir?

Ulusal azınlığı özellikle kaygılandıran şey nedir? Azınlık, bir ulusal birliğin yokluğundan değil, onun kendi ana dilini kullanma hakkının yokluğundan hoşnutsuzdur. Ona kendi ana dilinin kullanımını bırakın, hoşnutsuzluk kendi­liğinden geçecektir.

Azınlık, yapay bir birliğin yokluğundan değil, ama yaşadığı yerde ana dilde bir okul yokluğundan hoşnutsuzdur. Ona bu okulu verin, hoşnutsuzluk ortadan kalkacaktır.

Azınlık, bir ulusal birliğin yokluğundan değil, ama vicdan, gezi, vb. özgürlüğünün yokluğundan hoşnutsuzdur. Ona bu özgürlükleri verin, o, hoşnutsuz olmaktan çıkacaktır.

Demek ki, (dil, okullar, vb.) bütün biçimleri altında ulusal eşitlik, ulusal sorunun çözümünde zorunlu dayanak noktasıdır. Ülkenin tam demokratlaşması temeli üzerinde kurulmuş ve istisnasız her türlü ulusal ayrıcalıkları ve ne olursa olsun ulusal azınlıkların haklarına her türlü engel ya da kısıtlamayı yasaklayan, tüm devlete yaygın bir yasa.

Azınlık haklarının, düşsel değil ama gerçek güvencesi işte bunda ve ancak bunda bulunabilir.

Örgütlenmede federalizm ile kültürel-ulusal özerklik arasında mantıksal bir bağın varoluşu yadsınabilir ya da yadsınmayabilir. Ama kültürel-ulusal özerkliğin, tam bir kopuşa, ayrılıkçılığa dönüşen sınırsız bir federalizme elverişli bir ortam yarattığı yadsınamaz. Eğer Avusturya’da Çekler ve Rusya’da da Bundcular, özerklikten başlayarak federasyona geçtiler, en sonunda da ayrılıkçılık ile bitirdilerse, bu işte ulusal-özerkliğin doğal olarak yarattığı milliyetçi hava kuşkusuz büyük bir rol oynamıştır. Ulusal özerklik ile örgütlenmede federatif ilkenin birlikte gitmeleri rastlantı değildir. Bunun anlaşılması da güç değildir. Çünkü her ikisi de milliyetlerin sınırlandırılmasını isterler. Her ikisi de milliyetler bakımından örgütlenmeye dayanırlar. Benzerlik yadsınamaz. Tek ayrım, birinde genel olarak nüfusun, öbüründe sosyal-demokrat işçilerin sınırlanmasıdır.

İşçilerin milliyetler bakımından sınırlandırılmasının neye yol açtığını biliyoruz. Tek işçi partisinin parçalanması, sendikaların milliyetler bakımından bölünmesi, ulusal sürtüşmelerin kızışması, öteki milliyetler işçileri karşısında ihanet, sosyal-demokrasi saflarında tam bir çöküntü – örgütlenmede federalizmin sonuçları işte bunlardır. Avusturya’da sosyal-demokrasinin tarihi ve Rusya’da Bundun etkinliği buna açıkça tanıklık ederler.

Böyle bir duruma karşı tek çıkar yol, enternasyonalizm ilkelerine dayanan örgütlenmedir.

Rusya’nın bütün milliyetler işçilerinin, hemen tek ve birleşmiş topluluklar içinde toplanması, bu toplulukların tek bir parti içinde birleştirilmesi – görev işte budur.

Partinin bu kuruluş biçiminin, bölgelerin tek bir bütün içindeki, parti içindeki geniş bir özerkliği dıştalamadığı, ama içtelediği kolay anlaşılır.

Kafkasya deneyimi, bu tür bir örgütlenmenin tüm yararlılığını gösterir. Eğer Kafkasyalılar, Ermeni ve Tatar işçiler arasındaki ulusal çatışmaların üstesinden gelme başarısını gösterebildilerse; eğer halkı toplu kıyım ve kurşunlanma olasılıklarına karşı koruma başarısını gösterebildilerse; eğer Baku’da, ulusal grupların bu çiçek dürbününde (kaleidoscope), ulusal çatışmalar bundan böyle artık olası değillerse, eğer orada işçileri tek bir güçlü hareket içine çekmek başarısı gösterilmişse, – son rolünü oynamamış olan Kafkas sosyal-demokrasisinin uluslararası yapısındandır.

Örgütlenme tipi yalnızca pratik çalışma üzerinde etkili olmakla kalmaz. İşçinin tüm manevi yaşamı üzerinde de silinmez bir iz bırakır. İşçi kendi örgütünün yaşamını yaşar, manevi bakımından orada gelişir ve eğitimini orada yapar. Böylece, kendi örgütü içinde gelişen ve her kez orada öteki milliyetlerden yoldaşlarına rastlayan, onlarla birlikte ortak topluluğun yönetimi altında ortak savaşımı yürüten işçi, işçilerin her şeyden önce tek bir sınıf ailesinin üyeleri, tek bir sosyalizm ordusunun üyeleri oldukları fikrini iyiden iyiye özümler. Ve bu da işçi sınıfının büyük katmanları bakımından büyük bir eğitici önem taşımaktan geri kalamaz.

Bu nedenle, uluslararası örgütlenme tipi, enternasyonalizm yararına en etkili ajitasyon olan yoldaşlık duygularının okuludur.

Milliyetler bakımından örgütlenmede ise durum başkadır. Milliyet temeli üzerinde örgütlenen işçiler, örgüt engelleri ile birbirlerinden ayrılarak, kendilerini kendi ulusal kabukları içine kapatırlar. Vurgulanmış bulunan şey, işçiler arasında ortak olan şey değil, ama onları birbirlerinden ayıran şeydir. Burada işçi her şeyden önce kendi ulusunun üyesidir: Yahudi, Polonyalı, vb… Eğer örgütlenmede ulusal federalizm, işçilerde ulusal tecrit zihniyetini geliştirirse, bunda şaşılacak hiç bir şey yoktur.

Bu nedenle ulusal örgütlenme tipi ulusal dar görüşlülük ve ulusal görenek okuludur.

Böylece önümüzde ilke bakımından ayrı iki örgütlenme tipi vardır; uluslararası birlik tipi ile, işçilerin milliyetler bakımından örgütlenmesinde “sınırlama” tipi.

Bu iki tipi uzlaştırma çabaları şimdiye değin başarı kazanamamıştır.

Avusturya sosyal-demokrasisinin, 1897 yılında Wimberg’de hazırlanmış bulunan uzlaştırıcı tüzüğü, havada kalmıştır. Avusturya Partisi, ardında sendikaları da sürükleyerek, parçalanmıştır. “Uzlaşma”nın yalnızca ütopyacı değil, ama zararlı da olduğu görülmüştür. Strasser, “ayrılıkçılık, ilk zaferini, parti kongresinde, Wimberg’de kazandı”103 demekte haklıdır.

Bu, Rusya’da da böyledir. Stockholm Kongresinde, Bund federalizmi ile varılan “uzlaşma” tam bir iflasla sonuçlanmıştır.

Bund, Stockholm uzlaşmasını başarısızlığa uğratmıştır.Daha Stockholm Kongresi’nin ertesi günü, Bund, işçilerin çalıştıktan yerlerde bütün milliyetlerden işçileri kapsayan tek bir örgüt içinde kaynaşması yolunda bir engel durumuna gelmiştir. Ve Bund, 1907 ve 1908’de Rus sosyal-demokrasisinin birçok kez bütün milliyetler işçileri arasındaki temel birliğin artık gerçekleşmesini istemesine karşın,104 ayrılıkçı taktiğini dikkafalılıkla sürdürmüştür. Örgütlenmede, işe, ulusal özerklikle başlamış bulunan Bund, gerçekte, sonunda tam bir kopuşa, ayrılıkçılığa varmak üzere, federasyona geçmiştir. Oysa, Rus sosyal-demokrasisinden koparken, oraya kargaşalık ve düzensizlik getirmiştir. Jagello olayını anımsatmak yeter.105

Bundan ötürü, “uzlaşma” yolu, ütopyacı ve zararlı bir yol olarak bırakılmalıdır.

İki şeyden biri: Ya Bund federalizmi ve o zaman Rus sosyal-demokrasisi, işçilerin milliyetler bakımından “sınırlandırılması” temelleri üzerinde yeniden kurulur: Ya da uluslararası örgütlenme tipi ve o zaman da Bund, Yahudi işçilerin, Rusya’nın öteki milliyetler işçileri ile doğrudan doğruya birleşmesi sonucuna yolu açarak, Kafkasya, Letonya ve Polonya sosyal-demokrasisi örneğine göre, bölgesel özerklik temelleri üzerinde yeniden kurulur.

Orta yol yoktur: İlkeler yenerler, ama “uzlaşmazlar”.

Demek ki, işçilerin uluslararası birleşme ilkesi, ulusal sorunun çözümünde zorunlu dayanak noktasıdır.

Prosveşçenye, n° 3-5,
Viyana, Ocak-Mart-Mayıs1913

ULUSAL SORUN ÜZERİNE RAPOR

RSDIP VII. KONFERANSINA SUNULMUŞTUR* (29 NİSAN -12 MAYIS- 1917)

ULUSAL sorun üzerine geniş bir rapor sunmak iyi olurdu, ama zaman az olduğundan, kendimi, raporumu kısa tutma zorunda görüyorum.

Karar tasarısına gelmeden önce, bazı öncülleri saptamak zorunlu. Nedir ulusal baskı? Ulusal baskı, ezilen halkların sömürü ve soygun sistemi, ezilen halkların devlet kurma hakkının emperyalist çevrelerce uygulanan  zor yoluyla kısıtlama önlemleridir. Bütün bunlar, bütünlüğü içinde göz-önünde tutulduğu zaman, ulusal baskı siyaseti olarak adlandırılması uygun olan siyasetin bir imgesini verirler.

Birinci sorun, şu ya da bu iktidarın, kendi ulusal baskı siyasetini uygulamak için üzerlerine yaslandığı sınıflar hangileridir? Bu sorunu çözmek için, çeşitli devletlerde neden çeşitli ulusal baskı biçimleri bulunduğunu; ulusal baskının neden bir devlette, bir başka devlettekinden daha ağır ve daha hoyrat olduğunu anlamak gerekir. Örneğin, İngiltere’de, Avusturya-Macaristan’da, ulusal baskı hiç bir zaman pogromlar biçimine bürünmemiş, ama ezilen halkların ulusal haklarının kısıtlanması biçiminde varolmuştur, oysa Rusya’da çoğu kez pogromlar ve kıyımlar biçimini alır. Buna karşılık, bazı devletlerde, ulusal azınlıklara karşı hiç bir özel önlem alınmamıştır. Örneğin, Fransız, İtalyan ve Almanların özgürce yaşadıkları İsviçre’de ulusal baskı yoktur.

O zaman milliyetlere karşı çeşitli devletlerde görülen farklı davranışı nasıl açıklamalı?

Demokratizm’in bu devletlerdeki farklı derecesi ile, Rusya’da devlet iktidarının başında, eskiden, eski toprak soyluluğu bulunduğu zaman, ulusal baskı, iğrenç kıyımlar ve pogromlar biçimlerine bürünebilirdi ve gerçekten de bürünüyordu. Demokratizm ye siyasal özgürlüğün bir dereceye kadar varolduğu İngiltere’de ulusal baskı daha yumuşak bir nitelik taşır. İsviçre’ye gelince, bu ülke, demokratik topluma yaklaşır ve küçük uluslar, orada, az çok tam bir özgürlükten yararlanırlar. Kısacası, ülke ne kadar demokratikse, ulusal baskı o kadar güçsüz, ülke demokrasiden ne kadar uzaksa, ulusal baskı da o kadar güçlüdür. Ve demokratlaştırma sözcüğünden, iktidarda belirli sınıfların varlığını anladığımıza göre, bu bakımdan, eski toprak soyluluğu iktidara ne kadar yakınsa -eski çarlık Rusya’sında olduğu gibi-, baskının o kadar güçlü ve baskı biçimlerinin de o kadar tiksinç olduğu söylenebilir.

Bununla birlikte, ulusal baskı, yalnızca toprak soyluluğu tarafından desteklenmez. Onun yanında bir başka güç, sömürgelerde edinilen, halkları köleleştirme yöntemlerini, kendi ülkelerinin içine aktaran ve böylece toprak soyluluğunun doğal müttefiki durumuna gelen, emperyalist gruplar da vardır. Daha sonra küçük-burjuvazi, aydınların bir bölümü, işçi sınıfının yağma meyvelerinden kendileri de yararlanan bu sınıfın yukarı katmanlarının bir bölümü gelir. Bu biçimde, ulusal baskıyı destekleyen ve başında toprak ve para soyluluğu bulunan tüm bir toplumsal güçler korosu görülür. Gerçek bir demokratik düzen kurmak için, önemli olan, her şeyden önce alan hazırlamak ve bu koroyu siyasal sahneden uzaklaştırmaktır.

{Konuşmacı, karar metnini okur.)

Birinci sorun: Ezilen ulusların siyasal yaşamını nasıl örgütlemeli? Bu soru, Rusya’ya katılmış bulunan ezilen halklara, Rus devletinin içinde mi kalmak, yoksa bağımsız devletler kurmak üzere ondan ayrılmak mı istedikleri sorununu kendi başlarına kararlaştırma hakkının verilmesi gerektiği biçiminde yanıtlanmalıdır. Biz, şu anda, Finlandiya halkı ile Geçici Hükümet arasında somut bir çatışma karşısında bulunuyoruz. Finlandiya halkının temsilcileri, sosyal-demokrasinin temsilcileri, Geçici Hükümetten, halka, Rusya’ya, katılmadan önce yarar­landığı hakların geri verilmesini istiyorlar. Fin halkının egemenliğini tanımayan Geçici Hükümet, bunu kabul etmiyor. Biz hangi yanı tutmalıyız? Elbette Fin halkının yanını, çünkü herhangi bir halkın zorla bir devlet çerçevesinde tutulmasının kabul edilmesi akıl almaz bir şeydir. Halkların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkını formüllendirerek, biz, böylece ulusal baskıya karşı savaşımı, ortak düşmanımız emperyalizme karşı bir savaşım düzeyine yükseltiyoruz. Eğer bunu yapamazsak, kendimizi emperyalistlerin değirmenine su taşıyan kimselerin durumunda bulabiliriz. Eğer biz sosyal-demokratlar, Fin halkının kendi ayrılma isteğini dile getirme ve bu isteği gerçekleştirme hakkını reddedersek, bunun sonucu, kendimizi çara siyasetin sürdürücüleri durumunda buluruz.

Ulusların ayrılma özgürlüğü hakkı sorunu ile, ulusun şu ya da bu anda ayrılma zorunluluğu sorununu birbirine karıştırmamak gerek. Proletarya partisi, bu sorunu, duruma göre, her özel durum içinde, tamamen tek başına bir sorun olarak çözümlemelidir. Ezilen halklara ayrılma hakkını, kendi siyasal kaderini tayin etme hakkını tanımakla, bundan ötürü, bu durumdaki ulusların, belli bir zamanda, Rus devletinden ayrılıp ayrılmamaları gerektiği sorununu çözmüş olmuyoruz. Ben bir ulusa ayrılma hakkını tanıyabilirim, ama bu, onu bunu yapmaya zorluyorum anlamına da gelmez. Ulus ayrılma hakkına sahiptir, ama koşullara göre, bu hakkı kullanmayabilir de. Böylece, kendi payımıza, proletaryanın, proleter devrimin çıkarlarına göre, biz, ayrılığın yararına ya da ona karşı ajitasyon yapmakta özgür kalıyoruz demektir. Böylece, ayrılma sorunu, duruma göre, her özel durum içinde, tamamen tek başına bir sorun olarak çözümlenmelidir ve işte tam bu nedenledir ki, ayrılma hakkının tanınması sorununun, şu ya da bu koşullar içinde ayrılmanın yararlılığı ile karıştırılmaması gerekir. Kendi payıma, örneğin ben, Kafkas-ötesi ile Rusya’nın ortak gelişmesini, proletaryanın bazı savaşım koşullarını vb. göz önünde tutarak, Kafkas-ötesi ülkelerinin ayrılmasına karşı çıkabilirim. Ama eğer Kafkas-ötesi halkları gene de ayrılmak isterlerse, bizden yana hiç bir muhalefete rastlamaksızın, elbette ayrılacaklardır. (Konuşman, karar metnini okumayı sürdürür.) Devam edelim. Rus devleti çerçevesinde kalmak isteyecek halklara karşı nasıl davranmalı? Eğer halklar arasında Rusya’ ya karşı bir güvensizlik uyanmışsa, bu güvensizlik her şeyden önce çarlık siyaseti tarafından uyandırılmıştır. Çarlığın, onun baskı siyasetinin ortadan kalktığı andan itibaren, güvensizlik azalmış, Rusya’ya doğru çekim artmış olsa gerek. Ben çarlığın devrilmesinden sonra halkların onda-dokuzunun ayrılmak istemeyeceklerini sanıyorum. Bundan ötürü, parti, ayrılmak istemeyecek ve örneğin Kafkas-ötesi, Türkistan, Ukrayna gibi, yaşam koşullarının, dillerinin özellikleri bakımından ayrılan bölgeler için, bölgesel özerkliklerin örgütlenmesini öneriyor. Bu türlü bölgelerin coğrafi sınırları, iktisadi koşulları, yaşam koşullarına vb. uygun olarak, halkın kendisi tarafından belirleneceklerdir.

Bölgesel özerkliğin tersine, uzun bir zamandan beri Bund ve ulusal-kültürel özerklik ilkesini formüllendiren Springer ile Bauer tarafından örgütlenmiş bulunan bir başka plan daha var. Ben bunun sosyal-demokrasi bakımından kabul edilmez bir plan olduğu kanısındayım. Bu plan, sonunda şuna dayanır: Rusya bir uluslar birliği ve uluslar da, bireyler, devletin hangi bölgesinde yaşarlarsa yaşasınlar, tek bir toplum içinde toplanmış bireyler birlikleri durumuna dönüşmeli. Bütün Ruslar, bütün Ermeniler vb., daha sonra tüm Rusya uluslar birliğine girmek üzere, topraktan bağımsız olarak, kendi özel ulusal birlikleri içinde örgütlenmeliler. Bu plan son derece kullanışsız ve usa-aykırıdır. Gerçek şudur ki, kapitalizmin gelişmesi, uluslardan kopmuş dağınık birey topluluklarını, Rusya’nın çeşitli noktaları üzerine saçıp savurmuştur. İktisadi koşullara bağlı ulusal dağılım nedeniyle, sözü geçen ulusların böyle bireylerini bir araya toplamak demek, ulusu yapay olarak örgütlemekle, ulusu kurmakla uğraşmak demektir. Oysa, bireyleri, uluslar biçiminde yapay olarak bir araya toplamakla uğraşmak demek, milliyetçilik açısında yer almak demektir. Bund tarafından formüllendirilmiş bulunan bu plan, sosyal-demokrasi tarafından onaylanamaz. Bu plan, partimizin 1912’deki konferansında* geri çevrilmişti ve genel olarak, Bund dışında, sos-yal-demokrat çevrelerin gözünde saygınlık taşımaz. Bu plan, ayrıca, kültürel özerklik olarak da adlandırılır, çünkü ulusu ilgilendiren birçok sorundan, salt kültürel bir nitelik taşıyan bir dizi sorunu ayırır ve bu sorunları ulusal birliklerin ellerine verir. Bu ayınsın çıkış noktası, kültürün, ulusları tek bir bütün içinde birleştirdiği tezidir. Ulusun içinde, bir yanda ulusu bölen “Ulusal-kültürel özerkliğin, “her milliyetin gelişmesi için zorunlu kurumların kurulması’ biçimi altında, Chenkeli yoldaş tarafından, (Duma’daki) bölüntü adına üstlenilmiş bulunan savunması, parti programının dolaysız bir Çiğnenişi anlamını taşır. İçerik bakımından tıpatıp özdeş bir formül, parti programını onaylayan II. Parti Kongresinde özel bir oylama aracıyla geri çevrilmişti. Ulusal eğilimlere bir ödün, hatta bu maskelenmiş biçim altında bile, proleter bir parti için kabul edilmez bir şeydir.” çıkarların, örneğin iktisadi çıkarların ve bir yanda da, onu tek bir bütün biçiminde birleştiren çıkarların olduğu varsayılır; kültürel sorun işte tastamam böyledir.

Son olarak, ulusal azınlıklar sorunu kalıyor. Bunların hakları da özellikle korunmalıdır. Bundan ötürü, parti, okul, din, vb. sorunlarında tam bir eşitlik ve ulusal azınlık için tüm kısıtlamaların kaldırılmasını ister.

  1. madde ulusların eşitliğini saptar. Bu eşitliğin gerçekleşmesi için zorunlu koşullar, ancak tüm toplumun tam bir demokratlaştırılması ile sağlanabilir.

Çeşitli uluslar proletaryasını tek bir ortak parti içinde nasıl örgütleyebileceğimiz sorununu da çözmeliyiz. Bu plana göre, işçiler milliyetlere göre örgütlensin – ne kadar ulus varsa, o kadar parti olsun. Bu plan, sosyal-demokrasi tarafından kabul edilmemiştir. Pratik, belli bir devlet proletaryasının milliyetler bakımından örgütlenmesinin, sınıf dayanışması düşüncesinin yıkılmasından başka bir yere götürmediğini göstermiştir. Sözü geçen devleti birleştiren tüm ulusların tüm proleterleri, tek bir bölünmez proleter topluluk olarak örgütlenmelidirler.

Buna göre, bizim ulusal sorun üzerindeki görüşümüz, şu tezlerde özetlenir: a) halklar için ayrılma hakkının tanınması; b) belli bir devlet çerçevesinde kalan halklar için – bölgesel özerklik; c) ulusal azınlıklar için – özgür gelişmelerini güvence altına alan özel yasalar; d) belli bir devletin tüm milliyetlerinin proleterleri için – bir ve bölünmez proleter topluluk, tek parti.

EKİM DEVRİMİ VE ULUSAL SORUN* (1918)

ULUSAL sorun, hiç de, kesin olarak mutlak, değişmez bir şey değildir. Mevcut rejimin dönüşümü genel sorununun bir parçası olduğu için, ulusal sorun, tamamen toplumsal koşullar, ülkede kurulmuş olan iktidarın niteliği ve genel olarak, toplum­sal gelişmenin tüm seyri tarafından belirlenir. Bu özellikle çevre-bölgelerde ulusal sorunun ve ulusal hareketin, devrimin seyrini izleyerek hızla içerik değiştirmekte olduğu Rusya’da, devrim dönemi sırasında, herkesin gözü önünde, açık bir biçimde, kendini göstermektedir.

  1. ŞUBAT DEVRİMİ VE SÖMÜRGE SORUNU

Rusya’da burjuva devrim döneminde (Şubat 1917’den iti­baren), çevre-bölgelerde ulusal hareket, bir burjuva kurtuluş hareketi niteliği taşıyordu. Yüzyıllar boyunca “eski rejim” tarafından ezilen ve sömürülen Rusya’nın   ulusları ilk   kez olarak güçlerinin bilincine vardılar ve ezenlere karşısava­şa atıldılar. Hareketin sloganı “ulusal baskının ortadan kaldırılması” idi. Rusya’nın çevre-bölgeleri, göz açıp kapayana kadar, “bütün ulusu” temsil eden kurumlarla doldu. Ulusal  aydınlar, burjuva  demokratlar hareketin başında yürüyorlardı. Letonya’da, Estonya’da, Litvanya’da, Gürcistan’da, Ermenistan’da, Azerbaycan’da, Kafkasya’da, Kırgızistan’da ve Orta Volga  bölgesinde  “ulusal uralar”; Ukrayna’da ve Beyaz-Rusya’da “Rada”; Besarabya’da “Sfatul-Çeri”; Kırım’da ve Başkıristan’da “Kurultay”; Türkistan’da “özerk Hükümet”,* işte ulusal  burjuvazinin güçlerini çevresinde topladığı “bütün ulusu” temsil eden kurumlar bunlardı. Söz konusu olan, ulusal baskının “temel nedeni” olan çarlıktan kurtulmak ve ulusal burjuva devletleri kurmaktı. Ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı, çevre-bölgelerin ulusal burjuvazilerinin iktidarı ele almaları ve “kendi öz” ulusal devletlerini kurmak için Şubat Devrimi’nden yararlanmaları biçiminde yorumlanıyordu. Devrimin daha sonraki gelişmesi, yukarda belirtilen burjuva kurumlarının hesaplarına girmiyordu ve giremezdi de. Ve maskesini atıp gerçek yüzüyle beliren bir emperyalizmin çarlığın yerine geçtiği ve bu emperyalizmin milliyetler için daha güçlü ve daha tehlikeli bir düşman olduğu, yeni bir ulusal baskının temeli olduğu gözden kaçırılıyordu.

Nitekim çarlığın yıkılması ve burjuvazinin iktidara geçmesi, ulusal baskının ortadan kaldırılması sonucunu vermedi. Bu baskının eski kaba biçimi yerine, daha ince, ama daha da tehlikeli, yeni biçimde bir ulusal baskı kondu. Lvov -Milyukov-Kerenski hükümeti, ulusal baskı siyasetini terk edeceğine, Finlandiya’ya karşı (1917 yazında diyetin ilgası) ve Ukrayna’ya karşı (Ukrayna’da kültürel kurumların tahribi) yeni bir kampanya örgütlendirdi. Üstelik niteliği bakımından emperyalist olan bu hükümet, yeni toprakları, yeni sömürgeleri ve ulusları boyunduruk altına alabilmek için, halkı, savaşı sürdürmeye kışkırttı. Hükümeti buna iten, yalnızca, emperyalizmin kendi niteliği değildi, aynı zamanda, yeni topraklar ve yeni ulusları boyunduruk altına almaya dayanılmaz bir eğilim duyan ve onun etki alanlarını kısmakla tehdit eden Batının eski emperyalist devletlerinin varlığı idi. Emperyalist devletlerin varlığının koşulu olarak bu devletler arasında küçük ulusları boyunduruk altına almak için savaş, işte Emperyalist Savaş sırasında görülen manzara buydu. Çarlığın yıkılması ve sahneye Milyukov-Kerenski hükümetinin çıkması bu acıklı tabloda hiç bir şey değiştirmiyordu. Elbette bu çevre-bölgelerde “bütün ulusu” temsil eden kurumlar, devletin bağımsızlığına bir eğilim gösterdikleri sürece, Rus emperyalist hükümetinin sert muhalefetiyle karşılaşıyordu. Ama ulusal burjuvazinin iktidarını savundukları için de “kendi” işçi ve köylülerinin temel çıkarlarına kulaklarını tıkıyorlar ve bunların itirazları ve hoşnutsuzluklarını kışkırtıyorlardı. “Ulusal alaylar” diye adlandırılan askeri birlikler, ateşi körüklemekten başka bir şey yapmıyorlardı; yukarıdan gelen tehlike karşısında güçsüz olduklarından, alttan gelen tehlikeyi artırmaktan ve derinleştirmekten başka bir şey yapmıyorlardı. “Bütün ulusu” temsil eden kurumlar, dıştan gelen darbeler karşısında olduğu gibi, iç patlamalar karşısında da savunmasız kalıyorlardı. Yeni doğan burjuva ulusal devletler, daha çiçek açmadan solup kuruyorlardı.

Bu durumda ulusların kendi kaderlerini tayin etme haklarının eski burjuva demokratik yorumu bir düş oluyor, devrimci anlamını yitiriyordu. Besbelli ki, bu koşullarda, ulusal baskının ortadan kaldırılması ve küçük ulusal devletlerin bağımsız duruma getirilmesi söz konusu bile olamaz. Ezilen milliyetlerin emekçi yığınlarının kurtuluşunun ve ulusal baskının ortadan kaldırılmasının, emperyalizm ile bağları ko­parmadan, “kendi” ulusal burjuvazisini devirmeden ve emekçi yığınların kendilerinin iktidarını gerçekleştirmeden düşünülemeyeceği açık-seçik belli oluyordu.

Bu, Ekim Devrimi’nden sonra, daha da açık olarak anlaşıldı.

  1. EKİM DEVRİMİ VE ULUSAL SORUN

Şubat Devrimi, bağrında birbiriyle uzlaşmaz iç çelişkiler taşıyordu. Bu devrim, işçilerin ve köylülerin (askerler) çabasıyla gerçekleşti; ama sonuç öyle oldu ki, iktidar, işçilerin ve köylülerin değil, burjuvazinin eline geçti. Devrimi yaparken işçiler ve köylüler savaşa son vermek, barışı elde etmek istiyorlardı; oysa iktidara gelen burjuvazi, devrimci coşkudan yararlanarak savaşı sürdürmek, bu coşkuyu barışa karşı kullanmak istiyordu. Ülkedeki iktisadi yıkım ve yiyecek yokluğu, sermayelerin ve sınai işletmelerin işçilerin yararına olarak kamu­laştırılmasını, büyük toprak sahipleri topraklarının köylülerin yararına olarak kamulaştırılmasını gerektiriyordu: oysa Milyukov-Kerenski burjuva hükümeti, büyük toprak sahiplerinin ve kapitalistlerin çıkarlarına göz-kulak oluyordu. Bunları, işçilerin ve köylülerin saldırılarına karşı kararlı bir biçimde koruyordu. Yapılan bir burjuva devrimiydi, bu devrimi, işçiler ve köylüler, sömürücüler hesabına yapmışlardı.

Oysa ülke, emperyalist savaşın, iktisadi çöküşün ve yiyecek kıtlığının yükü altında inlemeye devam ediyordu. Cep­he çözülüyor ve eriyordu. Fabrikalar çarklarını durduruyordu. Ülkede açlık artıyordu. Şubat Devriminin iç çelişkileri yüzünden “ülkeyi kurtarma” işinde aczi açıkça ortaya çıkmıştı. Milyukov-Kerenski hükümetinin, devrimin temel sorunlarını çözmede yeteneksiz oldukları açıkça anlaşılmaktaydı.

Ülkeyi emperyalist savaş çıkmazından, iktisadi çöküntüden kurtarmak için yeni bir devrim gerekti, bu kez sosyalist olan bir devrim.

Bu devrimin sonucu, Ekim ayaklanması oldu.

Toprak ağalarının ve burjuvazinin iktidarını deviren ve yerine bir işçi-köylü hükümeti yerleştiren Ekim Devrimi, Şubat Devrimi’nin çelişkilerini bir atılımda çözümledi. Büyük toprak sahiplerinin ve kulakların mutlak egemenliğini kırmak ve toprakları, kır emekçi yığınlarının emrine vermek, fabrikaları ve işletmeleri kamulaştırmak ve onları işçilerin yönetimi altına koymak; emperyalizm ile bağları koparmak ve soygun savaşma son vermek, gizli anlaşmaları ilan etmek ve yabancı toprakların fethi siyasetinin maskesini düşürmek, ve en sonu, ezilen halkların emekçi yığınlarının kendi kaderlerini tayin etme hakkını kabul etmek ve Finlandiya’nın bağımsızlığını tanımak, işte bu devrim sırasında Sovyetler iktidarı tarafından alınan temel önlemler bunlardır.

Bu, gerçekten sosyalist bir devrim oldu.

Merkezde başlayan devrim, uzun süre bu dar alan içinde kalamazdı. Merkezde muzaffer olan devrim, zorunlu olarak ülkenin en ücra köşelerine kadar yayılacaktı. Ve gerçekten de Kuzeyden gelen devrim dalgası, daha ilk günlerinde çevre-bölgeleri birbiri ardından kaplayarak bütün Rusya’yı sardı. Ama oralarda Ekim Devrimi’nden önce kurulmuş olan “ulusal uralar” ve (Don, Kuban, Sibirya’da olduğu gibi) bölgesel “hükümetler” barajına çarptı. Gerçek şu ki, bu “ulusal hükümetler”, sosyalist devrimin lafını bile duymak istemiyorlardı. Burjuva nitelik taşıdıkları için eski burjuva dünyayı yıkmayı hiç de istemiyorlardı; tam tersine, eski burjuva düzeni korumak ve sağlamlaştırmak için bütün güçlerini harcamayı görev sayıyorlardı. Emperyalist nitelik taşıdıkları için, bu hükümetler, emperyalizm ile bağlarını koparmak istemiyorlardı: tam tersine, fırsat düştükçe “öteki” ulusların topraklarından parçalar kapmaya, “öteki” ulusları boyunduruk altına almaya her zaman hazırdılar. Onun için, ülkenin çevre-bölgelerindeki “ulusal hükümetlerin”, merkezin sosyalist hükümetine savaş ilan etmiş olmaları şaşılacak bir şey değildir. Ama bunu yapmakla, bu hükümetler, Rusya’da devrim düşmanı ne varsa çevrelerine toplayarak gericilik ocakları haline geldiler. Rusya’dan kovulan karşı-devrimcilerin bu ocaklara üşüştükleri ve orada bu ocakların çevresinde “ulusal” beyaz muhafız alayları teşkil ettikleri, kimse için bir giz değildir.

Ama ülkenin bu çevre-bölgelerinde “ulusal” hükümetlerden başka, gerçekten ulusal işçiler ve köylüler de var. Ekim Devrimi’nden önce, merkezi Rusya örneğine göre kurulmuş olan devrimci milletvekilleri Sovyetleri içinde örgütlenmiş olan bu işçiler ve köylüler, Kuzeyli kardeşleriyle bağlarını hiç bir zaman koparmamışlardı. Onlar da burjuvaziyi yenmeye uğraşıyorlardı, onlar da sosyalizmin zaferi için savaşıyorlardı. işçi ve köylülerin bu “kendi” ulusal hükümetleriyle aralarındaki çatışmanın gün geçtikçe vahimleşmesine şaşmamak gerekir. Ekim Devrimi, Rusya’nın çevre-bölgelerindeki işçiler ve köylülerin, Rusya’daki işçiler ve köylüler ile ittifakını güçlendirmiş; onların sosyalizmin başarısına inançlarını canlandırmışa. Ve “ulusal hükümetlerin Sovyet iktidarına karşı savaşı, bu “hükümetlerce çelişkilerini tam bir kopuşa kadar götürdü, onlara karşı açık ayaklanmaya kadar götürdü.

Ve işte böylece çevre-bölgelerin burjuva-milliyetçi karşı-devrimci “hükümetler” ittifakına karşı, bütün Rusya’nın işçileri ve köylülerinin sosyalist ittifakı meydana gelmiş oldu.

Bazıları, çevre-bölgedeki “hükümetlerin savaşımının, Sovyet iktidarının “aşırı merkeziyetçiliğine” karşı bir ulusal kurtuluş savaşı olduğunu sanırlar. Ama bu yanlıştır. Dünyada hiç bir iktidar, Rusya’daki Sovyet iktidarı kadar büyük bir merkezsizleşme kabul etmemiştir, dünyada hiç bir iktidar, halklara bu kadar tam bir ulusal özgürlük tanımamıştır. Ülkenin çevre-bölgelerindeki “hükümetler”in savaşı, burjuva karşı-devriminin sosyalizme karşı savaşıydı ve şu anda da öyledir. Halkın bağlı bulunduğu ulusal bayrağın kullanılması, halk yığınlarını aldatmak, ulusal burjuvazinin karşı-devrimci planlarını maskelemek içindir.

Ama ulusal ve bölgesel “hükümetler”in giriştikleri savaş, eşit olmayan bir savaştır, iki yandan saldırıya uğrayan, dıştan Sovyet iktidarı tarafından ve içten “kendi öz” işçi ve köylüleri tarafından saldırıya uğrayan “ulusal hükümetler”, daha ilk çatışmalarda bozgun halinde gerilediler. Finlandiyalı işçilerin ve Torpari’lerin* ayaklaması ve burjuva “senatosu”nun kaçışı, Ukraynalı işçi ve köylülerin ayaklanması ve burjuva “Rada’nın kaçışı; Don, Kuban ve Sibirya bölgelerinin işçi ve köylülerin ayaklanması ve Kaledin’in, Kornilov’un ve Sibirya “hükümeti”nin yıkılışı; Türkistan’da yoksul köylülerin ayaklanışı ve “özerk hükümef’in kaçışı; Kafkasya’da tarım devrimi ve Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan “ulusal uralarının tam aczi. İşte bu çevre-bölgeler “hükümetleri”nin “kendi” halk yığınlarından tam kopuşunu tanıtlayan ve herkesin bildiği gerçekler. Tam bir yenilgiye uğrayan “ulusal hükümetler”, “kendi” işçi ve köylülerine karşı, Batı’nın emperyalistlerini, bütün dünyada küçük ulusların kıdemli sömürücülerini, ve zalimlerini yardıma çağırmak “zorunda” kaldılar.

Ve böylece, yabancı müdahale ve çevre-bölgeler topraklarının işgali dönemi başladı. Bu dönem, bir kere daha “ulusal” ve bölgesel hükümetlerin karşı-devrimci niteliğini ortaya çıkarmıştır.

O zaman herkes için açık-seçik belli oldu ki, ulusal burjuvazi, “kendi halkını” ulusal baskıdan kurtarma peşinde değildi, o, halkın alın terinden karlar elde etme özgürlüğü ayrıcalıklarını ve sermayelerini koruma özgürlüğü peşindeydi.

O zaman bütün açıklığıyla anlaşıldı ki, emperyalizm ile bağlan koparmadan, ezilen ulusların burjuvazisi devrilmeden ve iktidar, bu ulusların emekçi yığınlarının eline geçmeden, ezilen ulusların kurtuluşu düşünülemez.

Ve böylece “bütün iktidar ulusal burjuvaziye” sloganıyla ulusların kendi kaderlerini serbestçe tayin etme hakkı konusun­daki eski burjuva kavramının maskesini, devrimin bizzat seyri düşürdü ve bu kavram bir kenara atıldı. “Bütün iktidar, ezilen ulusların emekçi yığınlarına” sloganıyla ulusların kendi kader­lerini serbestçe tayin etme hakkı konusundaki sosyalist kavram, tüm uygulanma haklarını ve olanaklarını kazanmış oldu.

Böylece Ekim Devrimi, eski burjuva ulusal kurtuluş hareketine son vererek, ezilen ulusların işçi ve köylülerinin her türlü baskıya karşı, ve bu arada ulusal baskıya karşı, “kendi” burjuvazilerinin iktidarına karşı ve yabancı burjuvaziye, genel olarak emperyalizme karşı yeni sosyalist bir hareketin çağını açmış oldu.

III. EKİM DEVRİMİNİN DÜNYA ÖLÇÜSÜNDEKİ ÖNEMİ

Rusya’nın merkezinde başarı kazanan ve çevre-bölgeler topraklarının bir kısmını da ele geçiren Ekim Devrimi, Rusya topraklan sınırları içinde hapsedilemezdi. Dünya emperyalist savaşı ve halkların aşağı tabakalarının genel hoşnut­suzluğu atmosferi içinde bu devrim, komşu ülkelere sıçramadan yapamazdı. Emperyalizm ile bağların koparılması ve Rusya’nın soygun savaşından çıkması, gizli anlaşmaların yayınlanması ve başka ülkelerin topraklarını işgal etme siyasetinin reddedildiğinin resmen ilanı; ulusal özgürlüğün ilanı ve Finlandiya’nın bağımsızlığının tanınması; Rusya’nın “Ulusal Sovyet Cumhuriyetleri Federasyonu” olarak ilanı, ve bütün dünyaya Sovyet iktidarı tarafından ulaştırılan emperyalizme karşı savaşa çağrı – bütün bunların, köleleştirilmiş Doğu ve kana bulanmış Batı üzerinde önemli etkisi olmaması mümkün değildi.

Gerçekten Doğunun ezilen halklarının, emekçi yığınlarının yüzyıllar boyu süren uyuşukluğuna son veren ve onları dünya emperyalizmine karşı savaşa sürükleyen, dünyada ilk devrim, Ekim Devrimi olmuştur. İran’da, Çin’de, Hindistan’da Rus Sovyetleri örneğine uygun işçi ve köylü Sovyetlerinin kuruluşu bunun inandırıcı kanıtıdır.

Ekim Devrimi, Batı’nın işçi ve askerlerine canlı ve sağlam bir örnek olabilen ve onları savaş ve emperyalizm boyunduruğundan gerçekten kurtulma yoluna yönelten ilk devrimdir. Avusturya-Macaristan ve Almanya’da işçilerin ve askerlerin ayaklanması; işçi ve asker vekilleri Sovyetlerinin kurulması; tüm haklarından yoksun tutulan Avusturya-Macaristan halklarının ulusal boyunduruktan kurtulmak için devrimci savaşı. Hepsi bunu tanıtlayan kanıtlardır.

Önemli olan, Doğu’daki, hatta Batı’daki savaşın henüz burjuva milliyetçi etkilerden kurtulmaya zaman bulup bulmaması değildir; önemli olan, emperyalizme karşı savaşın başlamış olmasıdır, devam etmesidir, ve bu savaşın er geç mantıki sonucuna varacağıdır.

Yabancı müdahale ve emperyalistlerin “dışardan” işgal siyaseti, ancak devrimci bunalımı şiddetlendirmekte, yeni halkları savaşa sürüklemekte ve emperyalizme karşı, devrimci savaş alanını yaymaktadır.

Böylece geri kalmış Doğu halkları ile ileri Batı halkları arasında bağlar kurarak Ekim Devrimi bu halkları emperyalizme karşı ortak bir savaş kampında birleştiriyor.

Böylece ulusal sorun, ulusal boyunduruğa karşı savaş gibi özel bir sorun olmaktan çıkıyor, ulusların, sömürgelerin ve yarı-sömürgelerin emperyalizmden kurtuluşu genel sorunu haline geliyor.

  1. Enternasyonalin ve onun önderi Kautsky’nin en büyük günahı, durmadan ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı konusunda burjuva kavramına doğru sapmaları, bu hakkın devrimci anlamını kavramamaları, ulusal sorunu, emperyalizme karşı açık savaşımın devrimci alanına koymayı bilmemeleri ya da istememeleri, ulusal sorunu sömürgelerin kurtuluşu sorunuyla bağlamayı bilmemeleri ya da istememeleridir.

Bauer ve Venner tipinde Avusturyalı sosyal-demokratların anlayış kısırlığı, ulusal sorun ile iktidar sorunu arasındaki çözülmez bağı anlamamış olmalarındadır; ulusal sorunu siyasetten ayırma ve onu, emperyalizm ve köleleştirdiği sömür­geler gibi “önemsiz şeyler”ın varlığını unutarak kültür ve eğitim sorunları çerçevesi içine kapama yolunda çaba göstermelerindedir.

Ulusların kendi kaderlerini serbestçe tayin etme ve “yurdun savunulması” ilkelerinin, yükselen sosyalist devrim koşullan içinde olayların gelişmesi sonucu, ortadan kalktığı söyleniyor. Gerçekte ortadan kalkan ne ulusların kaderlerini serbestçe tayin etme hakkıdır, ne de “yurdun savunulması” ilkesi; ortadan kalkan bunların burjuva yorumlandır. Emperyalizmin boyun­duruğu altında inleyen ve kurtuluşlarını özleyen işgal altındaki bölgelere bir göz atmak yeter; sosyalist yurdu, emperyalizmin açgözlü yırtıcılarına karşı savunmak için devrimci bir savaş vermekte olan Rusya’ya bir göz atmak yeter; şu anda Avusturya-Macaristan’da gelişmekte olan olaylar üzerinde biraz düşünmek yeter; (Hindistan, İran, Çin gibi) şimdiden Sovyetler kurmuş olan köleleştirilmiş sömürgelere ve yan-sömürgelere bir göz atmak yeter; ulusların kendi kaderlerini serbestçe tayin etme ilkesinin sosyalist yorumla ulaştığı devrimci azameti an­layabilmek için bütün bunlara bir göz atmak yeter.

Ekim Devrimi’nin dünya ölçüsünde önemi, özellikle şunlardan ötürüdür:

1° Ulusal sorunu, ulusal boyunduruğa karşı savaş gibi özel bir sorun olmaktan çıkararak, ezilen halkların, sömürgelerin ve yarı-sömürgelerin emperyalist sömürüden kurtuluşu genel sorunu haline getirerek bunun alanını genişletmiştir.

2° Bu kurtuluşun gerçekleşebilmesi için büyük olanaklar yaratmış ve gerçek yolları açmıştır. Ve böylelikle Batı’nın ve Doğu’nun ezilen halklarının kurtuluşunu geniş ölçüde kolaylaştırmıştır; onları, emperyalizme karşı utkun savaşın ortak yoluna getirmiştir.

3° Batı’nın proleterlerinden Rusya devrimi aracılığıyla Doğu’nun ezilen halklarına kadar varan dünya emperyalizmine karşı yeni bir devrimler cephesi kurarak, sosyalist Batı’yla köleleştirilmiş Doğu arasına köprü kurmuştur.

Doğu’nun ve Batı’nın emekçi ve sömürülen yığınlarının bugün Rus proletaryasına karşı göstermekte olduğu büyük ilginin açıklaması bundadır.

Bütün dünyanın emperyalist saldırganlarının kudurgan bir öfkeyle bugün Sovyet Rusya’ya çullanmalarının açıklaması bundadır.

Pravda n° 241-250, 6 ve 19 Kasım 1918

KAYNAKÇA

* O dönemde tıpkı ortaçağdaki Fransız serfleri gibi hala angaryaya zor­lanan Finlandiya küçük köylüleri.
* 7-12 Mayıs (25-29 Nisan) 1917 günleri, Petrograd’da toplanmış bulu­nan VII. bolşevık konferansı (Nisan Konferansı), ulusal sorunun incelenmesine büyük bir önem verdi. Stalin’m, komisyon adına, ulusal sorun konusunda, Lenm tarafından yazılmış bulunan karar tasarısını savunan raporuna karşı, Y. Pyata-kov’un, anti-Leninist bir açıda yer aldığından, “ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı” sloganını yadsıyan karşı-raporu okundu. Lenın, bu sorun üzerine önemli bir konuşma yaptı. Kongre Y.Pyatakov tarafından önerilen karar ta­sarısını reddetti ve ezici bir çoğunlukta, Stalin tarafından savunulan kararı be­nimsedi.
* Yazar, Merkez Komitesinin, 28 Aralık 1912 ve 1 Ocak 1913 (eski tak­vim) arasında toplanan, parti militanları ile genişletilmiş, “Şubat” konferansı denilen konferansına anıştırmada bulunuyor. Konferans, ulusal-kültürel özerklik sorunu üzerine aşağıdaki kararı kabul etti:
* Ulusal Azınlıklar Halk Komiserliği tarafından, ulusal sorun üzerine, 1920’de yayınlanmış bulunan Stalin Der/eme’sinden “Yazarın Notu” başlıklı önsözden alınan aşağıdaki pasaj “Ekim Devrimi ve Ulusal Sorun” başlıklı yazıyla ilgilidir.”… Yazı, merkezi Rusya’da karşı-devrimi yenen Sovyetler iktidarının Rusya’nın çevre-bölgelerinde, her biri karşı-devrim ocakları haline gelmiş olan burjuva-milliyetçi hükümetlere gelip çarptığı; Sovyet iktidarının kendi sömürgeleri (Antant sömürgeleri) üzerindeki etkisi karşısında telaşlanan An­tantın, Sovyet Rusya’yı boğmak için burjuva milliyetçi hükümetleri açıkça tut­maya başladığı; burjuva milliyetçi hükümetlere karşı yürütülen başarılı savaşım sırasında Sovyet bölgesel özerkliğinin, çevre bölgelerde özerk Sovyet Cumhuriyetlerinin örgütlenmesinin, Rusya’nın Doğu çevre-bölgelerinden geçerek, Sovyet Rusya’nın Doğunun ezilen ülkelerine yayılması ve Batı’nın ve Doğu’nun dünya emperyalizmine karşı tek bir devrimci cephe kurması gibi pratik sorunların konulduğu Ekim Devrimini hemen izleyen dönemi yansıtmaktadır. Bu yazı, ulusal sorunun iktidar sorunuyla çözülmez bağını belirtiyor ve ulusal so­runu, sömürgelerin ve ezilen milliyetlerin genel sorununun bir parçası olarak ele alıyor, yani “Avusturya ekolünün”, Menşeviklerin, reformistlerin, II. Enternasyonalin karşısına dikildikleri, ama olayların doğruladığı şeyi yapıyor.”
* Ukarya Merkez Radası, 1917 Nisanında Kiev’de toplanan Ukrayna küçük-burjuva partileri ve milliyetçi örgütleri kongresinde kuruldu. Kurulan Rada, ulusal hareketleri ezmek için önlemler alan Geçici Hükümetle çok sert -çatışmalara girişti Ekim Devriminden sonra (Stalin’in dediği gibi) Rada,  , “ulusal demokratik biçime bürünen burjuva karşı-devrimin” kalesi haline geldi. 1918 Ocak’ında toplanan Sovyetlerin III. kongresine verdiği raporda Stalin Rada’yı yöneten kulak küçük-burjuva “sosyalistler” (Vinniçenko ve ötekileri) şöyle nitelendirdi:
Evrensellerinde,
[bildirilerinde] sözleriyle toprağın halka verilmesinden yana gözüktüler; ama arkasından büyük toprak sahiplerinin topraklarından bir kısmına dokunulmayacağını ve halka dağıtılmayacağım kabul ederek, bu toprak dağıtımını iyice sınırladılar.
“Sözleriyle Sovyetlere bağlı olduklarını ilan ettiler, ama gerçekte Sovyet askeri birliklerini silahsızlandırarak, Sovyet memurlarını tutuklayarak ve Sovyetlerin daha sonraki varlığını olanaksız hale getirerek, Sovyetlere karşı zorlu bir savaşıma girişmişlerdir.
“Sözleriyle devrime bağlı olduklarını bildiriyorlar, ama gerçekte devrimin en kötü düşmanları olduklarını göstermişlerdir. Don’daki savaşta tarafsızlıktan söz ediyorlar, ama gerçekte Sovyet birliklerinin kurşunlanmasına yardım ederek ve Kuzey’e buğday şevkini engelleyerek General Kaledin’e doğrudan doğruya ve açık olarak yardım etmişlerdir.”
1918 Şubat’ında Rada, ayaklanan Ukraynalı işçi ve köylüler tarafından devrildi, ama az sonra Ukrayna’yı işgal eden Avusturyalı ve Alman askeri bir­likleri tarafından yeniden iktidara getirildi. 1918 nisanında Rada’nın temsilcileriyle Stalin’in başında bulunduğu bir Halk Komiserleri urası delegasyonu arasında barış görüşmeleri yapılacaktı; ama Skoropadski tarafından yayılan bir hükümet darbesi ile, merkezi Rada kesin olarak ortadan kalktı.
eyaz-Rusya Radası,
1917 temmuzunda Minsk’te toplanan Beyaz-Rusya ulusal örgütleri kongresinde kurulmuş bir küçük-burjuva milliyetçi örgütüdür. Şoven-milliyetçi unsurların yönettiği Rada, Ekim Devriminin zaferinden sonra Sovyet iktidarının düşmanları saflarında yer alıyor, yerel Sovyetleri dağıtıyor. Beyaz-Rusya Halk Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını ilan ederek ve Alman imparatoru YVilhelm H’ye Beyaz-Rusya’yı Alman askeri birliklerine işgal ettir-n^Ş olma minnettarlığını bildiriyor. 1 Ocak 1919’da Beyaz-Rusya işçi ve Köylü geçici Hükümeti, Rada’yı yasadışı ilan ediyor. Ve Beyaz-Rusya’yı Sovyet Cumhuriyeti yapıyor.
Sfatul-Çeri
(Bölgesel ura), Romanya Genelkurmayı ajanları tarafından Besarabya’nın işgal altındaki bölgesinde (Kişinev) kurulan bölgesel “parlamen­to”, 1917 kasımından, 1918 kasımının sonuna kadar faaliyet göstermiştir. Mol-dav “Ulusal Partisi” ve bir sürü uydurma örgüt, seçilmeyip tayin edilen temsil­cilerinden oluşmuştur; örgüt, birçok bölgeler ve örgütler tarafından boykot edildi. 1918 martında üyelerin önemli bir kısmının aleyhte tutumlarına karşın, Besarabya’nın özerklik temeli üzerinde Romanya’ya ilhakı kararını aldı. Ve 1918 kasımında Besarabya’yı işgal eden Romen istilacılar, Sfatul-Çeri’ye, bu il­hakı herhangi bir özerklik olmaksızın kesin ilhak haline getirecek kararı aldırdılar. Besarabya’nın ilhakı, bilindiği gibi, o sıra ve sonraları da çok kez kan içinde boğulan halk ayaklanmaları olarak beliren istilacıya karşı, halkın sert savaşımlarını körükledi. (Hotin, Tatarpınar vb. ayaklanmaları gibi.)
Kırım Kurultayı,
10 Aralık 1917de Bahçesaray kentinde toplandı (daha sonraları Sinferopol’a nakledilmiştir); çoğunluğu, içinde Tatar milliyetçi “Halk Partisi”ni izleyen Tatar küçük-burjuva eğilimlerini ve özlemlerini temsil ediyor­du. Kurultay, bir Kırım Tatar “Ulusal Hükümeti” kurdu; başında, Ç. Çelebiyev ve D. Sayid Ahmet vardı. Bu hükümet Rus karşı-devrimci subayların kumanda ettiği birliklerden kuvvet almaktaydı. 1918 ocağında. Kurultay, Sivastopol’daki devrimci askeri komitenin silahlı kuvvetlerine karşı askeri gücünü çıkarmaya kalkışınca ulusal hükümetle birlikte dağıtıldı. Ve Almanların Kırım’ı işgalleri sırasında kısa bir süre yeniden ortalıkta görüldü.
Başkıristan Kutultayı,
1917 kasımında Orcnburg kentinde toplandı. Bunda baş rolü Zeki Vaüdov’un (Zeki Velidi’nin) başında bulunduğu burjuva milliyetçi unsurlar oynuyordu. Ve bunlar, burjuvazinin ve Başkır kulaklarının çıkarlarını temsil ediyorlardı. Kurultayın oluşturduğu Başkır Hükümeti, Validov’un başkanlığında Sovyetlere karşı faaliyete girişti ve General Dutov ve Kolçak ile bağ kurdu. Ama Başkır özerkliğinin ortadan kaldırılması emri gibi emirnameler yayınlayan Kolçak’ın siyasetinin emperyalist niteliği, Validov hükümetini, halk yığınlarının zorlamasıyla, Sovyet iktidarı tarafına geçtiğini ilan etmeye zorladı. Başkır Sovyet Cumhuriyetinin oluşumundan az sonra, burjuva milliyetçi unsurlar, başlarında Validov olmak üzere Sovyet iktidarına karşı bir ayaklanmayı yürüttüler, ama bu ayaklanma Başkır emekçi yığınları tarafından desteklenmedi.

Özerk Türkistan hükümeti, başında Tanuşbayev, Şahi-Ahmedov ve Çokayev bulunmaktaydı. Kokanda’da 1917 kasımında burjuva milliyetçi örgütlerin panislamcı adı verilen kongresinde, Taşkent’teki Halk Komiserliği urasına karşı bir örgüt olarak kuruldu (“Kokanda özerkliği” adı buradan gelmedir). Beyaz-Rus muhafızları tarafından desteklenen bu hükümet, Türkistan’da iç savaşı çıkardı, ama Taşkent ve Semerkant kızıl birlikleri ta­rafından 1918 şubatında tasfiye edildi.
94)
Gürcü Menşeviklerin önderi ve eski Gürcistan Menşevik hükümetinin başkanı Noe Jordanya’nın takma adı. Bu kişi, SSCB’ne karşı bir silahlı müdahalenin en ateşli yandaşlarından olmuştur. –Ed.
95) Bkz: Çiveni Çovreba adlı Gürcü gazetesi, n° 12, 1912. [Çiveni Çovreba, Gürcü menşeviklerin haftalığı olarak 1902’de Kutays’ta kuruldu. Bu gazete 19 sayı yayınlanmıştır. Burada anılan pasajlar N.’nin (Noe Jordan-ya’nın) Çiveni Çovreba 11 ila 14. sayılarında yayımlanan “Eski ve Yeni” başlıklı makalelerinden alınmadır. –Ed.]
96) Bkz: Çiveni Çovreba, n° 21.1912.
97) 1903’te RSDİP’nin II. Kongresinde kabul edilen programda ulusların kendi kaderlerini serbestçe tayin etmeleri ilkesi, şöyle ifade edilmiştir: “9. – Devletin bölümlerini teşkil eden bütün ulusların kaderlerini serbestçe tayin etme hakkı”.
98) Bkz: Naşa Zarya, n° 9-10,1912, s. 120.
99
) Bkz: Naşa Slovo, n° 6,1906, s. 53.
100
) Ekim 1912’de bir yandan Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Ka­radağ ile, öte yanda Türkiye arasında başlamış bulunan Birinci Balkan Savaşına anıştırma. Bu savaş, Antant devletleri (Fransa, İngiltere, Rusya) ile üçlü İttifak devletlerinin (Almanya, Avusturya-Macaristan, İtalya) Balkan yarımadasındaki çıkarları arasındaki çatışmanın sonucu oldu. Bu savaş olsun, ganimeti paylaşmasını bilemeyen dünün müttefikleri arasında patlak vermiş ve Bulgaristan’ın ezilmesi ile sona ermiş bulunan İkinci Balkan Savaşı (1913) ol­sun, Balkanlardaki emperyalist çelişkileri kızıştırmaktan başka bir sonuç vermediler; emperyalist dünya savaşının peşrevi oldular. –Ed.
101
) Dernek, küme, topluluk. Burada parlamento içindeki partiler birliği için kullanılıyor. –Ed.
102
) Bundun VIII. Konferans Tutanakları, topluluk (cemaat) üzerine ka­rarın sonu.
103
) Bkz: Der Arbeiter und dit Natbn, 1912.
104) Burada RSDİP’nin 5 (18) -12 (25) Kasım 1907de toplanan (717. Rusya Konferansı” denilen) IV. Konferans kararlan ile, 3-9 Ocak 1909’da (eski takvimle 21-27 Aralık 1908’de) toplanan RSDIP V. Konferansı (“Aralık” konfe­ransı) kararları araştırılıyor. Bkz: Le Parti communiste de L’URSS, dans Us resolutions, et decisions de ses congres, conferences et assembees plenieres du Co-mitte central, 1. Kısım, Marx-Engels-Lenin Enstitüsü yayını, 1932. –Ed.
106
) Bkz: Dipnot 88, -Ed.

RUSYA’DA ULUSAL SORUN KONUSUNDA SOVYETLER İKTİDARININ SİYASETİ* (1920)

RUSYA’DAKİ üç devrim ve iç savaş yılı, merkezi Rusya ile Rusya’nın çevre bölgelerinin karşılıklı dayanışması olmaksızın, devrimin zaferinin olanaksız olduğunu, Rusya’nın emperyalizmin pençesinden kurtulmasının olanaksız olduğunu göstermiş bulunuyor.

Merkezi Rusya, bu dünya devrimi ocağı, hammadde, yakıt, yiyecek ürünleri ile dolup taşan çevre bölgelerin yardımı olmaksızın, uzun süre dayanamaz. Rusya’nın çevre bölgeleri de, daha gelişmiş bir durumda bulunan merkezi Rusya’nın siyasal, askeri ve örgütleme yardımı olmaksızın, kendilerini emperyalist egemenlikten kurtaramazlar. Eğer daha gelişmiş bir durumda bulunan proleter Batı’nın, daha az gelişmiş bir durumda bulunan, ama hammadde ve yakıt bakımından zengin köylü Doğunun desteği olmaksızın, dünya burjuvazisini gideremeyeceğini ileri süren tez doğru ise, daha az gelişmiş, ama zorunlu kaynaklar bakımından zengin çevre bölgelerin yardımı olmaksızın, devrim işini başaramayacağını söyleyen bu öbür tez de bir o kadar doğrudur.

* Ulusal Azınlıklar Halk Komiserliği tarafından, ulusal sorun üzerine, 1920’de yayınlanmış bulunan Stalin Derleme’sine önsöz olarak yazılan “Yazarın Notu”nun aşağıdaki parçası, “Rusya’da Ulusal Sorun Konusunda Sovyetler İktidarının Siyaseti” makalesine ayrılmıştı:

“… Makale, Rusya’nın bölgesel özerklik temeli üzerinde, henüz tamam­lanmamış bulunan güncel yönetimsel düzeltme dönemi ile; çevrede, RSSFC’nin yapıa parçaları olarak, yönetimsel komünler ve özerk Sovyet cumhuriyetleri örgütlenmesi dönemi ile ilgili, makalenin can alıcı noktası, Sovyetlik özerkliğin pratik uygulanması, yani emperyalizmin müdahaleci girişimlerine karşı güvence olarak, merkez ile çevre-bölgeler arasındaki devrimci birliğin güvence altına alınması sorunudur. Makalenin, çevre-bölgelerin Rusya’dan ayrılma is­temini, karşı-devrimci bir girişim olarak, gözünü kırpmadan yadsıması garip görünebilir. Hindistan’ın, Arabistan’ın, Mısır’ın, Fas ve öbür sömürgelerin An­tanttan ayrılmasından yanaya, çünkü bu durumda ayrılma, bu ezilmiş ülkelerin emperyalizmden kurtulması, emperyalizmin konumlarının sarsılması, devrim konumlarının pekişmesi anlamına gelir. Çevre-bölgelerin Rusya’dan ay­rılmasına karşıyız, çünkü bu durumda ayrılma, bu çevre-bölgelerin emperya­lizm tarafından egemenlik altına alınması, Rusya’nın devrimci gücünün sarsılması, emperyalizmin konumlarının pekişmesi anlamına gelir. Hindis­tan’ın, Mısır’ın, Arabistan ve öbür sömürgelerin ayrılmasına karşı savaşım ve­ren Antant, işte tastamam bu nedenledir ki, aynı zamanda, çevre-bölgelerin Rusya’dan ayrılması için de savaşım verir. Sömürgelerin Antanttan ayrılması için savaşım veren komünistler, işte tastamam bu nedenledir ki, aynı zamanda çevre-bölgelerin Rusya’dan ayrılmasına karşı da savaşımdan geri kalamazlar. Ayrılma sorununun, somut uluslararası koşullara göre, devrimin çıkarlarına göre çözümlendiği açıktır.”

Antantın, daha Sovyet hükümetinin ortaya çıktığı ilk günlerden beri, en önemli çevre-bölgelerini ondan kopararak, merkezi Rusya’nın iktisadi bakımdan kuşatılması planını gerçekleştirdiği sırada, bu durumu göz önünde tuttuğu kesin. Daha sonra, Rusya’nın iktisadi bakımdan kuşatılması planı, Ukrayna, Azerbaycan ve Türkistan’da bugün oynadığı oyunlar­la birlikte, 1918’den 1920’ye kadar, Antantın, Rusya’ya karşı tüm girişimlerinin değişmez temeli olarak kalır.

Rusya’nın merkezi ile çevre-bölgeleri arasında sağlam bir ittifak kurulmasında çok büyük bir yarar vardır.

Rusya’nın merkezi ile çevre-bölgeleri arasında, sıkı, bozulmaz bir ittifakı güvence altına alacak belirli ilişkiler, belirli bağlar kurma zorunluluğunun nedeni budur.

Buna göre, bu ilişkiler neler olmalı ve hangi biçimlere bürünmeli?

Bir başka deyişle: Sovyetler iktidarının, Rusya’da ulusal sorunla ilgili siyaseti neye dayanır?

Çevre-bölgelerin Rusya’dan ayrılma istemi, yalnızca merkez ile çevre-bölgeler arasında kurulacak ittifak sorununun konuluş biçimi ile ters düştüğü için değil, ama her şeyden önce, merkezin olduğu kadar çevre-bölgelerin halk yığınlarının da çıkarları ile temelden ters düştüğü için de, merkez ile çevre-bölgeler arasındaki ilişkiler biçimi olarak dıştalanmalıdır. Çevre-bölgelerin ayrılmasının, Batı ve Doğu’daki kurtuluş hareketini uyaran merkezi Rusya’nın devrimci gücünü sarsacağını hesaba katmasak bile, çevre-bölgeler, bir kez ayrıldıktan sonra uluslararası emperyalizm tarafından kaçınılmaz bir biçimde egemenlik altına alınacaklardır. Bugünkü uluslararası koşullar içinde, çevre-bölgelerin ayrılmasını istemekte karşı-devrimci olarak ne varsa hepsini anlamak için, Rusya’dan ayrıldıktan sonra, sözde bir bağımsızlıktan başka bir şeyleri kalmayan Gürcistan’a, Ermenistan’a, Polonya’ya, Finlandiya’ya vb. bir göz atmak yeter; bu ülkeler, aslında, Antanta gerçek bağımlı ülkeler durumuna gelmiş bulunuyorlar; son olarak, birincisi Alman sermayesi, ve ikincisi de Antant tarafından kırılıp geçirildikten sonra, Ukrayna ile Azerbaycan’ın son serüvenlerini anımsamak yeter. Proleter Rusya ile emperyalist Antant arasında gemi azıya alan ölüm-kalım savaşımı karşısında, çevre-bölgeler için yalnızca iki yol mümkün:

ya Rusya ile, ve o zaman bu, çevre-bölgeler emekçi yığınlarının emperyalist baskıdan kurtuluşu demektir;

ya da Antant ile, ve o zaman bu, kaçınılmaz olarak emperyalist boyunduruk anlamına gelir.

Üçüncü yol yoktur. Sözde bağımsız Gürcistan’ın, Ermenistan’ın, Polonya’nın, Finlandiya’nın vb. sözde bağımsızlığı, eğer deyim yerindeyse, bu devletlerin, şu ya da bu emperyalist grup karşısındaki tam bağımlılığını maskeleyen aldatıcı bir görünüşten başka bir şey değildir.

Elbette, Rusya’nın çevre-bölgeleri, bu çevre-bölgelerde yaşayan uluslar ve aşiretler, tüm öbür uluslar gibi, Rusya’dan ayrılma hakkına sahiptirler, bu hakkı onların elinden kimse alamaz; ve eğer bu uluslardan herhangi biri, 1917’de Finlandiya örneğinde olduğu gibi, Rusya’dan ayrılmayı çoğunlukla kararlaştırsaydı, Rusya, kendini, herhalde bu olguyu saptama ve ayrılığı onaylama zorunda görürdü. Ama burada, ulusların söz götürmez haklan değil, merkezin olduğu kadar çevrenin halk yığınlarının da çıkarları söz konusudur; ajitasyonun niteliği, bu çıkarlar tarafından belirlenmiş nitelik, ve partimizin, eğer kendi kendini yadsımak istemiyor, eğer milliyetlerin emekçi yığınlarının isteği üzerinde belli bir yönde etkili olmak istiyorsa, yapma zorunda olduğu ajitasyon söz konusudur. Oysa, halk yığınlarının çıkarları, devrimin güncel aşamasında çevrenin ayrılmasını istemenin, derinden derine karşı-devrimci bir istek olduğunu söylemektedir.

Aynı biçimde, Rusya’nın merkezi ile çevre-bölgeleri arasındaki ittifak biçimi olarak kültürel-ulusal denilen özerklik de dıştalanmalıdır. Avusturya-Macaristan’ın (kültürel-ulusal özerkliğin yurdu), son on yıllık pratiği, çok uluslu bir devlet milliyetlerinin emekçi yığınları arasındaki ittifak biçimi olarak, kültürel-ulusal özerklikte geçici ve süresiz ne varsa hepsini göstermiş bulunuyor. Springer ile Bauer, kültürel-ulusal özerkliğin, ince ulusal programlar ile birlikte şimdi ayaklan suya ermiş bulunan bu yaratıcıları, bunun canlı kanıtlarıdırlar. Son olarak, kültürel-ulusal özerkliğin Rusya’daki sözcüsü, bir zamanların o ünlü Bundu, daha geçenlerde, açıkça: “Kapitalist rejim çerçevesinde formüllendirilmiş bulunan kültürel-ulusal özerklik istemi, sosyalist devrim koşulları içinde anlamını yitirir”* diyerek, kültürel-ulusal özerkliğin yararsızlığını resmen kabul etme zorunda kaldı.

* Bkz: Bundun XÜ. Konferansı, s. 21 (Rusça).

Merkez ile çevre-bölgeler arasında usa-uygun tek ittifak biçimi olarak, geriye, yaşam koşullan ve özel ulusal bileşimleri ile ayrılan çevre-bölgelerin bölgesel özerliği, Rusya’nın çevre-bölgelerini, merkeze, federatif bağlarla bağlayacak özerklik, yani Sovyetler iktidarı tarafından daha dünyaya gelişinin ilk günlerinde ilan edilmiş, ve günümüzde de, ortak yönetim ve özerk Sovyet cumhuriyetleri biçimi altında çevre-bölgelerde uygulanmış bulunan o aynı Sovyetik özerklik kalır.

Sovyetik özerklik, donmuş ve hiç değişmez bir şey değildir; gelişmesi içinde çok çeşitli biçimler ve dereceler kabul eder. Bu özerklik, dar yönetim özerkliğinden (Volga Almanları, Çuvaşlar, Kareliyenler), daha geniş, siyasal bir özerkliğe (Başkırlar, Volga Tatarları, Kırgızlar); geniş, siyasal özerklikten, daha da genişlemiş biçimine (Ukrayna, Türkistan); son olarak, Ukrayna tipi özerklikten, özerkliğin en yüksek biçimine, sözleşmeye dayanan ilişkilere (Azerbaycan) geçer. Sovyetik özerkliğin bu esnekliği, onun ilk değerlerinden birini oluşturur; çünkü bu esneklik, Rusya’nın, kültürel ve iktisadi gelişmenin çok çeşitli derecelerinde bulunan çevre-bölgelerinin tüm çeşitliliğinin kavranmasını sağlar. Sovyetik siyasetin ulusal sorundaki üç yılı, Rusya’da, Sovyetik özerkliği değişik biçimler altında gerçekleştirerek, Sovyetler iktidarının iyi yolda olduğunu göstermiştir; çünkü yalnızca bu siyaset sayesindedir ki, Sovyetler iktidarı, çevre-bölgelerin gözden en uzak köşelerine doğru kendine bir yol açma, ulusal bakımdan en geri ve en çeşitli yığınları siyasal yaşama yükseltme, bu yığınları, en çeşitli bağlarla, merkeze bağlama başarısını göstermiştir – dünyanın hiç bir hükümetinin yalnızca çözmediği değil, ama hatta koymadığı (koymaktan korktuğu) sorun, Rusya’nın Sovyetik özerklik ilkelerine göre yeni yönetimsel bölünmesi, henüz tamamlanmamıştır; Kuzey Kafkaslar, Kalmuklar, Çeremisler, Votyaklar, Buryatlar vb., henüz sorunun çözülmesini bekliyorlar. Ama gelecekteki Rusya’nın yönetimsel haritası hangi görünüme bürünürse burunsun ve bu alandaki eksiklikler ne olursa olsun -ve gerçekten de olmuştur-, bölgesel özerklik ilkelerine göre, yeni yönetimsel bölünmeye girişerek, Rusya’nın, çevre-bölgelerin proleter merkez yöresinde toplanması yolunda iktidar ile çevre-bölgelerin büyük halk yığınlarının yakınlaşması yolunda, ileriye doğru çok büyük bir adım attığını kabul etmek gerek.

Bununla birlikte, Sovyetik özerkliğin şu ya da bu biçiminin ilanı, gerekli kararname ve buyrukların yayınlanması, hatta özerk cumhuriyetlerde halk komiserleri bölgesel şuraları biçiminde çevre-bölge hükümetlerinin kuruluşu, çevre-bölgeler ile merkez arasındaki birliği pekiştirmek için, yeterli olmaktan uzak şeylerdir. Bu birliği pekiştirmek için, her şeyden önce, çarlığın yırtıcı siyasetinin mirası olarak çevre-bölgelerde varlığını sürdüren, çevre-bölgelerin yalıtık ve kapanık durumu­na, ataerkil yaşam ve kültürsüzlüğe, merkeze karşı güven­sizliğe bir son vermek gerekir. Çarlık, yığınları kölelik ve bilgi­sizlik içinde tutmak için, ataerkil-feodal baskıyı, çevrede bilerek geliştiriyordu. Çarlık, yerlileri en verimsiz bölgelere doğru it­mek ve ulusal düşmanlığı pekiştirmek için, çevrenin en iyi yerlerine, sömürgeci öğeleri bilerek yerleştirmişti. Çarlık, yığınları bilgisizlik içinde tutmak için, yerel okulu, tiyatroyu, eğitici kurumları engelliyor ve bazen düpedüz ortadan kaldırıyordu. Çarlık, yerel nüfusun seçkin bölümünün her türlü girişimini kötürümleştiriyordu. Son olarak, çarlık, çevre-bölgelerdeki halk yığınlarının tüm faaliyetini kırıyordu. Çarlığın tüm bu önlemleri, yerliler arasında, bazen Rus olan her şeye karşı düşmanca bir davranışa dönüşen çok derin bir güvensizlik doğurmuştu. Merkezi Rusya ile çevre-bölgeler arasındaki birliği pekiştirmek için, bu güvensizliği yok etmek, karşılıklı bir anlayış ve kardeşçe bir güven havası yaratmak gerek. Nedir ki, güvensizliği yok etmek için, her şeyden önce çevredeki halk yığınlarının kendilerini feodal-ataerkil boyunduruk kalıntılarından kurtarmalarına yardım etmek gerek; sömürgeci öğelerin yararlandıkları her tür ve her düzeydeki ayrıcalıkları ortadan kaldırmak -yalnızca sözde değil, ama gerçekten ortadan kaldırmak- gerek; halk yığınlarına devrimin maddi iyiliklerini tattırmak gerek. Uzun sözün kısası: Merkezi proleter Rusya’nın, yalnızca onların çıkarlarını savunduğunu yığınlara tanıtlamak gerek; ve bunu, yalnızca sömürgecilere ve burjuva milliyetçilere karşı, çoğu kez yığınlar için hiç mi hiç anlaşılmaz şeyler olan bastına önlemler aracıyla değil, ama her şeyden önce tutarlı ve iyi düşünülmüş bir iktisat siyaseti aracıyla tanıtlamak gerek.

Liberallerin, zorunlu genel öğretimle ilgili istemlerini herkes bilir. Çevre-bölgelerdeki komünistler, liberallerden daha sağda olamazlar; eğer halkın bilgisizliğim yok etmek, eğer Rusya’nın merkezi ile çevre-bölgelerini manevi bakımdan yaklaştırmak istiyorlarsa, oralarda genel eğitimi gerçekleş­tirmelidirler. Ama bunun için de, yerci ulusal okulu, ulusal ti­yatroyu, ulusal halk eğitim kurumlarını geliştirmek, çevre-bölgelerdeki halk yığınlarının kültür düzeyini yükseltmek zorunludur. Çünkü kültürsüzlük ve bilgisizliğin, Sovyetler ikti­darının en tehlikeli düşmanları olduklarını tanıtlamaya pek de gerek yok. Çalışmalarımızın bu yönde ne derecede ileriye git­tiğini bilmiyoruz; ama en önemli çevre-bölgelerden birinde, ulusal eğitim halk komiserliğinin, yerel okullar için, ödeneğinin topu topu %10 kadarını harcadığını duyuyoruz. Bu doğruysa, bu alanda, “eski rejim”i, ne yazık ki pek o kadar geçmemiş olduğumuzu kabul ermemiz gerek.

Sovyetler iktidarı halktan kopuk bir iktidar değildir; tersine, o, kendi türünde, Rus halk yığınlarından çıkmış onların sevdiği, ona yakın tek iktidardır. Sovyetler iktidarının tehlikeli zamanlarda daima gösterdiği o görülmemiş direnme gücünü de işte bu durumu açıklar. Sovyetler iktidarının, Rusya’nın çevre-bölgelerinde de, sevilir ve halk yığınlarına yakın olması gerek. Ama bunun için, Sovyetik iktidar, her şeyden önce, bu yığınlar için anlaşılır bir iktidar olmalı. Bundan ötürü, çevre-bölgelerin tüm Sovyet organlarının, mahkemelerin, yönetim aygıtlarının, iktisadi organların, dolaysız iktidar organlarının (parti organlarının da), elden geldiğince, yerel nüfusun yaşam koşullarını, törelerini, alışkılarını, ailini bilen ülke insanla­rından oluşmuş olmaları; yerli halk yığınlarının tüm seç­kinlerinin bu kurumlara çağrılmış bulunmaları; yerel emekçi yığınların, askeri kuruluşlar alanı da dahil, tüm alanlarda ülke yönetimine katılmaları; yığınların, Sovyetler iktidarı ile onun organlarının, kendi öz çabalarının eseri, umutlarının ete-kemiğe bürünmesi olduklarını anlamaları zorunludur. Yığınlar ile iktidar arasında yıkılmaz bir manevi bağ işte ancak böyle kurulabilir; Sovyet iktidarı, çevre-bölgeler emekçi yığınları için işte ancak bu yoldan anlaşılır ve emekçi yığınlara yakın olabilir.

Bazı yoldaşlar, Rusya’nın özerk cumhuriyetlerini ve, genel olarak, Sovyetik özerkliği, bazı koşullar karşısında hoşgörüyle karşılanmaması olanaksız, zorunlu, ama gene de zamanla ortadan kaldırılması için savaşılması gereken, geçici bir kötülük olarak görürler. Bu görüşün temelden yanlış olduğunu, ve herhalde Sovyetler iktidarının ulusal sorun siyaseti ile ortak hiç bir yanı bulunmadığını tanıtlamaya pek gerek yok. Sovyetik özerklik soyut ve yapmacık bir şey değildir, hele hele boş bir söz olarak görülemez. Sovyetik özerklik, çevre-bölgelerin merkezi Rusya’ya bağlanmasının en gerçek, en somut biçimidir. Ukray­na, Azerbaycan, Türkistan, Kırgızistan, Başkıristan, Tataristan ve öteki çevre-bölgelerin, halk yığınlarının kültürel ve maddi gönencinin özledikleri kadarıyla, kendi ulusal dillerindeki okullardan, her şeyden önce ülke insanlarından oluşan mahkemelerden, yönetim aygıtlarından, iktidar organlarından vaz­geçemeyeceklerini kimse yadsıyamaz. Dahası, bu bölgelerin gerçekten Sovyetleştirilmesi, merkezi Rusya’ya sıkı sıkıya bağlı ve onunla birlikte tek bir devlet oluşturan Sovyetik bölgeler durumuna dönüştürülmesi, geniş bir yerel okullar örgütü olmaksızın, halkın yaşam koşullarını ve dilini bilen insanlardan oluşan mahkemeler, yönetim aygıtları, iktidar organları vb. kurulmaksızın, olanaksızdır. Nedir ki, okullara, mahkemelere, yönetim aygıtlarına, iktidar organlarına ulusal dili somak demek, Sovyetik özerklik, bütün bu kurumların Ukraynalı, Türkistanlı, Kırgız vb. biçimlere bürünmesinden başka bir şey olmadığına göre, aslında Sovyetik özerkliği gerçekleştirmenin ta kendisi demektir.

Bundan sonra, Sovyetik özerkliğin geçici niteliğinden, ona karşı savaşım verme zorunluluğundan vb., ciddi ciddi nasıl söz edilebilir?

İki şeyden biri:

Ya Ukrayna, Azerbaycan, Kırgız, Özbek, Başkır vb. dilleri füli bir gerçektir ve bunun sonucu, bu bölgelerde ulusal dilde eğitim yapan okulu, mahkemeleri, yönetim aygıtlarını, ülke insanlarından oluşan iktidar organlarını geliştirmek kesenkes zorunludur, ve o zaman Sovyetik özerkliğin bu bölgelerde sonuna kadar, hiç bir kısıtlama olmaksızın gerçekleştirilmesi gerekir;

Ya da Ukrayna, Azerbaycan vb. dilleri salt bir uydurmacadır: bunun sonucu, ana dildeki okullar ve öbür kurumlar yararsız şeylerdir, ve o zaman da Sovyetik özerkliğin, yararsız bir şey olarak, reddedilmesi gerekir.

Üçüncü bir yol aramak, bu konuda bir yeteneksizliğin ya da açması bir düşünce eksikliğinin ortaya konması demektir.

Sovyetik özerkliğin gerçekleştirilmesi yolundaki ciddi engellerden biri de, çevre-bölgelerdeki yerel kökenli aydın güçlerin büyük kıtlığı, Sovyetlerin ve partinin faaliyeti dahil, tüm faaliyet kollan için öğretici eksikliğidir. Bu kıtlık, çevre-bölgelerdeki devrimci kuruluş çalışması olarak, eğitim çalışmasını engellemekten geri kalamaz. Ama işte ancak bu nedenledir ki, belki halk yığınlarına yararlı olmak isteyen, nedir ki, komünist olmadıklarından, belki de bir güvensizlik havası ile çevrildiklerine inandıkları, başlarına gelecek baskı önlemlerinden korktukları için bunu yapamayan bu zaten sayısı çok az yerel aydın gruplarını geri çevirmek, usa-uygun olmayacak, davaya zarar verecektir.  Yavaş yavaş Sovyetleştirilmeleri ereğiyle, onları, Sovyetik çalışmalarla ilgilendirmeye, iktisadi, tarımsal görevlere, azık ve gereç sağlama ve başka hizmetlere çağırmaya dayanan siyaset, bu gruplara başarıyla uygulanabilir. Çünkü bu aydın grupların, örneğin, karşı-devrimci düşüncelerine karşın, gene de en önemli görevlere çağrılmış, ve sonra da Sovyetleştirilmiş bulunan karşı-devrimci askeri uzmanlardan daha az olgun oldukları da pek ileri sürülemez.

Ama küçük ulusal aydın gruplarından yararlanılması, öğretici gereksinmesini karşılama bakımından yeterli olmaktan uzaktır. Ülke insanlarından oluşan öğretici kadrolar yetiş­tirmek için, çevrede, yönetimin tüm kollarında, aynı zamanda sıkı bir öğretim ve okullar şebekesini geliştirmek de zorunlu bir Şeydir. Çünkü bu türlü kadroların yokluğunda, ulusal dildeki okul, mahkeme, yönetim aygıtı ve öbür kurumların örgütlenmesinin son derece güçleşeceği açıktır.

Bazı yoldaşların çevre-bölgelerin Sovyetleştirilmesi konusunda gösterdikleri, bazen kaba bir esneklik yokluğuna dönen o açın ivecenlik, Sovyetik özerkliğin gerçekleştirilmesi yolunda daha önemsiz bir engel değildir.

Merkezi Rusya’dan bütün bir tarihsel dönem ölçüsünde gen kalmış, Ortaçağ düzeninin henüz büsbütün kaldırılmamış bulunduğu bölgelerde, bu yoldaşlar “katıksız komünizm”i gerçekleştirmek için, “kahramanca çabalar”a girişmeyi kararlaştırdıkları zaman böyle bir süvari akınından, böyle bir ”komünizm”den, iyi hiç bir şeyin çıkmayacağı büyük bir güvenle söylenebilir. Bu arkadaşlara, programımızın şu maddesini anımsatmak isteriz:

“RKP, Ortaçağ’dan burjuva demokrasisine, ya da burjuva demokrasisinden Sovyetik ya da proleter demorasiye vb. giden yolda, belli bir ulusun bulunduğu tarihsel gelişme derecesini göz önünde tutarak, olaylara tarihsel sınıf açısından bakar.”

Ve daha ilerde:

“Her durumda, bir zamanlar başka ulusları ezmiş bulunan uluslar proletaryasının, ezilmiş ya da tüm haklarından yararlanmayan ulusların emekçi yığınları arasındaki ulusal duyguların kalıntıları karşısında bir ihtiyat ve özel bir dikkat belirtisi göstermesi gerekir.” (Bkz: RKP Programı.)

Yani, örneğin eğer Azerbaycan’daki evlere doğrudan doğruya ek kiracılar yerleştirme yolu, oturduğu evi, aile ocağını. dokunulmaz, kutsal bir yer olarak gören Azeri yığınlarını bizden ayırıyorsa, aynı ereğe varmak için, bu dolaysız yolun, dolaylı, örtülü bir başka yolla değiştirilmesi gerekliği açıktı.. Ya da; örneğin eğer dinsel önyargıların güçlü etkisi altında bulunan Dağıstanlı yığınlar, komünistleri “şeriata göre” eliyorlarsa, bu ülkedeki dinsel önyargılara karşı dolaysız savaşım yolunun, daha ihtiyatlı, dolaylı yollarla değiştirilmesi gerektiği açıktır, vb., vb.

Kısacası: Geri halk yığınlarının “hemen komünistleştirilmesi’ni gözeten süvari akınlarından, bu yığınları Sovyetik gelişmenin büyük yoluna sürükleme biçimininki ihtiyatlı, düşünülmüş siyasete geçmek zorunlu bir şeydir.

Uygulanması, Rusya’nın merkezi ile çevre-bölgeleri arasındaki manevi yaklaşma ve sürekli devrimci birliği güvence altına alan Sovyetik özerkliği gerçekleştirmek için zorunlu koşullar, özet olarak, işte bunlardır.

Sovyetler Rusya’sı, dünyada benzeri olmayan bir deneyime, tüm bir dizi milliyet ve aşiretin, tek bir proleter devlet çerçevesinde, karşılıklı bir güven, özgürce varılmış, kardeşçe bir anlaşma  temeli üzerinde, bir arada yaşaması deneyimine girişiyor. Üç devrim yılı, bu deneyimin tüm başarı olanaklarına sahip olduğunu göstermiştir. Ama bu deneyim, ancak çevre-bölgelerde ulusal sorun konusunda uyguladığımız siyaset, birçok biçim ve dereceleri içinde alınmış Sovyetik özerklik ilkeleri ile uyuşmazlık durumunda değilse: ancak tabanda attığımız her pratik adım, çevrenin halk yığınlarının bu yığınların yaşam koşullan ve ulusal yapısına uygun düşen biçimler altında, ma­nevi ve maddi, yüksek proleter kültürüne katılmalarına katkıda bulunursa, tam bir basan umulabilir.

Merkezi Rusya ile çevre-bölgeler arasındaki, Antantın olanaklı ve düşünülebilir bütün oyunlarının başarısızlığa uğrayacağı devrimci birliğin pekişmesinin güvencesi, işte buradadır.

Pravda n° 226,
10 Ekim 1920.

ULUSAL SORUN KONUSUNDA PARTİNİN İVEDİ GÖREVLERİ ÜZERİNE RUS KOMÜNİST PARTİSİ X. KONGRESİNE SUNULMUŞ VE PARTİ MERKEZ KOMİTESİ TARAFINDAN ONANMIŞ BULUNAN TEZLER (1921)

  1. KAPİTALİST REJİM VE ULUSAL BASKI
  2. Modern uluslar, belirli bir çağın, yükselen kapitalizm çağının ürünleridirler. Feodalizmin ortadan kalkma ve kapitalizmin gelişme süreci, aynı zamanda bireylerin uluslar biçiminde kümelenmesi sürecidir de. İngilizler, Fransızlar, Almanlar, İtalyanlar, feodal bölünmenin üstesinden gelen kapitalizmin utkun gelişmesi sırasında uluslar biçiminde örgütlenmişlerdir.
  3. Ulusların biçimlenmesinin, genel bir biçimde merkezi devletlerin oluşması ile aynı zamana rastladığı yerlerde, uluslar, doğal olarak devletsel bir kılığa bürünmüş, bağımsız ulusal burjuva devletleri biçiminde gelişmişlerdir. İngiltere’de (İrlanda dışında), Fransa’da, İtalya’da bu böyle olmuştur. Avrupa’nın doğusunda, tersine, merkezi devletlerin, savunma gereksinmeleri (Türklerin, Moğolların, vb. akınları) yüzünden hızlandırılmış bulunan oluşması, feodalizmin ortadan kaldırılmasına, dolayısıyla, ulusların biçimlenmesine öngelmiştir. İşte bunun sonucu, uluslar, bu bölgede ulusal devletler biçiminde gelişmemişlerdir ve gelişemezlerdi de ama, genel olarak, güçlü bir egemen ulus ile, birkaç güçsüz, bağımlı ulustan oluşan, birçok karma, çok uluslu burjuva devletler oluşturmuşlardır. Avusturya, Macaristan, Rusya gibi.
  4. Başlangıçta esas olarak kendi öz ulusal güçlerine dayanan Fransa ve İtalya gibi ulusal devletler, genel olarak söylemek gerekirse, ulusal baskı nedir bilmiyorlardı. Buna karşı, bir tek ulusun -daha doğrusu onun egemen sınıfının- öbür uluslar üzerindeki egemenliği üzerine kurulu çokuluslu devletler, ulusal baskı ve ulusal hareketlerin ilk yurdu ve başlıca alanını oluştururlar. Egemen ulusun çıkarları ile bağımlı ulusların çıkarları arasındaki çelişkiler, öyle çelişkilerdir ki, bunlar çözümlenmedikçe çokuluslu bir devletin kararlı var oluşu olanaksızdır. Çokuluslu burjuva devletin trajedisi şudur ki, o, bu çelişkileri çözebilecek durumda değildir, özel mülkiyeti ve sınıf eşitsizliğini sürdürerek ulusları “eşitleştirmek” ve ulusal azınlıkları “korumak” için yaptığı girişimlerin hepsi, genel olarak yeni bir başarısızlığa, ulusal çatışmaların yeni bir kızışmasına yol açar.
  5. Avrupa’da kapitalizmin daha sonraki büyümesi, yeni sürüm alanları gereksinmesi, hammaddeler ve yakıt ardına düşülmesi, son olarak da emperyalizmin gelişmesi, sermaye ihracı ve büyük deniz ve demiryolları sağlama zorunluluğu, bir yandan eski ulusal devletler tarafından kendine yeni topraklar katılmasına ve bu toprakların, ulusal baskı ve kendilerine özgü ulusal çatışmaları ile birlikte çokuluslu devletler biçimine dönüşmesine yol açmış (İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya); öte yandan, eski çokuluslu devletlerin egemen ulusları arasında, yalnızca eski devlet sınırlarını olduğu gibi tutma değil, ama komşu devletler zararına onları genişletme, yeni (güçsüz) milliyetleri bağımlılaştırma eğilimini de pekiştirmişlerdir. Ulusal solun işte böyle genişlemiş ve, sonunda, olayların akışı sonucu, genel sömürgeler sorunu ile kaynaşmıştır; ve devletin iç sorunu olmaktan çıkan ulusal baskı, birçok devleti ilgilendiren bir sorun, “büyük” emperyalist güçlerin, bütün haklarından yararlanamayan güçsüz milliyetleri kendilerine bağımlı kılma savaşımı (ve savaşı) sorunu durumuna dönüşmüştür.
  6. Bağdaşmaz ulusal çelişkileri ve çokuluslu burjuva devletlerin iç başarısızlığını olduğu gibi ortaya çıkaran emperyalist savaş, galip sömürgeci devletler (İngiltere, Fransa, İtalya) içindeki ulusal çatışmaların aşırı bir kızışmasına yenik eski çokuluslu devletlerin (Avusturya, Macaristan, 1917 Rusya’sı) tam bir dağılmasına ve son olarak da, ulusal sorunun burjuvazi tarafından en “radikal” çözümü olarak, yeni burjuva ulusal devletlerin (Polonya, Çekoslovakya, Yugoslavya, Finlandiya, Gürcistan, Ermenistan, vb.) kurulmasına yol açmıştır. Ama yeni bağımsız ulusal devletlerin kuruluşu milliyetlerin bir barış içinde birlikte yaşamasını sağlamadı ve sağlayamazdı da; ulusal eşitsizliği de, ulusal baskıyı da ortadan kaldıramadı ve kaldıramazdı da, çünkü özel mülkiyet ve sınıf eşitsizliğine dayanan yeni ulusal devletler: a) Ulusal azınlıklarını baskı altında tutmaksızın (Beyaz-Ruslar, Yahudileri, Litvanyalılar, Ukraynalıları ezen Polonya; Osetleri, Abhazları, Ermenileri ezen Gürcistan; Hırvatları, Bosnalıları ezen Yugoslavya, vb.); b) topraklarını komşuları zararına genişletmeksizin -ki bu da çatışma ve savaşlara yol açar- (Litvanya, Ukrayna, Rusya’ya karşı Polonya; Bulgaristan’a karşı Yugoslavya; Ermenistan’a, Türkiye’ye karşı Gürcistan, vb.); c) mali, iktisadi ve askeri bakımdan “büyük” emperyalist güçlere boyun eğmeden, yaşayamazlar.
  7. Böylece savaş-sonrası dönem, uygar ülkeler uluslarının, birliklerine karşı olduğu kadar, bütün haklarından yararlanamayan halklara karşı da, ulusal düşmanlık, eşitsizlik, baskı, çatışmalar, savaşlar, emperyalist canavarlıklar üzücü tablosunu açıklar: bir yanda, tüm bağımlı ve “bağımsız” (gerçekte ke­senkes bağımlı) ulusal devletler yığınını ezen ve sömüren birkaç “büyük” devlet ve bu devletlerin ulusal devletleri sömürme tekeli için kendi aralarındaki savaşım; öte yanda, bağımlı ve “bağımsız” ulusal devletlerin, “büyük” güçlerin dayanılmaz baskısına karşı savaşımı; ulusal devletlerin kendi ulusal toprak­larının genişlemesi için kendi aralarındaki savaşım; her biri ayrı ayrı alınmış ulusal devletlerin, kendi ezilmiş ulusal azınlıklarına karşı savaşımı; son olarak da sömürgelerin “büyük” güçlere karşı kurtuluş hareketinin pekişmesi ve, bu güçlerin içinde olduğu kadar, genel kural olarak içlerinde bir dizi ulusal azınlıklar bulunan ulusal devletlerin içinde de, ulusal çatışmaların kızışması, Emperyalist savaş tarafından bırakılmış bulunan “dünya tablosu” işte böyledir.

Burjuva toplum, ulusal sorunun çözümünde tamamen hileli müflis çıkmıştır.

Ü. Sovyet REJİMİ VE ULUSAL ÖZGÜRLÜK

  1. Eğer özel mülkiyet ve sermaye, insanları kesinkes böler, ulusal düşmanlığı körükler ve ulusal baskıyı pekiştirirse, – kolektif mülkiyet ve emek de insanları bir o kadar kesenkes yaklaştırır, ulusal baskıyı baltalar. Ulusal baskısız kapitalizmin varoluşu, sosyalizmin ezilen ulusların kurtuluşu olmaksızın, ulusal özgürlük olmaksızın varoluşu kadar akıl almaz bir şeydir. Milliyetçi önyargılarla dolu köylülük (ve genel olarak küçük-burjuvazi) burjuvaziyi izlediği sürece, şovenlik ve ulusal savaşım kaçınılmaz şeylerdir; tersine, eğer köylülük proletaryayı izlerse, yani eğer proletarya diktatörlüğü güvenlik altındaysa, ulusal savaş ve ulusal özgürlük güvenlik altına alınmış sayılabilir. Bundan ötürü Sovyetlerin zaferi ve proletarya diktatörlüğünün kuruluşu, ulusal baskının kaldırılışı, ulusal eşitliğin sağlanması ve ulusal azınlıkların haklarının güvence altına alınmasının özse! koşuludur.
  2. Sovyetik devrim deneyimi, bu tezi tamamen doğrular. Rusya’da Sovyet düzeninin kuruluşu ve ulusların devletler biçiminde örgütlenmek üzere ayrılma hakkının ilanı, Rusya’da yaşayan milliyetlerin emekçi yığınları arasındaki ilişkileri temelden değiştirmiş, eski ulusal düşmanlığı baltalamış, ulusal baskının kökünü kazımış ve Rus işçilerine, yalnızca Rusya’da değil, ama Avrupa ve Asya’da da, öbür milliyetlerden kardeşlerinin güvenini kazandırmışlardır; bunlar bu güveni, esrimeye dek, ortak dava uğruna savaşma isteğine dek götürmüşlerdir. Azerbaycan’da, Ermenistan’da Sovyet cumhuriyetlerinin kurulması, ulusal çatışmaları yok ederek, Türk ve Ermeni, Ermeni ve Azeri emekçi yığınlar arasındaki “yüzyıllık” düşmanlığı ortadan kaldırarak, aynı sonuçlara yol açmıştır. Sovyetlerin Macaristan, Bavyera, Finlandiya ve Letonya’daki geçici zaferi için de aynı şeyi söylemek gerekir. Öte yandan, ülkelerinde ulusal düşmanlık ve ulusal baskıyı yok etmeksizin, Batı ve Doğu milliyetleri emekçi yığınlarının onlara karşı göstermiş bulundukları güven ve esrime olmaksızın, Rus işçilerinin Kolçak ve Denikin’i yenemeyecek, ve Azerbaycan ve Ermenistan cumhuriyetlerinin kurulamayacak oldukları da kesinlikle söylenebilir. Sovyetik cumhuriyetlerin pekişmesi ve ulusal baskının ortadan kaldırılması, emekçilerin emperyalist kölelikten kurtulmaları sürecinin iki yanıdır.
  3. Oysa Sovyet cumhuriyetlerinin varlığı, genişlikleri bakımından çok küçük de olsalar, emperyalizm için ölümcül bir tehdit oluşturur. Bu tehdit, yalnızca emperyalizmden kopmuş bulunan Sovyet cumhuriyetlerinin, sömürge ve yarı-sömürgeler olmaktan çıkarak, ve böylece emperyalistleri ek bir toprak parçası ile ek bir gelirden yoksun bırakarak, gerçek bağımsız devletler durumuna dönüşmüş bulunmalarına dayanmaz; bu tehdit her şeyden önce Sovyet cumhuriyetlerinin varlığının ta kendisinin, bu cumhuriyetler tarafından burjuvazinin ezilmesi ve proletarya diktatörlüğünün pekişmesi yolunda atılmış bulu­nan her adımın, kapitalizme ve emperyalizme karşı en etkili ajitasyonu, bağımlı ülkeleri emperyalist kölelikten kurtarmak için bir ajitasyon, kapitalizmin bütün yönleri altında yenilmez bir dağılma ve bozulma etkeni oluşturmalarına dayanır. “Büyük” emperyalist güçlerin Sovyet cumhuriyetlerine karşı kaçınılmaz savaşımının, “büyük” güçlerin bu cumhuriyetleri yok etme çabalarının nedeni budur. Sovyetler Rusya’sına karşı bir çevre-bölge burjuva hükümetinden sonra  bir başkasını, bir karşı-devrimci generaller topluluğundan sonra bir başkasını diken, onu özenle abluka altına alan, ve genel olarak onu iktisadi bakımdan yalnız bırakmaya çalışan “büyük” güçlerin Sovyetler Rusya’sına karşı savaşımı tarihi, bugünkü uluslararası ilişkiler çerçevesinde, kapitalist kuşatma koşullan içinde, dünya emperyalizmi tarafından iktisadi tükenme ve askeri ezilmeye karşı kendini güven altına alınmış sayabilecek, tek başına alınmış bir tek Sovyetik cumhuriyet olmadığına parlak bir biçimde tanıklık eder.
  4. Bundan ötürü, çeşitli Sovyet cumhuriyetlerinin tecrit edilmiş varlığı, bu varlık kapitalist devletler tarafından tehdit altında olduğundan, kararsızdır, çürüktür. Bir yandan Sovyet cumhuriyetleri savunmasının ortak çıkarları, öte yandan savaş tarafından yıkıma uğramış üretici güçlerin yenilenmesi, ve üçüncü olarak da, buğday üretmeyen Sovyet cumhuriyetlerine, buğday üreten Sovyet cumhuriyetleri tarafından zorunlu bes­lenme yardımı, çeşitli Sovyet cumhuriyetlerinin tek bir devlet biçiminde birleşmesini, emperyalist kölelik ve ulusal baskıdan kurtulmanın tek yolu olarak dayatmaktadırlar. Kendi “öz” burjuvazisi ile “yabancı” burjuvaziden kurtulmuş bulunun ulusal Sovyet cumhuriyetleri, ancak sıkı sıkıya tek bir devlet biçiminde birleşerek varlıklarını kurtarabilir ve emperyalizmin birleşik güçlerini yenebilirler; yoksa hiç yenemeyeceklerdir.
  5. Sovyet cumhuriyetlerinin, askeri ve iktisadi işlerin or­taklığına dayanan federasyonu, tek devlet içindeki birliğin genel biçimidir ve şunları sağlar: a) çeşitli cumhuriyetlerin olduğu kadar tüm federasyonun da bütünlük ve iktisadi gelişmesi; b) çeşitli gelişme derecelerinde bulunan çeşitli halk ve ulusların yaşam, kültür ve iktisadi durumlarının tüm çeşitliliğinin kavranması ve bunun sonucu şu ya da bu federasyon biçiminin uygulanması; c) kendi kaderini şu ya da bu biçimde federasyonun kaderine bağlamış bulunan halk ve ulusların barış içinde bir arada yaşamaları ve kardeşçe işbirliklerinin örgütlenmesi. Sovyetik özerklik üzerine kurulu federasyondan (Kırgızistan, Başkıristan, Tataristan, Dağlılar, Dağıstan), bağımsız Sovyetik cumhuriyetler ile sözleşmeye dayanan ilişkiler üzerine kurulu federasyona dek (Ukrayna, Azerbaycan), bunlar arasında ara dereceler de kabul edilmek üzere (Türkistan, Beyaz-Rusya), Rusya’nın çeşitli federasyon biçimlerinin uygulanması ile ilgili deneyimi, Sovyetik cumhuriyetlerin tek bir devlet biçimindeki birliğinin genel biçimi olarak federasyonun tüm yararlılık ve esnekliğini tamamıyla doğrulamıştır.
  6. Ama, ancak onu oluşturan ülkelerin karşılıklı güven ve özgür katılmasına dayandığı durumdadır ki, federasyon sağlam ve federasyon sonuçlan gerçek olabilirler. Eğer RSSFC, dünyada, tüm bir halklar ve uluslar topluluğunun barış içinde bir arada yaşama ve kardeşçe bir işbirliği deneyiminde başarı kazanmış tek ülke ise, bunun nedeni orada ne egemen, ne bağımlı, ne metropol, ne sömürge, ne emperyalizm, ne de ulusal baskı bulunmasıdır; orada federasyon, karşılıklı güven ve çeşitli uluslar emekçi yığınlarının birleşme isteklerine dayanır. Federasyonun bu gönüllü niteliği gelecekte kesenkes korunmalıdır, çünkü ancak böyle bir federasyon, bütün ülkeler emekçilerinin, zorunluluğu giderek daha gözle görülür bir duruma gelen tek bir dünya ekonomisi içindeki, yüksek birliğine doğru geçiş biçimi alabilir.

ÜI.   RKP’NİN İVEDİ GÖREVLERİ

  1. RSSFC ve onunla birleşmiş bulunan Sovyet cumhuri­yetleri 140 milyona yakın bir nüfusu temsil ederler. Bu sayı üzerinden, 65 milyon kadarı Büyük-Rus değildir (Ukraynalı, Beyaz-Rus, Kırgız, Özbek, Türkmen, Tacik, Azeri, Volga Tatarı, Kınm Tatarı, Buharalı, Kivinli, Başkır, Ermeni, Çeçen, Kabard, Oset, Çerkez, inguş, Karaçay, Balkar* Kalmuk, Kareli, Avar, Darghin, Kazikumuk, Kurin, Kumik,** Mari, Çuvaş, Votyak, Volga Almanı, Buryat, Yakut ve öbürleri). Çarlığın, büyük toprak sahipleri ve burjuvazinin bu halklar karşısındaki siyaseti, onlardaki her türlü devletçilik tohumlarını öldürmeye, kültürlerini bozmaya, dillerinin kullanılmasını engellemeye, onları bilgisizlik içinde tutmaya ve en sonu, elden geldiğince Ruslaştırmaya dayanıyordu. Böyle bir siyasetin sonuçlan; bu halkların kültür eksikliği ve siyasal geri kalmalarıdır.

* Son yedi halk, “Dağlılar” grubunu oluştururlar.
** Son bes halk. “Dağıstanlılar” grubunu oluştururlar

Bu ülkelerde de büyük toprak sahipleri ve burjuvazinin devrilmiş ve halk yığınları tarafından Sovyetik iktidarın ilan edilmiş bulunduğu şu sırada, partinin görevi, Büyük-Rus ol­mayan bu halklar emekçi yığınlarının, onları geride bırakmış bulunan merkezi Rusya’ya yetişmelerine yardım etmeye, on-lann; a) ülkelerinde bu halklann ulusal çehresine uygun düşen biçimler altında Sovyetik devletçiliği geliştirip pekiştirmelerine; b) ulusal dili kullanan ve yerel nüfusun yaşam koşullarını ve psikolojisini tanıyan ülke insanlarından oluşmuş mahkemeler, yönetim aygıtları, iktisadi organizmaları, iktidar organları örgütlemelerine; c) ülkelerinde, kendi ulusal dillerindeki basını, okulu, tiyatroyu, kulüpleri ve genel olarak, kültür ve eğitim kurumlannı geliştirmelerine yardıma olmaya dayanır.

  1. Eğer bu Büyük-Rus olmayan 65 milyondan, sınai kapitalizm döneminin şu ya da bu derecesine geçmiş bulunan Ukrayna, Beyaz-Rusya, Azerbaycan’ın, Ermenistan’ın küçük bir bölümü bir yana bırakılırsa, geriye kapitalist gelişmeden geçme zamanı bulamamış, kendi sanayi proletaryasına hemen hemen sahip olmayan, çoğu durumda henüz hayvancılık durumunda bulunan ve ataerkil ve klan törelerini korumuş (Kırgızistan, Başkıristan, Kuzey Kafkasya) ya da yarı-ataerkil, yarı-feodal yaşamın ilkel biçimlerini bırakmamış (Azerbaycan, Kırım, vb.), ama daha şimdiden genel Sovyetik gelişme yoluna sürüklenmiş bulunan esas olarak Türk, 30 milyon dolaylarında bir nüfus kalır (Türkistan, Azerbaycan’ın çok büyük bir bölümü, Dağısın, Dağlılar, Tatarlar, Başkırlar, Kırgızlar, vb.).

Partinin bu halkların emekçi yığınları karşısındaki görevi (1. noktada belirtilmiş bulunan göreve ek olarak) bu halklar arasında, Rus işçi ve köylülerinin Sovyet devleti ve ekonomisinin kuruluşundaki deneyiminden yararlanmaya yetenekli, aynı zamanda, kuruluş çalışmalarında, merkezi Rusya’nın, yalnızca başka derece için, iktisadi gelişmenin daha üstün bir derecesi için iyi olan iktisadi önlemlerini mekanik olarak aktarmaksızın, somut iktisadi durumunun bütün özelliklerini, her halkın sınıf yapısını, kültür ve yaşam koşullarını hesaba katmasını bilen güçlü komünist örgütler kurarak, emekçi köylüler Sovyetleri temeli üzerinde, ataerkil-feodal ilişkiler kalıntılarını kaldırmak ve Sovyet ekonomisinin kurulmasına katılmakta onlara yardımcı olmaktır.

  1. Eğer esas olarak 30 milyon Türk nüfustan, Azerbaycan, Türkistan’ın çok büyük bir bölümü, Volga ve Kırım Tatarlan, Buhara, Kiva, Dağlılar’ın bir bölümü (Kabardiyalılar, Çerkezles, Balkarlar) ve yerleşik duruma gelmiş ve belli bir toprak üzerine iyice yerleşmiş bulunan bazı öteki halklar ayrık tutulursa, geriye, şu son zamanlara değin, en iyi topraklarını onların ellerinden almış ve onları sistemli olarak verimsiz çöllere doğru püskürten Rus göçmenler için yerleşip işleme (colonisation) konusu hizmeti görmüş bulunan 10 milyon kadar Kırgız, Başkır, Çeçen, Oset ve İnguş kalır. Çarlığın siyaseti, büyük toprak sahipleri ile burjuvazinin siyaseti, Rus ve Kazak köylüleri arasında seçilmiş kulak unsurları, emperyalist erekler için güvenilir bir destek durumuna getirerek, elden geldiğince bu bölgelere yerleştirmeye dayanıyordu. Bu siyaset, işlenmemiş bölgelere doğru püskürtülen yerlilerin giderek yok olması sonucunu veriyordu (Kırgızlar, Başkırlar).

Partinin bu halkların emekçi yığınları karşısındaki görevi (1. ve 2. noktalarda söz konusu edilen görevlerden ayrı olarak), kendini genel olarak kulaklar sınıfı, özel olarak soyguncu Büyük-Rus kulaklarından kurtarma savaşımında, çabalarını yerel Rus nüfusu emekçilerinin çabaları ile birleştirmeye; bütün güçleri ve bütün olanakları ile sömürgeci kulakları defedip, böylece onlara insanca yaşanabilecek gerekli ekilir topraklan sağlamak için yardımcı olmaya dayanır.

  1. Yukarda sözü geçen, belirli bir sınıf yapısına sahip ve belirli bir toprak üzerinde yaşayan halklar ve uluslardan başka, RSSFÇ sınırları içinde kararsız ulusal topluluklar, öteki milliyetlerin yoğun çoğunluğu arasında dağılmış ve çoğu durumda ne belirli bir sınıf yapıları, ne de belirli bir topraklan olan ulusal azınlıklar da vardır (Letonyahlar, Estonyalılar, Polonyalılar, Yahudiler, vb.). Çarlığın siyaseti, bu azınlıkları, pogromlara kadar ve pogromlar dahil (Yahudi pogromları), bütün araçlarla yok etmeye dayanıyordu.

Ulusal ayrıcalıkların kaldırılmış, milliyetler arasındaki eşitliğin sağlanmış, ulusal azınlıkların özgür ulusal gelişme hakkının Sovyet rejiminin kendi niteliği tarafından güvence altına alınmış bulunduğu şu anda, partinin, bu ulusal grupların emekçi yığınları karşısındaki görevi, kendilerine sağlanmış bulunan bu özgür gelişme hakkından sonuna kadar yararlanmalarında onlara yardımcı olmaktır.

  1. Çevredeki komünist örgütlerin gelişmesi, partinin bu bölgelerdeki normal büyümesini engelleyen biraz özel koşullar için olmaktadır. Bir yandan, çevrede çalışan, “egemen” bir ulusun varoluş çerçevesinde yetişmiş ve ulusal baskıyı bilmeyen Büyük-Rus komünistler, parti çalışmasında ulusal özelliklerin önemini çoğu kez küçümser, ya da belli bir halkın sınıf yapısına, kültürüne, yaşam koşullarına, tarihsel geçmiş özelliklerine hiç bir önem vermez, bunları çalışmalarında göz önünde tutmaz ve böylece partinin ulusal sorundaki siyasetini gözden düşürüp bozarlar. Bu durum, komünizmi, Büyük-Rus egemenliği ve sömürgecilik anlayışına doğru, Büyük-Rus şovenliğine doğru saptırmaya yol açar. Öte yandan, sert bir ulusal  baskı döneminden geçmiş ve bu dönemin anısından henüz büsbütün kurtulmamış bulunan yerli komünistler de emekçi sınıfların çıkarlarını karanlıkta bıraktıklarından, parti çalışmasında ulusal özelliklerin önemini çoğu kez abartır, ya da bir ulus emekçilerinin çıkarları ile aynı ulusun “egemen ulusal” çıkarlarını birbirinden ayırmayı ve parti çalışmasında emekçilerin çıkarlarına dayanmayı bilmediklerinden bu ikisini düpedüz birbirine karıştırırlar. Bu durum da, komünizmi, bazen (Doğu’da) Panislamizm, Pantürkizm biçimine bürünen burjuva demokratik milliyetçiliğe doğru saptırmaya yol açar.

Bu iki sapmayı da komünizm davası için kesinlikle zararlı ve tehlikeli olarak mahkum eden kongre, birinci sapmanın, Büyük-Rus egemenliği anlayışına sapmanın özel tehlikesini ve özel kötülüğünü belirtmek ister. Kongre, parti safları içinde sömürgeci ve milliyetçi kalıntıları yenmeksizin, çevrede gerçekten komünist, enternasyonalizm temeli üzerinde, yerli ve Rus nüfusun proleter öğelerini safları içinde toplayan, sağlam ve yığınlara bağlı örgütler kurmanın olanaksız olduğunu anımsatır. Sonuç olarak kongre, komünizm içindeki milliyetçi ve en başta da sömürgeci dalgalanmaları yok etmeyi çevre-bölgelerde, partinin en önemli görevlerinden biri sayar.

  1. Savaş cephelerinde kazanılmış bulunan başarılar ile birlikte, özellikle Vrangel’in saf dışı edilmesinden sonra, sanayi proletaryası hemen hemen olmayan bazı geri çevre-bölgelerde bir eğilim, milliyetçi küçük-burjuva unsurların kendilerine bir kariyer yapmak için partiye girmeleri eğilimi belirmiştir. Bu unsurlar, partinin durumunu gerçek bir yönetici gücün durumu olarak gördüklerinden, genel olarak kendilerine komünist süsü veriyor ve oraya kötü gizlenmiş bir şovenlik ve bozulma anlayışı taşıyarak, topluluklar biçiminde partiye üşüşüyorlar; ve çevre-bölgelerde genellikle güçsüz olan parti örgütleri de, her zaman yeni üyeler alınması ile partiyi “genişletme” girişimine dönebilecek bir durumda değildirler.

Proletarya partisi içine sızan her türlü sözde-komünist unsurlara karşı amansız bir savaşıma çağıran kongre, partiyi, milliyetçi küçük-burjuva aydın unsurların kabulü ile “genişleme”ye karşı uyarır. Kongre, partinin çevre-bölgelerde, en başta bu çevre-bölgelerin proleterlerinin, yoksul köylülerinin ve emekçi köylülerinin kabulüyle saflarını tamamlamasını gerekli görür. Bu iş, çevre-bölgelerde kendi üyelerinin niteliğinin iyileştirilmesi yoluyla, parti örgütlerini güçlendirmeye büyük önem verilerek yapılmalıdır.

ULUSAL SORUN KONUSUNDA PARTİNİN İVEDİ GÖREVLERİ RUS KOMÜNİST PARTİSİNİN X. KONGRESİNE SUNULAN RAPOR
(10 MART 1921)

PARTİNİN, ulusal sorun konusundaki, ivedi, somut görevlerine doğrudan doğruya geçmeden önce, bu sorunun Çözümünün, kendileri olmaksızın mümkün olmayan bazı öncüllerini saptamak gerekir. Bu öncüller, ulusların oluşması, ulusal baskının doğuşu sorunu ile, tarihsel gelişme boyunca ulusal baskı biçimleri ve daha sonra, ulusal sorunun çözümünün Çeşitli gelişme dönemlerinde büründüğü biçimler sorunu ile il­gilidir.

Bu dönemlerin sayısı üçtür.

Birinci dönem, Batıda feodalizmin tasfiyesi, kapitalizmin zaferi dönemidir. Bireylerin uluslar biçiminde örgütlenmesi bu önemde yer alır. İngiltere (İrlanda hariç), Fransa, İtalya gibi ülkelerden söz etmek istiyorum. Batı’da -İngiltere’de, Fransa’da, İtalya ve kısmen de Almanya’da-, feodalizmin tasfiyesi ve bireylerin uluslar biçiminde örgütlenmesi dönemi, zaman içinde, genel olarak, merkezi devletlerin ortaya çıktıkları dönem ile rastlaşmış ve bu rastlaşma, ulusların, gelişmeleri içinde, bu ülkelerde devlet biçimlerine bürünmeleri sonucunu vermiştir. Ve bu devletlerin içinde az buçuk önemli başka ulusal gruplar bulunmadığı kadarıyla, bu ülkelerde ulusal baskı da bulunmuyordu. Avrupa’nın doğusunda, tersine, milliyetlerin örgütlenmesi ve feodal parçalanmanın tasfiyesi süreci, zaman içinde, merkezi devletlerin kuruluş süreci ile rastlaşmadı. Macaristan’dan, Avusturya’dan, Rusya’dan söz ediyorum. Bu ülkelerde, henüz kapitalist gelişme de yoktu: Belki ancak doğuş durumundaydı; gene de, Türk, Moğol ve öbür Doğu halklarının akınına karşı ortak savunma gereği, akınları durdurmaya yetenekli merkezi devletlerin hemen kurulmasını zorunlu kılıyordu. Ve Avrupa’nın doğusunda merkezi devletlerin kuruluş süreci, bireylerin uluslar biçiminde örgütlenme sürecinden daha hızlı olduğu için, orada henüz uluslar biçiminde örgütlenmemiş, ama daha şimdiden tek bir devlet içinde toplanmış birçok halklardan oluşan karma devletlerin kurulduğu görülmüştür.

Demek ki, birinci dönem, böylece, kapitalizmin şafağında milliyetlerin ortaya çıkması ile belirlenmiştir ve Batı Avrupa’da salt ulusal, ulusal baskısız devletler doğarken, Doğu Avrupa’da, başta daha gelişmiş bir tek ulus ve egemen ulusa önce siyasal, sonra da iktisadi bakımdan bağımlı, daha az gelişmiş başka uluslar ile birlikte, çokuluslu devletlerin doğmaları da dikkat edilecek noktadır. Doğunun bu çokuluslu devletleri, ulusal çatışmaları, ulusal hareketleri, ulusal sorunu ve bu sorunun çeşitli çözüm biçimlerini ortaya çıkarmış bulunan ulusal baskının yurdu olmuşlardır.

Ulusal baskının gelişmesinin ve ona karşı savaşım araçlarının ikinci dönemi, kapitalizmin, pazar, hammadde, yakıt ve ucuz bir emek-gücü peşinde, sermaye ihracı ve büyük demir ve deniz yollarını güvenlik altına alma savaşımı içinde ulusal devlet çerçevesinden taştığı ve yakın ve uzak komşular zararına, kendi ülkesini genişlettiği emperyalizmin belirt dönemine bağlanır. Bu ikinci dönemde, Batının eski ulusal devletleri -İngiltere, İtalya, Fransa-, ulusal devletler olmaktan çıkarlar, yani ellerine yeni topraklar geçirip böylece daha önce Avrupa’nın doğusunda varolan o aynı ulusal ve sömürgesel baskı için bir alan oluşturarak, çokuluslu devletler durumuna dönüşürler. Bu dönem, Avrupa’nın doğusunda, egemenlik altındaki ulusların (Çekler, Polonyalılar, Ukraynalılar), emperyalist savaştan sonra, eski çokuluslu burjuva devletlerin dağılması ve büyük güçler denilen devletlerce egemenlik altına alınmış yeni ulusal devletlerin kurulmasına yol açan uyanış ve pekişmeleri ile belirlenmiştir.

Üçüncü dönem, egemen ve egemenlik altındaki uluslar, sömürgeler ve anayurt sorununun tarih arşivlerine atıldığı, RSSFC toprağı üzerinde, eşit haklardan, eşit gelişme olanağından yararlanan, ama iktisadi, siyasal ve kültürel gerilikleri nedeniyle, tarihten gelme belli bir eşitsizliği de koruyan milliyetlerin ortaya çıktıklarını gördüğümüz Sovyetik dönem, kapitalizmin yıkılışı ve ulusal baskının ortadan kaldırılışı dönemidir. Milliyetlerin bu eşitsizliğinin özünü oluşturan şey, tarihsel gelişme sonucu, geçmişten, siyasal ve sınai bakımdan öbür milliyetlerden daha gelişmiş bir du­rumda bulunan bir milliyet, yani Büyük-Rus milliyetini devralmış olmamızdır. Bir tek yıl içinde yok edilemeyecek, ama geri kalmış milliyetlere, iktisadi, siyasal ve kültürel bir yardım bulunarak ortadan kaldırılacak olan füli eşitsizliğin nedeni, işte budur.

Ulusal sorunun gelişmesinin, tarihsel olarak gözlerimiz önünde oluşmuş bulunan üç dönemi işte bunlardır.

İlk iki dönemin ortak bir özelliği var. Bu özellik de şu: Bu iki dönemde, milliyetler, baskı ve sömürgeye uğramışlardır; bunun sonucu, ulusal savaşım yürürlükte ve ulusal sorun da çözülmemiş olarak kalır. Ama aralarında bir de ayrım var. O da şudur ki, birinci dönemde, ulusal sorun ayrı ayrı alınmış Çokuluslu devletler çerçevesinden çıkmaz ve yalnızca az sayıdaki Avrupalı milliyetleri kapsar; oysa ikinci dönemde, ulusal sorun, devletin iç sorunu olmaktan, birçok devleti ilgilendiren sorun durumuna, tüm haklarından yararlanamayan milliyetleri boyunduruk altında tutmak, Avrupa dışındaki yeni halklar ve aşiretleri kendi etkileri altına almak isteyen emperyalist devletler arasındaki savaş sorunu durumuna dönüşür. Böylece, eskiden yalnızca kültürlü ülkelerde bir önem taşıyan ulusal sorun, bu dönemde yalıtık niteliğini yitirir ve genel sömürgeler sorunu ile kaynaşır.

Ulusal sorunun genel sömürgesel sorun durumuna gelişmesi, tarihsel bir rastlantı değildir. Bu gelişme, ilk olarak, emperyalist savaş sırasında, savaşçı güçlerin emperyalist gruplarının, ordu birliklerini oluşturmak için gerekli insanları sağladıkları sömürgelere başvurma zorunda kalmaları gerçeği ile açıklanır. Bu sürecin, emperyalistlerin, bu geri kalmış sömürge halklarına kaçınılmaz çağrıda bulunmaları sürecinin, bu halkları ve bu aşiretleri kurtuluş savaşının yoluna sokmaktan geri kalamayacağına kuşku yok. Sonra ulusal sorunun genişlemesi, tüm yeryüzünü önce küçük kıvılcımlar, daha sonra kurtuluş hareketi aleviyle tutuşturan genel sömürge sorunu durumuna geliştiren ikinci etken de, emperyalist grupların Türkiye’yi paylaşma ve devlet olarak varlığına son verme girişimleridir. Müslüman halklar arasında, en gelişmiş devlet olan Türkiye, buna katlanamazdı; savaşım bayrağını kaldırdı ve emperyalizme karşı Doğu halklarını kendi yöresinde topladı. Üçüncü etken, emperyalizme karşı savaşımı bir dizi başarı kazanan ve doğal olarak, Doğunun ezilen halklarını esinleyen, onları savaşıma yönelten, böylece onların, İrlanda’dan Hindistan’a kadar, ezilen halkların ortak cephesini kurmalarını sağlayan Sovyet Rusya’nın ortaya çıkışıdır.

Ulusal baskının gelişmesinin ikinci aşamasında, burjuva toplumun, ulusal sorunu çözmek, halklar arasına barış getirmek şöyle dursun, tersine, ulusal savaşım kıvılcımını, ondan ezilen halkların, sömürge ve yarı-sömürgelerin, dünya emperyalizmine karşı savaşım alevini harlandırana kadar körüklemiş bulunması sonucu veren tüm etkenler, işte bunlardır.

Kuşkusuz, ulusal sorunu çözmeye, yani çeşitli halklar ve aşiretlerin barış içinde bir arada yaşama ve kardeşçe işbirliğini sağlayan koşulları yaratmaya yetenekli tek rejim, Sovyet iktidarı rejimidir.

Sermayenin, üretim araçlarının özel mülkiyetinin egemenliği altında ve sınıfların varlığı ile birlikte, milliyetlerin eşitliğinin güvence altına alınamayacağının; sermaye iktidarı varolduğu surece, üretim araçlarının sahipliği için savaşım sürdüğü sürece milliyetler arasında hiç bir eşitlik olamayacağının, bunun gibi, ulusların emekçi yığınları arasında da, hiç bir işbirliği kurulamayacağının tanıtlanmasına pek gerek yok. Tarih, bize, ulusal eşitsizliği yok etmenin tek yolunun, ezilen ve ezilmeyen halkların emekçi yığınları arasında kardeşçe bir işbirliği rejimi tek aracının, kapitalizmi kaldırmak ve Sovyet düzenini kurmak olduğunu söylüyor.

Sonra, tarih; bu türlü halkların “yabancı” burjuvaziden olduğu kadar kendi ulusal burjuvazilerinden de kurtulma başarısı gösterdikleri ölçüde, yani ülkelerinde Sovyet düzenini kurmuş bulundukları ölçüde, emperyalizm varlığını sürdürdükçe, komşu Sovyet cumhuriyetlerinin desteği olmaksızın, tek başlarına yaşamaya ve varlıklarını başarı ile kurtarmaya yete­nekli olmadıklarını da göstermiştir. Macaristan örneği, Sovyet cumhuriyetlerinin tek bir devlet içinde birleşmesi olmaksızın, tek bir askeri ve iktisadi güç olarak toplanmaksızın, dünya emperyalizminin birleşik güçleri karşısında, askeri cephelerde de, iktisadi cephelerde de direnemeyeceklerini açıkça gösterir.

Sovyet cumhuriyetleri federasyonu, bir devlet içinde birleşmenin aranan biçimi, RSSFC bunun canlı somutlaşmasıdır.

Daha sonra partimiz için, ulusal sorunu RSSFC çerçevesinde çözmek ereğiyle bazı önlemler alma zorunluluğunu gerekçelendirmek üzere, burada başlangıçta, size sözünü etmek istediğim öncüller, işte bunlardır yoldaşlar.

Sovyet rejimi altında, Rusya’da ve ona bağlı cumhuriyet­lerde, egemen milliyetler de, haklardan yoksun milliyetler de, metropol de, sömürgeler de, sömürülenler de, sömürücüler de bulunmadığı halde, Rusya’da ulusal sorun gene de vardır. Gerçekte, RSSFC’nde ulusal sorun, geri halklara devletsel, kültürel ve iktisadi bakımdan merkezi Rusya’ya yetişme olanağını sağlamak için, milliyetlerin, geçmişten devralmış bulunduğumuz (iktisadi, siyasal, kültürel) geriliğini ortadan kaldırmaya dayanır. Eski rejim al tında, çarlık iktidarı, Ukrayna, Azerbaycan, Türkistan ve öbür çevre-bölgelerde devletçiliği geliştirmeye çalışmıyordu ve çalışamazdı da; yerli nüfusu zorla özümlemeyi gözeten çarlık iktidarı, tıpkı kültürel gelişmelerine karşı olduğu gibi, bu bölgelerde; devletçiliğin gelişmesine karşı da savaşım veriyordu. Sonra, eski devlet büyük toprak sahipleri ve kapitalistler, bize, miras olarak, toprakları Rusya’nın Kazak ve Kulak öğeleri  için bir; sömürgeleştirme konusu olan Kırgızlar, Çeçenler, Osetler gibi iyiden iyiye, çökmüş halklar bırakmışlardır. Bu halklar akıl almaz acılar içinde kıvranıyor ve can çekişiyordu. Öte yandan, egemen milliyeti oluşturan Büyük-Rus milliyetinin durumu, yerli emekçi yığınlara daha yakın olmasını, gereksinmelerini anlamasını ve geri durumlarından ve kültürsüzlüklerinden çıkmaları için onlara yardım etmesini bilmeyen ya da istemeyen Rus komünistleri üzerinde bile etkisinin izlerini bırakmıştır. Çevre-bölgelerdeki yaşam ve kültür özelliklerini hoş gördüklerinden, bazen Rus egemen şovenliğinden yana bir konum alan az sayıdaki Rus komünistleri gruplarından söz ediyorum. Sonra, ulusal baskıya uğramış, Rus-olmayan   milliyetlerin durumu da, bazen halklarının emekçi yığınlarının çıkarlarını “tüm halkın” çıkarları denilen çıkarlardan ayırdetmesini bilmeyen yerli komünistler üzerinde etkisini göstermekten geri kalmamıştır. Bazen yerli komünistlerin saflarında görülen ve Doğu’da kendini Panislamizm, Turancılık gibi akımlarla deyimleyeri o yerel yerli milliyetçilik sapmasından söz ediyorum. Son olarak, Kırgızları, Başkırları ve bazı Dağlı aşiretleri yıkılıştan kurtarmak, sömürgeci kulaklar zararına onlara gerekli topraklan sağlamak da zorunludur.

Partinin bu ivedi görevlerini belirledikten sonra, bizim komünist siyasetimizi, çevre-bölgelerde, özellikle Doğuda gördüğümüz iktisadi durumun özelliklerine uyarlamaya daya­nan genel düzeydeki göreve gelmek isterim.

Gerçek şu ki, her şeyden önce Türklerden oluşan bütün bir halklar topluluğu -ki sayıları 30 milyon dolaylarındadır-, sanayi kapitalizmi dönemine geçmemiş, bu döneme geçecek zaman bulamamışlardır; bu nedenle, bu halkların sanayi proletaryası hemen hemen yoktur ve bunun sonucu bu halklar, sanayi kapitalizminden geçmeden, ilkel ekonomi biçimlerinden Sovyet ekonomisi aşamasına geçmek zorundadırlar. Bu, güç ama hiç de olanaksız olmayan işi gerçekleştirmek için, bu halkların iktisadi durumunun, hatta tarihsel geçmişinin, yaşam ve kültür koşullarının tüm özelliklerini göz önünde tutmak gerekir. Bu halkların toprağına, bu konuda, Rusya’nın merkezi için geçerli ve bir anlam taşıyan önlemleri dikmeye kalkmak, anlaşılmaz ve tehlikeli bir şeydir. RSSFC’nin iktisat siyasetini gerçekleştirirken, çevrede gördüğümüz iktisadi durumun, sınıf yapısının, tarihsel geçmişin tüm özelliklerini göz önünde tutmanın kesenkes zorunlu olduğu açıktır. Örneğin, Narkomprod (Aztklandırma Halk Komiserliği) tarafından yayınlanan ve Müslüman nüfusun hiç bir zaman domuz yetiştirmediği Kırgızistan’da, halkın devlete belli sayıda domuz vermesini isteyen buyruk gibi saçmalıkların yadsınmasının sözünü bile etmiyorum. Bu örnek, herhangi bir yolcunun gözüne çarpan özel yaşam koşullarının, ne derecede göz önünde tutulmaması istendiğini gösterir.

Az önce, bana Çiçerin yoldaşın makalelerini* yanıtlamamı isteyen kısa bir yazı verildi. Yoldaşlar, bana kalırsa, Çiçerin’in büyük bir dikkatle okuduğum makalelerinde edebiyattan başka bir şey yok. Bu makalelerde dört yanlış ya da yanlış anlaşılma var. ilk olarak Çiçerin yoldaş emperyalist devlet arasındaki çelişkileri yadsımaya yatkın; emperyalistlerin uluslararası bir­liğini büyütüyor ve emperyalist gruplar ve emperyalist devlet­ler (Fransa, Amerika, İngiltere, Japonya, vb.) arasındaki iç Çelişkileri, varolan ve savaşa yol açan çelişkileri, gözden yitiriyor, küçümsüyor. O, emperyalist yönetici grupların birliği etkenini büyümsemiş ve bu tröst içinde varolan çelişkileri küçümsemiştir.

* O sıralarda Dışişleri Halk Komiseri olan G. Çiçerin’in, “Stalin Yoldaşın Tezlerine Karşı” başlığı altında, Pravda’nın 6,7 ve 9 Mart 1921 günlü 50, 51 ve 52. sayılarında yayımlanmış bulunan makalelerine anıştırma. —Ed.

Oysa, bu çelişkiler var ve Dışişleri Halk Komiserliği’nin faaliyeti bu çelişkiler üzerine kurulu. Sonra Çiçerin yoldaş bir ikinci yanlış yapıyor. Büyük egemen devletler ile, daha yeni kurulmuş ulusal devletler (Çekoslovakya, Polonya, Finlandiya vb.), mali ve askeri bakımdan, bu büyük devletlerin eline bırakılmış devletler arasında varolan çelişkileri küçümsüyor. Çiçerin yoldaş, bu ulusal devletlerin büyük devlet­lere bağımlılığına karşın, ya da daha doğrusu bu bağımlılık so­nucu, büyük devletler ile bu devletler arasında, örneğin Polonya, Estonya, vb. ile yapılan görüşmeler üzerine yansıyan çelişkiler bulunduğunu gözden tamamen yitirmiş. Dışişleri Halk Komiserliği’nin varlık nedeni de, bütün bu çelişkileri göz önünde tutmak, onlara dayanmak, bu çelişkiler çerçevesinde dolambaçlı çarelere başvurarak ereğine ulaşmaktan başka bir şey değildir. Çiçerin yoldaş bu etkeni çok şaşırtıcı bir biçimde küçümsemiş. Çiçerin yoldaşın üçüncü yanlışı, ulusal I kaderin serbestçe tayin edilmesinden, gerçeklikte, emperyalistlerin rahatça, kullandıkları soyut bir slogana dönüşmüş bu­lunan bu slogandan gereğinden çok söz etmesidir. Çiçerin yoldaş, bizim bu slogana iki yıldan beri veda etmiş bulunduğumuzu bir tuhaf bir biçimde unutmuş. Bu slogan artık programımızda yer almıyor. Programımızda, pek belirsiz bir slogan olan ulusal kaderin serbestçe tayin edilmesinden değil, ama daha belgin bir vurguya sahip ve açıkça belirlenmiş bir slogandan, halkların devlet biçiminde örgütlenmek üzere ayrılma hakkı sloganından söz edilmiştir. Bunlar ayrı iki şeydir. Çiçerin yoldaşın bu olguyu makalelerinde hesaba katmaması çok tuhaf, bundan ötürü, belirsiz bir duruma gelmiş bulunan slogana karşı tüm itirazları kuru sıkı bir atış gibidir; çünkü ne benim sunduğum tezlerde, ne de parti programında “serbestçe tayin etme” sözü yoktur. Yalnızca halkların devlet biçiminde örgütlemek üzere ayrılma hakkından söz edilmiştir. Ama bu slogan, sömürgelerde kurtuluş hareketinin alevlendiği şu anda, bizim için devrimci bir slogandır. Sovyetik devletler, özgürce onaylanmış bir katılma temeli üzerinde, federasyon olarak bir araya geldikleri için, ayrılma hakkı RSSFC’ni oluşturan halkların kendi isteğiyle kullanılmamış olarak kalır. Ama, İngiltere’nin, Fransa’nın, Amerika’nın, Japonya’nın mengenesine sıkıştırılmış sömürgeler söz konusu olduğu zaman; Arabistan, Mezopotamya, Türkiye, Hindistan gibi uyruklaştırılmış ülkeler, yani Antantın sömürgesi olan ülkeler söz konusu olduğu zaman, halkların ayrılma hakkı sloganı, devrimci bir slogandır. Bundan vazgeçmek demek, Antanta yardım etmek demektir. Dördüncü yanlış anlaşılma da, Çiçerin yoldaşın makalelerindeki pratik bilgi yokluğudur. Makale yazmak elbette kolaydır, ama onları; “Stalin Yoldaşın Tezlerine Karşı” diye adlandırmak için, pratik karşı-önerilerden başka bir şey olmasa bile, ciddi bir şeyler formüllendirmek gerekir. Nedir ki, ben, onun makalelerinde, sözünü etme zahmetine değen hiç bir pratik öneri görmedim.

Bitiriyorum yoldaşlar. Şu sonuçlara varıyoruz: Burjuva toplum, yalnızca ulusal sorunu çözmekte yeteneksiz çıkmakla kalmadı, ama tersine, onu “çözme” girişimlerinde, ulusal soru­nu, onu sömürgesel bir sorun durumuna getirecek kadar genişletti ve kendisine karşı, İrlanda’dan Hindistan’a kadar yapılan yeni bir cephe oluşturdu. Ulusal sorunu koymaya ve çözmeye yetenekli tek devlet, üretim araç ve aletlerinin ortaklaşa mülkiyetine dayanan devlet, yani Sovyetik devlettir. Sovyetik federatif devlet ile birlikte, artık ne ezilen, ne de ezen milliyetler vardır, ulusal baskı kaldırılmıştır. Ama, eski burjuva rejimden devralınmış daha kültürlü ve daha kültürsüz milliyetler arasındaki eşitsizlik, (kültürel, iktisadi, siyasal) füli eşitsizlik nedeniyle, ulusal sorun, geri halkların emekçi yığınlarının iktisadi, siyasal ve kültürel gelişmesini kolaylaştırmayı, daha önce davranmış bulunan, proleter, merkez Rusya’ya yetişmelerini sağlamayı gözeten önlemlerin hazırlanmasını isteyen bir biçim alır. Ulusal sorun üzerine tarafımdan önerilen tezlerin üçüncü bölümünün konusunu oluşturan pratik önerilerin nedeni de işte budur.

TARTIŞMANIN KAPANIŞ KONUŞMASI

Yoldaşlar, bu kongre bakımından ulusal sorun üzerindeki tartışmada en ilginç olan şey, ulusal soruna ilişkin açıklamalardan, Rusya’nın yeni yönetimsel bölünüşü tarafından zorlanarak, sorunu pratik olarak koymaya geçmiş bulunmamızdır. Ekim Devrimi’nin başlarında halkların ayrılma hakkını ilan etmekle yetiniyorduk. 1918 ve 1920 yıllarında, geri halkların emekçi yığınları ile Rusya proletaryası arasında bir yakınlaşma ereğiyle, Rusya’nın, ulusal göstergeye göre yeni yönetimsel bölünüşüne çalıştık. Oysa bugün, bu kongrede, sorunu salt pratik bir alan üzerine, yani Rusya’ya bağlı özerk bölgeler ve bağımsız cumhuriyetler içindeki emekçi yığınlar ve küçük-burjuva öğeler karşısında parti siyasetinin ne olması gerektiği üzerine koyuyoruz. Böyle olduğu içindir ki, Zatonski yoldaşın, size önerilen tezlerin soyut bir nitelik taşıdıklarını söyleyen konuşması, beni şaşırttı. Elimde, onun, neden bilinmez, kongrenin dikkatine sunmamış bulunduğu kendi tezleri var; ben, bu tezlerde “RSSFC” adının “Doğu Avrupa” sözcükleri, “Rusya” sözcüğünün de “Rus” ya da “Büyük-Rus” sözcüğü ile değiştirilmesini isteyen bir tek dışında, pratik nitelikte hiç bir öneri, ama gerçekten hiç bir öneri bulamadım. Ben, bu tezlerde başka pratik öneriler bulamadım.

Şimdi ikinci soruna geçiyorum. Burada, komşulardan daha çok delege beklediğimi söylemeliyim. Rusya, bazıları sanayi bakımından iyici gelişmiş ve bu açıdan Rusya’dan pek ayırdedilemeyen, bazıları henüz kapitalizm aşamasına geçmemiş ve merkezi Rusya’dan adamakıllı ayırdedilebilirler, başka bazıları da tamamen geri kalmış yirmi iki çevre-bölgeye sahip. Tezlerde, çevre-bölgelerin tüm çeşitliliğini, tamamen somut bir biçimde kavramak olanaksız. Tüm parti için bir değer taşıyan tezlerden, yalnızca Türkistan, yalnızca Azerbaycan ya da yalnızca Ukrayna ile ilgili bir nitelik taşımaları istenemez. Tüm çevre-bölgeler için ortak olan ayırıcı özellikleri almak ve özellikler üzerinde durmaksızın, onları tezler içine sokmak zorunludur; gerçeklikte, tezler hazırlamak için başka bir yöntem yoktur. Büyük-Rus olmayan milliyetleri birçok gruplara bölmek gerekir, tezlerde yapılan da budur. Rus-olmayan milliyetlerin nüfusu 65 milyona yakındır. Bütün bu Rus-olmayan milliyetlerin ortak ayırıcı özellikleri, devletçiliklerinin gelişmesi bakımından, merkezi Rusya’dan geride kalmış olmalarıdır. Görevimiz, bu milliyetlere, onların proleter, emekçi öğelerine yardım etmek için, tüm gücümüzle ülkelerinde Sovyetik devletçiliği kendi öz dilleri içinde geliştirmeye çalışmaktır. Bu ortak özellik, tezlerde, tezlerin pratik bölümünde söz konusu edilmiştir. Sonra, eğer çevre-bölgelerin özelliklerinin somutlaştırılması yolunda yürümeye devam edilirse, Rus-olmayan 65 milyon dolaylarındaki nüfusun bütünü içinde, kapitalizmden geçmemiş bulunan 30 milyon kadar Türk’ten ayrıca söz etmek gerekecek. Azerbaycan’ın, bazı bakımlardan, Rus eyaletlerin­den üstün olduğunu söyleyen Mikoyan haksız. Anlaşılan o, Baku’yu Azerbaycan ile karıştırıyor. Baku, Azerbaycan’ın derinliklerinden doğmadı; yukardan, Nobel’in, Rothschild’in, Vishau’nun vb. çabaları ile kuruldu. Bizzat Azerbaycan’a gelince, bu ülke, ataerkil-feodal ilişkilerin en geri durumda bulunduğu ülkedir. Bu nedenle, ben, Azerbaycan’ı, bütünüyle, kapitalizmden geçmemiş ve onları Sovyet ekonomisi yoluna sürüklemeye yetenekli özel yöntemlerin uygulanması gereken, çevre-bölgeler grubu içine sokuyorum. Bu, tezlerde söylendi. Sonra, 8-10 milyondan çok nüfusu olmayan bir üçüncü grup var; her şeyden önce, henüz klan rejiminin varlığını sürdürdüğü ve henüz tarımsal ekonomiye geçmemiş bulunan hayvan yetiştirici aşiretlerdir bunlar. Kırgızlar, Türkistan’ın kuzey bölümü, Başkırlar, Çeçenler, Osetler, İnguşlar gibi. Bu milliyetler grubu ile ilgili olarak, onlara gereksinme duydukları toprağın sağlanması zorunludur. Burada, Kırgızlara söz verilmedi, tartışmalar kapatıldı. Onlar, toprak yokluğundan yıkılmaya yüz tutan Yukarı-Başkıristan’ın, Kırgızistan’ın ve Dağlıların çektikleri acılar üzerine daha çok şeyler söyleyebilirlerdi. Ama Safarov’un bu konuda söyledikleri, ancak 8-10 milyon kişiyi ilgilendirir. Bundan ötürü, Safarov yoldaşın pratik önerileri bütün çevre-bölgeler için genelleştirilemez, çünkü Rus-olmayan milliyetlerin geri kalan bölümü için -ve bunların nüfusu 55 milyona yakındır-, bu düzeltmelerin hiç bir önemi yoktur. İşte bu nedenle, bu türlü milliyetler grupları ile ilgili olarak, Safarov tarafından önerilmiş bulunan bazı noktaların somutlaştırılması, düzeltilme ve iyileştirilmesine karşı çıkmaksızın, bu düzeltmelerin genelleştirilemeyeceğini söylemek zorundayım. Sonra, Safarov yoldaşın bir düzeltmesi konusunda da bir eleştiride bulunacağım. Düzeltmelerinden birinin içine, “ulusal-kültürel kendi kendini yönetim” üzerine bir tümce kayıvermiş:

“Ekim Devriminden önce -deniyor bu tümcede-, Rusya’nın doğu çevresinin sömürge ve yarı-sömürge halkları, emperyalist siyaset sonucu, kendi öz ulusal-kültürel kendi kendini yönetimleri ile kendi öz dillerinde verilmiş bulunan eğitim ile vb., kapitalist uygarlığın fetihlerine katılma olanaklarından yoksun kalmışlardı.”

Ben, bu düzeltmeyi, Bundculuk koktuğu için kabul edemeyeceğimi söylemeliyim. Ulusal-kültürel kendi kendini yönetim formülü, Bundcu bir formüldür. Hanidir, o belirsiz kendi kendini yönetim sloganlarına veda etmiş bulunuyoruz, onları yeniden canlandırmanın yeri yok. Üstüne üstlük, bütün bu tümce hiç de doğal olmayan bir sözcükler topluluğundan başka bir şey değil.

Burada elimizde, biz komünistlerin, Beyaz-Rus milliyetini yapay bir biçimde türettiğimizi ileri süren bir pusula var. Rusça’dan farklı, kendi diline sahip bir Beyaz-Rus milliyeti olduğu ve bunun sonucu, Beyaz-Rus halkının kültürü ancak kendi ulusal dilinde yükseltilebileceği için, bu, doğru değil. Bun­dan beş yıl için, Ukrayna, Ukrayna milliyeti konusunda da benzer sözler duyuluyordu. Ve daha yakın zamanlarda, Ukrayna Cumhuriyeti ile Ukrayna milliyetinin, Almanların bir icadından başka bir şey olmadıkları söyleniyordu. Gene de, Ukrayna milliyetinin varlığı ve bu milliyetin kültürünü geliştirmenin, komünistler için bir ödev olduğu açık. Tarihe karşı çıkılamaz. Eğer Ukrayna kentlerinde, bugüne kadar Rus unsurlar, hala ağır basıyorsa, bu kentlerin zamanla kaçınılmaz bir biçimde Ukraynalılaşacakları da açık. Kırk yıl kadar önce, Riga bir Alman kenti idi; ama kentler, kırlar nüfusunun akını ile geliştikleri ve kırlar, milliyetin koruyucuları oldukları için, Riga, bugün salt Leton bir kenttir. Elli yıl kadar önce Macaristan’ın tüm kentleri Alman bir nitelik taşıyordu; şu anda, bu kentler Macarlaştırılmışlardır. Kentlerde, bugüne kadar hala Beyaz-Rus olmayanların ağır bastıkları Beyaz-Rusya bakımından da aynı şey olacaktır.

Kapanış konuşmamı bitirirken, kongreye, tüm çevre-bölgelerimizi ilgilendiren tezlerin pratik önerilerini daha da somutlaştırma ereğiyle, içine bölgeler temsilcilerinin de gireceği bir komisyon seçilmesini öneriyorum.

Stenografik Tutanak, Devlet Yayınlan, 1921.

ULUSAL SORUNU KOYUŞ BİÇİMİ ÜZERİNE (1921)

KOMÜNİSTLERİN ulusal sorunu koyuş biçimleri, Ü. Enternasyonal ve 2¹/2’uncu Enternasyonal* militanlarının, her türlü “sosyalist”, “sosyal-demokrat”, Menşevik, sosyalist-devrimci vb. partilerin koyuş biçiminden, iyiden iyiye ayrılır.

* 2¹/2 ‘uncu Enternasyonal – Şubat 1921’de Viyana’da kurulmuş ve devrimci yükselme döneminde, Ü. Enternasyonalden geçici olarak çıkan bir dizi partiden (Rus Menşevikleri dahil) bileşmiş bulunan Uluslararası Sosyalist Partiler Birliği işte böyle adlandırılmıştı. Birliğin başında F. Adler, O. Bauer, L. Martov vb. bulunuyordu. 2V2’uncu Enternasyonalin ama, saygınlığını yitirmiş, Ü. Enternasyonalden yüz çevirmiş bulunan işçi yığınları arasında durma­dan ÜI. Enternasyonalin büyüyen etkinliğine karşı savaşmaktı. 1923 yılından 2V2 ‘uncu Enternasyonal, Ü. Enternasyonal ile yeniden birleşti. —Ed.

Ulusal sorunu koymanın yeni biçiminin en karakteristik ve ulusal sorunu eski ve yeni kavrama biçimleri arasında bir sınır çizgisi çeken ayırdedici göstergeleri olarak başlıca dört noktayı belirlemek özel bir önem taşır.

Birinci nokta, parça olarak ulusal sorunun, bütün olarak sömürgelerin kurtuluşu genel sorunu ile kaynaşmasıdır. Ü. Enternasyonal çağında, ulusal sorun, her zaman salt “uygar uluslar”a ilişkin dar bir sorunlar çerçevesi ile sınırlanıyordu. İrlandalılar, Çekler, Polonyalılar, Finliler, Sırplar, Ermeniler, Yahudiler ve öbür bazı Avrupa milliyetleri – Ü. Enternasyonalin, yazgıları ile ilgilendiği, tüm haklardan yararlanama­yan milliyetler alanı işte budur. Asya ve Afrika halklarının, en hoyrat ve kan dökücü biçim altında ulusal baskıya uğrayan onlarca ve yüzlerce milyon bireyi, çoğu kez “sosyalistlerin görüş alanı dışında kalıyorlardı. Aklar ile karalar, “kültürsüz” zenciler ile “uygar” İrlandalılar, “geri” Hindular ile “aydınlanmış” Polonyalılar bir türlü aynı plana konulamıyordu. Tüm haklarından yararlanamayan Avrupa milliyetlerinin kurtuluşu için savaşım verme gereği her ne kadar kendiliğinden kabul ediliyorduysa da, “uygarlık”ın “korunması” için “zorunlu” olan sömürgelerin kurtuluşundan ciddi ciddi söz etmek, “vakarlı sos­yalistler” hiç de hoş gelmiyordu. Bu sosyalistler, eğer onlara sosyalist denebilirse, Avrupa’da ulusal boyunduruğun kaldırılmasının, Asya ve Afrika sömürge halkları emperyalizm boyunduruğundan kurtulmadıkça, olanaksız olduğunu, birincinin ikinciye organik olarak bağlı bulunduğunu akıllarından bile geçinmiyorlardı. Ulusal sorunun sömürgeler sorunu ile bağlılığını ortaya ilk koyanlar komünistler oldu; onlar bu soruna teorik bir dayanak verip, onu pratik devrimci eylemlerinin temeline koydular. Bunun sonucu, aklar ile karalar arasındaki, emperyalizmin “kültürlü” ve “kültürsüz” köleleri arasındaki du­var yıkıldı. Bu durum, geri kalmış sömürgeler ile ilerici proletaryanın ortak düşmana, emperyalizme karşı savaşımlarını düzene koyma işini büyük ölçüde kolaylaştırmıştır.

İkinci nokta, ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkı belirsiz sloganının, uluslar ve sömürgelerin ayrılma, bağımsız devletler kurma hakkı belgin sloganı ile değiştirilmesidir. Ü. Enternasyonal militanları, kaderini serbestçe tayin etme hakkından söz ederken, çoğu kez, ayrılma hakkı üzerine tek sözcük söylemiyorlardı -kaderini serbestçe tayin etme hakkı, en iyi durumda, özerklik hakkı olarak yorumlanıyordu. Ulusal sorun “uzman”ları, Springer ve Bauer, kaderini serbestçe tayin etme hakkını, ezilmiş Avrupa    uluslarının kültürel özerklik hakkı yapacak, yani tüm siyasal (ve iktisadi)  iktidarı egemen ulusun eline bırakarak, kültürel kurumlara sahip olma hakkı yapacak kadar ileri gitmişlerdi. Başka  bir deyişle, tüm haklarından yararlanamayan uluslar için kaderini   serbestçe tayin etme hakkı, ayrılmaya ilişkin sorun  dıştalanmış olarak, egemen uluslara siyasal iktidarı kullanma ayrıcalığı biçimine dönüşmüş bulunuyordu. Ü. Enternasyonalin ideolojik önderi Kautsky, kaderini serbestçe tayin etme hakkının, Springer-Bauer tarafından örgütlenmiş, emperyalist bir niteliğe sahip bu yorumuna, eninde sonunda katılmıştı. Kaderini serbestçe tayin etme sloganının kendileri bakımından elverişli bu özelliğini gören  emperyalistlerin, bu sloganı kendi öz sloganları ilan etmiş bulunmalarında şaşılacak bir şey yok. Halkları köleleştirme ereğini izleyen emperyalist savaşın, kaderini serbestçe tayin    etme bayrağı altında sürdürüldüğü bilinir. Kaderini serbestçe tayin etme-belirsiz sloganı, ulusların kurtuluş aleti, ulusların eşitliği durumundan,  ulusların evcilleştirilmesi aleti durumuna, ulusların emperyalizme bağımlılığını sürdürme aleti durumuna işte böyle dönüştürüldü. Tüm dünyadaki olayların,   şu son yıllar içindeki akışı, Avrupa devriminin mantığı, son olarak sömürgelerdeki kurtuluş hareketinin büyümesi, gerici bir nitelik kazanmış bulunan bu sloganının reddedilmesini ve bir başkası ile, tüm haklarından yararlanamayan ulusların emekçi yığınları arasında, egemen uluslar   proleterlerine karşı duyulan güvensizlik havasını dağıtmaya, ulusların eşitliğine ve bu uluslar emekçilerinin birliğine götüren yolu açmaya elverişli devrimci bir slogan ile değiştirilmesini gerektiriyorlardı. Bu slogan, komünistler tarafından, tüm haklarından yararlanamayan uluslar ve sömürgeler için, devlet olarak örgütlenme bakımından ayrılma hakkına ilişkin olarak formüllendirilmiş bulunan slogandır. Bu sloganın değeri şunlara dayanır:

1) Bu slogan, bir ulus emekçilerinin, bir başka ulus emekçileri karşısındaki ilhakçı amaçlar konusunda her türlü kuşku nedenini ortadan kaldırır ve bunun sonucu, karşılıklı güven ve özgürce onaylanmış birlik alanını hazırlar.

2) Kaderini serbestçe tayin etme hakkı üzerine ikiyüzlüce lafazanlık eden ama tüm haklarından yararlanamayan halklar ile sömürgeleri, uyrukluk içinde, kendi emperyalist devletleri çerçevesi içinde tutmaya çalışan ve böylece bu hakların ve sömürgelerin emperyalizme karşı kurtuluş savaşımını büsbütün yoğunlaştıran emperyalistlerin yüzlerindeki maskeyi çekip çıkarır.

Tanıtlamaya pek gerek yoktur ki, Rus işçileri, iktidarı ellerine geçirdikten sonra, eğer halkların devlet olarak örgütlenmek üzere ayrılma hakkını ilan etmemiş, eğer halkların bu zamanaşımına uğramaz hakkını pratiğe geçirme isteklerini gerçekte göstermemiş, eğer, diyelim Finlandiya üzerindeki “hak”tan vazgeçmemiş (1917), eğer İran’ın kuzeyindeki askerleri geri çekmemiş (1917), eğer Moğolistan, Çin vb., vb. ülkelerin belli bir bölümü üzerindeki isteklerden vazgeçmemiş olsalardı, Batı ve Doğu milliyetlerindeki yoldaşlarının yakınlığını kazanamazlardı.

Eğer emperyalistlerin, kaderini serbestçe tayin etme bayağı altında ustaca gizlenmiş bulunan siyasetleri, şu son imanlarda Doğu’da başarısızlık üzerine başarısızlığa uğruyorsa, bunun bir nedeninin de, bu siyasetin, halkların devlet olarak örgütlenmek üzere ayrılma hakkı sloganı anlayışı içindeki ajitasyon alanı üzerinde boy vermiş, büyüyen bir kurtuluş hareketi ile karşılaşması olduğu daha az kesin değil. Ü. Enternasyonal ve 2¹/2’uncu Enternasyonal kahramanları bunu anlamaz; onlar, var güçleriyle yapmış bulunduğu Şemsiz bazı yanlışlıklar için, Baku “propaganda ve eylem komitesi”ni* kınarlar. Ama, sözü geçen “şura”nın kendi varlık yılı boyuncaki faaliyeti ile, Asya ve Afrika sömürgelerinin son iki-üç, yıl içindeki kurtuluş hareketini öğrenme zahmetine katlanacak herkes, bunu anlayacaktır.

* “Doğu Halkları Propaganda ve Eylem Komitesi”, 1920 Eylül’ünde Baku Doğu Halkları Kurultayı’nda kuruldu. Görevi, dünya proleter devrimi soğanı üzerine emperyalizme karşı bir savaşım ereğiyle, propagandayı örgütlemek, Doğu’daki kurtuluş hareketini destekleyip birleştirmekti. Bir yıl kadar yaşadı. Rus, Türk, İran ve Arap dillerinde, Doğu Halkları adlı organını yayınlıyordu. —Ed

Üçüncü nokta, ulusal-sömürgesel sorun ile, Sermaye iktidarı, kapitalizmin yıkılışı, proletarya diktatörlüğü sorunu arasındaki bağın, organik bağın ortaya konmasıdır. Ü. Enternasyonal çağında, boyutları son derece küçültülmüş bulunan ulusal sorun, her zaman kendi başına, gelecekteki proleter devrim ile bağlantısı dışında ele almıyordu. Ulusal sorunun, proleter devrimden önce, kapitalizm çerçevesindeki bir dizi reform aracıyla “kendiliğinden” çözüleceği; proleter devrimin, ulusal sorun kökten çözülmeksizin gerçekleşebileceği ve tersine, ulusal sorunun da, Sermaye iktidarı giderilmeksizin, proleter devrimin zaferi olmaksızın ve bu zaferden önce c,6zülebilecegi düşünülüyordu. Aslında emperyalist bir nitelik taşıyan bu görüş biçimi, Springer ve Bauer’in ulusal sorun üzerindeki bilinen çalışmalarında, kendini kırmızı bir çizgi gibi belli ediyordu.

Ama son on yıl, ulusal sorunun bu kavrayış biçimi içinde yanlış olan, çürümüş olan ne varsa hepsini gösterdi. Emperyalist savaş ve su son yılların devrimci pratiği bir kez daha gösterdi ki:

1) Ulusal sorun ile sömürge sorunu, Sermaye iktidarından kurtuluş, sorunundan ayrılmaz sorunlardır.

2) Emperyalizm (kapitalizmin en yüksek biçimi), tüm haklarından yararlanamayan ulusların ve sömürgelerin siyasal ve iktisadi uyruklaştırılması olmaksızın varolamaz.

3) Tüm haklarından yararlanamayan uluslar ile sömürgeler, sermaye iktidarı yıkılmadıkça kurtulamazlar.

4) Tüm haklarından yararlanamayan uluslar ile sömürgeler, emperyalizm boyunduruğundan kurtulmadıkça, proletaryanın zaferi sağlam olamaz.

Eğer Avrupa ile Amerika’ya, sosyalizm ile emperyalizm arasındaki baslıca çatışmaların cephesi, alanı adı verilebilirse, hammaddeleri, yakıtları, yiyecek ürünleri, engin insan yedeklikleri ile birlikte, tüm haklarından yararlanamayan uluslar ile sömürgelere de, emperyalizmin gerisi, yedekliği olarak bakmak gerekir. Bir savaşı kazanmak için, yalnızca cephede yenmek değil, ama düşmanın gerisini, yedekliklerini de altüst etmek gerekir. Bu nedenle, dünya proleter devriminin zaferi, ancak proletarya, emperyalistlerin iktidarına karşı, proletarya diktatörlüğü için kendi öz devrimci savaşımını, tüm haklarından yararlanamayan uluslar ile sömürgeler emekçi yığınlarının kurtuluş hareketi ile düzenleştirmesini bildiği zaman sağlama bağlanmış sayılabilir. Ü. Enternasyonal 2¹/2’uncu Enternasyonal adamlarının, Batı’da büyüyen proleter devrim çağında, ulusal sorun ile sömürge sorununu, iktidar sorunundan ayırarak, gözden yitirmiş, bulundukları şey, işte bu “küçük şey”dir.

Dördüncü nokta, çeşitli milliyetlerin emekçi yığınları arasında kardeşçe bir işbirliği kurmak için zorunlu koşullardan biri olarak, milliyetler sorununa yeni bir öğenin milliyetlerin (yalnızca hakta değil) gerçekte eşitleştirilmesi öğesinin getirilmesidir (geri kalmış milliyetlere, onları geçmis bulunan milli­yetlerin kültürel ve iktisadi düzeyine yükselebilmeleri için yardım etmek). Ü. Enternasyonal çağında, her zaman “ulusal eşitlik” istemekle yetiniliyordu: En iyi durumda, bu eşitliğin gerçekleşmesini isteyen istemden öteye gidilemiyordu. Ama, eğer bu son derece önemli haktan yararlanmak için yeterli kaynak ve olanaklar yoksa, kendi başına çok önemli bir siyasal kazanım olan ulusal eşitlik, boş bir söz olarak kalma durumuna düşer. Geri kalmış halkların emekçi yığınlarının, “ulusal eşitlik”in kendilerine verdiği haklardan, ileri milliyetler emekçi yığınlarının bu haklardan yararlanabildikleri ölçüde yararlanabilecek durumda bulunmadıkları kuşkusuz: Milliyetler arasında, geçmisten devralınmış bulunan ve bir-iki yıl içinde ortadan kaldırılamayacak füli (kültürel, iktisadi) eşitsizlik, kendini duyurur. Tüm bir milliyetler topluluğunun kapitalizm aşamasını görüp geçirecek zaman bulamadığı ve kendi proletaryası hemen hemen olmayan başka milliyetlerin kapitalizm aşamasına hiç girmediği; gerçekleştirilmiş bulunan tam bir ulusal eşitliğe karşın, bu milliyetlerin emekçi yığınlarının, kültürel ve iktisadi gerilikleri nedeniyle, kazanılmış haklardan yeterli bir ölçüde yararlanacak durumda bulunmadıkları Rusya’da bu eşitsizlik kendini büsbütün duyurur. Bu eşitsizlik, proletaryanın Batı’daki zaferi “ertesinde”, çok çeşitli gelişme derecelerinde bulunan birçok geri kalmış sömürge ve yan-sömürge kaçınılmaz bir biçimde sahneye girecekleri zaman, kendini daha da güçlü olarak duyuracaktır. İleri ulusların muzaffer proletaryasının, geri milliyetler emekçi yığınlarına, kültürel ve iktisadi gelişmelerinde gerçek ve sürekli bir yardımda bulunması, gelişmenin üstün derecesine yükselmeleri, onları geride bırakan milliyetlere yetişmeleri için onlara yardim etmesi, iste tastamam bu nedenle zorunludur. Böyle bir yardım olmaksızın, çeşitli halklar ve uluslar emekçilerinin, tek bir dünya ekonomisi içinde, barış içinde bir arada yaşamalarını ve kardeşçe işbirliklerini, sosyalizmin kesin zaferinin o öylesine zorunlu koşulunu örgütlemek, olanaksızdır.

Öyleyse, bundan yalnızca “ulusal eşitlik” ile yetinilemeyeceği ve:

1) Geri halklar ve ulusların iktisadi durumunu, varlık koşullarını, kültürünü irdelemek;

2) Bu halk ve ulusların kültürlerini geliştirmek;

3) Onlara siyasal eğitim vermek;

4) Kerteli ve ağrısız bir biçimde onları iktisadin yüksek biçimlerine katmak;

5) Geri ve ileri milliyetlerin emekçileri arasında iktisadi işbirliği kurmak için, “ulusal eşitlik”ten, milliyetlerin füli eşitleştirilme önlemlerine, pratik düzenlemelerin hazırlanma ve uygulanmalarına geçmenin zorunlu olduğu sonucu çıkar.

Komünistlerin ulusal sorunu yeni koyuş biçimlerini belirleyen başlıca dört etken, işte bunlardır.

Pravda, n° 98, 8 Mayis 1921.

EKİM DEVRİMİ VE RUS KOMÜNİSTLERİNİN ULUSAL POLİTİKASI
(1921)

EKİM Devrimi’nin gücünü meydana getiren şey, başka öğelerin yanı sıra, Batı’daki devrimlerden farklı olarak, milyonlarca insanı bulan küçük-burjuvaziyi ve, her şeyden önce onun en güçlü ve en kalabalık katmanlarını, yani köylülüğü, Rus proletaryasının çevresinde toplamasıdır. Böylece Rus burjuvazisi tecrit edildi, ordusuz kaldı, ve Rus proletaryası ülkenin kaderini eline aldı. Böyle olmasaydı, Rus işçileri iktidarı ellerinde tutamazlardı.

Barış, tarım devrimi ve ulusların özgürlüğü, büyük Rusya’nın yirmiden fazla ulusuna ait köylüleri, Rus proletaryasının bayrağı altında birleştiren üç temel etkendir.

Burada ilk iki etkenden söz etmeye hiç gerek yok; onlar hakkında şimdiye dek çok yazıldı, hem zaten onlar kendiliklerinden belli olan şeyler. Üçüncü etkene, Rus komünistlerinin ulusal politikasına gelince, onun öneminin tam anlaşılmadığı görülüyor. Bunun için bu konuda bir-iki söz söylemek gereksiz olmayacaktır.

Şöyle başlayalım. (Finlandiya, Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya dışındaki) RSSFC’nin 140 milyon nüfusu içinde, Büyük-Rusların sayısı 75 milyondan çok değil; geri kalan 65 milyon ise Büyük-Rusların dışındaki uluslar tarafından oluşuyor.

Sonra, bu uluslar, daha çok, askeri açıdan en zayıf yerler olan çevre-bölgelerde barınmaktadırlar; ayrıca bu çevre-bölgeler, hammaddeler, yakacak ve besin maddeleri açısından zengindirler.

Ensonu, bu çevre-bölgeler sınai ve askeri açılardan merkezi Rusya’dan daha az gelişmişlerdir (ya da hiç, gelişmemişlerdir). Bu yüzden, bu bölgeler, merkezi Rusya’nın askeri ve iktisadi yardımı olmadan bağımsız varlıklarını koruyamazlar; aynı şekilde, merkezi Rusya’da çevre-bölgelerin yakıt, hammadde ve besin maddeleri yardımı olmadan, askeri ve iktisadi gücünü koruyabilecek durumda değildir.

Bu koşullar, komünizmin ulusal programının bilinen ilkeleriyle birleşerek Rus komünistlerinin ulusal politikasının niteliğini belirlediler.

Bu politikanın özü birkaç sözcükle özetlenebilir: Rus-olmayan ulusların yaşadığı bölgeler üzerindeki bütün “istekler”den, bütün “haklar”dan vazgeçilmesi; bu uluslara bağımsız devlet olarak varolma hakkının (sözle değil, davranışla) tanınması; bu ulusların özgür iradeyle kabul edecekleri merkezi Rusya ile askeri ve iktisadi ittifak; geri uluslara kültürel ve iktisadi gelişmelerinde yardım, ki bu yardım olmadan “ulusal eşitlik” denen şey boş bir laf haline gelir; bütün bunlar köylülerin tam kurtuluşu, tüm iktidarın çevre-bölgelerin emekçi öğelerinin ellerinde yoğunlaşması temeli üzerinde oturtulmuştur; Rus komünistlerinin ulusal politikası böyledir.

İktidarı ellerine geçiren Rus işçileri, bu ulusal politikayı gerçekleştirmek isteklerini davranışlarıyla göstermiş olmasalardı, Finlandiya üzerindeki “hak”tan vazgeçmeselerdi. İran’ın Kuzey’indeki askerleri geri çekmeselerdi, Rus emperyalistlerinin Moğolistan ve Çin’in bazı bölgeleri üzerindeki isteklerini ortadan kaldırmamış olsalardı, eski Rus imparatorluğunun geri uluslarına ulusal dilde devlet kurumlarını ve kültürlerini geliştirmelerine yardım etmemiş olsalardı, başka ülkelerdeki yoldaşlarının ve, her şeyden önce, haklarına tam sahip olmayan ezilmiş ulusların yığınlarının sempatisini ve güvenini kazanamazlardı.

RSSFC’nin halkları arasındaki çözülmez ittifak, ancak bu güven temeli üzerinde kurulabilmiştir. Bu ittifaka karşı girişilen her türlü “diplomatik” oyunlar ve büyük bir özenle kurulmuş “ablukalar” güçsüz kalmışlardır.

Dahası var. Eski Rusya’nın çevre-bölgelerinin ezilmiş yığınlarının Rus işçilerine gösterdikleri bu sempati ve bu güven olmasaydı, onlar, Kolqak’i, Denikin’i, Vrangel’i yenemezlerdi. Bu asi generallerin harekat alanının daha çok Rus-olmayan ulusların bulunduğu çevre-bölgelerle sınırlı olduğunu unutmamak gerek; oysa, bu bölgeler, emperyalist ve Ruslaştırma siyasetleri yüzünden Kolcak, Denikin ve Vrangel’i mutlaka lanetleyeceklerdi. Savaşıma kansan ve bu generalleri destekleyen Antant, yalnızca çevre-bölgelerdeki Ruslaştırma yandaşlarına dayanabilirdi. Böylelikle çevre-bölgeler halkının asi generallere olan kinini körüklemekten ve Sovyet iktidarına duyulan sempatiyi derinleştirmekten başka bir şey yapmadı.

Bu durum, Kolcak, Denikin ve Vrangel’in gerilerinin iç zayıflığını, ve bundan dolayı cephelerinin zayıflığını, yani en sonunda bozgunlarını belirledi.

Ama Rus komünistlerinin ulusal politikasının yararlı sonuçlari RSSFC’nin ve ona bağlı Sovyet cumhuriyetlerinin sınırlarında kalmıyor. Bunun, dolaylı olarak, komşu ülkelerin RSSFC’ye karşi tutumlarında da bir etkisi var. Türkiye’nin, İran’ın, Afganistan’ın, Hindistan ve başka Doğu ülkelerinin eskiden bir korkuluk olarak kabul ettikleri Rusya’ya karşı tutumlarının kökten değişmesi, Lord Curzon gibi gözüpek bir politikacının bile yadsıyamayacağı bir olgudur, Sovyet iktidarının dört yıllık ömrü süresince, yukarda ana çizgileri belirtilen ulusal politika, RSSFC içinde sistemli bir biçimde uygulanmasaydı, Rusya’ya karşı komşu ülkelerin tutumunda köklü değişikliğin meydana gelmeyeceğini göstermeye pek gerek yoktur.

Komünistlerin ulusal politikasının sonuçları özet olarak böyledir. Bu sonuçlar, özellikle bugün, çetin savaşın sona erdiği, büyük bir kuruluş işinin başladığı bugün, Sovyet iktidarının dördüncü yıldönümünde, ve alınan yolu bir bakışta kavrayabilmek için geriye bakıldığında, bambaşka bir parlaklıkla beliriyor.

Pravda, n°251, 6-7 Kasım 1921.

 

KAPAT