BİR KULE ÖYKÜSÜ

Doç. Dr. ENGANOY Erol Yıldır
28.01.2006

Bir kule öyküsüdür bu …

Dinleyenlerin, yaşanılan ve kulaktan kulağa aktarılarak anlatılan olayları tıpkı kendi başlarına gelmişçesine yüreklerini burkarak dinledikleri, Habil’le Kabil’in yaşadıklarını anımsatan türden kadim bir dünya gerçeğinin farklı anlatımından başka bir şey değildir. Öykümüz ne yazık ki yazılı olarak ulaşmadı bizlere. Her dinleyenin kendinden bir parça kattığı, her duyanın kendince yeniden yorumladığı bir anlatım silsilesinden sonra, berraklığını yitirerek bulanıklaşan, kimi özel ayrıntılarından uzaklaşan o parçalanmış bütünlüğünden süzülerek günümüze ulaştı.

Yıllar öncesinde, mert olmanın erdem sayıldığı, sadakatin ve vefanın tıpkı bir inanç gibi yüreklerde kök saldığı, insanların karşılıklı konuşmalarda birbirlerini sabırla dinledikleri, anladıkları, sadaktan oka uzanan ellerin henüz topla tüfekle tanışmadıkları bir çağda, masal diyarları kadar gizemli, ucu bulutlara değen kuleler diyarı bir ülkede iki kardeş yaşarmış.

Gerçekten, kan bağıyla bağlı birbirlerinin kardeşiymiş bunlar. Yoksa sonradan oluşan ve bazıları gerçek kardeşten bile daha sıkı bağlarla birbirlerine bağlı olan o duygu kardeşliği türünden değilmiş onların ki. Üstelik bunlar birbirlerine tıpatıp benzeyen iki kardeşmiş; İkizlermiş. Öyle ki onları dünyaya getiren cefakar anaları, büyüyüp civan delikanlı olmalarını bekleyen yiğit babalarının bile ayırt edemeyeceği kadar birbirlerine benzerlermiş.

Günler hızla akarak geçmiş. İkiz kardeşler, bazen, kıvrak dansların oynandığı düğün gecelerinde, gökteki yıldızlara benzeyen o iri şehla gözleriyle kaçamak bakışlar fırlattıkları,  gülünce çevrelerine bahar esintileri sunan ceylan bakışlı genç kızlara, bazen da birlikte en güzel şölenlere gittikleri, türlü avlara çıktıkları gururlu delikanlılara, birbirlerine benzerliklerinden yararlandıkları eğlenceli şakalar yaparak geçirdikleri çocukluk yıllarını geride bırakılıp serpilip büyümüşler.

Dedik ya! Bazen anlatılanlar, anlatanların ağzından berraklığını yitirip bulanıklaşarak ulaşır sonrasına. Öykümüzün de böylesi bir akıbete uğradığını sanıyorum. Belki de anlatanın tam olarak anlatmak istememesinden dolayı “neden?” olduğunu tam bilemediğimiz bir sebepten, gerçekte kardeşler arasında olmaması gereken birtakım tatsız olaylar olmuş. Bir beden kadar birbirine yakın iki kardeş, iki ayrı alem kadar birbirine uzak düşmüşler. Artık, nazara mı geldiler! dersiniz, yoksa bir masumun ahını mı aldılar! Ne derseniz deyin. Okun yaydan çıkması gibi geri dönüşü olmayan bir ayrılık iki kardeşi birbirlerinin can düşmanı edivermiş. Tanrı kimseye yaşatmasın, ne zordur insanın sevdiği bir yürek parçasından ayrılmak! Hele, parçalanmış bir birliktelik sonunda aynı çevrede yaşamak. Her atılan adımda karşılaşmak, yüz yüze gelecek kadar yakın, nefes alışını duyacak kadar birbirlerinin yanı başında olmak ve böyle yaşamak zorunda kalmak! Ne acıdır. Kaf dağına zincirlenmiş Prometheus’un her gün kartallarca yenilendikten sonra tekrar iyileşen, dinmeyen ciğer acısı bu tür bir acıya örnek olabilir ancak!

İki kardeşin arasındaki düşmanlığa, çok uğraşmalarına rağmen bir türlü son veremeyen biçare ana ve baba da genç denilecek yaşlarda gözleri açık ölüp gitmişler. Onların cenazelerinde bile birbirlerinin yüzüne bakmamış iki kardeş. Kuleler diyarı bu ülkenin insanı hep böyle imiş. Dostlukları kadar kinleri de sınırsızmış. İki kardeş bu düşmanlık içerisinde yıllar geçirmişler.

Ülkede eski bir adet olarak evlilik yaşına gelen ve bir düşmanı olan hemen kendine bir kule dikermiş. İki kardeş de girişmişler böylesi bir işe. Her ikisi de babalarından kalan toprağın bir köşesinde kuleleri için en uygun yeri tespit etmişler. Üzerine bir kase süt döktükleri kayalıkların, sütü kıpırtısız ve düzgün olarak tuttuğu yüzeylerini yatay eksen olarak belirleyerek, kulelerini inşa ettirmişler. Aylar sonra iki kardeşe ait iki kule heybetli mi heybetli, yüksek mi yüksek birbiriyle karşılıklı yarışırcasına göğe yükselmiş. Herkes hayran olmuş bu iki kuleye. İki kardeş böylece kendi kulelerinde yaşamaya başlamışlar.

Düşman kardeşler kulelerinde yaşamaya başladıklarından sonra bir avcının avını sinsice beklemesi gibi birbirlerini de gözden kaybetmiyorlarmış. Bazen, nazire yaparcasına ve birbirlerine gözdağı verircesine kulelerinin tam tepesinden yukarıda uçan kartalları avlıyorlarmış.

Gençlik, baharda eriyen karlar gibidir, böylece günler geçmiş. Yalnızlık ise Tanrısal bir var olma biçimidir bu yüzden katlanılması kolay değildir insan için.

İki kardeş de artık sıkılmaya başlamışlar yalnızlıktan. Kardeşlerden birisi bir süre sonra ortalıktan kaybolmuş. Onu her zaman gördüğü kulede göremeyen kardeşi içten içe meraklanmış bu işe. Ama -iki kardeşin arasındaki o görülmemiş iflah olmaz düşmanlığın bezginliğiyle, onlardan yılgınlaşıp uzaklaşan- tüm yakınlarını kaybetmiş olmanın verdiği çaresizlikle, kardeşine ne olduğunu soracak birisi de yokmuş çevresinde. Böylece o da günden güne artan bir merakla bekler olmuş kardeşini.

Haftalar sonra bir seher vakti, kardeşinin -uzun zamandır duymadığı ama bir anda kendisini de mutlu çocukluk günlerine döndüren- sevinç ve neşe dolu sesiyle uyanmış. Merakla kulenin küçük mazgal penceresine koşmuş. Gördüğü manzara karşısında içinde kıskançlık, hüzün ve sevincin birbirine karıştığı tarifini yapamadığı duygular oluşmuş. Kardeşinin kaybolduğunda nerede olduğunu hemen o anda anlamış. O yalnız değilmiş artık. Ona neşe ve sevinç veren dünyalar güzeli bir eşe sahipmiş.

Hayatında sevdiği-sevildiği bir eş olursa bir kule insanı ne ister? Evli kardeş, yakın ve kardeş bir ülkeden getirdiği dil bilmez-becerili karısıyla mutlu bir hayata başlayınca, karşı kulede yaşayan kardeşini de eskisi kadar önemsemez olmuş. Aslında düşmanlıkların sürmesinde de taraflar arasında hiç kesilmeyen gizli bir iletişim hatta dayanışma vardır. Ne zaman ki düşmanınızı artık eskisi kadar önemsemez, hatta karşınızdan gelse, yanınızdan geçse bile görmezsiniz. İşte o zaman ona en büyük ve öldürücü darbeyi vurmuş olursunuz. Hem de yaptığınızın hiç farkına varamadan. İnsan böyledir işte.

Kardeşlerden yalnız yaşayan da artık dikkate alınmadığını ve önemsenmediğini hissetmeye başlamış. İçinin ta derinliklerinde yok olan kardeşliğinin gerçekten o yürek yıkan katlanılması çok zor acısını hissetmiş. Bu acı daha da kinlendirmiş kendisini. Kardeşine karşı içi, günden güne artan bir hınçla dolmaya başlamış. Kardeşinin kulesinin altındaki bahçesinde şevkle çalışmasını gördüğünde, eşine gülerek bir bakışını ya da bir anlık dokunuşunu yakaladığında, bütün bu davranışları kendisine karşı yapılan bir nazire, kıskandırma olarak algılamaya başlamış. İnsanın içine bir kere vesvese girmeye görsün, hele bu hastalıklı bir kıskançlıkla yoğrulduğunda tarlaya düşen ayrıkotları gibi büyüdükçe büyür yayıldıkça yayılır. O da günlerce düşünmüş, mutluluğuyla kendisini çatlatan kardeşine nasıl bir karşılık verebileceğini!  Sonunda aklına, çocukluk günlerinde birbirlerine olan benzerlikten yararlanarak arkadaşlarına yaptıkları o muzip şakalar gelmiş. Sonra da yapacağı işin olası sonucunu düşünmeden uygulamaya koyulmuş.

Günler sonra bir gün kardeşinin kuleden ayrılıp eşini yalnız bıraktığı bir vakitte, onunla aynı kıyafeti giyerek kardeşinin kulesine girivermiş. Aşağıda bahçede çalışan kadın bir anlam verememiş kuleye giren adamı gördüğünde! Kocasının, unuttuğu bir eşyayı almak için kuleye geri döndüğünü sanmış.

Birkaç dakika sonra kardeşinin kulesinden aldığı bir eşyayla tekrar kendi kulesine dönerek beklemeye başlamış.

Akşamüzeri kuleye dönen mutlu kardeş karısı ile birlikte yemeğini yemiş, kulesinin en tepesinde bulunan odasından keyifle çevreyi seyre koyulmuş. Gözleri bir anda kardeşinin kulesine takılmış. Önce gördüğüne bir anlam verememiş. Dikkatlice baktığında beyninden vurulmuşa dönmüş. Kardeşi de kulesinin tepesinde bir yandan elinde tuttuğu bir başörtüsünü sallayarak bir yandan da kahkahalar atarak ona doğru bakıyormuş. Serin akşam esintisinde nazlı nazlı sallanan başörtüsünü hemen tanımış, nasıl tanımasın ki karısının kenarları işlemeli beyaz düğün duvağıymış bu!

O anda türlü vesveseler yüreğine bir kor olmuş yerleşmiş. Kardeşinin, benzerliklerinden yararlanarak sonunda kendisine ve karısına en büyük kötülüğü de yaptığına karar vermiş. Sonra, eli okuna ve yayına gitmiş. Bir şimşek hızıyla çekerek fırlattığı oku karşı kuledeki kardeşinin kalbine saplanmış. Olanlardan habersiz yukarıya yanına gelen karısı da korku içinde görmüş olanları. Sonra da hiddeti hala geçmemiş kocasına o gün kulede olanları anlatmış. Kuleye girip çıktığını, ama yanına gelip kendisiyle konuşmadığını da.! Kardeş, karısının anlattıklarını dinleyince bir anlık öfkeyle öz kardeşini suçsuz yere öldürdüğü için bir kez daha yıkılmış.

Ertesi gün kadın, kocasını kulenin dibinde cansız yerde yatarken bulmuş. Zavallı adam işlediği cinayetin acısını kaldıramayarak gecenin karanlığında kulesinden atlayarak son vermiş hayatına. Kadın da ağlayarak geri dönmüş baba yurduna.

Derler ki kaybettiğimiz aynı zamanda kazancımıza dönüşür bazı zamanlarda. Uzun yıllar sonra bir genç, baba ocağına dönerek kulenin yanına bir ev inşa etmiş ve orada mutlu bir hayat sürmüş.

Bugün yolu Çeçenya’ya düşüp de Yetkali vadisinden geçenler karşılıklı inşa edilmiş, zamana direnircesine ayakta kalmış iki mahzun kule ile karşılaşırlar. Sorduklarında orada yaşayanlar “ikizlerin kulesi” onlar derler ve kendi duyduklarını yine kendi yorumlarını katarak anlatırlar. Kim bilir belki de bizimkinden başka bir öyküdür anlattıkları.

 

KAPAT