DOĞU ANADOLU’DA ULAŞILAMAYAN BARIŞ

Hans-Lukas Kieser
Basel, 11 Kasım 2000, Gökkuşağı Derneği

Naziler göre Yahudiler ulusal vücudu hasta eden parazitler idi. İttihat ve Terakki’de, parti ideolojisinde söz sahibi olan çok sayıdaki tıp doktorları benzer görüşlere sahipti. Örneğin 1915 Mayıs’ında Diyarbakır’da ilk tehciri uygulayan kişi o dönemin Valisi Dr. Çerkes Reşid de bunlardan biriydi.

  • Sonbahar 1895’te birkaç hafta içinde Sünni Kürtler, Türkler ve Çerkesler yaklaşık yüz bin Ermeni öldürdü. Katillerin çoğu kışkırtılan, bunu kendilerinin varolma mücadelesi olarak algılayan sivil Sünni erkeklerdi. Kurbanların yüzde 99,9 masum, militan siyasete karışmayan Ermeniler ve de bazı Süryaniler idi. Doğu Anadolu günümüze dek süren iç huzursuzluğun kökeni 19uncu yüzyıla değin uzanmaktadır. Bu yüzyılda Ermeni ve Kürt sorunu başlamış, Alevi sorunu da farklı nitelik kazanmıştır.
  • Naziler göre Yahudiler ulusal vücudu hasta eden parazitler idi. İttihat ve Terakki’de, parti ideolojisinde söz sahibi olan çok sayıdaki tıp doktorları benzer görüşlere sahipti. Örneğin 1915 Mayıs’ında Diyarbakır’da ilk tehciri uygulayan kişi o dönemin Valisi Dr. Çerkes Reşid de bunlardan biriydi.

Tanzimat döneminde Osmanlı devleti çoğu Kürt, bazıları da Süryani veya Ermeni olan yerel yönetimlerin yerine Doğu Anadolu’da merkezi sistemi gerçekleştirmeye çalışıyordu, ancak bunu başaramadı. Tanzimat ile, hukuk devleti ve dini eşitlik ilan edildi, fakat Tanzimat, dini ve etnik gruplar arasında önceden var olan hiyerarşik düzenin bozulmasına ve de özellikle taşrada anarşi ve kin oluşmasına neden oldu. Bunun çeşitli sebepleri vardı. O zamanki (Mekteb-i Mülkiye öğretmeni Andreas Mordtmann’ın deyişle) «İstanbul efendileri ve paşaları» bölgenin gerçeklerini araştırıp kabul ederek ve varolan şartlara göre bir siyasi sistem oluşturmak yerine, Fransa’nın aşırı merkeziyetçi idari sistemini ithal ettiler. Hedefleri: Modern ve güçlü bir devlet olmak, ve kendi iktidarlarını korumaktı. Bu hedef o zamanki Batı devletlerin, özellikle İngiltere’nin çıkarlarına uygundu. Çünkü İngiltere için Rusya ile olan rekabetinde jeostratejik açıdan sağlam bir Osmanlı imparatorluğu önemli idi. Rusya Müslüman karşıtı ve yayılmacı bir politika izliyordu. Osmanlı imparatorluğu 18inci ve 19uncu yüzyılda Birinci Dünya Savaşı’na dek Rusya’ya karsı yaptığı bütün savaşlarını kaybetti. (Tek istisna Kırım Savaşı’dır, çünkü bu savaşta Osmanlılar Avrupa’dan çok geniş askeri destek gördüler.)

Bu modern tarih çerçevesinde doğu vilayetlerinde sağlıklı ve barışçı bir iç gelişme gerçekleştirilemedi. Aksine, 16ncı yüzyıldan beri bölgesel iktidara sahip olmakla birlikte, padişahı da kabul eden Kürt hükümetleri ve beyliklerinin ortadan kaldırılmasıyla, yani 1830’lardan sonra, o bölge büyük sosyal felaketlere sahne oldu. Katliam, zulüm, pogrom, jenosid, tehcir ve bitmeyen sıkıyönetim. Ermeni halkı ve kültürü 1915’ten sonra imha edildi. Kürt kültürüne 1923’ten sonra büyük baskı uygulandı. Resmi olarak «Kürdistan seferi» olarak adlandırılan iç savaş 1830’larda başladı ve ancak yüz sene sonra 1938 Dersim harekâtı ile sona erdi. Bildiğimiz gibi bu sona erme geçici idi. 170 yıldan bu yana devlet bölgedeki egemenliğini güç ve şiddetle koruyabildi. Fakat ne Tanzimatçı hükümet ne kendisini yeni, modern bir devlet gösteren Cumhuriyet kalkınma, refah ve de huzur getiremedi; aksine, bitmeyen savaş ve sıkıyönetim koşulları insanların emeklerini yok etti. Bildiğiniz gibi bugün bile birçok yerde en zorunlu gereksinmeler dahi karşılanamıyor.

Askeri güçle uzun vadeli huzurun sağlanması olanaksızdır. Siyasetin eksikliği, kirli yönetimin izleri ve suçları açıkça kendini göstermektedir. Ama şunu da belirtmek gerekir ki tarih şartlarına göre gerçekleştirilmesi gerekenler hiç de kolay değildi. Modernleşme konusunda daha tecrübeli olan ve ekonomik güce sahip başka bir devlet de bunları başaramayabilirdi. Avrupa ancak 20nci yüzyılın ikinci yarısında ciddi olarak dini ve etnik çoğulculuğu demokratik şekilde öğrenmeye başladı. Bu öğrenim son Osmanlı dönemine göre çok daha olumlu şartlarda gerçekleşmektedir. Ve yine de, sizlerin yabancı olarak yakinen bildiğiniz gibi, Avrupa bu konularda bütün hedeflerine daha ulaşamadı. Örneğin yabancıların siyasi haklara sahip olmaması gibi.

Yüz yıl önce Doğu Anadolu’da yapılması gereken: Bölgede sağlam bir hukuk devleti oluşturmak, din ve etnik gruplar arasında barışı gerçekleştirmek ve bu çerçevede kalkınmaya ve refaha olanak sağlamak olurdu. Bugün yerli Hıristiyanların yok denecek kadar az olmasına rağmen söz edeceğim gibi uzun vadeli benzer bir perspektif çizilebilir: Bu bölgedeki ülkelerin kalkınmalarını tamamlamaları ve çoğulcu siyasi liberalleşmeyi gerçekleştirmeleri durumunda, bu devletler arasındaki sınırlar açılabilir ve tıpkı Basel-Alsace-Schwarzwald Regio’su örneğinde olduğu gibi serbest dolaşım hakkı, sınır ötesi ekonomik ve kültürel işbirliği sağlanabilir. Kürt sorunu var olan hiç bir sınır değiştirilmeden Kürt Regio’su yaratılarak çözülebilir. Ermeniler ile de bu şekilde yine sınırları değiştirmeksizin sınır ötesi bölgesi oluşturularak barış sağlanabilir ve de Ermenilere geçmişte yaşadıkları topraklar üzerine yine yaşama şansı verilebilir.

19uncu yüzyılda ortaya çıkan Doğu Anadolu’nun ıslahatı yani modernleştirilmesi ve barışa kavuşturulması hala geleceğin misyonudur. Barış ve refah ancak sağlam ve demokratik bir çoğulcuk içinde doğar, krizden krize giden yarı otoriter ve mafyanın güçlü olduğu bir sistem içinde elbette ki değil. Artık Türkiye’nin Cumhurbaşkanı ve İçişleri Bakanı bile yolsuzluk ve kirli yönetimi ülkenin en önemli problemi olarak ifade ediyorlar. Türkiye’yi tanıyan gözlemciler bunu eskiden beri bilmektedirler. Krizleri bahane edip, yapay gündem yaratarak, kendi varlıklarının ve imtiyazlarının sürekliğini sağlamayı amaçlayan iktidar sahipleri bugüne kadar yabancı komploları, bölücülük, Kürtçülük, Alevi sorunu, İslamcılığı hep birer kriz nedeni gösterdiler ve bu sebeplerle vatanın tehlikede olduğunu yineleyip durdular. Oysa 19uncu yüzyıldan beri asıl problem yönetimdir. Diğer söz edilen konular önemli olmakla birlikte, bunlar büyük ölçüde yönetimden kaynaklanan problemlerdir.

Çizdiğim bu tabloyu şimdi yakından üç başlık altında inceleyelim, özellikle de az tanınan son Osmanlı döneminden söz etmek istiyorum.

1) 19uncu yüzyılda Kürt ve Ermeni sorunun doğuşu ve gelişimi

2) Genç Türk hareketi ve Ermeni soykırımı

3) Türk milliyetçilerin idealleri ve gerçekler
1) 19uncu yüzyılda Kürt ve Ermeni sorunun doğusu ve gelişimi

Kendi emirliklerin kaldırılmasıyla birlikte Kürtler derin ve bitmeyen bir kimlik krizine sürüklendiler. Kendi eski siyasi mirasları -yani kabul ettikleri bir hükümdarlığın altında kendi bölgesel otonomileri sürdürebilme hakları- hiçe sayıldı. Daha sonra üniter Cumhuriyet’in kurulusuyla kendi kültürel mirasları da tamamen inkar edildi. Tanzimat’la beraber Sünni Kürt öz güvenini bozan ayrı ciddi bir problem daha çıktı: Gayrı Müslimlerle, Müslümanlar arasında hukuki ve siyasi eşitlik ilan edilmesi Kürtlerin günlük yaşamdaki üstünlüğünün sorgulanmasına neden oldu. Demek ki Tanzimat’ın getirdiği değişiklikleri Kürtlere çok şey kaybettirdi, fakat hiç bir şey kazandırmadı. Müslüman olmayanların ve Alevilerin durumları farklı idi. Sünnilerin dini imtiyazlarının kaldırılmasını sevinçle karşıladılar: Modern hukuk devletini ve eşitliği haklı olarak kendiler için önemli bir soysal düzenleme sayıyorlardı, dolaysıyla reformlar genellikle büyük ümit ile bekliyorlardı. Fakat ne yazık ki: onlar da hayal kırıklığına uğradılar. Neden? Reformların tatlı yüzü – yani refah, güvenlik ve eşitlik – yalnızca bazı büyük kentlerde az çok kendisini gösterebildi. Taşrada ise genel durum daha da ağırlaştı, çünkü eski düzen yerine, beklenen yeni bir düzen gelmedi. Bundan dolayı karmasa ve güvensizlik iyice artı. Bu durumdan en çok zarar görenler Sünni olmayan azınlık grupları idi. Kendi devletlerinin onları koruyamayacağını anladıklarında, sadece Hıristiyanlar değil, Aleviler ve Yezidiler de artık dışarıdan yardım beklediler. Bölgede bulunan misyonerler aracılığıyla süper devletlerden destek ve koruma istediler. Böylece uluslararası diplomaside Ermeni sorunu, «la question arménienne», doğdu. 1878 Berlin Antlaşmasının 61inci maddesi Doğu Anadolu’daki Ermeniler için bir uluslar arası koruma öngörüyordu. Ancak gerçekte hiç bir zaman uygulanmadı.

Askeri gücü Kürt emirliklerini yok etmeye yettiyse de, Osmanlı devletin sivil gücü yeni düzeni kurmaya yetmedi. Osmanlı ordusunda görev yapan ve Kürdistan seferine katılan Alman subay Helmut Moltke 1838’de Harput’ta iken şunları yazdı: «Bu zafer yalnızca silahlı olanların değil, binlerce savunmasız kadın ve çocuğun da yaşamına maloldu, binlerce yerleşim yeri yıkıldı ve yılların emeği yok oldu. Eğer Kürtlerden alınan özgürlüklerinin yeri iyi bir yönetim ile doldurulamazsa, bu zaferin muhtemelen daha öncekiler gibi geçici olacağını düşünmek üzücüdür.» Ne yazık ki Moltke’nin sözleri 20nci yüzyılda hala geçerliliğini korumaktadır.

Tanzimat’tan sonraki padişah Abdülhamid Kürt krizini kararlı bir islam birliği politikasıyla çözmeye çalıştı ve bunu, kısmen de olsa, başardı. Hamidiye alaylarının oluşmasıyla olarak birçok Sünni Kürt aşiret yine siyasi, hukuki ve ekonomik imtiyazlarını kazandılar. Kürtler dolaysıyla Abdülhamid’e «Kürt babası», «Bâve Kurdan» unvanı verdiler. Abdülhamid yerel Sünni liderlerle resmen anlaşarak doğu vilayetlerindeki hakimiyetlerini sürdürürdü. Tanzimat döneminde bile, ilan ettiği kendi prensiplerine aykırı olmasına rağmen, bu anlaşma gayrı resmi olarak yürürlükte idi. Yoksa devlet iktidarını koruyamazdı. Hamidiyelerden en çok zarar görenler Ermeniler, Yezidiler ve Dersim’in dışında yaşayan Aleviler idi.

Bu dönemde bazı genç Ermeniler tepki göstermeye başladılar. Protestan misyoner okullarında, kendi Ermeni okullarında ya da Avrupa’da batılı liberal eğitim gören bu gençler hükümete isyan etmeyi kararlaştılar. Önce 1887’de Cenevre’de, daha sonra da Tiflis’te devrimci dernekler kurdular. Bunlar doğu vilayetlerinde liberal ve sosyalist propaganda yapmaya ve, az da olsa, bazı gerilla faaliyetleri sürdürmeye başladılar. “Gavurların” bir İslam devletini protesto eden bu davranışları yerel beyleri ve padişahı son derece rahatsız etti. Abdülhamid bazı Sünni şeyhleriyle var olan ilişkilerini kullanıp Müslümanları kendi hakları savunmaya çağırdı, derneklerin bu faaliyetlerini bölücü bir Ermeni isyanı olarak nitelendirerek toplumu Ermenilere karsı kışkırttı. Böylece -belki de tam istemeden- çok geniş katliamlara yol açtı. Sonbahar 1895’te birkaç hafta içinde Sünni Kürtler, Türkler ve Çerkesler yaklaşık 100 bin Ermeni öldürdü. Katillerin çoğu kışkırtılan, bunu kendilerinin var olma mücadelesi olarak algılayan sivil Sünni erkeklerdi. Kurbanların % 99,9 masum, militan siyasete karışmayan Ermeniler ve de bazı Süryaniler idi.

O dönemde İsviçreli (özellikle de Basel’li) bazı doktor ve öğretmenler insani amaçlar ile Ermeni-Kürt bölgelerine, örneğin Sivas, Elazığ, Van ve Urfa’ya gidip hastane, yetimhane, okul ve el sanatları atölyeleri kurdular. Bu çalışmalarını 1923’e değin sürdürdüler. (Diyebiliriz ki Basel’in o bölge ile ilişkisi 105 sene önce başladı.)

1895’te genelde yerel halk devletin desteğiyle katliamları yaptığı için, sosyal bilimler bunları pogrom olarak adlandırmaktadır. Bazı tarihçiler ise bu olayları partial genocide (kısmi soykırım) olarak kabul etmektedirler, ve buna gerekçe olarak da kurban sayısının çok yüksek olmasını ve bölgeler arası organizasyonu göstermekteler. Bu suçu muhalefette bulunan bütün Genç Türkler açıkça kabul etmelerine rağmen, Türk milliyetçileri ise hem 1895 pogromları hem 20 sene sonraki genel soykırımı 1915’ten sonra inkar ettiler.
2) Genç Türk hareketi ve Ermeni soykırımı

Yüz sene önce Abdülhamid’e karşı olan düşmanlıkları bütün Osmanlı muhalefetini, özellikle de Genç Türkleri, devrimci Ermenileri ve de bazı Kürt aydınlarını birleştirdi. Cenevre’de gurbette bulunan Osmanlılarda bu durumu net şekilde görmekteyiz. Genç Türk hareketi 1908’de iktidara geldiğinde, insanlar liberal, çoğulcu ve demokratik bir Osmanlı dönemin başladığına inanmaktaydılar. Fakat 5 sene sonra, yani 1913’te, İttihat ve Terakki merkez üyeleri tarafından yürütülen, antiliberal bir parti diktatörlüğü kuruldu. Talat’lar, Cemal’lar, Enver’ler, Dr. Nazım, Dr. Çerkes Reşid ve diğerleri hepsi o zamanki emperyalist Avrupa’nın en kötü ideolojilerini, yani antihümanist Sosyal-Darwinizm’i, materyalizmi ve ırkçılığı benimsediler. Milliyetçi positivizm elitlerde dinin yerini aldı; şiddet ve zorlama ile kendi uluslarını yükseltmeyi amaçladılar. Başka dini ve etnik gruplarla beraber yaşayabilmek yerine, onları boyunduruğuna almak, kovmak ya da yok etmek Sosyal-Darwinizm doktrinidir.

İttihatçı rejim 1914 yılı Ocak ayında uluslararası baskılarla Doğu vilayetleri için önemli bir reform planı imzalamak zorunda kaldı. Tıpkı 1998’de Kosova için olduğu gibi, fakat daha yumuşak şekilde, bu plan uluslar arası kontrol, yerel seçimler ve yerel dillerin tanınmasını öngörmekteydi. Fakat İttihat’çı elit aynı senede Almanya’nın yanında Dünya Savaşı’na büyük bir istekle katıldı ve Ekim 1914’te Rusya’ya saldırmaya başladı. Böylece kendi asıl problemlerini bir kenara bırakıp şu hedeflere ulaşmak istemekteydi:

  • Uluslar arası reform planından kurtulup bütün Anadolu’yu merkezi ve üniter bir Türk-Müslüman ulusal devleti kimliğine sokmak.
  • Milli iktisadı kurmak.
  • Kapitülasyonlardan (yani yabancı imtiyazlarından) kurtulup tam egemen bir devlet olmak.
  • Bazı panturanist rüyaları gerçekleştirmek.

Enver Paşa’nın ırkçı hayalleri üzerine kurulan Kafkasya seferi 1914’ün son günlerinde korkunç bir başarısızlıkla sonuçlandı. Sarıkamış’ta hemen hemen bütün ordu, yani büyük bir bölümü Kürt olan 90.000 asker kış fırtınalarında öldü. Rus ordusu Doğu Anadolu’ya girmeye başladı. İttihatçı diktatörler o zaman kendilerine kolay bir hedef olarak zayıf bir azınlığı seçtiler: Tüm Ermenileri vatan hainliğiyle suçlayıp ortadan kaldırmaya karar verdiler.

Yani belirlenen bu savaş çerçevesinde Ermeni jenosidi meydana geldi. Elbette ki Ermenilerin daha önce yaşadıkları acı olaylar nedeniyle o dönemde var olan rejime güvenleri kalmamıştı, doğal olarak Rus egemenliği altında bulunan diğer Ermenilere sempati duymaktaydılar. Fakat 1890’larda olduğu gibi 1915’te de Ermeni halkın büyük çoğunluğunun militan siyasetle hiç ilgisi yoktu. Yine de İttihatçı parti rejimi 1915 Nisan’ından itibaren sadece savaş bölgesinde bulunanları değil, bütün Ermenileri, bölgelere göre sırayla ölüme gönderdi. Jandarmaların, çeşitli çetelerin, sık sık da yerel Sünni Kürtlerin katılımı ile Ermeni erkekleri, kadın ve çocuklardan ayırıp, hemen katlettirdi, diğerlerini ise tehcir sırasında ve sonunda da Suriye’deki çöl toplama kamplarında öldürttü. Elaziz Vilayeti’nde Gölcük gölü kenarında ise imha kampları bulunmakta idi. Çeşitli silahlar ile orada en azından    10 bin kadın ve çocuk öldürüldü, ve de öldürülmeden önce paralarını, altınlarını ve elbiselerini vermek zorunda kaldılar. Yani acımasız sömürü bu değin ileriye gitti. Harput Amerikan konsolosu ve oradaki Amerikan hastanesinin başhekimi tanık oldukları bu olayları detaylı bir rapor halinde anlatarak dünyaya önemli belgeler bıraktılar. Öldürücü tehcir ile ilgili olan diğer önemli bir raporu Urfa’daki İsviçreli hastanenin müdürü Jakob Künzler yazdı.

Türkiye ve doğu Anadolu bu insanlığa karşı işlenen suçlar üzerine bir kez yürekten gelen ideolojisiz bir ağıt yaktı mı? Bireysel istisnalar dışında ne yazık ki hayır, ağıt yerine sadece inkar, tehdit, kafa tutmayı tercih etmektedir ve böylece Jenosid kurbanlarının, kendi ölülerinin ve bütün evlatlarının huzuruna engel olmaktadır.

Bu soykırım konusunu biraz daha yakından inceleyelim: Nazi savaş rejimi altındaki Yahudilerin kaderi ile 25 sene önceki İttihat’çı diktatörlük altındaki Ermenilerin kaderi birçok açıdan birbirine benzerler:

  • Enver Paşa, Rusya’ya karşısında ağır bir yenilgi almıştı. Hitler de Rusya’ya saldırısında bozguna uğramıştı. İlginç olan bu her iki durumda da azınlıklar vatan hainliği ile suçlanmış yenilgilerin bedeli onlara ödetilmiştir. Yani iki örnekte başarısız bir Rusya seferinden sonra sıkı bir iç düşmanlık propagandası genel kırıma yol açtı. Rusya seferinden önce Naziler «Juden raus» politikasını uyguladılar.
  • İkinci Dünya Savaşı sırasında Doğu Avrupalı Yahudiler bir azınlık olarak komünizmi ve komünist Rusya’yı kurtuluş olarak görmekteydiler. Aynı şekilde Birinci Dünya Savaşı sırasında Anadolu bir kısım Ermeniler için de Rusya kurtuluş ümidi idi. 1940’larda Kızıl Ordu’da ve Almanlara karsı savaşan gerillada Yahudiler de vardı, bundan 25 sene önce de Rus ordusunda ve partizan birliklerinde Ermeniler de vardı.
  • Naziler göre Yahudiler ulusal vücudu hasta eden parazitler idi. İttihat ve Terakki’de, parti ideolojisinde söz sahibi olan çok sayıdaki tıp doktorları benzer görüşlere sahipti. Örneğin 1915 Mayıs’ında Diyarbakır’da ilk tehciri uygulayan kişi o dönemin Valisi Dr. Çerkes Reşid de bunlardan biriydi.
  • Naziler ve İttihatçıların megaloman yerleşim ve tehcir planları vardı. Bu planlara göre hedefleri Türkleştirilmiş, Naziler için Almanlaştırılmış bölgeler yaratmak, farklı etnik gruplar bölge dışına çıkartmaktı. Bu nedenle de Nazi ve İttihatçı resmi açıklamalarda ve belgelerde hiç bir zaman açıkça toplu kıyım konusunu söz konusu edilmiyor, fakat hep göçten, tehcirden ve yeni yerleşimlerden bahsediliyordu. Yahudilerin Doğu’ya ziraat, Ermenilerin de Suriye’ye yerleşmek amacıyla göç ettirildikleri bildirilmekteydi. Gerçekte tehcirin ne olduğunu, nasıl sonuçlandığını farklı kaynaklardan öğrenmek durumundayız.

Ermeni soykırımı gerçeğini ortaya koyan başlıca kaynaklar şunlardır:

  • Alman müttefiklerin bölgede bulunan subaylarının, konsolosların ve Bağdat demiryollarında çalışan Alman memurların tarafından yazılan belgeler.
  • Bölgede bulunan diğer yabancılar, özellikle Amerikan ve İsviçreli doktorların, mühendislerin ve öğretmenlerin raporları.
  • Hayatta kalan Ermenilerin yazdıkları.
  • Osmanlı arşivlerinde bugüne kadar yabancı araştırmacılara açılan bölüm de gayet önemlidir. Resmi belgelerde direkt delilleri, örneğin katliam emirlerini bulmayı düşünmek saflık olur. Fakat çeşitli tarihçiler tarafından araştırılan Osmanlı İçişleri Bakanlığı’nın şifreli telgrafları önemli bir noktayı net olarak ortaya koymaktadır: Ermeni tehciri bütün Anadolu’da sistematik şekilde merkezi yönetim tarafından organize edildi. Tehcirin hakikaten soykırım olduğunu zaten bahsettiğim diğer kaynaklar açıkça göstermektedirler. Yöneticilerin bu gerçeği bilmediklerine inanmak mümkün değildir. Ermenilerle iç içe yaşayan Dersim bölgesindeki Aleviler ve de o dönemde Osmanlı yönetiminde olan Filistin’deki Yahudi azınlığı aynı sona uğramaktan korkmaktaydı. Bu da göstermektedir ki soykırımcı tehcirden herkesin haberi var idi.

Doğu Anadolu tarihinde en kara leke 1915 olaylarıdır. Söylemek gerekir ki, bu yılda bazı Ermeniler tehciri kabul etmeyerek Karahisar, Van ve Urfa’da silahlı olarak kendilerini savunmaya çalıştılar. 1918’de -Rus ordusunun Erzurum’dan çekilişi sırasında- Ermeni milisleri zulüm ve intikam cinayetleri gibi ağır suçlar işlediler. Ancak, bunlara dayanarak her şey sivil savaş olarak nitelendirmek, yani iki taraflı bir savaş olduğunu ve zayıf olan tarafın kaybettiğini ve yok olduğunu iddia etmek, bilimsellikten ve ciddiyetten uzak, saçma bir tezdir. Yahudilerin Varşova isyanı ve Almanlara karşı Rusya’yı destekleyen gerilla faaliyetlerini gerekçe göstererek, Yahudi jenosidini bir sivil savaşın “doğal” sonucu olarak açıklamak akıl ve mantığın kabul etmeyeceği bir şeydir.

Ne yazık ki Cumhuriyet kurucuları tarihi şanslarını kullanmayıp yeni bir devlet kurarken, eski devlet yönetimi sırasında meydana gelen olaylar ile gerçekçi ve açık olmadılar. Neden yakın tarih ile ilgili yeni sayfa açmadılar? Niçin doğruluğu tartışmalı konuları aydınlatmayı tercih etmediler? Bunun yanıtı oldukça basit: Genç Cumhuriyet elitinin çoğunun İttihat’çı bir geçmişi vardı. Hepsi Türk milliyetçi olan bu insanlar, bazıları savaş rejimin yaptıklarına direkt katıldılar, diğerleri de, o kuşakla dayanışma içinde bulunmaktaydı. Bir çoğu o şiddetli değişmelerden önemli maddi veya siyasi faydalar sağladılar. Milli iktisadın kurulması amacıyla, ekonomide söz sahibi ve gücü olan Rumlar ve Ermeniler ortadan kaldırıldı. Ermenilerin imhası sayesinde zenginlesen mal ve mülk sahibi olanların sayısı büyüktü.

O dönemdeki bazı aşırı Türk milliyetçileri savaş ve soykırım suçlarını inkar etmekle yetinmeyip birde, bu olaylarla övünerek iç düşman olarak gördükleri diğer grupları da sindirmeyi amaçlıyorlardı. Örneğin Koçgiri ayaklanma sırasında Kürt Alevilerine ve 1923’ten sonra asimile olmayan Kürtlere yaptıkları gibi. O zamanki Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü ve Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un bazı soysaldarwinist ve ırkçı açıklamaları aşırı Nazi söylemleri ile örtüşmekte idi.
3) Türk milliyetçilerin idealleri ve gerçekler

Türk milliyetçilerin bir bölümü İsviçre’de eğitimlerini yapmış ve de, İsviçre’yi idealize edip onu model olarak görmüşlerdir. Bir İsviçreli tarihçi olarak bu benim için ilginçtir. Şimdi Türk elitlerin söylediklerini ve yaptıklarını kendi ifade ettikleri değerler ve kavramlara göre inceleyelim. İdeal ve realite arasındaki çelişki büyüktü. Kendi hareketlerini “halkçı” olarak nitelendirmelerine rağmen, elit ve halk arasında bir uçurum vardı. Yani toptan bütün ideallerini kendilerine yabancı olan sosyal bir gerçek içinde yaşama geçirmeye çalışıyorlardı. İsviçre sistemini ve tarihi gelişmelerini tam anlayamadan, onu idealize etmişlerdi. Positivist düşünceyle, İsviçre’nin ve diğer Avrupa devletlerinin modern ve prestij sağlayan yanlarını görebildiler ve bunları algılayabildikleri kadarıyla taklit etmeye çalıştılar. Milliyetçi idealistlerin büyük bir bölümü iyi niyetli idi. Amaçları Türkiye’yi modern ve üniter bir devlet olarak görmekti. Ancak parlak hedeflere kısa yoldan ulaşabileceğine inandılar. (Aynı hatayı o dönemdeki Bolşevikler de yapmaktaydı.)

Eğitimini ve doktorasını İsviçre’de yapan Mahmut Esat Bozkurt, Eugen Huber’in ünlü İsviçre medeni hukuk yasasını olduğu gibi aynen Türk hukuk sistemine aktarmıştır. Kısa yoldan, insanları inandırmadan, onları kazanmadan, zor ve şiddet ile, köklü reformların gerçekleşmesi mümkün değildir: Bu acı gerçek özellikle Doğu Anadolu için geçerlidir. 1937 Dersim harekatı esnasında devletin sloganı, bu bölgede bir İsviçre yaratmak, Dersim’e medeniyet getirmek idi. Oysa uygulamada ise medeniyet değil, şiddet ve yıkım vardı, çünkü hedeflerin sağlam temeli, yani bölgenin tarihi ve kültürel gerçekleri entegre eden demokratik bir çerçeve hiç yoktu. Yöneticiler ilan ettikleri hedeflerinin çok uzağında kaldılar.

İsviçre tarihini ve buna göre oluşturulan siyasi sistemini benimsemiş olsalardı, o vakit Doğu Anadolu’da da modern, çoğulcu bir hukuk devleti düzeni kurmak için bu sistemin temelini oluşturan bazı ilkelerin ne denli önemli olduğunu her halde kabul ederlerdi. Bu anlamda bilinmesi gerekir ki:

  • Devleti oluşturan etnik grupların tarihi ve kültürel mirasları yok edilemez, uygun şekilde entegre edilir. Örnek vermek gerekirse, insanların anadilleri, kültürleri ve de Kürtlerin asırlarca süren özerklik tecrübeleri inkar edilemez.
  • Entegre etmek kazanmak demektir, asimile etmek değildir. Etkili ve verimli çalışan yerel yönetimler, Kürt, Ermeni ve Süryani akademik ve bilimsel kurumlar, anadilde eğitim, Kürtçe televizyon yayını gibi uygulamalar güçlü, güvenilir modern bir devletin göstergesi olur. Ülkenin iç sorunlarını sadece şiddet kullanarak bastıran bir devlet zayıftır, yani bu demektir ki devlet kendi insanlarına güven veremiyor, ikna edemiyor, inandıramıyor ve de şiddetsiz çözümler üretemiyor.

Türk siyasi gelişimi için ciddi bir engel de kendi jeostratejik önemidir. Kendi dengeleriyle ayakta duramayan bir sistem ve silahlı güçleri, Batı’nın milyarlarca dolarlık desteğiyle, kendi seyri için de normal denebilecek iç gelişmelere ve silahsız demokratik mücadelelere karşı durmaktadır. Tabi ki hepimizin dileği ve beklentisi odur ki, Batı ve özellikle Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilişkilerinde ölçünün sadece stratejik ve ekonomik çıkarları değil, siyasi, sosyal ve hukuki doğrular ve hedefler olmasıdır. Bu haftadaki Avrupa Birliği Katılım Ortaklığı Belgesi Kürt sorununu ayrıca açıklamamasına rağmen yine de asıl problemleri net şekilde göstermektedir.

Sonuç olarak kısaca şunu söyleyebiliriz: Kendi tarihi ile barışmak, yani ideoloji yapmadan serinkanlılıkla gerçekleri kabul etmek, böylece gelecek üzerinde gölge olmasına izin vermemek, Türkiye’nin iç barışı için son derece önemlidir. Tarihi gerçekler, söylediğimiz gibi: Kürtlerin kültürel ve siyasi miraslarının hiçe sayılması, Ermeni soykırımı, Türk milliyetçiliğin dinin yerini alması ve de uzlaşma kültürünün eksikliğidir. Türkiye gerçeklerini kabullenip bugünkü problemlerin çözümünü başarmak için, öncellikle kendi demokratik güçlerine güvenmek, sivil toplumu güçlendirmek, iç dinamiklerini harekete geçirmek ve de dışardan, yani Avrupa’dan gelen öneri ve eleştirileri tartışmaya açık olmak zorundadır. Bence köklü adımlar atabilmek ve yaşama geçirebilmek için Türk siyasi yaşamında tam bir kuşak değişikliği ile mümkün olacaktır. Avrupa’daki farklı siyasi kültürleri tanıyan Kürt ve Türk diasporası bu uzun vadeli demokratikleşme ve barış sürecisinde gayet önemli bir rol oynamalıdır. İnanıyorum ki milliyetçi komplekslerinden kurtulmuş bir kuşak ancak geleceğe yönelik uzun vadeli ve kararlı politikalar sürdürebilir.

KAPAT