‘KILIÇ, UYKUDA VURULUR’

Sezai Babakuş
29.03.2010

Mayıs ayı, büyük kurgu (doğa) ile ters düştüğümüz aydır. Doğa için meydan okuyuştur, uyanıştır, direniştir, yenileniştir. Bizim için ise yeniliştir, sürgündür, hazandır. Mayıs paradokstur. Doğanın coşkusunu kıskanacak kadar acı saplar yüreğimize. Mayıs sendromdur. Hüzünlendirir, öfkelendirir, hırçınlaştırır. Yüreğimizi burkar, aklımızı karıştırır.

Bu kez erken çalmıştır kapımızı Mayıs sendromu. Yeni alametlerle. Bir ihanet ninnisi, bir gaflet uykusu gibi…

Denizcilik bilgeliği der ki, ‘kılıç, uykuda vurulur’. Kılıç, avlanması en zor balıkmış. Tehlikeyi çabuk sezen güçlü algıları varmış. Çevikmiş, hızlıymış. Bir tek uykudayken avlanabilirmiş. Kılıç, önce deniz kızının sihirli şarkısını duyarmış ve yavaşça tutulurmuş. Sonra deniz kızının baştan çıkarıcı güzelliğine kapılırmış, teslim olup uyurmuş. Duyduğu ihanet ninnisidir, yattığı gaflet uykusu. Vurulduğunu anlamazmış. Deniz kızının koynuna girer gibi girermiş ölümün koynuna. Kılıç’ın bu ölümcül uykusunu balıkçılar da bilirmiş, köpek balıkları da…

Amerikan-Gürcü oyunlarını yazdık ya, av olmaya meraklı balıkların huzuru kaçmış. Dilerim uykuları da kaçar. Kaçar da, şu Tiflis’te Gürcü politikacılarla ve Amerikan ‘derin’ sivil toplumcularla tutuştukları ‘soykırım’ dansının çıkmazına uyanırlar…

21 Mayıs’ı anlamak

Biz, imparatorluklar çağının güç oyunlarının son kurbanlarıyız. Bir imparatorluğun genişleme iştahına, diğerlerinin nüfuz hevesine yenik düştük. Kiminin toprağımızda gözü vardı, kiminin insanımızda. Direndik, savaştık. Onlar kazandı. Toprağımızı Çar, insanımızı Sultan aldı. Bölüşüldük. Biz yenildik ve kaybettik.

Bu, uzun yıllara yayılan karmaşık bir direniş-yeniliş tarihidir. Kimine göre 200 bin, kimine göre 500 bin kayıp verdik. Kimine göre istilacılara karşı yurtseverliğin savaşını verdik, kimine göre güç oyunlarının piyonları olduk. Kimine göre 500 bin, kimine göre 1 milyon 500 bin sürgün verdik. Kimine göre Osmanlı’ya zorla gönderildik, kimine göre kandırılıp getirildik…

Hangi rakamı, hangi bakışı referans alırsak alalım gerçek değişmiyor; 21 Mayıs yenilgimizin günüdür. Cesaretin ateşinde yandığımız kadar korkunun gölgesine sığındığımız, sürüldüğümüz kadar terkettiğimiz gündür. 21 Mayıs, özgürlük tutkumuzu onurlandırdığı kadar güç oyunlarına alet oluşumuzun çıkmazını da çarpar yüzümüze. Kahramanlığımız kadar korkularımızı, yurtseverliğimiz kadar basiretsizliğimizi söyler. Çaresizliğe teslim oluşumuzu anlatır.

Sonuçta, nüfusumuzun dörtte biri anavatanda kaldı, dörtte üçü dünyaya savruldu. 150 yıl sonra şimdi, anavatanda kalanla terkeden taraflar olarak tarih okumalarımızı denkleştirmeye ve birbirimizi anlamaya çabalıyoruz.

Tarihi okuyacaksak satır atlamayacağız, dinleyeceksek her dediğini duyacağız. Yoksa, eksik kalırız. Eksik kalınca ders çıkarmakta zorlanırız. Zorlanıyoruz da…

Güç ve çıkar savaşları devam ediyor, 150 yıl öncesi gibi. Savaş aynı savaş, aktörlerse hemen hemen aynı. Büyük oyun Rusya ile Britanya-Osmanlı ekseninin yerine geçen ABD-Gürcistan ittifakı arasında. Türkiye biraz ABD’ye angaje, biraz ayrı rol hevesinde. İran Şii’liği de işin içinde, Suudi destekli Sünni nüfuz odakları da. Kafkasya yine satranç tahtası. Ve biz, yine oyunun ortasındayız.

Tehditler ve vaatler üzerine bir oyun. Oyun kızıştıkça üzerimizdeki gerilim artıyor ve aklımız karışıyor. Hangi roldeyiz? Yine faydalanılacak piyonlar mıyız? Hangi taraftayız?

Tarihi anlayacak kadar dikkatli okuduysak bu kez başkalarının hesabı için kolay piyon olmayacağız. Taraf seçimini de daha titiz, daha akıllı, daha çıkarcı yapacağız. Yeni yıkımlara lüksümüz yok.

Geleceği başarmak

Geçmişi bilmek, bugünü anlamak ve geleceği öngörmek… Bu önermeyle 21 Mayıs’ı değerlendirirsek, dünü biliyor bugünü anlıyoruz; sürüldük, hala sürgündeyiz… Zor olanı ve asıl olanı geleceği öngörmek. Geleceğimizin tarihini biz mi yazacağız yoksa başkalarının yazdığını mı oynayacağız? Geleceği nasıl başaracağız?

2008’ın Ağustos ayında Kafkasya’da olup bitenler üzerine Show TV’de Ali Kırca’nın “Siyaset Meydanı” programına katılmıştım. Her kalemden, her kelamdan kalabalık bir tartışmacı vardı. Gürcü tarafının demagogları ve destekçileri klasik Rus düşmanlığı üzerine oynayıp, Abhazya ve Osetya’nın nasıl olur da Rusya ile ittifak yaptığına şaşırdıklarından dem vurmuşlardı.

Beklemedikleri bir cevap vermiştim; “Ruslarla yüzyıllardır kahramanca savaştık. Artık kahramanlığı Gürcülere bırakıyoruz. Biraz da onlar savaşsın, kahraman olsun. Biz dinleneceğiz, yaralarımızı saracağız. Artık Ruslarla savaşmayı değil barışmayı seçiyoruz.”

Bu pek hoşlarına gitmedi. İçimizdeki teklifsiz Rus düşmanlarının da hoşuna gitmedi. Ne demek Ruslarla barışmak! Hiç olacak şey mi…

‘Teslimiyetçi ve Rusçu’ duruşumu buradan bir kez daha tekrarlıyorum. Sesimi duyan tüm Kuzey Kafkasyalılara söylüyorum. Geleceğimizi Rusya ile savaşarak değil Ruslarla barışarak kurabiliriz. Ve illaki, diasporadakileri anavatana taşıyarak başarabiliriz. İşte benim önerim ve gelecek öngörüm…

Fazlasını merak edenlere tavsiyem, Abhazya’nın Dostları tarafından yayınlanan “Abhazya’nın Bağımsızlığı ve Kafkasya’nın Geleceği” kitabını okumalarıdır. 2009’un Mayıs’nda, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde aynı başlık altında yapılan uluslararası konferansın tüm tebliğlerini ve konuşmalarını içeriyor. Kafkasya üzerine bugüne kadar Türkçe yayınlanmış en kapsamlı kaynak kitap. Dünyanın önde gelen Kafkasya uzmanlarının, düne, bugüne ve yarına dair çok değerli bilgilerini, analizlerini ve düşüncelerin birarada topluyor.

Velhasıl,

21 Mayıs sürgünü Adige ve Abhazların ortak acısıdır. Ve, Amerika-Gürcü kumpasına peşkeş çekilemeyecek kadar özeldir ve bizi birbirimize bağlar. Adlandırmak, anlamlandırmak ve dillendirmek bize düşer. Duyduğumuz ihanet ninnisidir, deniz kızı hayal. Yine gaflet uykusuna yatmayalım, avlanmayalım…

KAPAT