HERKESİN 12 EYLÜL’Ü KENDİNE…

Sezai Babakuş
11.08.2010

Toplumsal hafızamız kıttır ya, otuz yıl önce üzerimizden silindir gibi geçen 12 Eylül’ü bile hükümet zoruyla hatırlıyoruz. Gündemdeki referandum, hiç değilse bu işe yaradı. Yaşı, aklı ve alakası erenler otuz yıl sonra, otuz yıl öncesinin bu kara tarihini tozlu raflardan indirip yeniden okumaya ve bilinç aynalarından gördükleri kadarıyla 12 Eylül’ü yeniden tanımlamaya başladı. Ne ala!..

Aradan otuz yıl geçmesine rağmen 12 Eylül’ü anlamada hala iki temel farklı bakış sözkonusudur. İlki, askeri müdahaleyi memleketin içine sürüklendiği kaos, kargaşa ve çatışma ortamının sonucu olduğunu söyler, kabullenir ve destekler. İkincisi ise, memleketin, askeri müdahaleye zemin hazırlamak nedeniyle planlı ve organize bir şekilde kaosa, kargaşaya ve çatışma ortamına sürüklendiğini söyler, sorgular ve karşı çıkar. Görünen o ki, değil otuz yıl, yüz otuz yıl geçse dahi 12 Eylül’ün ‘neden’ mi yoksa ‘sonuç’ mu olduğu üzerine laf yarışı devam edecek.

Ben de herkes gibi akıl defterimi karıştırdım ve kendi bilinç aynamdan 12 Eylül faşizmine bir kez daha baktım. Bugün de gördüğüm, Fellini’nin Amarcord’undaki gemi kadar büyük ve ürkütücü bir aysberktir; bu buz dağının yüzeydeki görüntüsü ‘sonuç’, suyun altındaki asıl cüsse ise ‘neden’dir.

Artık, vaktiyle 12 Eylül’ü allayıp pullayanlar dahi bu askeri zapt-ı raptın toplumun omurgasını çökerttiği, ruhunu çürüttüğü ve ayaklarına ağır bir pranga vurduğu gerçeğini kabul etmek zorunda kalmışlardır. Çünkü 12 Eylül ülkede yaşayan herkese doğrudan ya da dolaylı hasar vermiştir. Bu, büyük ve etkisi uzun süren bir hasardır. Öğle ki, nemalananlarını dahi zehirlemiştir.

Gündemdeki referandumun 12 Eylül’ü hatırlatması, referandum gününün darbe günüyle özdeşikliğinden çok, darbecilere dokunulmazlık sağlayan maddenin de kaldırılmasını öneriyor olmasıdır. Bu yanıyla zihinlerdeki pasın çözülmesine yardımcı olan referandum, önerdiği diğer maddeler nedeniyle de toplumu trajikomik bir paradoksa toslatmaktadır. Bu çapanoğlu oyunu herkesi tersköşe eden inceliktedir. Yani, 12 Eylül’den zarar görenlerin çoğunu ‘hayır’, 12 Eylül’den nemalananların çoğunu ise ‘evet’ boşluğuna yatırmaktadır. Elbette bunda, zamanın herkesi farklı biçimde yontmuşluğunun ve ‘reelpolitika’nın(!) da etkisi vardır. Sonuçta herşey tersyüzdür; pireler tellal, develer berber olmuştur.

Ne diyebilirim, herkesin 12 Eylül’ü kendinedir. Kim nasıl istiyorsa eller, kim nasıl istiyorsa koklar.

Bana olsa olsa, ‘bence 12 Eylül neydi-nasıldı’ üzerine birkaç söz söylemek düşer.

12 Eylül’ü 22 yaşımda İstanbul’da karşıladım. 27 Mayıs ihtilaliyle(1960) köyde, 12 Mart muhtırasıyla(1971) kasabada tanışmıştım. Hayata tutunma ve daha iyi bir gelecek arayışı beni ve ailemi büyük kente sürüklemişti. 12 Eylül vurduğunda köyden oniki, kasabadan yedi yıl uzakta, metropolün dinamik karmaşasında ve gençlik ateşinin korunda geleceğe koşuyordum. Gazetecilik yüksek okulu son sınıf öğrencisiydim, TİP’li bir solcuydum, Parti’nin basın-yayın-propaganda bürosunda siyasi profesyonel olarak çalışıyordum, Parti’nin kültür-sanat kuruluşu İşçi Kültür Derneği’nin İstanbul başkanıydım. Ayrıca, haftanın iki gününde Türk Haberler Ajansı’nda mesleki profesyonelliğe ısınıyordum. Siyaset, bilim, basın, kültür ve sanat çevreleriyle içiçeydi hayatım. Koşturacak çok şey vardı; umut, inanç, coşku, heyecan, kaygı, korku… Aşk da vardı elbet. Demem o ki, dolu dolu akıyordu günlerim. Memleketin haliyse deli-doluydu…

Türkiye, çıkışı olmayan kör bir karanlığa itilmişti. 12 Mart’la budanan sol kendini hızla toparlayıp yükselişe geçmiş, ‘devlet partisi’ CHP’nin de Ecevit liderliğinde sola çekmesiyle milliyetçi-muhafazakar sağ telaşa kapılmıştı. Gladio, derin devlet, kontrgerilla bugünler içindi. Bir yandan Türk-İslam sentezi gibi sağı birleştirici ideolojik harçlar icad edilirken bir yandan da ülkücü-akıncı teşkilatların desteğiyle saha çalışmaları hızlandırılmış, sol üzerine terör estirilmeye başlanmıştı. Herşey vatan, millet, din ve iman içindi. Toplumsal çoşkuyu bastırmak üzere saldırılar artırılmıştı;  aydınlar, kanaat önderleri, toplum liderleri peş peşe infaz ediliyordu. Dahası toplu katliamlar başlatılmıştı. İşçi sınıfını ve sendikal hareketi sindirmek için 1 Mayıs katliamı (1977), üniversite gençliğini sindirmek için 16 Mart katliamı (1978-Beyazıt) gerçekleştirilmişti. Yetmedi, kaosu derinleştirmek, korkuyu tüm topluma yaymak ve ve mutlaklaştırmak için Maraş katliamı (Aralık-1978), Çorum katliamı (Mayıs-Temmuz 1980) tezgahlanmıştı.

Şiddeti ve silahlı mücadeleyi reddeden, demokratik değişimi ve dönüşümü savunan bir siyasetin içindeydim. Ne ki, şiddet sarmalı bizi de içine çekmek istiyordu; Partililere yönelik resmi ve sivil faşist saldırılar, Ankara’da 7 genç üyemizin hunharca öldürülmesiyle (Bahçelievler katliamı- 8 Ekim 1978) doruğa çıkmıştı. Öfke ve endişe iç içeydi.

Kaos öyle çılgınlaşmış, sağ-sol mücadelesi öyle sertleşmiş ve çatışmalar öyle şiddetlenmişti ki, zaten askeri müdahalenin ha bugün ha yarın olacağı beklenir olmuştu. Yani, 12’ye çeyrek kala belanın geleceği belliydi. Çeliktepe’de, Kağıthane beton denizi üzerinden uzaktaki Hasdal sırtlarını ve tepedeki askeri kışlayı var-yok gören bir apartmanda oturuyorduk. Darbe söylenceleri arttıkça, gecenin geç saatlerinde balkona çıkıp Hasdal’a bakışlarım da sıklaşmıştı, sanki o mesafeden kışla içinde olup biteni görecekmiş gibi… Belli belirsiz bir hissin refleksiydi bu. Ve o mel’un günün ilk saatlerinde (gece 02:30 sularında) giderek artan bir uğultuya uyanıp balkona fırladığımda Hasdal sırtlarından bir ateş dilinin kente aktığını gördüm. Vay hissime bin kunduz! Gördüğüm tankların, kariyerlerin, cemselerin, jeeplerin yola koyulmuş haliydi. Evdeki herkesi ayaklandırdım.

Mevcudumuz beşti; ben, valide-peder, DİSK’a bağlı Limter-İş Sendikası’nın kurucu başkanı olan iki numaralı büyük birader, bir de muhabbetsever bir sol-yol’cu dostumuz. Ailenin abi’si yurtdışındaydı, üç numara Şebinkarahisar ellerinde öğretmendi, küçük birader ise yatılı okuyordu.

Seslerin değişkenliğinden saat 04:00-04:30 gibi askerlerin kentin meydanlarını, cadde ve sokaklarını zaptettiklerini anlayabiliyorduk. Radyodan Hasan Mutlucan’ın askeri müdahaleyi muştulayan(!) türküleri yükseliyordu. Ve 05:00’da, resmi bildiri servisteydi.

Türkiye’de solun bastırılması meselesi hiç kuşkusuz dünyada ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki ölümcül rekabetle doğrudan ilişkiliydi. Biz bunu kapitalizm ile sosyalizm arasındaki mücadele olarak tanımlasak da, gerçekte sözkonusu olan iki büyük filin dünyayı ayakları altında ezen güreşiydi. İşte aysbergin büyük cüssesini bu küresel alan savaşı oluşturuyordu.

1962’deki meşhur Küba füze krizinden buyana iki süper gücün çekişmesi alttan alta sürerken, dünyanın pekçok ülkesinde başgösteren sol yükseliş ABD’yi kızdırıyordu. Latin Amerika’da ve Afrika’da peş peşe ABD kaleleri düşüyordu. Şili’yi bastıralım derken Nikaragua elden gidiyordu. Avrupa’da sol partiler iktidara yürüyordu. Dünya çıldırmıştı sanki. Hele hele Asya ve Ortadoğu’da dengeleri değiştirecek bir hamle, “özgür dünya”nın sonu demekti.

1979’da (24 Aralık) Sovyetler Afganistan’a girerek kırmızı çizgiyi aşınca ABD için bölgedeki Türkiye gibi stratejik ittifaklarını sağlam kazığa bağlamak şart olmuştu. İşte bu yüzden 6. Filo’nun ziyaretleri sıklaşmıştı ve Türkiye’nin üzerindeki kara bulutlar bu yüzden gün be gün çoğalmıştı. Kuşatma harekatı sadece resmi düzlemde yürütülmüyordu, Gladio da işbaşındaydı, taşeron örgütleri de.Tıpkı İtalya’da, Yunanistan’da, İspanya’da, Fransa’da olduğu gibi… Ve ABD’li yetkililerin 12 Eylül darbesini gerçekleştirenleri “bizim çocuklar” diye tanımlaması ve alkışlaması bundandır. Onlar bakımından Türkiye emin ellerdedir. Ve Sovyetler’e karşı yeşil kuşağın sağlam bir payandasıdır. Bu öyle bir kazığa bağlamadır ki, kurtulana aşkolsun. Netekim hala kazıktayızdır.

Türkiye’deki milliyetçi-muhafazakar sağ da sonuçtan memnundur. Darbecilerin, güçün kendilerinde olduğunu göstermek ve patronluklarını dikte etmek için geçici olarak enterne ettiği sağcıların “fikrimiz iktidarda biz içerdeyiz, bu nasıl iş” mızıklanmaları bundandır.

Aslında solda siyasi mücadeleye katılmak bir bakıma kaderimdi. Daha ilkokula giderken köyde, önce dede Maçagoa’dan ilk derslerimi almıştım. Maçagoa dedenin hikayesi uzun, ayrıca yazacağım. Yine de, Çerkes Ethem’in çekirdek kadrosunda yer aldığını ve Selanik’e geçenlerden biri olduğunu, 2. Dünya Savaşı sırasında Yunanistan’da Alman-İtalyan işgaline karşı yürütülen direnişe komünistler safında katıldığını, 1953’de geri döndüğünü, babamın amcasının eşi Zizhan ninenin kardeşi olduğunu, bize yakın bir evde yalnız yaşadığını, kendi kadar yaşlı gözüken doruk atıyla karabatak misali bir görünüp bir kaybolduğunu, muhtemelen TKP saflarında siyaset eylediğini, uzun ak saç ve sakalıyla masal kahramanlarına benzediğini söyleyebilirim. Asıl dedemiz (yanı babamızın babası) Çanakkale’nin meçhullerindendir. Üç kardeşiyse Kuvayi Seyyare saflarında cenk etmiş, Selanik’e geçmiş, biri orada rahmete ermiş, ikisi af’tan sonra geri dönmüşlerdir. Hiçbirini tanımadım, doğduğumda çoktan tarih olmuşlardı. İşte o kuşağın en uzun ömürlüsü ve en renkli siması, dede yadigarı dede Maçagoa’ydı.

Dede Maçagoa çocukluğumun sınırlarını aşan bir kahramandı. Her göründüğünde başkalarından duyamayacağımız hikayeler anlatır, sözleriyle uzak ufuklara kulaç attırırdı; özgürlük, eşitlik, devrimcilik, ilericilik, sosyalizm, komünizm, sovyet mucizesi… Nazım Hikmet şiirlerini onun ezberinden duymuşuzdur ilk kez. Bir de, okulda Abazaca konuştum diye öğretmen tarafından cetvelle ellerim morartılınca, kulaklarım kızartılınca dede Machagoa’nın Çerkes kimliği, Kafkasya, Abhazya üzerine anlattıklarını daha bi can-ı gönülden dinliyordum. Pek tabi yaşımızı, başımızı aşan mevzulardı. Yine de merak ve heyecan duyardık. O’nu dinlerken bazen, geri dönemeyecek kadar uzaklara gitmişim hissene kapılır, ürperirdim. Tahmin edeceğiniz üzere köyde pek sevini yoktu, ya korktukları için selam verirlerdi ya da dellenişine acıdıkları için. Ailelerin çoğu çocuklarını, bu ipini koparmış(!) adamın deli saçmalarından(!)korumak için görüşme yasağı koymuşlardı. Öldüğünde (1968 başında, 82 yaşında) köydeki çoğunluğun derin bir oh çektiğini, bugün bile duyar gibiyim. O yılın ikinci yarısında, bir traktör kasasında kasabaya taşındık.

Maçagoa dede ender bulunur kumaştandı. Ne anam-babam, ne köydeki diğer kıdemli yakınlar onun bıraktığı yerden uçmamıza rehberlik edecek vasatta değildi. Bizim aile- sülale tuhaftır, bir önceki kuşak erkekleri askeri mektep eğitimi almış, okumuş-yazmış, görmüş-geçirmiş, memleket meselelerine kafa yormuşlardan oluşmuşken, anam-babam kuşağı tam tersine ilkokul aydınlığını bile sökememiş, köyünde mahsur, geçim derdine hükümlü yoksunlar kuşağıdır. Sanki tecrid edilmiş gibi, sanki cezalandırılmış gibi. Belki bütün Abhaz köylerinde durum aynıydı, belki bütün Çerkes köylerinde… Fırsat olursa bu mevzuya kafa yoracağım.

Neyse ki bu yoksunluk çemberi, valide’nin güçlü önsezileri (ki, yıllar sonra kendisine okuma-yazma öğreterek minnet borcumun birazını ödemişimdir) ve en büyük abi’min canhıraş gayreti sayesinde adım adım kırıldı. Babam iyi, dürüst, çalışkan ve fakat beçerisi-etkisi kıt bir cennetlikti. Beş erkek kardeştik. Hepimizin geleceği en büyüğümüze bağlıydı. İşte sonraki rehberim, üzerimde mutlak emeği ve yönlendirmesi bulunan bu abi’ydi (ki, kendisine minnet borcum ödenemeyecek kadar çoktur). Abi’nin hikayesi de uzundur da, özet geçelim şimdilik: Harbiye’ye kapağı atmıştı, Deniz Lisesi, Deniz Harb Okulu, dereceli mezuniyet ve teğmen rütbesiyle bir anda ailemizin amiral gemisi olmuştu. Sadece bizim evin, yakın akrabaların değil köyün, kasabanın, yedi sülelenin gözbebeğiydi.

Sözleri bana kadar işlemiş olan Maçagoa dede bizim abi’yi nasıl etkilemiş ki, henüz harb okulundayken ordudaki 27 Mayıs (1960) kalıntısı ‘sol’ cuntayla bağlantılı genç subaylar hareketinin göbeğinde yer almıştı, 1969’da ‘69 deniz subayı bildirisi’ –muhtırası mı demeli?- yayınlanmasında aktif rol oynamıştı.

Köprünün altından çok sular akmış ve ordudaki ‘sağ’ cunta vaziyete hakim olmuştu. Sonuçta ‘sol’ cunta yanlış hesaba kurban oldu ve tasfiye edildi. Çok yıldızlılar bir yana, bizim abi de, Sarp Kuray, Ali Kırca gibi genç subaylar hareketinin diğer öncüleri ile beraber apar topar erken emekliye (ihraç etmenin denizci dilinde söylenişi) sevkedildi, 12 Mart 1971 askeri muhtırasını takiben hapse atıldı, kurulu nizamı yıkmak amacıyla askeriye içinde gizli teşekkül oluşturmaktan yargılandı, özgürlüğüne altı ay sonra kavuştu, kısa bir süre sonra başka bir siyasi dava nedeniyle bir kez daha tutuklandı, ikibuçuk ay sonra serbest bırakıldı vs.

İşte çocuk yaştan beri beni fikren ‘zehirleyen’ kahramanlarım bunlardı. Hayatım büyük ölçüde bunların etki potasında şekillendi. Biri Yüzüklerin Efendisi’ndeki Gandalf ayarında bir tat bırakarak anılar diyarına geçti, diğeri hayatın güçlü akışına tutunup ateş imparatorluğuna uçtu. Biri çocukluğumun hazinesiydi, diğeri gençliğimin zenginliği. Birine sadece meraklı bir dinleyici oldum, diğerine arada bir yol arkadaşı; belki, ‘ordu-millet el ele’ solculuğundan ‘sınıf eksenli’ solculuğa terfi edişinde az biraz katkım da olmuştur. Kimbilir…

Günler akıp gidiyor, bazen tökezlesek de umuda yürüyüş devam ediyordu, 1973’ün 27 Mayıs günü, üç beş parça eşya, ana-baba ve yarım manga oğuldan mürekkep aile varlığımız, bir kamyonun sırtında İstanbul’a yol alıyordu.

Tekrar gelelim 12 Eylül sabahına. İlk bildiriyi dinleyip, gürültücü askeri araçların yakınlarımıza sokulan sesleri susunca, sendikacı biraderle keşif turuna çıktık. Daha elli metre gidemeden kuytudan süngülü tüfek kalabalığı yolumuzu kesti, tüfekler şakırdadı ve bize döndü. Üstçavuş rütbelisi sertti: Evinize dönün, ordu yönetime el koydu, ikinci bir emre kadar sokağa çıkmak yassak!..  Her bakımdan ikna edici bir komuttu.

Çaresiz radyo başında bir süre daha geçirdik. Tekrar tekrar yayınlanan ana bildirinin içeriğinden, uslubundan, tonundan darbenin şiddetini anlama çabasıyla dikkatimizi radyodaki sese vermişken telefon çaldı. O zamanlar telefon hatları kıttı ve çoğu apartmanda tek hatlı bir telefonun küçük bir santral yoluyla dairelere çoklandığı komünal sistem modaydı. Bizde de öyleydi, telefonumuz giriş katında apartman görevlisinin odasındaki santrale bağlıydı. Beş on saniyelik şaşkınlık duraksamasından kurtulup telefonu açtım, Bayram efendi kısık bir sesle uyardı; askerler size çıkıyor. Sendikacı, muhabbet yoldaşımız ve ben çocukca bir refleksle arka odaya sıvıştık. Valide dış kapıyı açtı, postal sesleri merdivende yankılandı, kapıya dayandı.

Nazik bir ses duyuldu: İyi sabahlar, Emin Babakuş’un evi burası mı, biliyorsunuzdur ordu yönetime el koydu, kendisini güvence altına almaya geldik. Hepimizi gevşeten bir nezaket. Biz de koridora çıktık. Konuşan deniz yüzbaşısıdır (gözaltı yerine güvence altı deme centilmenliğini başka kim gösterir ki), arkasında ise 10 kadar silahlı denizci vardır. Valide cevaplar; Evet oğlum, ben annesiyim, burası Emin’in evi, ama kendisi evde değil. Yüzbaşı bir zeytin dalı daha uzatır: Ben Emin’in deniz harb okulundan dönem arkadaşıyım, çekinecek korkacak birşey yok. Sesini, evin her yerine ulaşsın diye biraz yükseltiştir. Valide külyutmaz, sorar: Emin’in dönem arkadaşlarının çoğunu tanırım, seni çıkaramadım evladım, adın nedir? Sessizlik. Valide devam eder: Anladım evladım, ama boşuna gelişsiniz, Emin yurtdışında, Amerika’da. Biraz şaşırmışlık, biraz inanmamışlık duraksaması. Valide izahata devam eder: Evet evladım doğru, hemen hemen iki yıl oldu. Ben tamamlarım; ihtisas için gitti. Sevinmişti sanki, derin bir nefes aldı. Yine de görev görevdi; bize verilen emir gereği izin verirseniz evi arayacağız. Buyrun. Nazik adam gözucuyla odalara bakınır, elindeki bilanço defteri benzeri resmi evraka birşeyler karalar, verdikleri rahatsızlık yüzünden özür diler, biz gençlere sokağa çıkma yasağına uymamızı tevsiye eder ve ekibini toplayıp gider.

Hepimiz şaşırmıştık. Demir yumruk beklerken bu yumuşak eldiven de neyin nesiydi? Bu nasıl bir askeri darbeydi be? Her hal ve şartda kayıtsız ve suskun kalmayı ilke edinen peder bu kez hüküm yürüttü; iyi askerlerin işbaşına geleceği belliydi, netekim korkacak birşey yok. Valide, on yıl önce umudunu ve övüncünü yüklediği oğlunun başına gelenler yüzünden hala askeriyeye kızgındı, babamı susturdu; dur hele! öyle çabuk karar verme, orduya güven olmaz. Biraderle bakıştık sessizce. Demek ilk halka eski sol cuntacılardı ve her kuvvet kendi sakıncalılarını ‘güvence’ altına alıyordu. Sonra? Elbet sıra bize gelecekti ve bizim için gelenler nazik denizciler olmayacaktı.

Sabah çayı ve peş peşe iki cıgara aklımı başıma getirdi. Cüzdanımdan Türk Haberler Ajansı kimlik kartımı çıkardım, kırmızı koca harflerle ‘BASIN’ yazıyordu, gömlek cebime koydum. Sırt çantama üç-beş parça eşya tıkıştırdım. Evdekilerden, “bu kart beni nereye götürürse gideceğim” diye izin istedim. Herkes başının çaresine kalacaktı! Vedalaştık. Saat 06:30 gibi, ürkek adımlarla sokağa çıktım. İlk askeri barikat elimdeki kartın ikna gücünü gösterecekti. Kartı salladım, “BASIN” diye seslendim. Önceki keşifte karşılaştığımız çavuş komut verdi: Çantanı yere koy. Yaklaştı. “Radyo’dan kamu görevlileri, doktorlar ve gazetecilerin görev yerlerine gidebileceği açıklandı” diye salladım. Karta uzun uzun baktı, çantamda ne olduğunu sordu. Aynı seramoniyle üç kontrol noktasını daha geçerek ikiyüz metre kadar sonra Büyükdere Caddesi’ne vardım. Askeri araçlardan öte hareket eden birşey yoktu. Asker taşıyan bir cemseye el ettim, asteğmen Beşiktaş’a kadar binmeme izin verdi, bir başka araçla Cağaloğlu’na vardım.

Ajansta gece ekibi vardı. Öğrendim ki askerler memleketin tümünde tereyağından kıl çeker gibi kontrolü ele almışlar. Baskınlar, gözaltılar gırlaydı. Evi aradım, valide rahat bir sesle ortalığın sakin olduğunu söyledi. Öğleye doğru gerçek basın kartı sahibi olanlar ajansa ulaşmaya başladı. Saat 13:00 gibi telefonda validenin kaygılı sesi; askerler senin için geldiler, evin altını üstüne getirdiler, birçok kitabı aldılar, teslim olmanı söylediler. Gelenler karacıydı. Ve denizcilerin aksine nezaketten nasiplerini almamışlardı. Akşam sendikacı birader için geldikleri, apartman görevlisi Bayram efendinin zamanında uyarısı ile yan komşuya sıvıştığı haberini aldım. Onun için de teslim olsun notu. Farklı ekipler, kişiye özel geliyorlardı; sanki herkes kendi kara listesini tamamlama telaşındaydı.

Kaç-kovala günleri başlamıştı. Emirgan’da bir dost evine kapağı attım. Üç ay kadar sahilde çapariyle istavrit yakalama dersiyle oyalandım. Bu zaman zarfında üç-dört kez benim için, bir o kadar da sendikacı birader için baskın yapılmış. Birader, birini validenin gardrobunda diğerlerini komşu himayesinde savuşturmuş. Komikti. Sonra, üç gün içinde teslim olmazlarsa görüldükleri yerde vurulacaklar listesi yayınlandı, birader de listedeydi. Ciddiydi. Adam aramaktan sıkılmışlardı. Çaresiz teslim oldu. Ben bir süre daha istavrit peşinde koştum. 2 Şubat günü (1981) validenin, “üç haftadır gelen giden yok, herhalde seni aramaktan vazgeçtiler, akşam gelirsen açac yaparım” yollu analığına teslim oldum. Hasret muhabbetine ve açac ziyafetinin rehavetine kapılmışken kapı zangırdadı, asker-polis içeri daldı. Giriş katına indiğimizde, Bayram efendiyi santralin başında iki askerin gözetiminde boynu bükük görünce, neden telefon edemediğini anladım. Önce Şişli’deki toplama merkezinde, içlerinde üçünü yakından tanıdığım her telden-her kafadan bir kalabalığa dahil edildim, sabaha karşı da, 12 Eylül’e beş kala sanki içerde olup biteni görecekmiş gibi bakadurduğum Hasdal kışlasına intikal ettik. Bu bana iyi bir ders oldu, bir daha da bakmam Hasdal’a.

Sonrası Hasdal-Harbiye-Gayrettepe-Selimiye hattında sürecek 4,5 aylık bir mahpusluktur. Daha önceden ufak tefek deneyimlerim vardı ya, mahpusluk hiç bu kadar trajik, hiç bu kadar komik olmamıştı. Tam bir macera. Şaşırtan, güldüren, acıtan ve ağlatan cinsten…

Bolkepçe bir yazı oldu. Üzgünüm, dahası var. Yakında, bu sütunda…

KAPAT