AVRUPA BİRLİĞİ GÜNEY KAFKASYA DEVLETLERİ İLİŞKİLERİ

Rovshan İbrahimov
Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararasi İlişkiler Anabilim Dalı

I. BÖLÜM

I. 1991 SONRASINDA AB’NİN AVRUPA KITASINDAKİ DIŞ POLİTİKASI VE ARAÇLARI

1. AB Ortak Dış ve Güvenlik Politikasının Oluşumu ve Amaçları

AB ile Güney Kafkasya devletleri arasındaki ilişkilerin nasıl geliştiğini anlamak için, bu kurumun dış politikasının ne olduğunu ve nasıl geliştiğini anlamak gerekmektedir. Avrupa Topluluklarına üye devletler, 1970 yılında dış ilişkiler konusunda ortak tutum oluşturulmasının gerekli olduğu konusunda görüş birliğine vardılar. O dönemde Avrupa Siyasi İşbirliği (ASİ) adında Topluluk Antlaşmalarınca düzenlenmemiş bir yapı oluşturulmuştur. Kendisine duyulan gereksinim ve önemi artınca oluşumun hukuki dayanağını oluşturmak için daha sonra Tek Senet’te aynı (Avrupa Siyasi İşbirliği) başlık altında hukuki bir düzenlemeye gidilmiştir. (1) ASİ vasıtasıyla, AT’nin dış dünya ile ilişkileri topluluklar seviyesinde düzenlenmeye ve koordine edilmeye çalışılmaktaydı. Bu yapı siyasi bir birliğin oluşturulmasının henüz öngörülmediği o dönemde, dış politika alanında da işbirliğine giderek ekonomik alandaki işbirliğini güçlendirmek amacıyla geliştirilmişti. (2)

AB’ye üye devletler, 90’ların sonlarında meydana gelen uluslararası gelişmeler sonucunda bu oluşumun bazı durumlarda daha aktif tutum sergilemesi gerektiği kararına vardılar. AB’nin ortak dış tutumunun oluşmasına ihtiyacın belirgin hale gelmesinde birkaç temel neden rol oynamıştır. 1991 yılından itibaren Soğuk Savaş’ın bitmesi ve Doğu Bloku’nun dağılmasıyla uluslararası ortamda ciddi değişimler ortaya çıkmaya başlamıştır. Daha önce, iki süper güç tarafından belirlenen ve bu iki güç arasında çıkabilecek değişik ölçekte çatışmalar doğrultusunda şekillenen bir dünya düzeni yerine, tek bir gücün hakim olduğu bir düzen ortaya çıkmaya, güvenliği tehdit eden istikrarsızlık ve çatışmalar daha çok bölgesel seviyede gözlemlenmeye başlamıştır. (3)

Avrupa Toplulukları’na üye olan Batı Avrupa devletlerinin eşgüdümdenmiş bir dış politika oluşturmaları gereksiniminin bir diğer sebebi ise, Doğu Bloku ülkelerindeki siyasal değişimin yol açacağı gelişmelerden en çok kendilerini etkileneceğini anlamasıydı. Bu değişim, hem sınır güvenliğini, hem de dolaylı olarak kurumsal derinleşmeyi olumsuz şekilde etkileme kapasitesini kendinde taşımaktaydı. (4)

Ortak dış politika ve ortak güvenlik politikasının gelişimini hızlandıran bir diğer sebep ise Almanya’nın birleşmesi olmuştur. Bu birleşme Avrupa haritasında siyasi ve ekonomik açıdan daha etkin bir devletin doğmasına yol açmış ve bu devletin Avrupa Birliği çerçevesinde dış dünyaya daha cesur adımlar atmasına imkân sağlamıştır. Tüm AB üyelerinin Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlığını kısa zaman içinde Almanya’nın ısrarıyla tanımaları buna örnek olarak verilebilir. (5)

Avrupa dış politikasının gelişmesinde rol oynayan bir başka sebep ise 1990 yılında patlak veren Körfez Krizi olmuştur. Irak’ın Kuveyt’i işgali, birliğe üye olan devletleri gelişen olaya karşı ortak tutum belirlemek durumuyla karşı karşıya bırakmıştı. (6) Avrupa Siyasi İşbirliği yapısının sağladığı araçlar, ekonomik alanda dış politika koordinasyonu ile ilgili oldukları için bu tutumu oluşturmada yetersiz kalıyordu.

Buna ek olarak Batı Avrupa devletleri, Yugoslavya’nın dağılması sonrasında ülke topraklarında alevlenen çatışmaları önlemek için ortak adımların atılmasının gerektiğini düşünmekteydiler. (7) Bu sebeplerden dolayı Şubat 1992 yılında Maastricht Antlaşması’nın kabulüyle Avrupa Toplulukları’nı oluşturan üye devletler tarafından Avrupa Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’nı oluşturacak ilkeler belirlenmiştir. Topluluk boyutu, Ortak Dış ve Güvenlik Politikası (ODGP) ve adalet ve içişleri alanlarında işbirliğini oluşturan ve AB’nin gelişimini belirleyen üç sütunlu bir yapıyı öngören Maastricht Antlaşmasın’da, dış politika konularına ikinci sütunda yer vermiştir. Bu konu birliğin kurumları dışına hükümetler arası ilişkiler kapsamına alınmıştır, yani supranasyönel boyuta taşınmamıştır. (8) Bunun anlamı dış politika konularının doğrudan AB tarafından değil, üye devletlerin bir araya gelerek alacakları kararlarla belirlenecek olmasıdır. Bu durum farklı ulusal çıkarlara sahip olan üye devletlerin belli konularda ortak tutum oluşturmasına engel olabilecekti. Görüldüğü kadarıyla AB üye devletleri dış politika konularında egemenlik haklarını bu kuruma devretmeye o sırada hazır değillerdi. Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’nın amaçları AB’nin Güney Kafkasya devletlerine yönelik Maastricht Antlaşması’yla belirlediği dış politika önceliklerine de ışık tutacaktır.

Antlaşmanın J.1 (2) maddesinde Ortak Dış ve Güvenlik Politikasının amaçları: Birliğin ortak değerlerinin, temel çıkarlarının ve bağımsızlığının korunması, eldeki bütün imkânlarla Birliğin ve ona üye olan devletlerin güvenliğinin temin edilmesi, BM Antlaşması ilkeleri, Helsinki Nihai Senedi ve Paris Şartı amaçları doğrultusunda barışın korunması ile uluslararası güvenliğin güçlendirilmesinin sağlanması, uluslararası işbirliğinin geliştirilmesi, demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve temel haklara saygının geliştirilmesi ve pekiştirilmesinin sağlanmasını içermektedir. (9)

Maastricht Antlaşması’nda yer alan amaçlardan anlaşıldığı üzere AB, mevcut uluslararası hukuk çerçevesinde hem birliğin, hem de birliğe üye olan üye devletlerin güvenliğini sağlamak ve bunun gerçekleştirilmesi için uluslararası ortamda barışın, güvenliğin ve istikrarın temin edilmesi için belirli adımların atılmasını istemektedir. İstikrarın sağlanması için gerekli adımlar arasında demokrasi, insan hakları gibi değerlerin ve piyasa ekonomisi düzeninin AB coğrafyası dışındaki bölgelerde de geliştirilmesi ve pekiştirilmesi hedeflenmekteydi. Maastricht Antlaşması’yla belirlenen bu amaçlar daha sonra 16–17 Haziran 1997’de Amsterdam Antlaşması’nda ayrı bir Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası başlığı altında yer almıştır. (10)

Söz edilen antlaşmalarla AB’nin ODGP’sinin amaçları belirginlik kazansa da, bu amaçların gerçekleştirilmesi için hangi araçların kullanılacağı netlik kazanmamıştır. ODGP amaçlarının gerçekleştirilmesi için Maastricht Antlaşması’nın J.1 (3) maddesinde üye devletler arasında sürekli bir işbirliğinin geliştirilmesi ve bu devletlerin ortak çıkarların korunabilmesi için ortak eylemde bulunma gerekliliği dış ilişkilerde ortak tutumu zedeleyecek herhangi bir hareketten kaçınma vaadinde bulunmuşlardır. AB Konseyi üye devletlerin bu kabul edilen amaçlara uymalarını sağlayacaktır. (12)

Antlaşmalarda yer alan bu düzenlemeler, AB’ye üye devletlerin ortak bir tutum sergilemesi gerektiğini ortaya koymuş olsalar da, bunun hangi durumlarda ve ne gibi araçların kullanılmasıyla sağlanacağı konusuna bir açıklık getirmemektedir. Aslında ODGP’nin araçları daha sonra Merkezi ve Doğu Avrupa Ülkeleri (MDAÜ) ve Batı Balkanlar ülkeleriyle ilişkileri incelerken göreceğimiz gibi, belirli bir gelişim sürecinden geçerek nihai hallerine ulaşmaktadır. AB ODGP’sini somut olaylarda sınayarak ortaya çıkan eksikliklerin giderilmesi ile yürütmeye çalışılmıştır. Örneğin, o dönemde patlak veren Yugoslavya krizi ile ODGP’nin eksik yönleri ortaya çıkmıştır. Kriz, AB’ye üye devletler arasında eşgüdümün olmadığını, aynı zamanda ODGP’nin erken uyarı ve çatışma önleme mekanizmalarının eksikliklerini ortaya koymuştur. (13)

ODGP’deki bu ve diğer eksikliklerin kısmi da olsa giderilmesi için Batı Avrupa Birliği’ne üye olan devletlerin Dışişleri ve Savunma Bakanları harekete geçerek 19 Haziran 1992 tarihinde Bonn yakınlarındaki Petersberg şehrinde toplanmışlardır. Bu toplantıda AB, “Petersberg görevleri” olarak bilinen bazı görevler belirlemiştir. Buna göre, Batı Avrupa Birliği’ne (BAB) insani görevler, barışı koruma operasyonları, kriz yönetimi ve bu bağlamlarda gerekli olduğu takdirde güç kullanımı gibi eylemsel roller verilmiştir. (14) Bu görevlerin gerçekleştirilmesi için muhtemel operasyonlarda kullanılacak güçlerin oluşturulması, üye devletlerin katkılarının belirlenmesi ve çok uluslu güçlerin BAB komutasında kullanılması gibi organizasyonlar için Brüksel’de bir planlama komitesinin kurulması kararlaştırılmıştır. (15) Bu kararla AB dış politika ve güvenlik politikası amaçlarının gerçekleştirilmesi için BAB’a bazı görevler vermiştir. Bununla BAB, AB’nin ODGP’sinin araçlarından birine dönüşmüştür. AB’nin barışın sürdürülmesi ve insani görevler konusunda sorumluluğu artırılmıştır. Aslında yeni düzenlemelerle ortak stratejik çerçevenin oluşturulması ve ABD’nin etkin olduğu NATO dışında etkili bir güvenlik ve savunma politikasının geliştirilmesi öngörülmekteydi. (16) Bunu sağlamak için Köln Zirvesi’nde BAB ile AB arasında entegrasyonun tamamlanmasına karar verilmiştir. BAB’ın üstlendiği “Petersberg görevleri” AB kapsamına alınmıştır. Köln’de alınan kararlar 10–11 Aralık 1999’ta gerçekleşen Helsinki Zirvesi’nde daha da geliştirilmiştir. Bu zirvede Ortak Güvenlik ve Savunma Politikasıyla ilgili bazı önemli kararlar alınmıştır. İlk olarak, “Petersberg görevleri” kapsamında, AB’ye üye devletlerin katılımlarıyla 2003 yılına kadar 50–60 bin kişilik bir güçten oluşacak, 60 gün içersinde bütün hazırlıklarını tamamlayabilecek ve 2 yıllık bir süre için görev üstlenebilecek bir “Acil Müdahale Gücü’”nün oluşturulması
öngörülmüştür. Bu güç “Petersberg görevleri” doğrultusunda görev yapacaktı. (17)

Merkezi Strasbourg’da olan “Acil Müdahale Gücü’nde” Belçika, Fransa, Almanya, İspanya ve Lüksemburg’dan askerler görev yapmaktadır. Acil Müdahale Gücü daha önce Bosna-Hersek’te, Kosova’da ve 9 Ağustos 2004 ile 11 Şubat 2005 tarihleri arasında Afganistan’da görev yapmıştır. (18) Bunun dışında, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası (AGSP) konusunda işbirliği ve eşgüdüm sağlamak için Siyaset ve Güvenlik Komitesi, Askeri Komite ve Askeri Personel Biriminin oluşturulması öngörülmüştür. (19) Helsinki Zirvesi’nde Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası çerçevesinde askeri ve diplomatik girişimler, insani yardımlar, ekonomik yaptırımlar gibi araçlarla kriz yönetimi imkanlarının geliştirilmesi konusunda önemli adımlar atılmıştır. Buna göre NATO ile AB’nin faaliyet alanları arasında kesin bir ayrım yapılmış ve AB’nin kendi içinde kararlar alarak, tek başına uluslararası krizlere karşı askeri operasyonlara katılımı söz konusu hale gelmiştir. NATO ise bir ‘kolektif savunma’ örgütü olarak varlığını sürdürmeye devam edecektir. (20)

Bütün bu düzenlemelere rağmen konumuz gereği daha sonra incelenecek olan Kosova sorununda görüldüğü gibi AB ortak tutum ve eylem sergilenmesinde yetersiz kalmıştır ve bu sorunun çözülmesinde ABD önderliğindeki NATO’ya bağımlı kalmıştır. AB amaçlarının gerçekleştirilmesi için ABD ve NATO’nun yardımına ihtiyaç duymuştur. Yalnız bu işbirliği çerçevesinde AB üye devletlerinin arasındaki eşgüdüm eksikliğinin telafisi sağlanılmıştır.

2. ODGP’deki Eksikliklerin Giderilmesi Amacıyla Atılan Adımlar

ODGP’nin geliştirilmesi ve eksiklerinin giderilmesi için atılan önemli adımlardan biri, karar verme mekanizmasının hükümetlerarası olmasından kaynaklanan eşgüdüm eksikliğinin giderilmesini amaçlayan Yüksek Temsilciliğin, Amsterdam Antlaşmasıyla (Amsterdam Antlaşması 18. maddesi) kurulması olmuştur. (21) ODGP’ye itibar kazandırmak amacıyla Batı Avrupa Birliği Genel Sekreteri ve NATO eski Genel Sekreteri Javier Solana Yüksek Temsilcilik görevine atanmıştır. (22) Yüksek Temsilci Javier Solana’nın AB’nin dış politikasının oluşmasında en ciddi katkısı 20 Haziran 2003’te Selanik’te sunduğu “Daha İyi bir Dünyada Güvenli bir Avrupa” başlıklı Strateji Belgesinin hazırlanması olmuştur. Bu belgede, AB dış politikasının daha etkin şekilde gerçekleştirilmesi ve uluslararası istikrar ve güvenliğe daha fazla katkıda bulunulması amacıyla bazı öneriler sunulmaktadır. Belgede, öncelikle AB uluslararası ilişkilerde bir aktör olarak tanımlanmakta ve bu şekilde uluslararası güvenliğe katkı sağlanması gerekliliği vurgulanmaktadır. Belgede uluslararası güvenliğe tehdit olarak bölgesel çatışmalar, yoksulluk, açlık, bulaşıcı hastalıklar, sığınmacılar, göçler, yolsuzluk, iklim değişikliği ve enerji bağımlılığı gösterilmiştir. Toprak bütünlüğüne yönelik saldırılardan daha ziyade, bu tür tehlikeler AB’nin güvenliğine yönelik tehditler olarak algılanmıştır. Bunlarla beraber güvenlik tehdidi olarak terörizm, kitle imha silahlarının yayılması, bölgesel çatışmalar, çöken devletler ve organize suçlar kabul
edilmektedir. (23)

Belge’nin ikinci bölümünde tehditlere karşı AB’nin geliştirmesi gereken tedbirler ele alınmaktadır. Günümüz tehditlerinin dinamikliği ve yayılma özellikleri nedeniyle AB’nin geleneksel savunma doktrininin ötesinde bir güvenlik stratejisinin geliştirilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Bunun için tehditlere karşı ilk savunma hattının kendi sınırların ötesinde çekilmesi gerekliliğine işaret edilerek bir tür önleyici politika önerilmektedir. Belgede bu tür önlemlerin sadece askeri tedbirlerden ibaret olamayacağı ve farklı araçlarla birlikte kullanılması gereğine işaret edilmektedir.
Belgenin son bölümünde dikkat çekilen hususların başında AB’nin daha aktif dış, savunma ve güvenlik politikaları takip etmesinin gerekliliği gösterilmektedir. Aynı zamanda uluslararası sistemin önemli aktörlerinden olan ABD, Rusya, Çin ve Hindistan gibi devletlerle belli konularda işbirliğinin geliştirilmesinin zaruretinden söz edilmektedir. (24)

AB’nin ODGP konusunda attığı sonraki adımlar da, üye devletler arası eşgüdümün geliştirilmesi bağlaında gerçekleşçiştir. 1999’da Köln AB Zirvesi’nde güvenlik alanındaki esaslar sistematik hale getirilmiştir. Bu antlaşmayla, AB’nin ortak dış politika ve ortak güvenlik politikasının oluşturulması açısından getirilen bir diğer yenilik ise Siyasi ve Güvenlik Komitesi’nin kurulması olmuştur. Bu komite çerçevesinde Brüksel’de görevde bulunan elçilerin haftada iki kez bir araya gelerek,
ODGP ile ilgili gelişmeleri ve uygulamaları değerlendirmesi öngörülmüştür. (25)

Konuyla ilgili önemli gelişmelerden biri de 2004’te AB’ye üye devletlerin Avrupa Anayasası taslağını imzalamasıdır. Her ne kadar Anayasa yürürlüğe girmemiş ve Fransa ile Hollanda’da yapılan halk oylamasında reddedilmişse de, bu Anayasa’da yer alan ilgili maddeler ODGP’nin gelecekteki evrimine ışık tutmaktadır. Anayasa’ya göre, Yüksek Temsilcilik kurumunun yerini Dışişleri Bakanlığı alacaktır. Bunun dışında Konsey Sekreterliği, Komisyon ve üye devletlerden katılan resmi görevlilerin bir araya gelmesiyle bir Dış Eylem Kurumu’nun oluşturulması düşünülmüştür. En önemli yeniliklerden biri ise bir kereye mahsus olmak üzere iki buçuk yıl süreyle görev yapan bir AB Başkanı’nın seçilmesidir. Yürürlüğe girecek bu yeniliklerle ODGP, hükümetlerarası bir yapıdan belli ölçüde supranasyönel bir biçime dönüşecektir. (26)

Anayasa taslağının onaylanması aşamasında sorunların ortaya çıkmasıyla, AB’nin ODGP’nin gelişimi konusunda gelinen durumu söyle özetlenebilir: Supranasyönel nitelik kazanamayan bu politika, daha çok AB’ye üye devletlerin değişik konularda kendi aralarında ortak karar alabilme kabiliyetine bağımlı durumdadır. AB’nin dış politika ve güvenlik sorunları (Yugoslavya’nın dağılması, Irak’a Amerikan müdahalesi) konusunda varlık gösterememesi, askeri kapasitesinin eksikliğinden daha çok, bu gücün ortak siyasi iradesinin bulunmamasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca AB’nin etkin bir dış ve savunma politikası yürütememesinde kriz yönetimi için gereken altyapının yetersizliği, üye devletler arasında ortak irade eksikliği ve kurumsal mekanizmaların yeterince etkin olamaması gibi engeller bulunmaktadır. (27)

Bu eksiklikler, ODGP’nin AB tarafından somut koşullar altında uygulanması esnasında giderilmeye çalışılmıştır. Bulunan çözümler ODGP’nin uygulandığı bölgelere göre farklılıklar göstermiştir. Bu durumda ilk olarak AB’nin Merkezi ve Doğu Avrupa Ülkeleri (28) (MDAÜ) ile ilgili dış politikası, bu politikanın başarı düzeyinin değerlendirilmesi ve ODGP’nin bu bölgenin öznel koşullarına uyarlanması tecrübesinin incelenmesi Doğu Bloku’ndan ayrılan Güney Kafkasya devletlerinin AB ile ilişkilerinin çözümlenmesine ışık tutacak niteliktedir.

3. AB’nin Merkezi ve Doğu Avrupa Ülkeleriyle İlişkileri

3.1 AB’nin Bölge Ülkelerine Yönelik Dış Politikasının Gelişimi

1980’lı yılların ortalarına kadar AT ile Doğu Bloku devletleri arasında ilişkiler yok denecek kadar azdı. Brejnev döneminde Sovyetler Birliği Avrupa Toplulukları’nı resmen tanımayı reddetmişti. 1980 yılında Topluluklarla Genel Ticaret Antlaşması imzalayan Romanya dışında, hiçbir Doğu Avrupa devleti Avrupa Toplulukları’yla ilişkide bulunmamıştır. Gorbaçov’un iktidara gelmesiyle taraflar arasında ilişkiler için zemin oluşmaya başladı. Avrupa Toplulukları ile Doğu Bloku’nun ekonomik birliğini temsil eden COMECON Haziran 1988’de karşılıklı olarak tanımış, aynı zamanda COMECON’a üye devletlerin Topluluklarla ilişkiler geliştirmesi için olanak sağlanmıştır. AT ile ilk Ticari ve İşbirliği Antlaşmasını Macaristan imzalamıştır. Daha sonra benzeri antlaşmaları Aralık 1989’da Polonya, Nisan 1990’da Sovyetler Birliği, Kasım 1990’da Çekoslovakya ve Bulgaristan, Mart
1991’de ise Romanya imzalamıştır. (29)

Doğu Bloku’nda gelişen değişimleri ve Bloğa taraf olan devletlerle ilişkilerin hangi yönde gelişeceğini tartışmak için Kasım 1989’da Fransa’nın teklifi üzerine Paris’te Avrupa Toplulukları Hükümet ve Devlet Başkanlarının katıldığı gayri resmi bir Zirve düzenlenmiştir. Bu Zirve’de, Merkezi ve Doğu Avrupa Ülkeleri’nde (MDAÜ) gelişen reformların ve serbest piyasa ekonomisine geçişin hızlandırılmasına AT olarak yardımda bulunulmasına karar verilmiştir. AT bu amacı gerçekleştirmek için Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın (AİKB) kurulmasını karar almıştır. (30)

MDAÜ’de gerçekleşen reformların desteklenmesi amacıyla yapılan bir diğer girişim ise, Polonya ve Macaristan’a ekonomik yardım sağlanmasını öngören 3906/89 No’lu Konsey Tüzüğü ve PHARE (31) Programı idi ve 18 Aralık 1989’da yürürlüğe girdi. PHARE Programı’nın ortaya çıkışını AB’nin değişim sürecinde bulunan Doğu Avrupa’ya yönelik ilk tepki şeklinde değerlendirmek mümkündür. Doğu Bloku’nun çöküşünden sonra reform sürecine girmiş olan devletlere yönelik hangi stratejinin uygulanacağı konusunda kararsız olan AB üyeleri, bu değişimlere yönelik duyarlılık sergilenmesi ve AB çerçevesinde ortak bir yanıt verme zaruretini iyi anlıyorlardı. MDAÜ’ye yönelik hangi politikaların izleneceği konusunda net bir vizyonu olmayan AB’nin, bu bölgede gelişen olaylara kayıtsız kalması mümkün değildi. Nitekim bu konuda MDAÜ’de demokrasiye ve piyasa ekonomisine geçişte bu programın uygulanması ve projelerin desteklenmesi amacıyla AİKB’nin kurulması önem arz ediyordu. PHARE Programı’nın taraf devletlerin demokrasiye ve piyasa ekonomisine geçişlerinde bir destek programı olması öngörülmüşse de, daha sonra bu mali ve teknik yardım mekanizması ileride AB’ye tam üyelik için
başvuran devletlerin katılıma hazır hale getirilmesi için büyük önem kazanmıştır. (32)

AT ilk zamanlarda bu ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesine daha temkinli yaklaşmış ve ilk başta sadece ekonomik ilişkilerin geliştirilmesini öngören Orta Avrupa Girişimi, Tuna İşbirliği gibi mekanizmalar geliştirmiştir. Fakat doksanların başında Doğu Bloku’nun ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla ve 1992 yılında AB’nin kendi Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’nı oluşturmasıyla bu bölgeye yönelik daha aktif bir politika yürütmeye karar verilmiştir. AB, sınır komşusu olan bu devletleri demokratikleşme ve piyasa ekonomisine geçiş sürecinde destekleyeceğini beyan etmiştir. (33)

3.2 AB’nin MDAÜ Kaynaklı Tehdit Algısı

AB’de, MDAÜ bölgesinde reformların desteklenmesi için sadece ekonomik araçların yeterli olamayacağı yönünde endişeler oluşmaya başlamıştı. Bu endişeler bölge ülkelerini (MDAÜ) etkileyen iç ve dış dinamiklerden kaynaklanmaktaydı. AB’nin MDAÜ’de reformları desteklemekte başarısız olması sonucu çıkabilecek politik ve ekonomik istikrarsızlıklar, birliğin güvenliğini tehdit edebilecek mevzubahis iç dinamikleri oluşturmaktadır. Her ne kadar bu sorun öncelikle MDAÜ içindeki bir devletin kendi düzenini doğrudan ilgilendiriyorsa da, iç istikrarsızlıktan gelen tehdit sınırları aşarak, komşuları da etkileyebilme kapasitesindedir. Bu tür bir istikrarsızlığın bir kaç devlette aynı anda oluşması halinde durum daha da feci
noktalara gelebilecekti. (34)

Reformların başarısızlığıyla oluşan istikrarsızlık hali, ülkeleri ekonomik kargaşa ve politik anarşiye sürükleyebilir, bunun sonucu da saldırgan aşırı milliyetçilik, militanlık, ekonomik kriz ve hatta dış müdahale gibi istenmeyen durumlar ortaya çıkabilirdi. Başarısızlıktan etkilenen ülke vatandaşları hayal kırıklığı yaşayarak, seçilen demokratik hükümetlerin yerine, daha otoriter ve milliyetçi yöneticilere yönelip, kendi oylarını otoriter veya milliyetçi yöneticilere verebilirlerdi. Bunun sonucu istikrarı tehdit edebilecek bir diğer durum, yani etnik çatışmalar da ateşlenebilirdi. (35)Örneğin, Romanya ile Bulgaristan arasındaki Güney Dobruca sorununda olduğu gibi. 1990’ların başlarında Romanya Bulgaristan’ın bir arazi parçası olan Güney Dobruca üzerinde hak ileri sürmeye başlamıştır. Doğu Bloku’nun ortadan kalktığı koşullarda bu talepler iki devlet arasında sıcak çatışmanın yaşanabileceği kaygıları oluşturmuştu. Bu gibi durumlar sıcak çatışmaların Yugoslavya dışına da sıçraması ihtimalini gündeme getirmekteydi. Ne var ki AB’nin müdahalesiyle iki devlet kendi sınırları dahilinde yaşayan azınlıklara geniş haklar tanıyınca, sıcak çatışmayı önlemek mümkün olmuştur. (36)

Dış etken olarak, Rusya’nın dış politika niyetlerinden kaynaklanabilecek sorunlardan bahsetmek mümkündür. 1991’in Ağustos ve Aralık ayları arasında gelişen olayların sonucunda Sovyetler Birliği dağılınca, bu devletin bulunduğu mekan üzerinde istikrarsızlık durumu hakim oldu. Yeni oluşan devletlerde istikrarsızlıktan yararlanan milliyetçi yönetimler iş başına gelerek, var olan durumu daha da karmaşık hale getirmekteydi. Eski gücünü kaybetmeyi sindiremeyen Rusya, yeni bağımsızlığını ilan etmiş devletleri kendi “yakın çevresi” olarak ilan etmiş, bu coğrafyada etkisini sürdürmeye çalışmıştır. Şubat 1993’de kabul edilen bu politika, Rusya’nın “Monroe Doktrini” olarak kabul edilmektedir. Buna göre, Sovyetler Birliği’nden ayrılan yeni bağımsız devletler bu ülkenin ekonomik ve güvenlik açılarından yaşamsal çıkar alanı olarak ilan edilmiş ve Rusya buradaki gelişmeleri denetlemeyi öngörmüştür. (37) Rusya bu politikayla kendi devleti dışında Rusların ve eski Sovyetler Birliği’nin dış sınırlarının korunmasını temel dış politika amacı olarak beyan etmiştir. Rus askeri üsleri o sırada birçok eski Sovyet cumhuriyetinde konuşlanmıştı ve ülkelerin müdahil olduğu iç ve dış çatışmalarında kendine biçtikleri rolleri vardı. (38)

Rusya’nın bu politikası eski Varşova Paktı üyesi olan MDAÜ devletlerini de tehdit altında bırakmaktaydı ki bu da AB’nin güvenliğini doğrudan etkileyecekti. MDAÜ’deki AB güvenliğine etkisi olan iç ve dış tehditler, bu ülkelerin hem bu kurumla (AB), hem de NATO ile tam üyelik sürecinin başlatılmasının gerekliliğini ortaya koymuştur. (39) Bunun esas sebebi olarak MDAÜ’nün yeniden Rusya’nın etkisi altına girmesini engellemek ve o zaman için en etkin araç olarak kabul edilen NATO vasıtasıyla bu ülkeleri kısa zaman içinde Avrupa’nın politik ve ekonomik alanına katmak arzusudur. Bu dönemde bu ülkelerin bazılarının arazisinde hala Rus askeri üsleri bulunmaktaydı ve bunların çekilmesi ancak 1994’te tamamlanacaktı. (40)

MDAÜ bölgesine yönelik dış politika amaçlarının gerçekleştirilmesinde başarısız olabileceğinden endişelenen AB, bu ülkelerin reform süreçlerine devam etmelerini teşvik etmek için yeni arayışlara girmiştir. AB reformları başarılı bir şekilde tamamlamaları durumunda bu ülkelere kuruma tam üyelik vaadi verilmesini sorunun çözümü olarak görmüştür. Bunun sonucunda, 22 Haziran 1993’de gerçekleşen Kopenhag Zirvesi’nde kabul edilen kararlarla MDAÜ’nün AB ile bütünleşmesi süreci başlamış oldu. Böylece MDAÜ’ye yönelik koşullu entegrasyon politikası Birliğin dış politikasının temel aracı olmuştur. (41) Nitekim Aralık 1995’teki Madrid Zirvesi’nde Avrupa Konseyi bildirisinde bu genişleme hakkında: “Avrupa kıtasında istikrar ve güvenliği sağlayacaktır ve hem aday devletler, hem de Birliğe üye devletler açısından ekonomik büyüme ve genel refah düzeyinin yükseltilmesi için yeni ufuklar açacaktır” (42) açıklaması yapılmıştı.

Aralık 1994’de Essen Zirvesi’nde bütünleşme sürecine girmiş devletlere yönelik “katılım öncesi stratejisi” kabul edilmiştir. Bu strateji üç temel unsurdan ibaretti. Stratejinin hukuki temelini Avrupa Antlaşmaları oluşturuyor. İkinci temeli mali ve teknik yardımı sağlamasını temin eden PHARE programıdır. Üçüncü temeli ise, hem üye, hem de aday devletleri bir araya getirecek olan “yapısal diyalog” forumu oluşturuyor. ‘Katılım öncesi stratejisinin’ temel amacı MDAÜ’yü AB’deki Ortak Pazar şartlarına hazırlamaktır. Bu yıldan itibaren MDAÜ devletleri AB’ye tam üyelik başvurularını gerçekleştirmeye başlamışlardı. (43) Bu şekilde on eski sosyalist ülke, Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Slovenya, Bulgaristan, Romanya ve üç eski Sovyet Baltık Cumhuriyeti olan Estonya, Letonya ve Litvanya bu kuruma üyelik hakkı kazanmışlardı. Yugoslavya’nın dağılmasından sonra ortaya çıkan devletler içinse, Slovenya dışında katılım sürecinin açılmasının ancak kanlı çatışmaların sona ermesi sonrasında mümkün olabileceği ortaya çıkmıştır. (44)

3.3 AB’nin Yeni Araçları: Katılım Öncesi Stratejisi ve Avrupa Antlaşmaları

Yukarıda da söz edildiği gibi, Aralık 1994 yılında AB Komisyonu’nun teklifleri üzerine, aday devletler için çok sayıda konuyu içeren bir ön katılım stratejisi oluşturulmuştur. Daha önce hiçbir genişleme sürecinde kurum tarafından bu tür bir strateji uygulanmamıştır. Bu yüzden bu girişim beşinci genişlemeye özgü bir teşebbüstür. Bunu izahını bir kaç şeklinde ifade etmek mümkündür. AB Maastricht Antlaşması’yla ilk defa olarak ODGP oluşturmaya çalışmaktaydı ve o dönemde bu ortak politikanın öncelikli konusu MDAÜ’ye yönelik genişleme süreci idi. Diğer bir sebep ise, genişleme sürecinin genellikle eski Doğu Bloku devletlerini kapsamasıydı ve AB tarihi boyunca ilk defa olarak farklı bir politik ve ekonomik sistemde bulunan devletleri üyeliğe kabul etmeye hazırlanıyordu. Bu devletlerin en kısa sürede ve en sancısız şekilde demokrasi ve daha önemlisi piyasa ekonomisine geçişini sağlamak gerekiyordu. Bu konuda MDAÜ için ayrı bir strateji oluşturulmasının gerekliliği ortaya çıkmıştır ki bu da katılım öncesi stratejidir.

Bir diğer önemli husus ise, AB ilk defa bu sayıda devleti kendi saflarına dahil edecekti. 1992’den sonra üye sayısı 15’e ulaşan kurum, son genişlemeyle neredeyse bir o kadar da yeni üye kabul etmeye hazırlanmak için belli bir sürenin gerektiğine inanmaktaydı. Diğer taraftan, MDAÜ’ye tam üyelik yolunun açılmaması, bu ülkeleri kaos ve istikrarsızlık sürecine itebilir ve kendisi de istikrarsız bir halde bulunan Rusya’nın etki alanına yeniden düşürebilir ve sonuçlarını kestirmesi oldukça zor bir sürece sürükleyebilirdi.

Bu sebeplerin ışığında, Temmuz 1994 tarihli Avrupa Komisyonu tarafından yayınlanan raporda, MDAÜ’nün Ortak Pazara entegrasyonunu ve AB kurumlarıyla çok taraflı yapısal diyalogu sağlamaya yönelik bir katılım öncesi stratejisi takdim edildi. (45) Katılım öncesi stratejisi beş alanda gerçekleştirilecek girişimler üzerinde oluşturulmuştur. Bu alanlar yapısal ilişkilerin güçlendirilmesi, bütünleşme süreci için hukuki altyapının oluşturulması, ticari ilişkilerin geliştirilmesi, enerji, ulaşım ve çevre gibi alanlarda işbirliğinin teşvik edilmesi, bütünleşme süreci ve reformlar için yardımdır. Bütün bu yardımların PHARE Programı çerçevesinde gerçekleştirilmesi öngörülmüştür. (46)

Bu strateji doğrultusunda aday devletler tarafından Ortak Pazar müktesebatına uyum sağlanması öngörülmekteydi. Buna göre, Komisyon tarafından farklı alanlarda hangi hukuki düzenlemelere uyum sağlanması ve politikaların uygulanması gerektiğini içeren ve Beyaz Kitap diye bilinen detaylı bir belge hazırlandı ve Haziran 1995’te gerçekleşen Cannes Zirvesi’nde sunuldu. (47) Beyaz Kitap’ta aday devletlerin Ortak Pazar’la ilgili olarak çeşitli alanlarda hukuksal düzenlemelere uyum sağlamaları için atmaları gereken adımlar ayrıntılı bir biçimde işlenmiştir. Raporda belirtilen alanlar: ekonomik ve mali işler, sanayi, rekabet, sosyal ilişkiler, tarım, nakliyat, görsel-işitsel medya, çevre, telekomünikasyon, ortak pazar ve mali hizmetler, enerji, gümrükler ve dolaylı vergilendirme, tüketiciyi korumadır. Beyaz Kitap aday ülkelere Ortak Pazar’ın kurallarına uyum sağlanması yolunda bir harita olarak hazırlanmıştır. Hukuksal bir boyutu olmasa da ve tam üyelik için herhangi bir takvim getirmese de, aday devletlerin gerçekleştirmesi gereken işlemlerin neler olduğunu anlamaları için büyük önem kazanmıştır. (48)

Katılım öncesi stratejisinin bir diğer önemli hususu, MDAÜ ile AB kurumları arasında yapısal ilişkiler ve diyalogun Konsey bünyesinde farklı düzeylerde sürdürülme kararını içermesidir. Diğer bir deyişle, bu strateji ile Beyaz Kitap’la öngörülen ve MDAÜ ile AB arasında teknik konularda uyum sürecin başlarında tamamlanıyor ve diğer bir aşamaya geçerek taraflar arasında siyasi ilişkilerin geliştirilmesini amaçlanıyor ve bu konuda kararlılık sergileniyordu. (49)

Ön katılım sürecinin sonunda AB MDAÜ ile genişleme sürecinin mantıklı bir devamı olarak Avrupa Anlaşmaları’nı imzalama aşamasına geçmiştir. AB’nin Güney Kafkasya devletleriyle ilişkilerinin hukuki altyapısının farklılığını anlamak için bu yeni antlaşma türü konusunda daha etraflı bilgi vermekte yarar vardır. Avrupa Anlaşmaları, iki taraf arasında imzalanan ve özel nitelik taşıyan antlaşmalardır. Bunların esası aday devletleri insan haklarına, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve pazar ekonomisine geçiş gibi ilkeler çerçevesinde AB üyeliğine hazırlamaktır. (50) AB ile ilişkilerde bu aşamada Avrupa Anlaşmaları’nda MDAÜ için öngörülen unsurlar aynıdır ve aşağıdaki şekilde belirlenmiştir: siyasi ilişkileri geliştirecek taraflar arasında ortaklığı pekiştirecek ikili ya da çok taraflı danışma ortamının oluşması, AB ile aday devletleri arasında ticaretin geliştirilmesi için serbest ticaret alanının oluşturulması, taraflar arasında ekonomik, kültürel, sosyal ve mali alanlarda ilişkilerin geliştirilmesi ve fikri mülkiyet ve rekabet konuları dahil mevzuat konusunda uyumun sağlanmasıdır. (51)

Ortaklık ilişkisini öngören Avrupa Anlaşmaları’nın temel özelliği, imzalayan taraflar arasındaki karşılıklı hak ve yükümlülükleri, ortak faaliyetler ve özel girişimleri belirlemesidir. AB ile MDAÜ arasında imzalanan Ticaret ve İşbirliği Anlaşmalarından çok daha ileri amaçlar içeren Avrupa Anlaşmaları, ortaklık süreci sonunda aday devletler için tam üyelik öngörmektedir. Anlaşmalara göre, sonunda sanayi ürünleri için serbest ticaret bölgesinin oluşturulmasını öngören 10 yıllık geçiş dönemi belirlenmiştir. Bu dönem AB tarafından MDAÜ’ye en çok gözetilen ulus statüsü tanınması, aşamalı liberalleşmenin ve ortaklık taraflarının lehine bazı ayrıcalıkların tanınmasını içerecektir. Özellikle tekstil, tarım ürünleri, kömür ve çelik gibi “hassas” malların ticaretinin liberalleştirilmesi, antlaşmalara eklenmiş protokollerle belirlenmektedir. (52)

Ön katılım stratejisinin ve Avrupa Anlaşmaları’nda öngörülen amaçların gerçekleştirilmesinde uygulanan en önemli araç PHARE Programı’dır. Konumuz açısından büyük önem arz eden ve yine Güney Kafkasya bölgesine yönelik uygulanan diğer programlarla kıyaslama imkanını sağlamak için, bu programa burada değinmek gerekmektedir.

3.4 PHARE Programı

Daha önce de söz edildiği gibi PHARE Programı Avrupa Birliği tarafından finanse edilen üç ön katılım aracından biri olarak kabul edilmektedir ve MDAÜ adaylarına AB’ye katılım sürecinde yardım sağlamaktadır. PHARE Programı’nın AB’nin MDAÜ’ye tam üyelik sürecinde uyguladığı en etkin mekanizmalardan birine dönüştüğünü söylemek mümkündür. Zamanla değişen öncelikler doğrultusunda PHARE Programı’nın fonksiyonları da değişmektedir. Bu da programın değişimlere uyum açısından duyarlılık derecesinin yüksek olduğunu göstermektedir. PHARE Programı sadece Doğu Avrupa’daki değişime bir yanıt olmakla kalmadı. Bu program çerçevesinde verilecek yardımlar reform programlarının uygulanması şartına bağlandığı için, reformları daha başarılı şekilde gerçekleştiren devletler daha çok kaynak sağlama imkanı buluyorlardı. Bu nedenle devletler, geçiş sürecinden daha büyük pay almak için reformları hızlandırmaya çalışmaktaydılar, bu da AB’nin de işine yarıyordu. (53)

İlk önce Polonya ve Macaristan’a yardım amacıyla 1989’da başlatılan bu programa daha sonra sekiz ülke daha katılmıştır. Bunlar AB’ye aday olan Çek Cumhuriyeti, Estonya, Litvanya, Letonya, Slovakya, Slovenya, Bulgaristan ve Romanya’dır. 2000 yılına kadar aynı programdan Batı Balkanlar grubuna dahil ettiğimiz Arnavutluk, Bosna-Hersek ve Makedonya gibi devletler de yararlanmaktaydılar. Bu ülkeler 2001 yılından itibaren PHARE’den alınarak bu programa benzer olan ama üyelik amacı öngörmeyen CARDS Programı’na alınmıştır. (54)

PHARE Programı çerçevesinde ilk başta esas itibariyle danışmanlık, know- how transferi, teknik yardım, müteahhitlik ve mühendislik hizmetleri, donanım ve malzeme temini gibi alanlarda teknik ve mali yardımlar sunulmaktaydı. PHARE öncelikle bir teknik yardım programı olduğu için, açılan ihaleler de genelde uzmanlık, danışmanlık, bilgi aktarımı, fizibilite çalışmalarına yönelik etütler, sağlık hizmetlerinin yeniden yapılanması, tarımda reforma destek, telekomünikasyon sektöründe çalışacak personelin yetiştirilmesi gibi alanlarda gerçekleşmektedir. (55)

1990–1994 bütçesi 4.2 milyar Euro olan PHARE, (56) 1993 yılında Kopenhag Zirvesi’nde MDAÜ’ye tam katılım süreci başladığı zaman, amaçlarını yeniden gözden geçirerek, sadece piyasa ekonomisine geçişte kullanılan bir mali araç olmaktan çıkarılarak, daha geniş iktisadi reform, politik alanda yeniden yapılanma ve demokrasi gibi konuları da kapsamına alarak, bu alanlarda da aday ülkeleri destekleyen bir araca dönüşmüştür. (57) 1997 yılında Lüksemburg Zirvesi sonrası PHARE Programı tümüyle “ön katılım süreci” aracına dönüşmüştür. Bununla aday devletlerin Katılım Ortaklığı Stratejisi çerçevesinde birlik müktesebatına uyum sağlamasını öngören Ulusal Programların oluşturulmasında ve bu programların gerçekleştirilmesinde gereken yardımı sağlamaktaydı. Bu andan itibaren PHARE Programı kamu yönetiminin ve kurumların AB içinde etkin bir şekilde çalışmalarının sağlanması için güçlendirilmelerini, acquis communautaire’e uyum, ekonomik ve sosyal desteğin temin edilmesini öngörmektedir. (58)

Bu andan itibaren PHARE Program çerçevesinde iki öncelik belirginleşmiştir: Gereken kurumların oluşturulması (PHARE’nin bütçesinin % 30’u buna harcanmakta) ve mali yatırımlar (kalan % 70’lik kısım bu amaçla kullanılmaktadır). PHARE, aday devletlerin AB’nin acquis communautaire’e uyum sağlamaları için demokratik kurumların ve yönetimlerin güçlendirilmesine ve aynı zamanda ulaşım ve çevre gibi alanlara yatırım ve altyapı projelerinin gerçekleştirilmesine destek vermektedir. (59)

3.5 MDAÜ’nün AB’ye Uyumunda NATO’nun Yeri

1997 yılında Avrupa Komisyonu aday devletlerin katılım şartlarını yerine getirmekte o güne dek sergiledikleri performanslar konusunda Gündem 2000 raporunu yayınlamıştır. Beş ülke Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Estonya ve Slovenya Komisyon’dan olumlu not almaya muvaffak olmuşlardır. İlginçtir, bu rapor eski Varşova Paktı üyesi olan Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Macaristan’ın NATO’ya tam üyelik daveti almalarından sadece iki hafta sonra yayınlanmıştır. (60)

Her üç devlet Avrupa Komisyonu’ndan olumlu not almıştır. Estonya ve Slovenya, coğrafi konum itibarıyla birinin Rusya’ya komşu olması, diğerinin askeri çatışmaların sürdüğü eski Yugoslavya devletlerinin hemen yakınında bulunması nedeniyle tam üyelik için NATO’dan davet almamıştır, ancak bu devletler hazırlık durumunun değerlendirilmesinde olumlu not almışlardır. Yine de Avrupa Komisyonu’nun aday devletlerin NATO ile ilişkilerin gelişim derecesine önem verdiğini söylemek mümkündür. Yani AB’nin ODGP’sindeki MDAÜ’yle bütünleşme sürecinde NATO’nun bu ülkelerle ilişkilerinin düzeyini artırmasını kendi stratejisinin bir parçası gibi gördüğü ortaya çıkmaktadır. AB’ye kabul şartları MDAÜ için uzun bir uyum sağlama dönemini gerektirmekteydi. Nitekim önceki genişleme süreçleriyle karşılaştırıldığında, son genişleme aday ülkeleri çok zorlayabilecekti. Çünkü önceki bütünleşme süreçlerinden farklı olarak, üye devletlerin sadece Ortak Pazara değil, aynı zamanda Ekonomik ve Parasal Birliğe ve Ortak Dış ve Güvenlik Politikasına da uyum sağlamaları gerekmekteydi. (61) Bu durumda aday devletler için AB ODGP’sine uyum NATO’ya katılım sürecinde büyük ölçüde sağlanmış olacağına göre, bu kurumla bütünleşme düzeyi AB’ye tüm üyelik için önemli bir kriter haline gelmiştir.

Daha öncede söz edildiği gibi, Gündem 2000 Raporu Kopenhag kriterlerinden hareketle, tam üyelik koşulları yeniden tanımlıyordu. Bu konuda tam üyelik için artık sadece ‘Birlik müktesebatına” uyulması yeterli olmamaktadır, AB’nin siyasi ve ekonomik amaçlarına da uyum sağlanması gerekmektedir. 12–13 Aralık 1997’de gerçekleşen Lüksemburg Zirvesi’nde Gündem 2000 önerileri kabul edildi. Bu zirvede adaylar üç kategoriye bölünerek, hazırlık düzeylerine göre ilişkilerin ve müzakerelerin sürdürülmesine karar verilmiştir. 2002’de AB aday devletlerle müzakerelerde kaydedilen ilerlemeleri değerlendirirken, Bulgaristan ve Romanya dışında tüm MDAÜ ve Malta ile Güney Kıbrıs ile tam üyelik müzakerelerini tamamladı ve 16 Nisan 2003’te bu devletlerle Katılım Antlaşmaları imzaladı. Antlaşmaların Avrupa Parlamentosu ve üye devletlerin parlamentolarında onaylanmasından sonra bu devletler 1 Mayıs 2004’de AB’ye katılmış oldular. (62)

Bulgaristan ile Romanya verdikleri taahhütleri gerçekleştirdikten sonra 1 Ocak 2007’de AB’nin yirmi altıncı ve yirmi yedinci üyeleri oldular.

3.6 AB’nin Üyelik Sürecinde MDAÜ’ye Yönelik Ortak Dış ve Güvenlik
Politikasının Başarısı ve Bunun Sebepleri

3.6.1 ODGP’yi Destekleyen Etkenler

MDAÜ ile Haziran 1989’da, Polonya ve Macaristan’a yönelik yardımların AB tarafından koordine edilmesi ile başlayan ilişkilere göz attığımız zaman, birliğin bu bölgeden kaynaklanabilecek tehditler konusunda ilk bakışta başarılı bir dış ve güvenlik politikası sergilediğini görebiliriz. İlk olarak 1989’da, Polonya ve Macaristan’a yapılacak yardımların koordinasyonu G–24 (63) tarafından Avrupa Komisyonu’na verildi ve bu kurum görevi başarıyla yerine getirerek, daha sonra bu yardımları diğer MDAÜ’ye de yaymaya muvaffak oldu. G-24 devletlerinin AT’yi uluslararası bir aktör olarak muhatap almaları bu kurum için büyük bir önem taşımaktaydı. (64) Ortak dış politikanın başarılı bir şekilde yürütülmesinin bir diğer örneği, AB’nin Balkanlarda şiddetlenen çatışmaları Slovenya’da ve Hırvatistan’da belli ölçüde durdurmağa muvaffak olması ve dolayısıyla daha da büyük kayıpları engellemesidir. Yine benzer şekilde, Ağustos 1991’de Moskova’daki başarısız darbe girişiminden sonra SSCB’de yaşanan istikrarsızlık döneminde AB ortak bir tutum sergileyerek üç Baltık devleti olan Estonya, Letonya ve Litvanya’nın bağımsızlığını tanımış, onlara mali ve teknik yardım yapmaya başlamıştır. (65)

Genel olarak AB, MDAÜ’yü genişleme politikasına dahil etmek ve sağladığı yardımlar yoluyla, bu ülkelerde demokratik düzen ve piyasa ekonomisine geçiş sürecinde ortaya çıkabilecek istikrarsızlığı önlemeye muvaffak olmuştur. Koşullu genişleme politikası ve bu doğrultuda gerçekleştirilen projeler AB ODGP’sinin şu ana kadar uyguladığı en etkin araç olarak belirmektedir.

Diğer taraftan gösterilen örnekler AB’nin MDAÜ’ye yönelik uyguladığı politikaların başarısını ölçmek için oldukça yetersiz kalmaktadır. Nitekim AB’nin bu bölgeye yönelik dış politikasının ve güvenlik politikasının başarısında farklı etkenler de söz sahibidir.

Her ne kadar AB üye devletleri bazı konularda dış politika açısından ortak tutum sergilemeye muvaffak olmuşlarsa da, ODGP’nin araçlarının yeterli derecede geliştiğini ve genel olarak ortak tutumun oluştuğunu söylemek son derece güçtür. Belki de bu sebepledir ki, ODGP’nin oluşum sürecinde AB Avrupa coğrafyasına, özellikle Merkezi ve Doğu Avrupa’ya odaklanmıştır. AB diplomatik, ekonomik ve askeri kapasitelerinin bu bölgeye sarf edilmesinin bu imkânların daha verimli kullanımı olduğu inancıyla hareket etmekteydi. Burada Avrupa Komisyonu’nun
katılım stratejisi için kullandığı yapı ve araçlarla beraber ODGP Yüksek Temsilciliği de MDAÜ’ye yönelik diplomatik ve kriz yönetimi girişimleriyle katkıda bulunuyordu. (66)

AB’yi bu bölgede aktif bir politika yürütmeye sürükleyen başka bir neden ise, bu kurumun Merkezi ve Doğu Avrupa bölgesine yönelik yürüttüğü dış ve güvenlik politikalarının başarılı olmasını özellikle arzu etmesidir. Bunun esas sebebi, ABD’nin desteği olmaksızın bu politikaları yürütebilecek kapasiteyi sergileyerek, Soğuk Savaş sonrası değişen uluslararası ortamın sağladığı fırsatları değerlendirerek, bölgede temel aktör konumuna gelmek isteğidir. (67)

AB’nin MDAÜ bölgesindeki politikalarının başarıya ulaşmasının bir diğer sebebi de, bu kuruma üye devletlerin kendi ulusal dış politikaları doğrultusunda aday devletleri reform süreçlerinde desteklemeleridir. Örneğin, Estonya İskandinav devletlerinden ciddi destek alırken, Slovenya’nın kuruma üyeliği İtalya ve Avusturya tarafından destekleniyordu, Fransa ise Romanya için çaba gösteriyordu. (68) Üye devletlerin aktif bir şekilde kendi çıkarları yönünde politikaların yürütmeleri her ne kadar AB’nin dış politikasının ve güvenlik politikasının oluşmasına ters düşse de, bu devletler MDAÜ’ye üyeliğe hazırlık aşamasında yardım etmekle aslında bu konuda AB’nin ortak çıkarlarına hizmet etmekteydiler. ODGP’deki ortak tavır eksikliği, belli ölçüde bu şekilde telafi edilmekteydi.

3.6.2 AB’nin Politikalarında Etkili Olmasında NATO’nun Rolü

AB genişleme esnasında yürüttüğü ODGP’ye NATO’dan ciddi destek almaktaydı. Açıkça söylenmese de, MDAÜ için AB’ye tam üyelik NATO’ya üyelikten geçmekteydi. Zaten NATO, AB ile MDAÜ arasında güvenlik konusundaki işbirliğinin geliştirilmesine yardım etmekteydi. Avrupa’da Soğuk Savaş döneminde var olan bölünmenin sona ermesi ve Batı ile Doğu arasında daha geniş kapsamlı bir güvenlik kavramının geliştirilmesi bu sayede mümkün olmuştur. (69)

Doğu Bloku’nun çökmesinden sonra MDAÜ’deki güvenlik boşluğunun giderilmesi amacıyla NATO’nun bu ülkeler yönünde genişlemesi gerekliliği hakkında kurum içinde tartışmalar başlamıştır. Ancak günümüzde güvenlik sadece askeri önlemlerin alınmasıyla sağlanamaz. Bu nedenle, eski Sosyalist Blok’u temsil eden bu devletlerde demokrasi ve piyasa ekonomisi mekanizmalarının sağlıklı bir bir biçimde yerleştirilmesi ve bu ülkelerin güvenliğinin bu açılardan da sağlanması gerekmekteydi. Dolayısıyla NATO genişlemesiyle AB genişleme süreci paralel bir şekilde gerçekleşmiştir. (70)

NATO’nun MDAÜ yönünde genişlemesinin üç temel sebebi vardır. Bunlardan ilki Rusya’nın bölgedeki devletlerin güvenliklerine karşı bir tehdit olarak algılanmaya devam etmesiydi. Aslında NATO’nun bu konudaki algısı AB’nin MDAÜ’ye yönelik bütünleşme politikasının temel saikleri ile çakışmaktadır. Bu durumda bu amacın gerçekleştirilmesinde her iki kurum birbiri için tamamlayıcı bir rol oynamaktadır. Yine de, özellikle ilk zamanlarda, AB bu amacı gerçekleştirme araçlarından yoksundu ve o sırada sadece ABD önderliğindeki NATO, Batı Avrupa bölgesinin MDAÜ ile ilgili güvenlik endişelerini gidermek için gerekli örgütlemeye ve kapasiteye sahip idi. Bu durumda AB’nin NATO olmaksızın bu amacı kendi başına gerçekleştirebilmesi inandırıcı görünmüyordu. (71)

NATO’nun genişlemesinin AB ile paralel gitmesinin diğer bir nedeni Merkezi ve Doğu Avrupa devletlerinin Batı kurumlarının bir parçası olma yoluyla yeniden “Avrupa’ya dönüş” haklarını kullanmak istemeleridir. Soğuk Savaş döneminde ayrı bir blok halinde hareket eden bölge ülkeleri, bloğun çöküşüyle Batı değerlerine kavuşma olanağını elde etmişlerdi. Yeni bir “modernleşme” modeli gibi kabul edilebilecek yönelim, Doğu Avrupa devletlerinin yeni elitleri tarafından başarısız ulusal komünizm modeli yerine ortaya atıldı. Aslında bu model, bölgede bulunan devletlerin, dışlanmışlık ve baskı altında kalmışlık duygularından kurtulmak, ekonomik durgunluğu, yeniden baş gösteren milletlerarası çekişmeleri ve politik istikrarsızlığı ortadan kaldırmak amacıyla oluşturulmuştu. (72)

NATO’nun genişlemesinin üçüncü nedeni ise, bu devletlerin AB’ye üyelik sürecine bir ön adım oluşturulmak istenmesidir. Bu istek, Maastricht Antlaşması’nın onaylanmasından sonra AB’nin savunma koluna dönüşen BAB’a üyeliğin öneminin artmasıyla ortaya çıkmıştır. Bu proje doğrultusunda “ulusal” ve “Avrupalı” kimliklerin bir araya getirilmesi AB ve NATO’ya tam üyelik koşulları yönünde ilerlenmenin sağlanması amacına yönelikti. (73)

NATO, Doğu Bloku’nun dağılmasından sonra faaliyetlerini sürdürmekle beraber faaliyet ve amaçlarında yeni düzenlemeler yapmıştır. Buna ek olarak, kurum NATO üyesi olmayan ülkeler ile ilişkiler sisteminde yeni mekanizmalar geliştirmeye başlamıştır. Bu çerçevede 1991 yılında Kuzey Atlantik İşbirliği Konseyi (KAİK) ve 1994 yılında, Barış için Ortaklık (BİO) programı kuruldu. 20 Aralık 1991 tarihinde kurulan KAİK NATO ile eski Varşova Paktı arasında güvensizliğin giderilmesinin ilk adımı idi. Daha sonra NATO tarafından “Barış için Ortaklık” programı geliştirilmiştir. Programın esas amacı bütün Avrupa’da istikrarın ve güvenliğin sağlanmasıdır. Bu girişime KAİK’e ve AGİT’e üye olan bütün ülkeler davet edilmiştir. Bu davet MDAÜ dahil otuz ülke tarafından kabul edilmiştir. BİO Programı savunmaya dayalı işbirliğini esas kabul etmekle birlikte, NATO ve partner ülkeler arasında diyalogun ve siyasi işbirliğinin geliştirilmesine de hizmet etmektedir. Bu girişim, Avrupa güvenliğinin inşasında önemli ve devamlı bir karaktere dönüşmüş ve bütün Avrupa’da politik ve askeri işbirliğinin güçlenmesinde rol oynamıştır. Program, NATO’nun sunduğu demokratik ilkeler temelinde istikrarın artmasına, barışa yönelik tehditlerin azalmasına ve pratik işbirliğine dayanan güçlendirilmiş güvenliğin kurulmasına yardım etmiştir. (74)

AB MDAÜ’nün tam üyelik sürecini başlatmadan, Ocak 1994’te NATO Brüksel Zirvesi’nde bu ülkelere NATO’ya tam üyelik daveti yapmıştır. NATO böylece bu devletlerin AB’ye tam üyeliğine güvenlik konuları açısından hazırlıklarını tamamlanmasında katkıda bulunmuştur. Nitekim Mart 1999’de Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Macaristan NATO’ya üye olurken, diğer AB’ye aday MDAÜ ülkeleri bu kuruma Mart 2004’te yani AB’ye üye olmadan bir kaç ay önce katılmışlardır.

3.6.3 AB’nin Katılım Stratejisinin ODGP’nin Gerçekleştirilmesinde Tamamlayıcı Fonksiyonu

Avrupa politik ve ekonomik alanıyla bütünleşme arzusunda olan eski Doğu Bloku sosyalist devletlerinin ülkelerinde çok sayıda reformu başarılı bir şekilde gerçekleştirmeleri gerekmekteydi. Bu amaçla AB bu ülkelere geniş bir yelpaze oluşturan teknik ve mali destek vermekteydi. Fakat ülkelerin reform sürecinin başarılı bir şekilde tamamlanmasına etki yapan en büyük neden bu ülkelere AB tarafından verilen tam üyelik vaadidir. Diğer bir deyişle MDAÜ, geçiş döneminde AB’den yardım almakla kalmamıştı, sürecin sonunda neyle karşılaşabileceğine dair net bir perspektife sahipti. Bu durumda Avrupa ve Atlantik-aşırı kurumlarla bütünleşme sürecinde MDAÜ başta Rusya’dan gelebilecek tehdide karşı güvenliğini güçlendirmek için hem Batı’dan mali ve teknik yardımları sürekli bir şekilde alacaktı, hem de ekonomilerinin piyasa kuralları yönünde şekillendirilmesi ve yürütülmesini içeren liberal politikalar bu ülkelerde iktidar değişikliğine bağlı olmadan devamlılık sergileyecekti. (75)

Bunun en çarpıcı örneği olarak Çekoslovakya’nın Yugoslavya’nın aksine hiçbir çatışma yaşanmadan 1993’de Çek ve Slovak Cumhuriyetleri olarak iki ayrı devlete ayrılmasını göstermek mümkündür. Diğer Merkezi ve Doğu Avrupa devletlerinde olduğu gibi bu devletler politik ve ekonomik açıdan bir dönüşüm yaşamaktaydılar. Her iki devlet de sürecin tamamlanmasının ayrılmaları halinde daha kolay olacağı inancını taşımaktaydı. Bunun dışında Batı ile başlatılan bütünleşme sürecinin ayrılma sırasında ortaya çıkabilecek siyasi belirsizliği ve ekonomik başarısızlığı önlemeye yardımcı olacağını ümit etmekteydiler. (76) Çek Cumhuriyeti ve Slovakya ayrılma sürecinin çatışmasız bir şekilde tamamlanmasına özen gösteriyordu. Bu devletler çatışmadan uzak durulması yoluyla Batı tarafından takdir edilip AB ile bütünleşme sırasında bütün imkanların kendilerine takdim olunacağını umuyorlardı. (77)

AB’nin MDAÜ’ye yönelik genişleme politikası bu devletlerdeki politik ve ekonomik reformları teşvik etmeyi ve Soğuk Savaş sonrası oluşan koşullarda yeni Avrupa düzenini oluşturmayı amaçlamaktaydı. MDAÜ’de politik ve ekonomik alanlarda yeniden yapılanmayı eşgüdümlemekle, Avrupa kıtasında güvenliğin temin edilmesi beklenmekteydi. Bu öngörü, demokratik politik sistem ve piyasa ekonomisine geçmiş ülkeler arasında bütünleşme ve karşılıklı bağımlılığın gelişmesi sonucunda daha istikrarlı ve güvenli bir Avrupa oluşacağı inancına dayanmaktadır. (78)

Hem NATO hem de AB, Merkezi ve Doğu Avrupa bölgesinde istikrarın sağlanması ve güvenliğe bağlı sorunların çözümlenmesine yönelik politikalar gerçekleştirmekteydiler. AB iç istikrarını bozacak tehdit unsurlarını iyi bilmekteydi ve bunları önlemek için en etkin aracın Kopenhag kriterlerinin (79) sağlanması koşuluna bağlanmış bir bütünleşmenin MDAÜ’ye sunulmasıdır. Bu durumda koşulları başarılı şekilde gerçekleştiren ülkeler sadece AB tarafından değil, aynı zamanda NATO tarafından da ödüllendirilmiş olacaklardı.

Çok geçmeden, MDAÜ yönetimleri kendi dış politika önceliklerinin NATO ve AB ile bütünleşme olduğunu beyan etmişlerdir. (80) Bu konuda Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Macaristan’ın reform sürecinde önderlik etmeleri, NATO tarafından bu devletlerin öncelikle tam üyeliğe kabul edilmelerinde ve AB’nin 1997 Lüksemburg Zirvesi’nde ilk dalgada tam üyelik koşullarına en fazla uyum sağlayan devletlerin arasına alınmalarında (81) büyük avantajlar sağlamıştır. (82)

AB’nin MDAÜ’ye bütünleşme perspektifi içeren destek politikasına kıyasla, Batı Balkanlar ve Eski Sovyetler Birliği coğrafyasında, özellikle Güney Kafkasya’da genişleme aracı hariç, tamamen benzer politikalar uygulanmasına rağmen, benzer başarıyı elde etmek mümkün olmamıştır. AB tarafından sunulan yardıma büyük ihtiyaç duyan bu bölgelerdeki ülkeler, AB ile ilişkilerin hangi düzeye çıkacağına dair perspektiften yoksun idiler. AB bu devletlere bu kurumla gelecekte bütünleşme imkanını tanımamaktaydı.

Batı Balkan devletleri ve Eski Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan yeni bağımsız devletler, herhangi bir değişim planına sahip değildiler.

Aynı zamanda bağımsızlıkların ilk gününden itibaren varlıklarını sürdürme mücadelesi vermek zorunda kaldılar. Her ne kadar Slovenya, Litvanya, Letonya ve Estonya bağımsızlıklarını diğer bölge devletleriyle aynı dönemde elde etsele de, AB bu ülkeleri genişleme sürecine alarak Avrupa değerlerinin geliştirilmesi ve benimsemesi yönünde bir pusula rolünü üstlenmiştir. MDAÜ, YBD ve eski Yugoslav cumhuriyetlerinin aksine, Soğuk Savaş döneminde bağımsız birer devlet olmalarına rağmen, Soğuk Savaş sonrası komünist düzenlerin çökmesiyle bir yol göstericiye ciddi ihtiyaç duyuyordu. Bu noktada bu yol göstericiliği NATO ve AB üstlenmiş ve bunu da bu devletlere kendi kurumlarıyla tam bütünleşme sürecine katılım vaadi çerçevesinde gerçekleştirmişlerdi.

Genişleme sürecinde AB tarafından belirlenen amaçların etkin bir şekilde gerçekleştirilmesinde iki göz ardı edilmeyecek husus yatmaktadır. Birinci husus, aday devletin bütünleşme sürecinde aşama kaydetmesinin, talep olunan reformların gerçekleşmesinde sergilediği başarıya bağlı olmasıdır. Bu hem devletlerin kendi içlerinde reformlara devam edilmesi konusunda kararlılığı temin ve teşvik edecek, hem de sürece dahil diğer ülkeler için de bir ölçü rolü oynayacaktı. Bunun dışında, koşullu genişlemenin, ancak bu uygulamaya konu ülkelerin yönetimlerinin bunun kendi devletleri ve düzenleri için faydalı olacağını inancına sahip olduğu sürece etkin olacağını söylemek mümkündür. (83)

Bu tür bir algılama ise sadece demokratik yollarla iktidara gelen ve liberal değerleri benimseyen yönetimler tarafından gösterilebilir. Oysa otoriter rejimlerin benzer bir algılama sergilemesi ihtimali bu yönetimleri oluşan farklı koşullar zorlamadığı sürece, oldukça aşağı seviyededir. Nitekim Yugoslavya örneğinde görüldüğü üzere, bu ülkenin dağılmasından sonra Bosna’da ortaya çıkan kanlı çatışmada, Hırvatistan ve Sırbistan yönetimleri politik imkanlarını bu çatışmanın daha da şiddetlenmesi yönünde kullanmaktaydılar. Oysa Çekoslovakya’nın iki ayrı devlete ayrılması sürecinde AB’den destek alan Çek Cumhuriyeti ve Slovakya yönetimleri politikalarında etnik ayrımcılığına yer verseler de, bu etnik çatışmaya yol
açmadı. (84)

4. AB’nin Batı Balkanlara Yönelik Dış Politikası

4.1 Yugoslavya’dan Ayrılan Devletlerin ODGP Çerçevesinde MDAÜ’den Ayrı Ele Alınmasının Sebepleri

Doğu Bloku’nun dağılmasından sonra Balkanlarda ve özellikle Yugoslavya’daki gelişmeler diğer Doğu Bloku ülkelerinden çok daha farklı olmuştur. Bunun temelinde Yugoslavya’nın Blok’a üye diğer devletlerden farklı ve kendine özgü bir yapısının olmasıdır. Bunların arasında, diğer devletlerden farklı olarak daha liberal ekonomisi, ayrılma hukuku dahil geniş yetkilerle donatılmış federe devletleri içeren federal devlet yapısı önemli özelliklerdir. (85) Güneydoğu Avrupa olarak bilinen bu bölge, Yugoslavya’nın dağılmasından sonra ortaya çıkan bağımsız devletlere Arnavutluk’un da eklenmesiyle Batı Balkanlar terimi ile ifade edilmektedir. (86) Bu terim, AB ile bütünleşme sürecine girmiş ve yine Balkanlarda bulunan Romanya ile Bulgaristan’ı o sırada katılım müzakereleri başlatılmayan bu devletlerden ayırmak amacıyla kullanılmaya başlanmıştır.

Yugoslavya için Doğu Bloku’nun parçalanması ülkenin de dağılmasına neden olmuştur. Fakat Çekoslovakya örneğinden farklı olarak, Yugoslavya’nın dağılması daha feci olmuştur ve on binlerin öldüğü sıcak çatışmalar yaşanmıştır. Daha önce de söz edildiği gibi Yugoslavya’nın farklı yapısından yararlanan Slovenya, Hırvatistan, Bosna-Hersek, Makedonya, Karadağ ve Sırbistan, merkezi yönetimden politik ve ekonomik anlamda neredeyse bağımsız bir şekilde hareket etmekteydiler. 1980’lerin sonlarında Miloseviç’in iktidara gelmesiyle hem devletin çekirdeğini oluşturan Sırbistan’da, hem de diğer üye cumhuriyetlerde milliyetçiliğin yükselişi görülmüştür.

1990’da Sırbistan dışındaki cumhuriyetlerde yapılan seçimlerle bağımsızlık yanlısı yönetimler başa gelmiştir. Sırbistan ve Karadağ’da ise komünist yönetimler kendi iktidarlarını sürdürdüler. Federasyon yapısını korumak amacıyla Yugoslavya devlet başkanlığını tüm federe devletlerin sırayla üstlenmesi sistemi, Sırbistan’ın Hırvat adayı olan Stipe Mesici’yi veto etmesiyle bozulunca, (87) 25 Haziran 1991’de Slovenya ve Hırvatistan bağımsızlıklarını ilan etmiştir. Bununla Yugoslavya’nın dağılma süreci ve beraberinde kanlı çatışmalar başlamıştır. (88)

AT’nin Yugoslavya’daki bu gelişmeler karşısında en baştan beri sergilediği tutum, bu ülkenin toprak bütünlüğünün korunması yönündeydi. Bu tutumunu devlet dahilindeki etnik çatışmaların ve ayrılıkçı hareketlerin geri dönülmez bir noktaya geldiği 1991 Aralık’ına kadar sürdürmüştür. Aslında tutumun değişmesine Almanya’nın bu konudaki adımları neden olmuştur. Kendi kamuoyunun baskısı altında kalan Almanya, Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlıklarını tanıdı. Çok geçmeden, Avrupa Komisyonu da, Almanya’nın ardından bu devletlerin bağımsızlığını tanımıştır. (89) Bu iki devletin ardından daha önce daha gevşek bir federasyon ilkesini savunan Makedonya ve 1992’de Bosna-Hersek bağımsızlıklarını ilan ettiler. (90) Bu gelişmelerin doğrultusunda Belgrad yönetiminin denetimi altında olan Yugoslav ordusu önce Slovenya’ya, sonra Hırvatistan’a, en son ise Bosna- Hersek’e karşı harekete geçmiştir ve kanlı çatışmalara neden olmuştur. (91)

Ne AB, ne de AGİT Yugoslavya’nın dağılmasıyla ortaya çıkan krizin engellenmesi için herhangi bir plana sahiplerdi. (92) Yugoslavya’dan ayrılan yeni bağımsız devletler ilk günlerden kendilerini sıcak bir çatışma ortamında bulmuşlardı ve bu koşullarda AB’nin MDAÜ’ye yönelik politik ve ekonomik geçiş sürecinde uyguladığı programların gerçekleştirilme olanağı bulunmamaktaydı. Bunun dışında, savaş içinde bulunan ülkelerin genişleme süreci kapsamına alınması da düşünülemezdi. Bu durum AB güvenliğini doğrudan etkileyebilirdi. Yugoslavya’dan ayrılan ülkelere yönelik farklı politikaların uygulanması gerekmekteydi. Ancak AB bunlara sahip değildi.

Yugoslavya’daki çatışmanın kökeninde üç temel sebep yatmaktaydı. Birinci sebep, AB’nin yapabildiği tüm müdahalelere rağmen çok etnik unsuru kendinde birleştiren bu devletin dağılması idi. İkinci sebep istikrarsız bir döneme sürüklenen eski Yugoslavya’da, Sırbistan başkanı Miloseviç’in Büyük Sırbistan’ın kurulmasını öngören aşırı milliyetçi projesi için gereken ortamın sağlanmış olması idi. Üçüncü sebep ise, etnik çatışma sürecinde aşırı milliyetçilerin güçlü konuma gelmesi ve bu gücü artırabilmesidir. (93)

Sıcak çatışmalar doruk noktasına varınca, bu sorunu gidermek amacıyla müdahale etmekte isteksiz olan ABD ve AT, BM Güvenlik Konseyi’nin 25 Eylül 1991 tarihli kararı doğrultusunda tüm Yugoslavya’ya yönelik silah ambargosu uygulamaya başlamıştı. Oysa Yugoslavya ordusunun mirasını devralmış olan Sırplar silah donanımı açısından, Hırvatlar ve Boşnaklardan daha avantajlı hale geldiği için, çatışma daha da kanlı bir hal almıştır. Bosna-Hersek alınan ambargo kararıyla kendini savunma hakkından mahrum kalmıştı. Bu durum Sırpları daha dacesaretlendirmişti. AB’nin bu ve diğer diplomatik girişimleri askeri destekten yoksun olunca başarısızlıkla neticelenmiştir ve Hırvatistan ve Bosna-Hersek
ülkelerinin Sırplar tarafından işgali engellenememiştir. (94)

4.2 AB’nin Yugoslavya’daki Gelişmelere Yönelik Politikası

Etnik, dini ve kültürel bakımdan Avrupa’nın en karmaşık bölgelerinden biri olan Balkanlarda 1989’dan sonra çok hızlı gelişmeler yaşanmaya başlanmıştır. Yugoslavya toprakları üzerinde sıcak çatışmaların başlaması AT’nin müdahalesini gerektirmiştir. Yugoslavya’daki çatışmaların başladığı dönemlerde AT’de siyasi birliğin oluşturulması konusunda görüşmeler yapılıyordu ve bu görüşmelerde en çok tartışılan konu ortak güvenlik ve savunma politikası olmuştur. Yugoslavya’da çatışmalar başlayınca, siyasi birliğin göstermek ve Doğu Bloku’nun dağılmasından sonra uluslararası sistemde yaşanan değişimler sonrasında global bir aktör olarak ortaya çıkma iradesini göstermek için sınırlarının yakınındaki bu krize müdahil olmuştu. Bazı Avrupalı yetkililer, (95) Yugoslavya’nın bir Avrupa devleti olması nedeniyle, buradaki sorunların Avrupalılar tarafından çözülmesi gerektiğini ve bunun Amerika’dan her hangi bir yardım alınmadan gerçekleştirilmesi gerektiğini belirtmişlerdi. (96)

Üye devletler ise tekil ülkeler olarak doğrudan müdahale etmeye isteksizdiler. Gereken kapasiteye sahip olan Fransa ve İngiltere ulusal çıkarları doğrultusunda hareket ederek, bu müdahaleyi yapmaya karşı çıktılar. En başta bölge devletlerine yönelik aktif bir diplomatik faaliyet sergileyen Almanya ise, anayasasının hükümleri gereği bu tür bir müdahale imkanından yoksun idi. (97)

AT Komisyonu, merkez ve cumhuriyet yönetimleri arasında yapıcı bir diyalogun oluşturulması yoluyla özgürlük ve demokrasi ilkeleri temelinde yeni bir Yugoslavya’nın şekillendirilmesi yönünde gereken yardımları göstereceğini beyan etmiştir. AT’nin beklentisi Yugoslavya’nın bütünlüğünü korumak ve demokratikleşme sürecini desteklemekle ortaya çıkan sorunları çözmeye muvaffak olunacağı yönündeydi. Hatta ilk zamanlar Almanya da AT’nin sergilediği bu tutumu destekliyordu. AT, Yugoslavya’da patlak veren anayasal sorunu çözmede ve ülke bütünlüğünün korunmasında gereken irade ve başarı sergilendiği takdirde, ortaklık derecesine varacak bir işbirliği sürecini başlatabileceğini beyan etmiştir. Bu Yugoslavya için o dönemde AT tarafından takdim edilebilecek en önemli ödüllerden biriydi. AT o sırada Yugoslavya ve diğer MDAÜ ile Ortaklık Antlaşmaları’nın imzalanması konusunda görüşmelerde bulunuyordu. (98)MDAÜ’de uygulanan benzer politikalar bu ülkelerde istikrarsızlığı ve güvenliğe olan tehdidi ortadan kaldırmaya yardım etmiştir.

27 Mayıs 1992’da Avrupa Komisyonu Güvenlik Konseyi’nin 757 No’lu kararı doğrultusunda Sırbistan ve Karadağ Cumhuriyetlerine ticari yaptırımlar uygulanmasına karar verdi. 10 Temmuz 1992’de Komisyon ve NATO aynı gün Karadağ limanlarına ticari amaçla gerçekleştirilen ulaşımı, deniz ve hava üzerinden denetimi altına aldığını beyan etmiştir. (99) 26–27 Ağustos 1992’de Londra’da toplanan Avrupa devletlerince Bosna-Hersek’te barışın sağlanması yönünde bazı girişimlerde bulunulmuştu. Konferansta kabul edilen en önemli kararlar Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nin ülke bütünlüğünün tanınması, çatışma sırasında zorla elde edilen toprak edinimlerinin tanınmaması ve Sırbistan ve Karadağ’dan oluşan yeni Yugoslavya Cumhuriyeti’nin saldırgan olarak açık bir şekilde tanınması olmuştur. (100)

Ardından bir ay sonra, Cenevre Barış Konferansı toplandı ve bu konferansta Bosna-Hersek’te barışı sağlamak amacıyla BM-AB ortak girişimi olan Vance-Owen Planı kabul edilmiştir. Plana göre Bosna-Hersek bağımsızlığını korumakla birlikte, coğrafi, tarihi ve etnik bağlar doğrultusunda kendi yönetimleri olan ve geniş yetkilerle donatılan on ayrı bölgeye bölünecekti. (101) Bunlardan üçer bölge her bir etnik gruba ait olacaktı, Saraybosna ise Bosna-Hersek’in bütünlüğünü ve çokuluslu yapısını temsilen hiç bir etnik gruba ait olmayacaktı. (102)

Londra kararlarıyla belli ölçüde ters düşen bu plan, çatışmanın Bosna-Hersek içinde üç etnik grubun arasında gerçekleştiği belirtilerek, bu çatışmayı uluslararası savaş boyutundan iç çatışma boyutuna indirgemekle saldırganla saldırıya uğrayan tarafları eşit konumuna getirilmiştir. Bu durumda Batılı müttefikler bir ülkenin toprak bütünlüğüne saldırı durumunda müdahale zorunluluğunu da ortadan kaldırmışdır. Diğer taraftan Bosna topraklarının bir kısmının Sırplara bırakılmasıyla, zorla toprak kazanılmasının kabul edilmeyeceği ilkesi de çiğnenmiş oldu. (103)Bu plan Sırpların çatışmayla elde edilen büyük kazanımlarını koruyacağı gerekçesiyle ABD tarafında da rağbet görmedi. (104)

Bu plana en büyük tepki Boşnaklardan geldi. Boşnaklar, bu planın ülkelerini parçalayacağına kesin gözüyle bakıyorlardı. Buna rağmen ülkelerinin büyük kısmının Sırpların işgali altında olması ve arazilerinde bir de Bosnalı Hırvatlara ait bir cumhuriyetin oluşturulması gerçekleri karşısında en azından ülke varlığını koruma amacıyla bu planı imzalamaya razı olmuşlardı. Fakat aynı plan Bosnalı Sırpların Pale’deki parlamentosu tarafından reddedilince yürürlüğe girememiştir. Planın gerçekleşmemesinin sebeplerinden biri de savaş sırasında başarıya ulaşmış Sırpların daha büyük kazanımları elde etme isteği ve Batılı güçlerin bunu sınırlandırmak için tek imkan ve baskı unsuru olan hava akınlarıyla ilgili kararlılıklarını sürdürememiş olmalarıdır. (105) BM-AB girişimi olan bu plan gerçekleşmeyince, Bosna-Hersek’teki çatışmalar yeniden tırmandı. Vance-Owen planı kabul edilmeyince, daha önce Bosnalı Hırvatlarla Boşnaklar arasında var olan ittifakın da dağılmasıyla Bosna’daki çatışma üç taraflı bir hal aldı. Savaşın ilk aylarında bu iki etnik grup birlikte hareket etmeye gereksinim duymuşlardı, fakat taraflar arasında gerçek manada bir ittifak olmayınca, Vance-Owen Planı’nın başarısızlığı Hırvatları da kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmeye yönlendirmiştir. (106)
Çatışmaların devam ettiği sırada, 22 Mayıs 1993’de, ABD, Rusya, Fransa, İngiltere ve İspanya devletleri “Ortak Hareket Planı”nı açıkladılar. Bu plana göre, Saraybosna, Tuzla, Zepa, Goradze, Bihaç ve Srebrenica BM koruması altında “güvenli bölgeler” olarak ilan edilmişlerdi. Fakat Temmuz 1995’te Srebrenica ve Zepa Sırpların eline geçti ve “güvenli bölge” girişiminin güvenliği sağlamaktan ne kadar uzak olduğu ortaya çıktı. (107)

Barış girişimleri doğrultusunda çatışma taraflarına sunulan ikinci plan ise “Üç Bölgeli Plan” ve ya “Owen-Stoltenberg Planı” olmuştur. Buna göre, Bosna- Hersek etnik çoğunluğu oluşturan üç ayrı bölgeye bölünecekti ve Sırplara toprakların % 53’ü, Bosnalılara % 30’u, Hırvatlara % 18’i bırakılacaktı. Bu plan Boşnaklar ve Hırvatlar tarafından kabul edilse de, Sırplar tarafından çıkarlarına cevap vermediği düşüncesiyle reddedilmiştir. Sırpların planı reddetmesini kolaylaştıran en önemli sebep, bu planın ciddi yaptırım araçlarıyla desteklenmemesidir. Mesela ABD tarafından Temmuz 1993’te Sırplara karşı düzenlenmesi kararı alınan hava operasyonlarının, bu çözüm planının gündeme geldiği döneme kadar hayata geçirilmemiş olması Sırpların herhangi bir yaptırımla karşılaşma endişesinden uzak olmasının nedenlerinden biridir. (108)

Görüldüğü gibi, Bosna-Hersek’te devam eden çatışmaları durdurmak amacıyla yapılan barış girişimlerinin tamamı başarısız olmuştur. Bunun en temel sebebi barış girişimini reddeden ve saldırgan taraf olan Bosnalı Sırplara karşı herhangi bir yaptırımın uygulanmamasıdır. İç çatışma olarak algılanan Bosna-Hersek faciası, uluslararası askeri müdahale seçeneği tercih edilmediğinden Bosnalı Sırplar amaçlarına ulaşmak için daha cesur hareket etmekteydiler. Bunun sonucunda taraflar arasında çatışmaların azalmak yerine daha da tırmandığı görülmüştür.

4.3 AB Girişimlerinin Başarısızlığının Sebepleri

AT çatışmaların ilk altı ayında gerçekleştirdiği diplomatik faaliyetler ve kullandığı ekonomik araçlarla çatışmayı önlemeye çalışmaktaydı. Bu araçlar MDAÜ’de başarı elde etmeyi sağlasa da, Yugoslavya konusunda özellikle ekonomik araçlar yetersiz kalmaktaydı ve siyasi ve askeri araçların kullanılması gerekliliği ortaya çıkıyordu. Bu dönemde kendi dış ve güvenlik politikasından yoksun olan AT, Yugoslavya’ya yapılacak askeri müdahalenin BAB çatısı altında gerçekleştirilmesini tartışıyordu ve buna en çok İngiltere karşı çıkıyordu. (109) Bu durumda AT Yugoslavya’daki çatışmayı kendi başına önlemek ve sona erdirmek için gereken siyasi ve askeri araçlardan yoksun durumda kalmış ve başarısız olmuştu.

AB’nin kurulmasından sonra devletlerarası çatışmalara ODGP çerçevesinde ortak tutum sergilenmesi için geliştirilen araçlar arabuluculuk, teftiş, çatışma taraflarının tanınması veya tanınmaması ve ekonomik yaptırımlardan oluşmaktaydı. Bu araçlar yakın geçmişte yaşananların gösterdiği gibi çatışmaları engellemek için etkin olmaktan oldukça uzaktılar. Bazı üye devletler için veya Batı Avrupa Birliği çerçevesinde askeri müdahale olanağı mevcut olsa da, AB bu olanaktan yoksun idi. Fakat üye devletler arasında da Yugoslavya’daki çatışmaya yönelik farklı yaklaşımlar vardı.

AB’nin uygulamaya çalıştığı politikaların aksine, üye devletlerin Slovenya ve Hırvatistan’ın ve daha sonra da Bosna-Hersek’in bağımsızlığını tanıması bu politikayı etkisiz hale getirilmekle kalmamış, bazı çatışmaların daha da alevlenmesine yol açmıştır. (110) Örneğin, Aralık 1990’da Hırvatistan’ın Kuzey Dalmaçya bölgesindeki Krajna bölgesinde yaşayan Sırplar burayı kendi özerk bölgeleri ilan etmişler ve bu bölge üzerinde yönetimlerini oluşturmuşlardı. Hırvatlar bu özerkliği reddederek, oluşan idari yapının cumhuriyetin anayasasına aykırı olduğuna beyan etmişti. Bu durum, iki taraf arasında kanlı çatışmaların başlamasına neden olmuştur. (111) AB üye devletlerinin çoğu Hırvatistan’a ve Bosna-Hersek’e yönelik sempatilerini sergilese de, Yunanistan Sırbistan’ı desteklemiştir. Yunanistan aynı zamanda AB’nin Makedonya’nın bağımsızlığını aynı adla tanımasını veto etmiştir. Bunu Makedonya isminin kullanımının muhtemel bir toprak talebini (Yunanistan’ın Makedonya bölgesi) ima ettiği ve kendi tarihine sahip çıkıldığı argümanına dayandırmıştır ve bu devletten ismini değiştirmesini talep etmiştir. (112)

MDAÜ örneğinde görüldüğü üzere AT’nin elindeki en etkin araç belli devletlere bazı koşulların gerçekleştirilmesi şartıyla tam üyelik hakkının tanınmasıydı. Oysa Yugoslavya’nın kendine has bir yapısının olması ve ülkede bastırılmış milliyetçiliğin ortaya çıkması nedeniyle bu aracın kullanımı ihtimal dışı kalmıştır. AT Yugoslavya’nın ülke bütünlüğünün korunmasında ısrar yerine Çekoslovakya örneğinde olduğu gibi ayrılan cumhuriyetlere, bu süreci çatışmasız sonuçlandırmaları halinde gereken yardımların yapılacağı yönünde vaatler ve destek verseydi, belki de bu kanlı çatışmaların önlenmesi mümkün olacaktı. Oysa 1991 yılında AT ve ABD, Yugoslavya’nın dağılmasının Sovyetler Birliği’ne ve diğer eski komünist devletlere olumsuz örnek oluşturmasından çekiniyorlardı. Netice itibariyle tutundukları tavır ne Yugoslavya, ne de Sovyetler Birliği’nin dağılmasını engelleyemedi. (113)

1992’den 1995 sonuna kadar süren Bosna-Hersek savaşında, çoğunluğu Boşnak olmak üzere 300 bin kişi hayatını kaybetti. Bir milyonun üzerinde mülteci dünyanın değişik ülkelerine yerleşmek zorunda kaldı. (114) Bazı görüşlere göre, AT’ye üye devletler Yugoslavya’da patlak veren çatışmanın ilk evresinde bu ülkeye kriz yönetimi amacıyla askeri bir müdahale konusunda ortak bir tutum oluşturabilseydi, bu çatışmayı tam olmasa da belli ölçüde önlemiş olabilirdi. (115) Diğer taraftan AT üyesi devletlerin bu konuda varacakları uzlaşma sonucu girişilecek bu tür bir müdahale uluslararası hukuk açısından sorunlu olacaktı. BM Güvenlik Konseyi’nin onayı olmadan yapılan herhangi bir müdahalede, mevcut uluslararası hukuka göre gerçekleştirilmesi öngörülse bile, hukuki durumun oluştuğuna ve kime karşı müdahale edilmesi gerektiğine kimin karar vereceği gibi konularda birçok soru cevapsız kalmaktadır. Nitekim bu durum NATO’nun Kosova’ya müdahalesiyle ortaya çıkacaktır.

AB’ye üye devletler arasında dış politika ve güvenlik politika konularında ortak tutum oluşturulamayınca Yugoslavya’daki çatışmayı önlemede başarısız olunmuştur. Ancak ABD’nin bölgeye müdahalesinden sonra, AB’nin bu devletle işbirliği halinde uyguladığı politikalar etkinlik kazanmaya başlamıştır.

4.4 ABD ve NATO’nun AB’nin Bölgedeki Dış Politika Amaçlarının

Gerçekleştirmesine Katkısı

Yugoslavya krizinin ortaya çıkmasından sonra ABD bir süre ilgisini net olarak ortaya koymamıştır. Avrupa sorunu tek başına çözmekte başarısız olunca, ABD bu krizin çözümü ile ilgilenmeye başlamıştır. ABD’nin Clinton yönetimi ilk başta Yugoslavya’ya ve esasen Bosna-Hersek’e askeri müdahalede bulunmaktan kaçınıyordu. Bunun sebebi, ABD yönetiminin Yugoslavya krizinin ülkedeki yaşayan etnik grupların aralarında devam eden çatışmalardan kaynaklandığını kabul ederek, bu durumda askeri müdahalede bulunmakla krizin sona erdirilmesinin mümkün olamayacağını düşünmesidir. ABD yönetiminde bu görüşü destekleyenler, Bosna- Hersek savaşının Vietnam savaşı gibi kazanılamaz nitelikte olduğunu beyan etdiler. ABD’nin bu görüşü Avrupa başkentlerinde de genel kabul görmüş ve AT içinde krizi çözmeye yönelik müdahale konusunda ortak bir tutum oluşmasına engel olmuştur. (116)

1995’e varıldığında Bosna-Hersek’teki çatışmanın durdurulması için kullanılan diplomatik araçlar yetersiz kalınca çatışmanın diğer ülkelere de bulaşabileceği endişesi giderek artmaktaydı. Çatışma Makedonya’ya yayılarak, buradan Arnavutluk’a sıçrayabilirdi ve Türkiye ve Yunanistan gibi ülkelerin bölgedeki gelişmelere yönelik duyarlılığı bunların Yugoslavya’daki çatışmaya farklı cephelerde müdahil olmaları olasılığını gündeme getirebilirdi. Bu durumda, iki NATO üyesinin bu çatışmada birbirine karşı yer alması tehlikesi belirecekti. (117)

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra eski pozisyonunu geri almak isteyen Rusya da çatışmada yer alabilecek bir diğer ülke idi. Bunun dışında Bosna- Hersek’teki kanlı olaylara ve özellikle Müslüman Boşnaklara yapılan soykırıma karşı Batılı devletlerde görülen duyarsızlık İslam ülkelerindeki tepkiyi de giderek arttırmaktaydı. (118) ABD, çatışmanın daha da geniş alana sıçramasını engellemek için, bölgeye müdahale konusundaki fikirlerini gözden geçirmeye başladı.
Yugoslavya’daki çatışmaya müdahaleyi gerektiren bir diğer neden ise, NATO’nun 1991 yılından sonra misyonunu yeniden şekillendirdiği bir dönemde Avrupa bölgesindeki çatışmalara duyarsız kalamayacak olmasıydı. Bu durumda NATO’nun varlığının sürdürülmesi gereksinimi tartışma konusu olacaktı. (119) Bu sebeplerle ABD resmi çevrelerinde Bosna-Hersek’e askeri müdahale yanlısı görüşler hakim duruma geçtiler.

Sırpların Srebrenica’da Boşnakları maruz bıraktıkları soykırımdan sonra, Clinton Ağustos 1995’te Balkanlar’da barışın sağlaması için oluşan çokuluslu bir girişimin ABD’nin önderliğinde gerçekleştirilmesini kabul etti. Esasen yeni girişime Bosna-Hersek’te taraflar arasında barış ve ateşkes görüşmelerinin sağlanması için ABD’nin doğrudan faaliyette bulunmasına ve bununla da Bosnalı Sırpları zorlamak için NATO tarafından havadan bombardımana karar verilmişti. (120 Aslında bununla ABD NATO içindeki üstünlüğünü ve AB’nin ABD olmadan bu sorunu çözemeyeceğini sergilemiş bulunmaktaydı. (121)

Ağustos ve Eylül ayları boyunca Bosna-Hersek’te çatışan tarafla arasındaki ateşkes ve barışın sağlanması konusunda Clinton yönetimi tarafından yürütülen görüşmelerde NATO’nun desteği sağlanmıştır. (122)Bu destek büyük bir önem taşıyordu. Zira, barışın sağlanması için yapılan girişimlerin başarılı bir şekilde sürdürülmesi için gerektiğinde tarafların herhangi birisine askeri yaptırımın uygulanması olanağı bu destekle sağlanıyordu. Nitekim önceki girişimlerin başarısızlığı, bu tür yatırım araçların yokluğundan kaynaklanmaktaydı.

ABD Bosnalı Hırvatlarla Boşnakların arasında çatışmanın sona erdirilmesine ve 1993’te dağılan askeri ittifakın yeniden kurulmasına çalışmaktaydı. Aynı zamanda iki taraf arasında siyasi açıdan da işbirliğini geliştirerek, bir Federasyon’un kurulması için çaba göstermekteydi. ABD oluşan bu ittifakla Sırpları içten dengelemeye çalışıyordu. Önemli gelişmelerden biri de, ABD’nin iki taraf arasında ittifakın kurulmasından sonra, BM ambargosundan zarar gören Boşnaklara ve Hırvatlara yönelik kısıtlamaları kaldırmış ve bunların silahlanmasını sağlamış olmasıdır. Bununla da, askeri açıdan iyi durumdaki Sırplarla belli ölçüde bir denge
oluşturulmuştur. (123)

ABD Hırvatistan ve Sırbistan yönetimlerine baskı yaparak, bu iki devletten Bosna-Hersek’teki müttefiklerine savaşı durdurmayı kabul etmeleri için baskı yapmalarını istemiştir. Her iki devlet bunu kabul etmiştir. Sırbistan, bunu kabul ederek, BM tarafından bu ülkeye uygulanan ambargonun kalkmasını umarken, Hırvatistan Hırvatların Krajna’daki başarılı operasyonundan sonra istediğine kavuşmuştur ve ABD girişiminin desteklenmesini uygun görmüştür. (124)

Bazı uzmanlara göre, uluslararası toplum tarafından bu tür bir baskı çatışma başlamadan önce yapılsaydı, kanlı olayları önlemek mümkün olacaktı. Miloseviç, baskıya dayanamayarak Sırpların kontrol ettiği bölgeleri Hırvatistan’a vermeyi ve Bosnalı Sırplara baskı yaparak, onlara Dayton Antlaşması’nı kabul ettirmeyi başardığına göre, 1991’de Sırpların Vukovar’a yaptıkları saldırı sırasında Yugoslavya yetkilileri kuvvet kullanımıyla tehdit edilseydi, bu çatışmalar daha o sırada sona erdirilebilecekti. (125)

Nitekim 8 Eylül 1995’te Cenevre toplantısında Bosnalı Sırplar ve Hırvatlar Bosna-Hersek’i hukuki bir varlık olarak tanıdılar, daha sonra her üç taraf ülkenin kesin sınırlar çizilmeden % 51/49 oranlarında bölünmesine razı olmuşlardı. Kurulacak olan ve Boşnaklarla Hırvatlardan oluşacak olan Bosna Federasyonu Bosnalı Sırpların cumhuriyetini tanımayı kabul etmiştir. Cenevre’de görüşmeler gerçekleşirken, taraflar arasında çatışmalar devam etmekteydi. Bunun üzerine NATO Bosnalı Sırpların askeri mevkilerini havadan bombalamaya başladı ve Sırplar geri çekilmek zorunda kaldılar. (126)

Uzun girişimler ve görüşmeler sonunda Bosna-Hersek’teki savaşı sona erdiren Dayton Antlaşması 14 Aralık 1995’te ABD’de aynı adlı şehirde müzakere edildikten sonra Paris’te imzalanmıştır. Bu antlaşmayla Bosna-Hersek’te barışın sağlanmasına muvaffak olunmuştur ve istikrarı sürdürecek girişimler için bir temel oluşmuştur. (127) “Amerikan Barışı” (128) olarak bilinen bu barış antlaşmasını bu şekilde zikretmenin sembolik bir anlamı bulunmaktadır. Avrupa Birliği’nin Bosna- Hersek’teki barış girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlanması, bu kurumda ortak tutumun ve çözüm için gereken araçların gelişmediği ortaya çıktığı için, “Amerikan Barışı” tanımı aslında sadece Amerikan’ın girişimlerini değil, AB’de ODGP konusunda varılan noktayı da sergilemekteydi.

AB ODGP’de ilerde bazı değişiklikler yapmaya çalışsa da, Kosova örneğinde görüleceği gibi bu konuda da ortak tutum oluşturmada yetersiz kalacaktır ve bu meselede de farklı uluslararası aktörlerle birlikte hareket etmek zorunda kalacaktır.

4.5 Dayton Antlaşması’ndan Sonra AB’nin Bölgedeki Uygulamaları

4.5.1 NATO ile İşbirliği Çerçevesinde Bosna-Hersek’te Barış

Girişimleri ve AB’nin Bölgeye Dikkatinin Artmasının Nedenleri

NATO’nun ve ABD’nin geniş baskıları sonucunda Dayton Antlaşması’nın imzalanmasının ardından Bosna-Hersek, Hırvatistan ve hatta Makedonya’da barışın sağlanmasına muvaffak olunmuştur. Savaştan büyük darbe alan eski Yugoslavya devletleri kendi iç sorunlarını çözmek için imkan bulmuşlardı. Buna rağmen henüz Miloseviç tarafından yönetilen yeni Yugoslavya ve Tudjman tarafından yönetilen Hırvatistan’da hükümetler, MDAÜ’de görülen şekliyle reformlar gerçekleştirilmesine pek istekli değildiler. Diğer taraftan bölünmüş ve zayıf Bosna- Hersek yönetimi de milliyetçi partilerin elinde kalmıştı. (129) Bu durumda barış antlaşmasının şartlarının tam olarak yerine getirileceğinden söz etmek zordu ve NATO ile ABD’nin girişimlerinin sonucu olan Dayton Antlaşması’nın işlerliğini temin etmek için, başka bir dış etkenin bulunması gerekliydi. Bu tür bir etken olarak AB öne çıktı. Yugoslavya savaşından sonra AB bu ülkelerde politik ve ekonomik reformların gerçekleştirilmesinde aktif bir rol oynamaya başladı.

1994’ten beri çalışmaları sürdüren AB, Dayton Antlaşması’nın imzalanmasından sonra Bosna-Hersek’in Mostar şehrinde yaşayan azınlıkların bir arada yaşamalarını temin etmek için bir düzenin oluşturulması amacıyla mandaterliği BM’den aldı. 1994’te Hırvatlarla Boşnaklar arasında ateşkesin sağlanmasından önce, Hırvatistan’dan destek alan Hırvat savaşçıları, şehirde yaşayan Boşnakları Mostar’dan çıkarmakla meşgul idiler. Ateşkesten sonra AB üzerine düşen en büyük görevlerden biri bu şehrin çokuluslu özeliğini yeniden sağlamak ve korumak oldu.

Bunun dışında AB şehrin yeniden yapılanmasını da üzerine almıştır. Bu konuda değişik çalışmalar yapmaya muvaffak olan AB’nin çatışma olasılığı yüksek kabul edilen yerlerde asayişin ve güvenliğin sağlanması için tedbirleri yetersiz kalmıştır. AB yönetimi bu amaçla 200 kişilik polis gücünün görevlendirilmesini amaçlasa da, nihayetinde iki sene sonra sadece 10 polis görev başında bulunmaktaydı. Asayişin temini NATO güdümlü IFOR güçlerinin yardımıyla belli ölçüde sağlanmaya çalışılmıştır. AB’nin bu konuda başarılı olamamasının temel sebebi bu konuda da ortak bir politika oluşturmakta güçlük çekilmesindendir. (130)

Ancak 2004 yılında, Avrupa Ordusu’nun kurulma çalışmalarının ardından, Bosna-Hersek’te görev süresi biten BM barış gücü yerine AB’nin barış gücünün yerleştirilmesi kararlaştırıldı. AB, EUFOR (131) adında bir operasyon yürütmeye karar verdi. Bunun üzerine BM Güvenlik Konseyi’nin 9 Temmuz 2004 tarihli ve 1551 sayılı ve 22 Kasım 2004 tarihli ve 1575 sayılı kararları ile AB’nin bu isteği kabul edilmiştir. EUFOR, NATO’nun Bosna-Hersek’te görev yapan SFOR barış gücünün yetkisini 2 Aralık 2004’te devralmıştır. EUFOR ilk olarak Bosna-Hersek’te yerel polis örgütlerinden farklı olarak ülke çapında yetkili bir polis gücü oluşturmuştur. (132)

Dayton Barış Antlaşması imzalandıktan sonra, AB Komisyonu 14 Şubat
1996’da Batı Balkan devletlerine yönelik “Bölgesel Yaklaşım” adlı yeni bir politika önerdi. Bu politika doğrultusunda, Komisyon demokrasinin gelişimi ve hukukun üstünlüğünün sağlamasını öngören bir siyasi amaç ve Batı Balkan devletlerinin ekonomilerini yeniden yapılanmasını öngören bir ekonomik amaç tespit etmiştir. Bunun üzerine Avrupa Konseyi 27 Nisan 1997’de Batı Balkanlar devletlerine yönelik Bölgesel Politika çerçevesinde genel ve her bir devlet için özel koşullar geliştirmiştir. (133)

Bunun devamı olarak Batı Balkanlar bölgesindeki AB’ye tam üyelikleri öngörülmeyen devletlerde reformları desteklemek amacıyla 26 Mayıs 1999 tarihinde “İstikrar ve Ortaklık Süreci” olarak adlandırılan bir program başlatılmıştır. Bu süreç Hırvatistan, Yeni Yugoslavya, Bosna-Hersek, Makedonya ve Arnavutluk için öngörülmüştür. (134) AB’nin bölgeye yönelik ilgisinin yoğunlaşması, üye devletlerin ortak çıkarlarının üst üste gelmesinin bir tezahürüdür. Üye devletler bölgede o sıradaki istikrarsızlık ve çatışma ortamının AB arazisine yayılmasından ve üye devletlerin, toplulukların ve vatandaşların olumsuz etkilenebileceğinden endişe ediyorlardı.

Nitekim bölgeden AB’ye yapılan her türlü uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ve yaşanan yasadışı göç, üye devletler tarafından istikrarsızlık unsuru olarak nitelenmektedir. Diğer taraftan AB’de işlenen organize suçlar bu bölgeyle doğrudan ilişkiliydi. 11 Eylül olaylarından sonra AB ve ABD, uluslararası terör örgütlerinin bu bölgede devam eden istikrarsızlıktan yararlanarak bölgeyi amaçları doğrultusunda kullanmalarından endişe etmeye başlamıştır. Bu yüzden AB bölgede bu sorunlarla aş edebilen işler bir kurumsal altyapının oluşmasına arzuluydu. (135)

Hiç kuşkusuz, sıcak çatışmadan yeni çıkmış bölge devletlerinde demokrasi ve piyasa ekonomisine geçiş sürecinde daha net politikaların uygulanması şart idi. Aksi takdirde, belli bir perspektiften yoksun ve aslında reform sürecinden daha çok teknik ve mali yardıma muhtaç olan bölge devletlerinin yönetimleri Batı kurumlarıyla belirsiz ilişkilerden her an hoşnutsuz kalabilirlerdi. Bunun sonucunda bölge devletlerinin milliyetçi sloganlar doğrultusunda yeniden kaosa sürüklenmesi muhtemeldi. Nitekim İstikrar ve Ortaklık Süreci koşullarının belirlenme süresi uzayınca ağır ekonomik sorunlar yaşayan Sırbistan yönetimi, iç politik baskılar nedeni ile ve kamuoyunda popülaritesini artırmak için Kosova sorununu kendi milliyetçi öncelikleri doğrultusunda çözmeye yeğlenmiştir.

4.5.2 AB’nin Kosova Sorunu’nun Çözümünde Takip Ettiği Politika

Miloseviç seçimleri kazandıktan sonra 1974 Yugoslavya Anayasasıyla

Kosova’ya verilen özerkliği 1989 yılında kaldırmıştır. Bölgedeki Arnavutlara karşı ayrımcı bir politika uygulanmış, Kosova’da bulunan işletmeler Sırplarca veya yabancılar tarafından özelleştirilmiştir. Arnavutlar işten çıkarılmış, Sırp dili tek resmi dil olarak kabul edilmiştir. (136)

Bütün bunlar üzerine, Kosova Arnavutları direnişe geçmiştir. 2 Temmuz

1989’da Kosova özerk bölgesinin parlamentosu bölgenin Yugoslavya dahilinde ayrı bir cumhuriyet olduğu konusunda karar almıştır. Yugoslavya’nın dağılma süreci başlayınca, bu parlamento 22 Eylül 1991’de bağımsızlığını ilan etmiştir. (137)

Mayıs 1992’de kendi başkanını seçen Kosovalılar, Sırbistan’daki başkanlık seçimlerine de katılmadılar. Bağımsızlık uğruna pasif direniş yöntemini benimseyen Kosovalılar, 1996 sonrası Sırplar tarafından kendilerine yönelik şiddet artınca, Kosova Kurtuluş Ordusu’nda yer almaya başladılar. (138)

Şubat 1998’de Sırbistan, Kosova’nın Drenica bölgesinde konuşlanan Kosova Kurtuluş Ordusu’na Sırp polisine saldırıda bulunduğu suçlamasıyla hücuma geçmiştir. (139) 1 ile 10 Mayıs tarihleri arasında Sırplar, uçak, helikopter, tank ve diğer tüm ağır silahları kullanarak, Kosova’nın Likoshani ve Prekas şehirlerine hücuma geçmiş ve bu operasyonlar sonucunda bu bölgede 77 Kosovalı hayatını kaybetmiştir. (140)

24-25 Mart 1999’da NATO’nun genişlemesinden iki hafta sonra, bu kurum elli yıllık tarihinde ilk defa olarak tam anlamda bir savaşa girişmiştir. NATO Sırbistan’ı havadan bombalama kararını bu durumda gereken BM Güvenlik Konseyi’nin kararı olmaksızın almıştır. Her ne kadar NATO BM Güvenlik Konseyi’nin 1160 (1998) ve 1203 (1998) kararları doğrultusunda hareket ettiğini beyan etse de, her iki hukuki belge de kuvvet kullanımı konusunda herhangi bir yetkiden söz etmemekteydi. (141) Buna rağmen NATO, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra kendisinin yeni görevleri üstlenebilme kapasitesini bütün dünyaya sergilemek amacıyla Kosova’ya müdahale kararını almıştır. Nisan 1999 tarihinde Washington’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi’nde, bu örgüt “yeni stratejik konseptini” kabul etmiştir. Bu konsepte göre NATO, Kurucu Antlaşması’nın 5. maddesinde gösterilen amaçlar dışında da Avrasya bölgesinde ortaya çıkacak krizlere daha aktif bir şekilde müdahale etmesi gerektiğini ileri sürmüştür. (142)

Müdahaleden sonra yeni Yugoslavya ordusu ve polis gücü Kosova’dan çıkarılarak, BM Güvenlik Konseyi’nin 1244 No’lu kararıyla Kosova geçici bir süreyle BM’nin yönetimi altına geçmiştir. Bununla da Sırbistan’ın Kosova üzerindeki egemenliği hukuki olarak olmasa da, siyasi açıdan kalkmış oldu. 15 Mayıs 2001’de kabul edilen yeni Anayasa çerçevesinde bölge yönetimi, BM İç Yönetim Misyonu ile Kosova hükümeti arasında paylaştırılmıştır. (143) BM’nin geçici olarak kabul edilmiş yönetimi halen iş başındadır ve Kosova’nın statüsünün ne olacağı da henüz açıklığa kavuşamamıştır. BM’nin Kosova’daki özel temsilcisi Finlandiya’nın eski Devlet Başkanı Martti Ahtisaari 14 ay boyunca Sırbistan ile Kosova arasındaki görüşmelerde arabuluculuk yapmış ve görüşmelerin bitiminde BM Güvenlik Konseyi’ne hazırladığı raporu sunmuştur. Bu rapora göre, Kosova’ya BM gözetimi altında bağımsızlık verilmesinden söz edilmektedir. (144) Uluslararası hukukta bu tür tanımaya rastlanmadığı için, bu durum mevcut self-determinasyon kurallarının kapsamı dışında bir bağımsızlık arayışı gibi görülebilir. (145)

Ancak, Sırbistan’ın da bağımsız bir Kosova devletinin oluşmasına asla razı olamayacağı bilinmektedir. Ahtisaari’nin planı ne Sırbistan, ne de Kosovalılar tarafından kabul edilmiştir. Her iki taraf bu planda değişikliklerin yapılmasını talep etmektedir. (146) Anlaşılan, bu plandan memnun olması gereken Kosovalılar bile, bazı maddelerden endişe etmektedir.
Diğer taraftan, AB Sırbistan’a tam üyelik statüsü tanınması durumunda, bu ülkenin Kosova’nın bağımsızlığını tanıyacağını umuyor. Fakat Rusya’nın Kosova’nın statüsü konusunda BM Güvenlik Konseyi üyesi olarak sergilediği sert tavır, Sırbistan’ın bu konuda taviz vermesini gereksiz kılmaktadır. (147)

Her ne kadar ABD ve AB Kosova’yı bağımsız bir devlet olarak görmek isteseler de, bu konudaki girişimler Rusya tarafından ciddi tepkiyle karşılanmaktadır. Rusya, Kosova’nın bağımsız bir devlet olması halinde, bunun dünyada benzer ayrımcı hareketler için bir emsal oluşturacağı gerekçesiyle karşı çıktığını beyan etmektedir. Aslında Rusya’nın bu görüşünü bazı AB üye devletleri de aylaşmaktadır ki (148), bu durum AB’nin dış politika konusundaki ortak bir tutum sahibi olamadığını ortaya koymaktadır.

4.5.3 AB’nin Batı Balkanlarla İlişkilerinde bir Araç Olarak İstikrar ve Ortaklık Süreci’nin Önemi

Batı Balkanlarda belirli bir düzeyde istikrarın sağlanmasının ardından, AB “İstikrar ve Ortaklık Süreci” politikası çerçevesinde bölge devletleriyle birer İstikrar ve Ortaklık Antlaşması (149) (İOA) imzalama kararı aldı. Daha önce, hiçbir devletle benzeri bir antlaşmayı imzalamamış olan AB, Batı Balkanlara özel olarak geliştirdiği bu araçla, bölge devletlerinde reform sürecinin başarılı bir şekilde sonuçlanması halinde tam üyelik için yeşil ışık yakabileceği sinyali vermekteydi. İstikrar ve Ortaklık Süreci, İOA dışında da, bölge devletlerine yönelik ticari ayrıcalıkların ve önemli mali desteğin sağlanmasıyla bölgesel işbirliğinin geliştirilmesi anlayışı
üzerine bina edilmiştir. (150)

Nitekim 19–20 Haziran 2000 tarihlerinde gerçekleştirilen Feria Zirvesi’nin Bildirgesinde, AB’ye üye devletler İOA’nın önemini vurgulayarak, bu antlaşma doğrultusunda reformların gerçekleştirilmesi, bölgesel işbirliği ve demokrasinin üstünlüğü ilkesinin benimsenmesi durumunda, AB’ye potansiyel birer aday konumuna geleceklerini belirtmiştir. Aynı Zirve’de ilk AB-Batı Balkanlar Zirvesi’nin düzenlenmesi gündeme alınmıştır. (151)

Bu Zirve 24 Kasım 2000 tarihinde Hırvatistan’ın başkenti olan Zagreb’de yapıldı. Zirveye AB’yi temsilen üye devletlerin devlet başkanları, AB Komisyon Başkanı yanı sıra ODGP Yüksek Temsilcisi, diğer taraftan Arnavutluk, Makedonya, Bosna-Hersek, Hırvatistan ve Yugoslavya’nın devlet başkanları katılmıştır. Zagreb Zirvesi’nde Batı Balkan bölgesi devletleri arasında siyasi diyalogun geliştirilmesi, serbest ticaret alanının oluşturulması ve adliye ve içişleri alanlarda da sıkı ilişkilerin kurulması için bölgesel işbirliğinin AB desteğiyle pekiştirilmesi öngörülmüştür. Zirve kararlarına göre bölge devletleri arasında işbirliği alanlarının oluşumu ve diğer ilgili konular AB ile taraf devletler arasında imzalanacak olan İOA ile düzenlenecektir. Zirve’de AB ile beş taraf devlet arasında ilişkilerin gelişiminde İstikrar ve Ortaklık Süreci’nin temel mekanizma olduğu bir defa daha vurgulanmıştır. (152)

Bunun dışında AB bölge devletlerinde reform sürecinin başarılı bir şekilde yürütülmesi için bunlara yönelik bölgesel CARDS (153) Programı’nı uygulamaya karar vermiştir. (154) Buna göre 2000 yılına kadar PHARE Programından yararlanan Arnavutluk, Makedonya ve Bosna-Hersek 2001 yılından itibaren CARDS Programı’nda yer aldılar. (155)

AB’nin MDAÜ’de uyguladığı politikalarla Batı Balkanlar bölgesine yönelik politikalarını kıyaslayacak olursak, görüyoruz ki, bu bölgede çatışmaların sona ermesinden sonra uygulanan politikalar paralellik sergilemektedir. AB Batı Balkanlar’daki devletlerde demokrasiyi ve piyasa ekonomisine geçiş sürecini pekiştirmek için MDAÜ’de uyguladığına benzer koşullu tam üyelik sürecini burada da işletmektedir. AB ODGP’nin en etkin aracı sayılan genişleme süreci bu ülkelere de, özel koşulları yerine getirdikleri takdirde açılacaktır.

Burada söz konusu olan İstikrar ve Ortaklık Antlaşmaları, MDAÜ ile imzalanan Avrupa Antlaşmaları’na göre daha çok şart içermektedir ve aslında üyeliğin kendisini değil adaylığa ehilliği sağlamayla ilgilidir. Benzer şekilde MDAÜ’de reformları gerçekleştirilmesinde en etkin araçlardan kabul edilen ve ön katılım sürecine katkıda bulunan PHARE Programı’nın yerini CARDS Programı almıştır.

AB MDAÜ’ye yönelik uyguladığı hukuki ve teknik araçların aynısını Batı Balkanlar bölgesinde yer alan devletlere de uygulayabilirdi. Fakat burada AB daha ihtiyatlı davranmayı yeğlemiştir. Yugoslavya’nın dağılmasından sonra yeni oluşmuş devletlerin ülkelerinde şiddetlenen çatışmalar ve bunları körükleyen milliyetçi yönetimler, bu devletleri MDAÜ’ye kıyasla reform sürecinde daha geride bırakmış ve çözülmesi gereken sorunlar da farklılık sergilemeye başlamıştır. Bu açıdan bu devletlere doğrudan tam üyelik sürecinin başlatılması yerine, daha çok ilk aşama gibi kabul edilebilecek bu üyeliğe adaylık durumuna hazırlık süreci başlatılmıştır. Devletlerin bu süreçte başarı oranına göre tam üyelik sürecine geçiş sağlanacaktır ki bu devletler için gelecekleri açısından önem taşımaktadır.

4.5.4 Selanik Gündemi’nin AB’nin Bölgeye Yönelik Amaçlarının
Gerçekleştirilmesi Açısından Önemi

19–20 Haziran 2003 tarihinde Selanik Zirvesi’nde taraflar arasında ilişkilerin daha da derinleştirilmesi amacıyla “Batı Balkanlar için Selanik Gündemi” kabul edilmiştir. Söz konusu Zirvede, Batı Balkanlar ülkelerinin öngörülen koşulları yerine getirmeleri halinde, AB’ye üye olabilecekleri bir kez daha vurgulanmıştır. (156) Selanik Gündemi’nde Batı Balkanlar ülkelerinin son dört yıllık dönemde İstikrar ve Ortaklık Süreci çerçevesinde önemli reformlar gerçekleştirdikleri vurgulanmakta ve AB üyeliğine yakınlaştıkları belirtilmektedir. Gündemde, devletlerin gösterdikleri çabalar doğrultusunda tam üyelik sürecine ne derecede yakınlaşacaklarının doğrudan kendilerine bağlı olacağı belirtilmektedir. Bunun için de, devletler Kopenhag Kriterleri ve İOS doğrultusunda reformları gerçekleştirmeye devam etmelidirler. Selanik Gündemi bu reformların başarılı bir şekilde gerçekleştirilmesi için bazı öneriler sunmaktadır. Buna göre Batı Balkan ülkeleri bölgede barışın, istikrarın ve demokrasinin gelişimini bundan sonra da temin etmelidirler. Bunun dışında bölge devletleri yürütülen İOS doğrultusunda çalışmaları devam ettirmelidirler. Bu sürecin gerçekleştirilmesinde sergilenen başarı doğrultusunda AB ile İOA’ların imzalanması öngörülmektedir. Partner devletlerin dikkat etmeleri gereken bir diğer husus ise, organize suça karşı mücadele ve içişleri ve adalet işlerinde işbirliği alanıdır. Bunun dışında gündemde ekonomik gelişimin ve bölgesel işbirliğinin sağlanması için bir
sıra tedbirler öngörülmektedir. (157)

Selanik Gündemi doğrultusunda çalışmaları sürdüren Batı Balkanlar ülkelerinden önce Makedonya, daha sonra da Hırvatistan, kendi içlerinde halen çözülmemiş birçok sorun olmasına rağmen, AB ile İOA’yı imzalamışlardır. AB’nin bu tutumu bölgeye yönelik gerçekleştirdiği politikaların sürdürülmesine istekli olduğunu göstermektedir. (158)Günümüzde her iki devlet AB ile ilişkilerde ciddi aşamalar kat etmişlerdir. Mesela Hırvatistan, Türkiye ile birlikte 3 Ekim 2005’te AB ile tam üyelik müzakeresine başlamıştır. Makedonya 17 Aralık 2005’te “aday ülke” statüsü almış ve 2007 yılının sonuna kadar müzakereler için başlangıç tarihini almayı ummaktadır. Fakat bu konuda herhangi bir gelişme henüz görülmemiştir. Hırvatistan 2010 (159), Makedonya ise 2012 yılına kadar AB’ye tam üye olmayı beklemektedir. (160)

Diğer ülkelere gelince, Arnavutluk İOA’yı uzun görüşmelerden sonra Haziran 2006’de imzalamaya muvaffak olmuştur. Her ne kadar Arnavutluk bu antlaşmayı imzalamaya muvaffak olsa da, ülkede devam eden organize suçlar, rüşvet ve adli sistemin yetersizliği gibi sorunlar yüzünden bu ülkenin “aday ülke” statüsünü ne zaman alacağı soru olarak kalmaktadır. Sırbistan, Karadağ ve Bosna-Hersek’e gelince, bu devletlerin İOA’yı imzalaması için görüşmelere 2005’in sonlarında başlanmıştır. Ancak Sırbistan savaş suçlusu olan Ratko Mladiç’i yakalayıp, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne teslim etmediği için AB bu ülke ile müzakereleri Mayıs 2006’ta askıya almıştır. 13 Haziran 2007’de AB ile Sırbistan arasında İOA konusunda müzakereler yeniden başladı. Bu, savaş suçlusu Zdravko Tolimir’in yakalanmasından sonra mümkün olmuştur. Yine de, Avrupa Komisyonu’nda genişlemeden sorumlu olan Komiser Olli Rehn müzakerelerin başarılı bir şekilde sonuçlanmasının, diğer savaş suçlularının yakalanmasına bağlı
olacağını beyan etmiştir. (161)

21 Mayıs 2006’da bağımsızlığını elde eden Karadağ, Sırbistan’dan ayrı olarak İOA müzakerelerini Eylül 2006’da başlatabilmiştir. (162) 21 Ocak 2007’de Sırbistan’da yapılan parlamento seçimlerinin ardından, AB’nin de baskısıyla, Batı yanlısı partilerin oluşturduğu demokratik blok yeni hükümeti oluşturunca, Avrupa Komisyonu, Sırbistan’da demokratik bir hükümetin kurulmasından memnuniyet duyduğunu bildirerek, Sırbistan’la dondurulmuş olan İOA’yı tekrar başlatabileceği sinyalini vermiştir. (163)
Bosna-Hersek de polis reformunu gerçekleştirmediği için, müzakerelerde fazla ilerleyememiştir. 11 Aralık 2006’da İOA konusunda müzakereler tamamlansa da, söz konusu Antlaşma henüz imzalanmamıştır. AB’nin Bosna-Hersek’ten yerine getirmesini istediği şartların arasındaki, polis teşkilatının devlet düzeyinde yönetilmesi ve devlet bütçesinden finanse edilmesi şartları Bosnalı Sırplar tarafından kabul edilmemiştir. Sırplar, kendi bölgelerindeki polis teşkilatının kontrolünü ellerinde tutmayı istemekte ve Sırp ve Boşnak-Hırvat bölgeleri arasındaki sınırın ortadan kaldırılmasına karşı çıkmaktadırlar. (164)

Bölgede yer alan bir diğer siyasi yapı olan Kosova’nın 2007’den itibaren Avrupa Birliği yönetimine bağlanması beklenmektedir. Daha önce Kosova’nın uluslararası topluluk tarafından sekiz başlık altında toplanan bazı standartları yerine getirmesi talep edilmiştir. Bu standartlar Kopenhag kriterleriyle benzeşmektedir. Bu durumda Kosova’nın, bağımsızlık elde etmesi durumunda AB ile müzakerelere önceden başlamış olduğunu varsaymak mümkündür. (165) AB’nin Kosova ile ilişkilerde kullandığı en temel araç CARDS Programı’dır. Bu program çerçevesinde demokrasiyi pekiştirmek, yönetimde kurumsallaşmayı, ekonomik ve sosyal gelişimi sağlamak ve AB programlarına katılmak amacıyla 2005–2006 yıllarında 129 milyon Euro ayrılmıştır. AB resmi web sitesinin verdiği bilgiye göre Kosova ile ilişkiler bundan sonra CARDS Programı yerine Ön Katılım Yardım Programı çerçevesinde yürütülecektir. (166)

Aşağıdaki tabloda Batı Balkan devletlerinin AB ile ilişkilerinin 2007 yılı itibarıyla durumunu gösterilmektedir:

Devlet İOA Adaylık statüsü Tam üyelik için
müzakereler
Hırvatistan Ekim 2001 Haziran 2004 Ekim 2005
Makedonya Nisan 2001 Aralık 2005 –
Arnavutluk Haziran 2006 – –
Bosna-Hersek – – –
Sırbistan – – –
Karadağ – – –

Görüldüğü gibi Batı Balkan ülkeleri arasında AB ile ilişkilerin gelişiminde bazı devletlerin diğerlerine kıyasla önde olduklarını görmek mümkündür. Aslında, ilişkilerin derinleşme ölçüsü, bu ülkelerin bölgedeki etnik sorunların çözülmesinde başarısı oranındadır. Ülkelerin kendi istikrarını ve güvenliğini sağlamasında ve daha sonra demokrasi ve piyasa ekonomisine geçişte sergilenen başarı, AB ile ilişkilerin derinleşmesine neden olmuştur. Aslında istikrar ve güvenlik temini oranını bu devletlerin NATO ile ilişkilerinde de gözlemlemek mümkündür. Daha önce de görüldüğü gibi, AB’nin genişleme sürecinin bir ön aşamasını oluşturmaya başlayan
NATO ile bütünleşme süreci, bu devletlerle ilişkilerde paralel gelişimsergilemektedir. Aşağıdaki tabloda, Batı Balkanlar ülkelerinin NATO ile ilişkilerinin gelişimi gösterilmektedir:

Devlet (167) BİO (168) Tam Üyelik Eylem
Planı Adriyatik Antlaşması
Hırvatistan + + +
Makedonya + + +
Arnavutluk + + +
Bosna-Hersek + – –
Sırbistan + – –
Karadağ + – –

Görüldüğü gibi AB ile ilişkilerde en önde olan Hırvatistan, Makedonya ve Arnavutluk NATO ilişkilerinde de ön safhada yer almaktadır. Her üç devlet 2008 yılına kadar tüm koşulları yerine getirerek NATO’ya tam üye olmayı düşünmektedir. (169) Batı Balkanlar bölgesine genel olarak baktığımız ve doksanlı yıllarla kıyasladığımız zaman, bölgede istikrarın sağlanmasında yeteri derecede bir ilerleme sağlanmıştır. AB ülkelerinin beklentileri ve arzularına uygun şekilde Hırvatistan ve Sırbistan’da otoriter ve milliyetçi iktidarlar değişmiştir. Bu ise AB dahil, diğer uluslararası aktörlerin bölgedeki girişimlerinin gerçekleştirilmesi için daha elverişli bir ortam sağlamıştı. Yine de bölgede istikrarsızlığın sebebi olabilecek yeterince sorun henüz mevcuttur. Sırbistan ile Kosova’nın statüsü hakkındaki sorununun çözülememesi, Bosna-Hersek’te Dayton Barış Planıyla sağlanan ve hassas dengeler üzerinde oluşturulan barışın uluslararası desteğin sürdürülmemesi durumunda dağılması olasılığı, Makedonya’da Slavlar ve Arnavutlar arasında etnik çatışma olasılığının mevcut olması AB’yi bölgeye yönelik aktif bir politika uygulamaya zorlamaktadır. (170)Nitekim AB sorunların çözümünü demokrasi ve piyasa ekonomisine geçişi amaçlayan reformların gerçekleştirilmesinde görse de, bunun yeterli olamayacağına ve bölge ülkelerine üyelik perspektifinin sunulmasının gerektiğine dair güçlü bir kanaat mevcuttur. Bu durum özellikle Güney Kafkasya ve diğer Yeni Bağımsız Devletler (171) (YBD) olarak kabul edilen eski Sovyetler Birliği cumhuriyetleri açısından da büyük önem taşımaktadır. Doğu Bloku’nun dağılmasından sonra MDAÜ ve Batı Balkan ülkelerinde yaşananlara benzer sorunlarla yüzleşen bu devletler AB tarafından takdim edilen ekonomik ve teknik yardımlardan yararlanmıştır. Diğer taraftan, AB’nin YBD’ye yönelik dış politika ve güvenlik politikası amaçlarını gerçekleştirilmesi için farklı bazı araçlar uygulamıştır. Bu durumda bu araçların etkinliğini belirlemek için bunların neler olduğunu anlattıktan sonra MDAÜ ve Batı Balkanlarda uygulanan araçlarla kıyaslanmaları konumuz açısından önem taşımaktadır.

1. Bölüm >>>         2.Bölüm >>>         3.Bölüm >>>

1. BÖLÜM DİPNOTLARI:
1) Neill Nugent, The Government and Politics of the European Union, The European Union Series, London, The Macmillan Press LTD, 1995, s. 392.
2) İrfan Kaya Ülger, “Avrupa Dış Politikası ve AB Genişlemesi”, Avrupa Birliği Üzerine Notlar, Oğuz Kaymakçı (ed.), Ankara, Nobel Yayınları, 2005, s. 29.
3) Nugent, a. g. e., 1996, ss. 392-393.
4) Erhan Büyükakıncı, “Avrupa Birliği-Rusya Federasyonu İlişkilerinde Güvenlik Sorunsalı”, Dünden Bugüne Avrupa Birliği, Beril Dedeoğlu (der.), 2. Basım, İstanbul, Boyut Kitapları, Ekim, 2003, s. 330.
5) Nugent, a. g. e., 1996, s. 393.
6) Nugent, a. g. e., 1996, s. 393.
7) Nugent, a. g. e., 1996, s. 393.
8) Bkz: Turgul Arat ve Sinem Baykal“AB ile İlişkiler”, Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt II: 1980-2001, Baskın Oran (Editör), İstanbul, İletişim Yayınları, 2003, s. 329; Esra Çayhan, Nurşin Güney Ateşoğlu, Avrupa’da Yeni Güvenlik Arayışları NATO-AB-Türkiye, İstanbul, Afa Yayınları, 1996, s. 106.
9) Provisions On a Common Foreign and Security, Article J.1, Policyhttp://Europa.eu. int/en/record/mt/title5.html, (13.06.07).
10) Haydar Çakmak, Avrupa Güvenliği, 2. Baskı, Ankara, Platin Yayınları, 2007, s. 186.
11) Harun Arıkan, “Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası: Avrupa Birliği’nin ‘Ekonomik Dev’ Siyasal Cüce’ Kimliğini Değiştirme Çabaları”, Avrupa Birliği Ortak Politikaları ve Türkiye, Ekonomik, Sosyal ve Siyasal Politikaların Uyumlaştırılması, Muhsin Kar, Harun Arıkan, (ed.), İstanbul, Beta Yayınları, 2003, s. 379.
12) Çakmak, a. g. e., 2007, s. 186.
13) Barış Özdal ve Mehmet Genç, Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’nın Türkiye-AB İlişkilerine Etkileri, İstanbul, Aktüel Yayınları, 2005, ss. 131-132.
14) Çınar Özen, “Consequences of the European Security and Defence Policy for the European Non-EU NATO Members”, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, Ankara, Cilt 1, Sayı 1, (Güz, 2001), s. 140.
15) Çakmak, a. g. e., 2007, ss. 183-184.
16) Arıkan, a. g. m., 2003, s. 381.
17Bkz: Presidency Conclusions, Article 28, Helsinki European Council, 10-11 December, 1999, http://www.dpt.gov.tr/abigm/abtb/Zirveler/1999%20Helsinki%2010- 11%20Aralik. pdf,   (29.06.07); Arıkan, a. g. e., 2007, s. 382.
18) Acil Müdahale Gücü konusunda daha geniş bilgi için bkz: Eurocorps, eurocorps.
org,  (22.01.2008).
19) Arıkan, a. g. e., 2007, s. 382.
20) İbrahim S. Canbolat, Avrupa Birliği ve Genişleme Sürecinde Türkiye ile İlişkiler, İstanbul, Alfa
Yayınları, 2002, s. 235.
21) Özdal ve Genç, a. g. e., 2005, ss.140-142.
22) Frans-Josef Meiers, “Avrupa’nın Güvenlik ve Savunma Politikasında Karşılaşılan Zorluklar”, Avrasya Dosyası, Avrupa Birliği Özel Sayısı, Cilt 5, Sayı 4, (Kış, 1999), s. 236.
23) Sinan Ülgen, AB ile Müzakerelerin El Kitabı, Ne Bekliyoruz, Ne Olacak?, İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2005, s. 128.
24) Daha geniş bilgi için bak: Javier Solana, A Secure Europe in a Better World, European Council, Thesaloniki, 20.06.03, www.consilium.Europa.eu/cms3 applications/applications  solana/list.asp?cmsid=246&bid=111&page=arch&archDate=2003&archMonth=6, (02.10.07).
25) Charlotte Bretherton ve John Vogler, The European Union as a Global Actor, London, Routledge, 2006, s. 164.
26) Bretherton ve Vogler, a. g. e., 2005, s. 164
27) Sevilay Kahraman, “Avrupa Birliği ve Irak Krizi: Bölünmeden Yeniden Birleşmeye Uzun İnce Bir Yol”, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, Cilt 2, Sayı 4, (Bahar, 2003a), s. 159.
28) Bu tanımın kapsamına Macaristan, Polonya, Romanya, Slovakya, Letonya, Estonya, Litvanya, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovenya girmektedir.
29) Christopher Preston, Enlargement and Integration in the European Union, London, Routledge, 1997, s. 196.
30) Esra Hatipoğlu, “Avrupa Birliği’nin Orta ve Doğu Avrupa Ülkelerine Yönelik Genişleme Politikasının Mali Yardımlar Boyutu”, Soğuk Savaş Sonrası Avrupa ve Türkiye, Cem Karadeli (ed.), Ankara, Atlas Yayınevi, Ekim, 2003, s. 176.
31) Poland and Hungary: Assistance for Restructuring their Economies
32) Kopenhag Kriterleri, http://www.goksel.com/kophenag_kriterleri.htm, (30.06.07).
33) Başak Kale, “Avrupa Birliği’nin Balkan Politikası: Çelişkiler İçinde Bir Yanılsama?”, Balkanlar Diplomasisi, Ömer, E. Lütem., Coşkun Birgül Demirtaş, (ed.), Ankara, ASAM Yayınları, 2001, ss. 302-303.
34) Karen Smith, The Making of EU Foreign Policy: The Case of Eastern Europe, 2 Edition, Palgrave, Macmillan, January, 2004, s. 136.
35) Smith, a. g. e., s., 2004, s. 136.
36) İrfan Kaya Ülger, “Balkan Gelişmeleri ve Türkiye: 1990’lı Yıllar”, 21. Yüzyılda Türk Dış
Politikası, İdris Bal, (ed.), Ankara, Nobel Yayınları, 2004, ss. 238-239.
37) Erel Tellal, “Rusya Federasyonunun Dış Politikası: “Yakın Çevre” ve “Askeri Doktrin””, Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt II: 1980-2001, Baskın Oran (ed.), İstanbul, İletişim Yayınları, 2003 s. 329.
38) Frank Schimmelfennig, The EU, NATO and the Integration of Europe, Cambridge, Cambridge University, 2003, s. 38.
39) Stephen George ve Ian Bache, Politics in the European Union, Oxford, Oxford University Press, 2001, s. 418.
40) İlhan Uzgel, “NATO’nun Genişlemesi”, Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt II: 1980-2001, Baskın Oran (ed.), İstanbul, İletişim Yayınları, 2003 s. 309.
41) Marise Cremona, “Enlargement and External Policy”, The Enlargement of the European Union, Marise Cremona, (ed.) , Oxford, Oxford Press, 2003, s. 197.
42) Cremona, a. g. e., 2003, s. 197.
43) Hatipoğlu, a. g. m., 2003, ss. 178-179.
44) Pal Dunay, “Strategy with Fast-Moving Targets East-Cental Europe”, European Union Foreign and Security Policy Towards a Neighbourhood Strategy, Roland Dannreuther, (ed.), London, Routledge, 2005, s. 31.
45) Kahraman, a. g. m., (2003a), s. 363.
46) Smith, a. g. e., 2004, s. 122.
47) Preston, a. g. e., 1997, s. 202.
48) Çayhan ve Ateşoğlu, a. g. e., 1996, s. 128.
49) Sevilay Kahraman, “Avrupa Birliği Genişleme Politikası”, Avrupa Birliği Ortak Politikalar ve Türkiye, Ekonomik, Sosyal ve Siyasal Politikaların Uyumlaştırılması, Muhsin Kar, Harun
Arıkan, (ed.), İstanbul, Beta Yayınları, 2003b, s. 364.
50) Avrupa Antlaşmaları, (Europe Agreements), ikv.org.tr/sozluk2.php?ID=980, (18.08.07).
51) http://www.dpt.gov.tr/abigm/abib/Avrupa_ant/Bulgaristan-AT%20AA_doc.htm, (16.08.07).
52) Andrey Motkov, Avrupa Antlaşmaları, (Европейские Соглашения), krugosvet.ru
/articles/109/1010989/1010989a1.htm, (03.09.07).
53) Kahraman, a. g. m., 2003b, s. 360.
54) Bkz: PHARE, ec.Europa.eu/enlargement/financial_assistance/phare/index_en.htm, (30.06.07).
55) AB Programları Kapsamında Türk Firmalarına Yeni İhale İmkanları, http://eic-istanbul.org/dokumanlar/abm/ihale/yurdisi/abihale.htm, (30.06.07).
56) PHARE Programı, (Программа Файр), vasilievaa.narod.ru/mu/csipfo/kpr/frames/ guide/phare.htm, (30.06/07).
57) Hatipoğlu, a. g. m., 2003, s. 183.
58) PHARE, 30.06.07.
59) Smith, a. g. e., 2004, s. 77.
60) Dunay, a. g. e., 2003, s. 31.
61) Çayhan ve Ateşoğlu, a. g. e., 1996, s.118.
62) Ülger, a. g. e., 2005, ss. 48-49.
63) G-24 OECD üye olan en sanayileşmiş devletler grubu kast edilmektedir.
64) Bretherton ve Vogler, a. g. e., 2006, s. 139.
65) Jan Zielonka, “Paradoxes of European Foreign Policy, Policies Without Strategy: the EU’s Record in Eastern Europe”, Yearbook of Polish European Studies, http://www.ce.uw.edu.pl/wydawnictwo/yearbook_no2-1998/ZIELONKA.pdf, s. 28.
66) Greco Ettore,“The Expanding EU Role, European Union Foreign and Security Policy”, Towards a Neighbourhood Strategy, Roland Dannreuther, (ed.), London, Routledge, 2005, s. 63.
67) Ettore, a. g. e., 2005, s. 64.
68) Zielonka, a. g. m., 1998, s. 36.
69) NATO El Kitabı, Brüksel, NATO Office of Information and Press, 2001, s. 242.
70) Çayhan ve Ateşoğlu, a. g. e., 1996, s. 121.
71) Stuart Croft et al., The Enlargement of Europe, Manchester, Manchester University, 1999, ss. 22- 23.
72) Marija Obradoviç, “Milliyetçilik ve Avrupacılık: Doğu Avrupa Elitlerin Durumu”, Soğuk Savaşı Sonrası Avrupa ve Türkiye,Cem Karadeli, (ed.),Ankara,Atlas Yayınevi,2003,s. 56.
73) Croft, a. g. e., 1999, s. 23.
74) NATO El Kitabı, s., 62.
75) Büyükakıncı, a. g. m., 2003, s.147.
76) Büyükakıncı, a. g. m., 2003, s. 146.
77) Smith, a. g. e., 2004, s. 118.
78) Karen E.Smith, “The Conditional Offer of Membership as an Instrument of EU Foreign Policy: Reshaping Europe in the EU’s Image”, Marmara Avrupa Araştırmaları Dergisi, İstanbul, Cilt 8, Sayı 1-2, (2000), ss. 33-34.
79) Kopenhag kriterlere göre, aday devletler öncelikle demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve azınlıklara saygı gösterilmesini ve korunmasını garanti eden kurumların varlığını garanti altına almalı, işleyen bir pazar ekonomisini oluşturmalı, AB içinde rekabet edebilme kapasitesini sağlamalı ve siyasi, ekonomik ve parasal birliğin amaçlarına uyum dahil olmak üzere üyelik yükümlüklerini yerine getirme kabiliyetini geliştirmelidir.
80) Smith, a. g. m., (2000), s. 35.
81) AB tarafından kabul edilmiş ve Kopenhag kriterlerine en fazla uyum gösterebilme yeteneğine sahip olan diğer üç devlet ise Slovenya, Estonya ve Güney Kıbrıs’tır.
82) Büyükakıncı, a. g. e., 2003, s. 147.
83) Smith, a. g. m., (2000), s. 39.
84) Milada Anna Vachudova, “Strategies for Democratisation and European Integration in the Balkans”, The Enlargement of the European Union, Marise Cremona, (ed.), Oxford, Oxford University, 2003, s. 145.
85) İlhan Uzgel, “Doğu Blokunda Sosyalist Rejimlerin Çöküşü, Balkanlar ve Türkiye”, Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt II: 1980-2001, Baskın Oran (ed.), İstanbul, İletişim Yayınları, 2003, s. 481.
86) Uzgel, a. g. m., 2003, s. 482.
87) Will Bartlett, “Serbia and Montenegro”, The Central & Eastern Europe Handbook, Prospects Onto the 21st Century, London, Fitzroy Dearborn, 1999, s. 94.
88) Uzgel, a. g. e., 2003, s. 491.
89) George ve Bache, a. g. e., 2001, s. 87.
90) İrfan Kaya Ülger, “Balkan Gelişmeleri ve Türkiye: 1990’lı yıllar”, Türk Dış Politikası, İdris Bal, (ed.), Ankara, Nobel Yayın Dağıtım Yayınları, 2004, s. 233.
91) Tufik Burzanoviç, “Bosna Örneğinde ABD’nin Balkan Siyaseti Anlamak”, Balkan Diplomasisi, Ömer E., Lütem ve Çoşgun Birgül Demirtaş, (ed.), Ankara, ASAM Yayınları, 2001, ss., 280-281.
92) Lester, H. Brune, The United States & the Balkan Crisis, 1990-2005: Conflict in Bosnia & Kosovo, Claremont, Regina Books, 2005, s. 22.
93) Milada Anna Vachudova, a. g. m., 2003, s. 145.
94) Rogel Carole, The Breakup of Yugoslavia and the War in Bosnia, London, Greenwood Press,
1998, s. 60.
95) Örneğin, Dönem Konsey Başkanı Jacques Poos bu konuyla ilgili şu sözleri demiştir: “Avrupalıların çözebileceği herhangi bir sorun varsa, bu da Yugoslavya sorunudur. Bu Avrupa ülkesidir ve Amerika için hiç bir önemi yoktur, hatta hiç kimse için önemi yoktur”. Bkz: Bretherton ve Vogler, a. g. e., 2006, s. 195.
96) Bretherton veVogler, a. g. e., 2006, s. 195.
97) George ve Bache, a. g. e., 2001, s. 88.
98) Nutall, European Foreign Policy, Oxford, Oxford University, 2000, s. 195.
99) Nutall, a. g. e., s., 2000, s. 214.
100) Nurşin Güney Ateşoğlu, “Bosna-Hersek Sorunu ve Barış Görüşmeleri Süreci”, Yeni Balkanlar, Eski Sorunlar, Kemali Saybaşılı-Özcan Gencer, (der.), İstanbul, Bağlam Yayınları, 1997, s. 269.
101) Brune, a. g. e., 2005, s. 32.
102) Carole, a. g. e., 1998, s. 62.
103) Ateşoğlu, a. g. m., 1997,, s. 270.
104) Brune, a. g. e., 2005, 1998, s. 32.
105Ejup Stitkovac, Jasminka Udovicki, “Bosnia and Herzegovina: The Second War”, Yugoslavia’s Ethnic Nightmare: The Inside Story of Europe’s Unfolding Ordeal, Jasminka Udovicki-James Ridgeway, New York, Lawrence Hill Books, 1995, s., 192; Nurşin Güney Ateşoğlu, a. g. m., 1997, s. 271.
106) Christopher Bennett, Yugoslavia’s Bloody Collapse: Causes, Course and Consequences, London, Hurst & Company, 1995, s.198.
107) Ateşoğlu, a. g. m., 1997, ss. 271-272.
108) Tom Gallagher, The Balkans After the Cold War, From Tyranny to Tragedy, London, Routledge, 2003, ss. 129-130.
109) Bretherton ve Vogler, a. g. e., 2006, s.196.
110) Nutall, a. g. e., 2000, s. 216.
111) Janusz Bugajski, Nations in Turmoil, Conflict & Cooperation in Eastern Europe, Oxford, Westview Press, 1993, s. 103.
112) Dinan Desmond, Ever Closer Union, An Introduction to European Integration, China, Palgrave Macmillan, 2005, s. 590.
113) Ateşoğlu, a. g. m., 1997, s. 264.
114) Ülger, a. g. m., 2004, s. 233.
115) Bkz: Ateşoğlu, a. g. m., 1997, s. 261.
116) Ateşoğlu, a. g. m., 1997,s. 266.
117) Carole, a. g. e., 1998, s. 66.
118) Burzanoviç, a. g. m., 2001, s. 281.
119) Stephen M. Walt, “Clinton’ın Dış Politikasına Koşullu İki Övgü”, Avrasya Dosyası, ABD Özel, Cilt 6, Sayı 2, (Yaz, 2000), s. 143.
120) Brune, a. g. e., 2005, ss. 39-40.
121) Burzanoviç, a. g. m., 2001, ss. 282-283.
122) Brune, a. g. e., 2005, s. 40.
123) Mike Bowker, “European Security”, Foundations Contemporary Europe, Richard Sakwa ve Anne Stevens, Great Britain, St. Martin Press, 2000, s. 213.
124) Brune, a. g. e., 2005, s. 41.
125) Albert Rohan, “Balkanlardaki Kriz Kaynakları ve Bölgeleri, Türkiye”, NATO ve Avrupa Birliği Perspektifinden Kriz Bölgelerin İncelenmesi ve Türkiye’nin Güvenliğine Etkileri, Reşat Ödün, (der.), Ankara, Genelkurmay Basım Evi, 2004, s. 242.
126) Brune, a. g. e., 2005, s. 41.
127) Necmettin Alkan, “Dayton Sonrasında Bosna-Hersek’te Yapılan Seçimler ve Barış Sürecine Etkileri (1996-2006)”, Avrasya Etütleri, No 29-30, Ankara, TİKA Yayınları, 2006, s. 98.
128) Bkz: Carole, a. g. e., 1998, s. 68.
129) Vachudova, a. g. m., 2003, s. 147.
130) Gallagher, a. g. e., 2003, ss. 184-185.
131) European Union Force
132) Nesrin Kenar, Bir Dönem Perde Arkası: Yugoslavya; Yugoslavya Sorununun Ulusal ve Uluslararası Boyutu, Ankara, Palme Yayıncılık, 2005, s. 409-410.
133) Murat Kavalalı, AB’nin Merkezi Doğu Avrupa ve Batı Balkan Ülkeleri ile İlişkileri, Ankara, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı (AB ile İlişkiler Genel Müdürlüğü), Ekim, 2005, ss. 48-49.
134) EU-Western Balkan Relations, (21 Eylül 2004’de yayınlanmış-6 Temmuz 2007’de
güncelleştirilmiştir), http://www.euractiv.com/en/enlargement/eu-western-balkans-relations/article- 129607, (18.07.07).
135Ettore, a. g. e., 2005, ss. 62-63.
136) Gökçen Alpkaya, “NATO Müdahalesi Üzerine”, Tartışma Metinleri, 15 Haziran, 1999, http://politics.ankara.edu.tr/~alpkaya/kosova.htm, (20.09.07).
137) Alpkaya, a. g. m., 1999.
138) Bartlett, a. g. e. 1999, s.101.
139) Hall Gardner, “The Genesis of NATO Enlargement and of War “over” Kosovo”, Central and Southern Europe in Transition: Perspectives on Success and Failure since 1989, Gardner Hall, (ed.), London, Praeger, 2000, s. 168.
140) Brune, a. g. e., 2005, s. 87.
141) Gardner, a. g. m., 2000, ss. 168-169.
142) Willie, “The Kosova Intervention and European Security: NATO’s Pyrrhic Victory”,
Contemporary Issues and Debates in the EU Policy,Vassiliki N. Koutrakou, (ed.), Manchester, Manchester University, 2004, s. 25.
143) Rakia Moalla-Fetini et al., Kosova Gearing Policies Toward Growth and Development, Washington, International Monetary Fund, 2005, s., vıı.
144) Mirzet Mujezinovic, Batı Balkanlar’da İstikrarsızlık Kaynakları: Kosova ve Bosna Hersek, http://www.turkishweekly.net/turkce/yazarlar.php?type=12&id=276, (15.07.07).
145) Bu konuda bkz: Hüseyin Pazarcı, Uluslar arası Hukuk, 2. Kitap, Turhan Kitabevi, Ankara, 2005.
146) Mirzet Mijezinoviç, Kosova: Balkanların Yeni Devleti, turkishweekly.net/turkce/ yazarlar.php ?type=12&id=228, (15.07.07).
147) Yeniden Kosova, (И снова Косово), gazetasng.ru/chronology/digest/?id=6792, (05.08.07).
148) Mirzet Mijezinoviç, Batı Balkanlar’da İstikrarsızlık Kaynakları: Kosova ve Bosna
Hersek,(15.07.07).
149) Stabilisation and Association Agreement
150) Bkz: Özge Onursal, “Regional Cooperation as Political Conditionality: the Case of the Western Balkans”,Turkish Review of Balkan Studies, No 10, İstanbul, Bigart Yayınları, 2005, ss., 169- 172; EU-Croatia Relations: Main Steps Towards the EU, (son yenilenme tarihi: Kasım 2006), http://ec.Europa.eu/enlargement/croatia/eu_croatia_relations_en.htm, (04.08.07).
151Kavalalı, a. g. e., s. 42.
152) Bkz: Zagreb Zirvesi Nihai Beyannamesi, (24 Kasım 2000), ec.Europa.eu/ enlargement/ enlargement_process/accession_p
rocess/how_does_a_country_join_the_eu/sap/zagreb_summit_statement_en.htm, (02.08.07).
153) Community Assistance for Reconstruction, Democratization and Stabilization
154) Bkz: Zagreb Zirvesi Nihai Beyannamesi
155) CARDS Programı, 5 Aralık 2000 tarihinde AB’nin 2666/2000/EC Konsey Tüzüğü ile kabul edilmiş mali programdır. Bu tüzüğe göre, Batı Balkanlar ülkeleri için 2000–2006 tarihleri arasında belirlenen bütçe 4.65 milyar Euro’dur. Bu bütçenin CARDS Programı çerçevesinde beş öncelikli alanda kullanılması öngörülmüştür. Bu alanlar: adalet ve içişleri, kurumsal yapılanma, ekonomik ve sosyal kalkınma, demokratik istikrar, çevre ve doğal kaynaklar. Daha geniş bilgi için bkz: The CARDS Programme (2000-2006), (05.02.07), http://www.Europa.eu/scadplus/leg/en/lvb/r18002.htm, (10.07.07); Kavalalı, a. g. e., s. 47.
156) Bkz: Zagreb Zirvesi Nihai Beyannamesi; Kavalalı, a. g. e., s. 44.
157) Bkz: Τhe Thessalonica agenda for the Western Balkans, General Affairs & External Relations Council (GAERC), Conclusions, (16 Haziran 2003), http://ec.Europa.eu/enlargement/enlargement_process/accession_process/
how_does_a_country_join_the_eu/sap/thessaloniki_agenda_en.htm
158) Ettore, 2005, a. g. e., s.65.
159) Jovan Teokareviç, “Balkan Countries and Euro-Atlantic Integration: Is the Pace of Rapprochement From 2005 Sustainable?”, Proceedings of the International Conference on the Enlargement Towards South-East Europe, Ozan Erozden (ed.), İstanbul, Ortadoğu ve Balkan İncelemeleri Vakfı Yayınları, Aralık, 2005, s.72.
160) Erhan Türbedar, Balkan Ülkelerin Avrupa Birliği Yolculuğu, Stratejik Analiz, Ankara, ASAM Yayınları, (Şubat 2007), s.76.
161) EU-Western Balkans Relations, (21.09.07), euractiv.com/en/enlargement/eu western- balkans-relations/article-129607, (15.07.07).
162Türbedar, a. g. m., 2007, s.76.
163) Mirzet Mijezinoviç, AB’nin Baskısıyla Sırbistan’da “Demokratik” Hükümet Kuruldu, http://www.turkishweekly.net/turkce/yazarlar.php?type=12&id=254, (15.07.08).
164) Mirzet Mijezinoviç, Bosna Hersek’in AB Yolundaki Zorlukları,turkishweekly.net/turkce /yazarlar.php?type=12&id=209, (15.07.08).
165) Türbedar, a. g. m., 2007, s. 76.
166) Kosova – EU Kosova Relations, Main Steps Towards the EU, http://ec.Europa.eu
/enlargement/serbia/Kosova/eu_Kosova_relations_en.htm, (07.08.07).
167) Kaynak: Teokareviç, a. g. m., 2005, s. 73.
168) Barış İçin Ortak
169) Teokareviç, a. g. m., 2005, s. 73.
170Ettore, a. g. e., 2005, ss. 71-73.
171YBD tanımı eski Sovyetler Birliğinden ayrılan devletleri topluca ifade edebilmek için geliştirilmiştir. Bu tanımla aşağıdaki devletler kastedilmektedir: Rusya, Ukrayna, Beyaz Rusya, Moldova, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan. Sovyetler Birliği’ni oluşturan diğer üç cumhuriyet Letonya, Litvanya ve Estonya AB taraftan tam üyelik sürecine kabul edildikten sonra, bu tanım çerçevesinden çıkarılarak, MDAÜ arasında yer aldılar. Anlaşıldığı gibi YBD belli bir bölgenin tanımını sağlanmasının ötesinde bir de AB tarafından uygulanan politikalar açısından bir statü fonksiyonunu da taşımaktadır. AB’nin YBD’ye yönelik uyguladığı politikalar açısından bu devletlerle benzer bir gelişim sürecine sahip olan Moğolistan da bu tanım dahilinde yer almaktadır.


 

II. AB’NİN YENİ BAĞIMSIZ DEVLETLER VE GÜNEY KAFKASYA DEVLETLERİNE YÖNELİK POLİTİKASI

1. AB’nin Güney Kafkasya Bölgesine Yönelik Politikalarının Geliştirilmesini Etkileyen Faktörler

1.1 Avrupa Kurumlarıyla İlişkilerin Geliştirilmesinin Güney Kafkasya
Devletleri’nin Dış Politika Tercihlerindeki Önceliği

Güney Kafkasya Bölgesi, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bölgede bağımsızlığını kazanmış Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’dan müteşekkildir. Bölge Rusya’dan doğal bir sınır olarak kabul edilen Kafkas dağları ile ayrılmaktadır. Kafkas sıradağları Alp-Himalaya dağ sisteminin bir parçasıdır. Bu dağlar, Batıda Azak Denizi ve Karadeniz kıyılarından başlayıp, Doğu’da Hazar denizi kıyılarına kadar uzanmaktadır. Bu iki nokta arasındaki uzaklık ise yaklaşık 1200 km’ye. varmaktadır. Dağların kuzey noktası Maniç Oluğu’ndan başlar ve güneyde Kür çayında son bulur. Güney Kafkasya bölgesi doğu ve batı tarafından Hazar Denizi ve Karadeniz ile kuşatılmıştır. (172)

Sovyetler Birliği döneminde bu üç devletin bulunduğu bölge TransKafkasya Bölgesi şeklinde adlandırılmış olsa da, ülkelerin tarihsel gelişimleri, öncelikleri ve aralarındaki sorunlar yüzünden coğrafi alan dışında ortak herhangi bir siyasi veya ekonomik tanım vermek zordur. Bugün her üç devleti siyasi olarak aynı çatı altında birleştirmek imkânsız ve aynı zamanda yanlıştır. Ülkelerin dış politika önceliklerine bakacak olursak Gürcistan kararlı bir şekilde Avrupa ve Avrupa-Atlantik kurumlarına bütünleşme politikası izlemektedir. Azerbaycan’ın da Gürcistan’la aynı politikayı sürdürdüğünü yani Avrupa kurumlarıyla bütünleşme amacını sahip olduğu söylenebilse de bu ülke daha temkinli hareket etmektedir. Ermenistan’a gelince, Hıristiyanlık kültürü ve Fransa’da bulunan 500.000 Ermeni’yi temsil eden lobi faaliyetleriyle Avrupa ile bütünleşme planını saklı tutsa da, hali hazırda aslen Rusya ile tüm alanlarda geniş ilişkiler kurmuştur. Yine de, Kuzey komşusu ile bu geniş çaplı ilişkiler Ermenistan’ın Avrupa-Atlantik yönünde bir entegrasyonu dış politika öncelikleri arasından tümüyle kaldırmamaktadır. (173)

Azerbaycan’ın Güney Kafkasya bölgesini ilgilendiren öncelikleri ise; komşu ülkelerle karşılıklı ve iyi niyetli ilişkilerin geliştirilmesi, bütün bölgede güvenliğin ve istikrarın sağlanması, bölgede yasadışı askeri ve diğer transferlerin önlenmesi, küresel silah sınırlandırma politikalarının desteklenmesi, Güney Kafkasya’nın nükleer silahlardan arındırılmış bir bölge olarak kalması için çalışmalara katkı ve Hazar Denizi’nin silahtan arındırılmasını sağlamaktır. (174)

Her üç Güney Kafkasya devletinin dış politika önceliklerinde değişik nedenlerle farklılıklar görülmesine rağmen, bu devletlerin açık veya zımni olarak Avrupa ve Avrupa-Atlantik kurumlarla ilişkileri geliştirme ve entegrasyon sürecine girme planları bulunmaktadır. Bu durumda, her üç devlet konumlarının imkan verdiği ölçüde ilişkilerin genişlemesi ve derinleşmesi için gereken tedbirleri gerçekleştirmeye çalışacaktır. Lakin bu adımları kendi çıkarlarının gerektirdiği oranda atacaktır. AB ve diğer kurumlardan umduklarını bulamamaları halinde, bu devletlerin AB ile ilişkilerde daha temkinli hareket edecekler ve bu kuruma bağımlılıktan ve karşılıksız yükümlülükler üstlenmekten kaçınacaklardır.

1.2 Bağımsızlıktan Sonra Güney Kafkasya Devletleri’nde Ortaya Çıkan Ekonomik Sorunlar

Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan diğer Yeni Bağımsız Devletlerde olduğu gibi, eski Sovyetler Birliği döneminden miras kalan devlet ekonomilerinin daralması, hiper-enflasyon, eski ilişkilerin kesilmesinden kaynaklanan hammadde ve geleneksel pazarların kaybı sonucunda sanayi ürünlerinin üretiminin düşüşü gibi sorunlarla karşılaşmıştır. Bunun dışında her üç ekonomi piyasa ekonomisine geçiş sürecinin sancılarından da kendi paylarını almıştı. Esas itibariyle eski Sovyetler Birliği pazarlarına yönelik üretim gerçekleştiren her üç devlet, Birliğin dağılmasıyla geleneksel pazarlarından yoksun kaldılar. Sovyetler döneminde Azerbaycan ekonomisi esasen petrol üretimi, petrol arıtma sanayisinde ve tarım alanında uzmanlaşmıştı. 60-80 yılları arasında bu Cumhuriyet’te kimya, makine, tekstil, gıda ve diğer sanayi alanları da oluşturulmuştur. Karabağ sorunun ortaya çıkmasıyla ve Sovyetler Birliği’nin ekonomisinin kötüye gitmesi nedeniyle, Azerbaycan ekonomisinde 1988–1994 yılları arasında ciddi bir daralma yaşamıştır. Bağımsızlığın ilan edildiği tarihten 1996 yılına kadar tüm sanayi % 60 kadar küçülmüştür. 1994’te ülkedeki enflasyon % 1600’lara kadar ulaşmıştır. (175)

Gürcistan’a gelince, 1992 yılına gelindiğinde ekonomik üretim % 40 oranında daralmıştır ki bu daralmanın % 48’i sanayi alanında, % 32’si ise tarım alanında yaşanmıştır. 1994 yılına gelinince ekonominin ormancılık ve inşaat gibi sektörleri tümüyle yok olmuştur. Yıllık enflasyon % 8500’lere, işsizlik ise % 20’lere kadar varmıştır. (176)

Ermenistan’ın ekonomisi Sovyetler döneminde esasen kimya, makine, elektronik, gıda ve tekstil üzerinde yoğunlaşmıştı ve tümüyle diğer cumhuriyetlerden getirilen hammaddeye bağımlıydı. Eski ilişkilerin kopmasıyla Ermenistan sanayisi girdilerden yoksun kalmış ve tümüyle durmuştu. 1992–1993 yıllarında GSMH % 60 kadar küçülmüştür. Ermenistan’ın durumunu daha da kötü hale getiren 1988 yılında yaşanan ve 25 bin kişinin ölümüne neden olan deprem olmuştur. Birkaç şehrin yeryüzünden silinmesine neden olan bu deprem 500.000 kişiyi evsiz bırakmıştır. Ermenistan’ın Dağlık Karabağ yüzünden Azerbaycan’la devam eden anlaşmazlığı yüzünden, bu ülke ile ve Türkiye ile sınırları kapalı durumdadır ki, bu durum denize çıkışı olmayan bu ülkenin ekonomisine büyük zarar vermektedir. (177)

Bu duruma her üç devlette etnik çatışmalar sonucu kendi yurtlarından kaçan ve temel gereksinimlerini karşılamaktan aciz kalan yüz binlerce mültecinin ilgili devletlerin himayesini beklediğini ekleyecek olursak, 90’lı yılların başında Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan devletlerinin ekonomik açıdan nasıl bir darboğazda bulunduğu anlamak mümkün olacaktır. Diğer taraftan, 1992’de Rusya eski Sovyetler Birliği cumhuriyetlerini “yakın çevresi” olarak ilan etmekle, AB’nin kısa vadede bu bölgeye müdahalesini de engellemiştir.

YBD’nin bağımsızlığını kazandıkları ilk zamanlarda AT, Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan dahil tüm eski Sovyetler Birliği ülkelerine insani yardım sağlamakla yetinmekteydi. (178) Bunun sebebi, MDAÜ ve Balkanlar’da acil gelişmelere yönelik ani kararların verilmesi zaruretidir. Bu bölgelerdeki gelişmeler AT’nin yakın çevresini oluşturduğu için ortaya çıkacak istikrarsızlık rahat bir şekilde topluluğa da sıçrayabilirdi. Ancak eski Sovyetler Birliği cumhuriyetlerine yönelik herhangi somut bir politika geliştirilmemiştir. Bu ülkelere sağlanan yardımlar bile, hantal mekanizmalarla ve Rusya üzerinden TACIS Programı çerçevesinde sağlanmaya çalışılmaktaydı.

İnsani yardım bu devletlere esasen ECHO ve Gıda Yardımı Operasyonları çerçevesinde sağlanmaktaydı. Mesela Azerbaycan, 1991 yılından itibaren gıda dağıtımı, mülteciler için çadır alınması ve tıbbı yardım sağlanması, temel gıda maddelerinin güvenli teminin sağlanması, devlet bütçesine bazı altyapısal projelerin gerçekleştirilmesi için özel yardım olarak ve aynı zamanda savaştan zarar görmüş arazilerin rehabilitasyonunun sağlanması amacıyla 399 milyon Euro yardım almıştır. (179) Benzer maksatlarla Gürcistan insani yardım olarak 160 milyon Euro aldı. (180)Ermenistan’a gelince, bu devlet sadece insani yardım olarak AB’den 120 milyon Euro aldı. (181) Bölgeye yapılan bu yardımlar o sırada zor durumda olan bu devletlerin imdadına yetişse de, bölgede mevcut olan herhangi bir soruna çözüm getirme ihtimali bir hayli düşüktü. Aslında bu yardımlar daha çok, zor durumda olan eski Sovyetler Birliği devletlerinin durumunu biraz da olsa hafifletme görevini yerine getirdi. Yardımların bölgedeki sorunları çözmekte yetersiz kalacağına inanan AB, bölge ile TACIS Programı çerçevesinde ilişkilerini geliştirmeye çalışmıştır.

1.3 Güney Kafkasya Bölgesi’ndeki Etnik Çatışmalar

Bölgedeki işbirliğini geliştirmeye engel olan çatışmalar henüz Sovyetler Birliği dağılmadan ortaya çıkmıştı. Sovyetler Birliği’nde Gorbaçev döneminde başlayan reform hareketleri başarısızlıkla sonuçlanınca, ülkede siyasi sorunlar şiddetlenmiş, arkasından ekonomik sorunlar gelmiştir ki, bu da çok milletli ülkede etnik gruplar arasında çatışmalara yol açmıştır. Karabağ’da yaşayan Ermeniler, Şubat 1988’de Azerbaycan’dan ayrılma ve Ermenistan’la birleşme kararını almışlar. Bu kararla birlikte iki taraf arasında çatışmalar başlamıştır. (182)

Azerbaycan, bu kararın hem Sovyetler Birliği, hem de kendi anayasasına aykırı olduğunu belirterek, Dağlık Karabağ Ermenilerinin bu kararını reddetti. Ermenistan’ın Dağlık Karabağ Ermenilerinin kararını desteklemesi üzerine, iki Sovyet Cumhuriyeti arasındaki toprak anlaşmazlığı SSCB Yüksek Sovyet’inde görüşüldü. Sözü edilen kurul verdiği kararla Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’a ait olduğunu belirtti. Buna rağmen, Ermeniler Karabağ’da Azerbaycanlılara karşı saldırılarına devam ettiler. (183)
1991 Eylül’ünde, Dağlık Karabağ Ermenileri Sovyetler Birliği’nde oluşan değişimleri göz önünde bulundurarak, Dağlık Karabağ Otonom Bölgesi ve bu bölgeye bitişik olan Azerbaycan’ın Şaumyan rayonunun (184)arazisinde Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’ni kurduklarını ilan ettiler. Bunun üzerine Azerbaycan Yüksek Sovyet’i (185) 26 Kasım’da Dağlık Karabağ Otonom Bölgesi’nin statüsünü iptal etmiştir. (186) Çok geçmeden, aynı yılın Aralık ayında Dağlık Karabağ Ermenileri bölgede referandum düzenleyip, elde edilen sonuçlar doğrultusunda sözde Dağlık Karabağ Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı ilan ettiler. (187) Bu oluşum, Ermenistan dahil hiçbir devlet tarafından tanınmamıştır.

1991 yılından itibaren Dağlık Karabağ’da sıcak çatışmalar başladı. Daha iyi hazırlanmış ve her tür silahla donatılmış Ermeniler, Karabağ’dan Azerbaycan nüfusunu çıkarmaya muvaffak olmuştur. 26 Şubat 1992 yılında Karabağ’daki Azerbaycanlıların yaşadığı Hocalı şehrinde Ermeniler tarafından katliam yapıldı. Bu şehir Ermeniler için büyük stratejik önem taşıyordu. Hankendi’ni diğer köylerle birleştiren yol bu şehirden geçmekteydi. (188) Her ne kadar Ermeni kaynakları burada sadece 20 kişinin öldüğünü iddia etseler de, (189) uluslararası gözlemcilerin verdiği bilgilere göre o gece 200 ile 1000 arasında sivil Azerbaycanlı katledilmiştir. Bu olay, büyük cinayet olarak kabul edilmektedir. (190) Azerbaycan kaynaklarına göre, 600’den fazla sivil öldürülmüş, 487 kişi ise Ermeniler tarafından rehine alınmıştır. Hocalı katliamında Hankendi’de konuşlanan 366’ncı Rus Alayı’nın da yer aldığı bilinmektedir. (191) Çok geçmeden Ermeniler Rus askerlerin de desteğiyle Dağlık Karabağ dışında bulunan 6 bölgeyi de işgal etmeye muvaffak olmuşlardır. (192)

1994 yılına kadar devam eden sıcak çatışmalar taraflar arasında 24 Mayıs 1994’te Bişkek’te imzalanan ateşkes antlaşmasıyla sona ermiştir. Savaş zamanı 30000’den fazla kişi hayatını kaybetmiştir. Her iki tarafta büyük sayıda mülteci oluşmuştur. Azerbaycan’dan 300.000’e yakın Ermeni asıllı kişi Ermenistan’dan ve işgal olunmuş arazilerden de 800.000 kadar Azerbaycanlı kendi yurtlarını terk etmek zorunda kalmıştır. Halen Azerbaycan topraklarının % 20’si Ermenistan’ın işgali altındadır. (193)Taraflar arasında geniş çapta sıcak çatışmalar gözlemlenmese de, Karabağ sorunu henüz çözüme kavuşmamıştır. (194)

Güney Kafkasya bölgesinde Gürcistan’da Abhazya bölgesindeki ayrılıkçı hareket daha Sovyetler Birliği’nin dağılmasından önce başlamıştır. Sovyetler döneminde Gürcistan içinde özerk cumhuriyet statüsüne sahip olan Abhazya 25 Ağustos 1990’da Gürcistan’dan ayrıldığını ve 1921 yılında Gürcistan’a bağlanmadan önceki statü ile SSCB dahilinde bir cumhuriyet olduğunu ilan etti. (195) 13 Ağustos 1992’de Abhazya’nın başkenti Suhum’da iki taraf arasında yapılan görüşmeler başarısızlıkla sonuçlanınca Gürcistan askerleri Abhazya’ya girdi ve çatışmalar başlamış oldu. Bu çatışmalar 30 Eylül 1993’e kadar sürdü. (196)

Abhazya ayrılıkçı yönetimi için Rusya’dan gelen gönüllüler savaşmaktaydı. (197) Abhazya’nın nüfusunun sadece % 17’sini oluşturan Abhazların, Rus subayların yardımı ve Sovyetler döneminden kalma askeri altyapı olmaksızın Gürcü ordusuna karşı direnmesi imkânsızdı. Bunun dışında Rusya, Kuzey Kafkasya halklarının Abhaz “kardeşlerinin” yanında yer almalarını teşvik etmekteydi. Sayılarının iki ile üç bin arasında olduğu tahmin edilen Kuzey Kafkasya cumhuriyetlerinden gelen bu savaşçıların, Abhazların Gürcülere direnişinde büyük katkıları olmuştur. 1993’te Rusya’nın da yardımıyla Abhaz ayrımcı savaşçıları, Gürcüleri Abhazya’dan çıkarmaya muvaffak olmuşlardır. (198) 1993 yılında BM Abhazya meselesinde arabuluculuğu üstlendi ve Abhaz, Gürcü ve Rus temsilcilerin de katıldığı görüşmenin sonunda nihai bir çözüm sağlamayan bir antlaşmaya varıldı. (199)

Gürcistan arazisinde mevcut olan diğer ayrılıkçı hareket Güney Osetya’da 1989 yılında ortaya çıkmıştır. (200) Osetler Sovyetler Birliği döneminde iki ayrı yönetim biriminde yaşamaktaydılar; Rusya’da yer alan Kuzey Osetya Özerk Cumhuriyeti ve Gürcistan’ın bir parçasını oluşturan Güney Osetya Özerk Bölgesi. 1989’da Gürcistan’da SSCB’den ayrılma sesleri duyulmaya başlanınca, Güney Osetya bölgesinin de statüsü konusunda tartışmalar başladı. Ağustos 1990’da Güney Osetya Özerk Bölgesi Gürcistan’dan ayrılma kararı aldı. Bunun üzerine Aralık 1990’da Gürcistan Parlamentosu Güney Osetya’nın özerklik statüsünü kaldırdı. (201) Taraflar arasında süren çatışma, Şevardnadze’nin iktidara gelmesinden sonra, Rusya’nın girişimiyle 24 Haziran 1992’de ateşkes antlaşması imzalanmasıyla sona erdi. Bu Antlaşmaya göre, bölgeden bütün askeri birlikler çekilecekti ve yerine Gürcü, Oset ve Ruslardan oluşan bir barış gücü konuşlanacaktı. 1995’te Gürcistan, Güney Osetya’nın statüsünü kaldırdığını teyit ederek, bölgeyi Tshinvali adıyla yönetim açısından doğrudan Tiflis’in otoritesine bağladı. (202) Buna rağmen, Güney Osetya de- facto olarak Rusya destekli ayrımcı bir yönetimin kontrolü altında bulunmaya devam etmektedir.

14 Mayıs 1995’te Gürcistan ve Güney Osetya ayrılıkçı hareketi arasında Moskova’da Ateşkes Antlaşması imzalandı. Ateşkes düzenini korumak amacıyla ise Karabağ örneğinden farklı olarak BDT barış gücünün konuşlanması kararına varılmıştır. BDT barış gücü tümüyle Rus askerlerinden oluşmaktadır. (203)

2. AB ile YBD Arasındaki İlişkilerin Tarihsel Gelişimi

2.1 AB’nin YBD ile İlişkilerinin Başlangıcı

SSCB’nin dağılmasında sonra, kısa bir belirsizlik dönemi yaşanmış ve Avrupa Birliği bölge devletleri ve YBD ile ilişkilerinde Rusya merkezli bir politika izlemeye devam etmiştir. AB her üç devletin bağımsızlığını diğer eski Sovyetler Birliği devletleri ile birlikte 31 Aralık 1991 tarihinde resmi olarak tanımıştır. AB, 1993 yılından itibaren zor durumda olan bölge ülkelerine yardım etmeye başlamıştır. Bu ise, Sovyetler Birliği’nin özellikle son dönemlerinde başlayan ve bağımsızlıktan sonra daha da derinleşen bu ekonomik sıkıntıyı yaşayan ülkeler için büyük önem taşımaktaydı. AB için bu yardımların önemi, Kafkasya ve Merkezi Asya bölgelerinde istikrarın ve devletlerin kendilerine olan güvenlerinin sağlanmasında yatıyordu.
AB’nin Güney Kafkasya devletleriyle ve diğer YBD ile ilişkilerinin benzer bir süreçten geçmesi ve Brüksel bunlara yönelik aynı dış politikaları uyguladığı için Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’la olan ilişkilerin bu devletlerle birlikte ele alınması konumuz açısından daha uygun görülmektedir. Ayrıca, Avrupa Topluluğu, Güney Kafkasya bölgesi devletleri ile ilişkilerini henüz Sovyetler Birliği’nin mevcut olduğu dönemde başlatmış ve o dönemde bu ilişkiler Moskova merkezli olarak yürütülmüştür.

Avrupa Birliği ve Sovyetler Birliği, Avrupa Toplulukları’nın kurulduğu 1951’den SSCB’nin yıkıldığı 1991’e kadar geçen kırk senenin otuz yedisinde hiç bir ilişkide bulunmamışlardır. İlk ilişkiler 1988 yılında yani Sovyetler Birliği’nin dağılmasına üç sene kala kurulmuştur. (204)
Sovyet yönetiminin Avrupa entegrasyonuna karşı sergilediği olumsuz tutum, Soğuk Savaş döneminin mantığı ve iklimi ile belirlenmekteydi. Batılı ülkelerin herhangi bir konudaki benzer girişimi, Batı’nın ve dünya emperyalizminin, Sovyetler Birliği’ne, Sosyalist ülkelere, uluslararası işçi hareketlerine ve özgürlükçü ulusal hareketlere karşı mevcut çatışmada pozisyonlarını güçlendirme amacına yönelik önlemler olarak algılanıyordu. (205) Diğer taraftan Avrupa Ekonomik Topluluğu da, Doğu Bloku’nun ekonomik birliğini temsil eden COMECON’a karşı ilgisizlik sergilemiş ve kurucu anlaşmalarında ne Doğu Avrupa ülkeleri, ne de Sovyetler Birliği ile ilişkiler konusunda herhangi bir hükme yer vermemiştir. (206)

AT’nin COMECON’a üye olan her devletle ayrı ayrı resmi ilişkiler kurmasına ilk somut örnek 1988 yılının Haziran ayında imzalanmış olan Ortak Deklarasyon’dur. (207) Aynı yılın yazında taraflar arasında ilişkiler kuruldu ve Avrupa Toplulukları Komisyonu yanında bu devletlerin temsilcilikleri açıldı. Aynı dönemde bu ülkelerle Ticaret ve İşbirliği Antlaşmaları’nın imzalanması konusunda görüşmelere başlanmıştır. SSCB ile ticari ve iktisadi antlaşma 10 yıllık süre için 1989 yılında imzalanmıştır. Antlaşma, 1 Haziran 1990 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Avrupa Toplulukları tarafından, SSCB’nin yaptığı ihracata uygulanan bazı miktar kısıtlamaları 1 Ağustos 1991 tarihinde kaldırılmıştır. Bu kısıtlamalar sadece bazı hassas mallara karşı uygulanmaya devam etmiştir. SSCB bunun karşılığında, kota, lisans ve döviz miktarının ayrılması gibi konularda Avrupa Toplulukları için serbest rejim düzenlemiştir. Antlaşma, malların satışının pazar fiyatlarına göre yapılmasını ve savunma tedbirlerini öngörmüştür. (208)

1990 yılının sonlarına doğru Avrupa Toplulukları ile SSCB antlaşmanın içeriğinin genişletilmesi konusunda görüşmeler yapma niyeti içinde olmuşlardır. Fakat bu görüşmeler, 1991 yılında SSCB’nin dağılması nedeniyle hiçbir zaman gerçekleşememiştir. Sovyetler Birliği dağılınca yerine aynı yılın Aralık ayında Bağımsız Devletler Topluluğu kuruldu, bu nedenle ortaya tamamıyla farklı bir durum çıktı. 31 Aralık 1991 tarihinde Avrupa Toplulukları ve üye devletler ortak beyannamelerinde YBD tanıdıklarını açıklamışlardır. İlk aşamada Avrupa Birliği’nin bu ülkelere yönelik politikası, Avrupa Konseyi’nin YBD ile ilişkiler konusunda 16
Mart 1992’de aldığı karara ve bütün SSCB ile 18 Aralık 1989’da yapılan, BDT ve Baltık ülkelerinde hukuki geçerliliğini sürdüren anlaşmaya dayanıyordu. (209) Fakat yapılan düzenlemeler bu ülkelerle ilişkilerin geliştirilmesinde yetersiz kalıyordu. Bunun üzerine, AB yeni bir tür sözleşme hazırlanmasına karar vermiştir. TACIS Programı böylece ortaya çıkmıştır.

2.2 AB’nin YBD’ye Uyguladığı TACIS Programı

2.2.1 TACIS Programı’nın Oluşumu ve Amaçları

TACIS (210) Programı, AT ile eski Sovyetler Birliği devletleri arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi için ilk aşamada en temel ve en önemli araç olarak görülmektedir. Bu program AB’nin PHARE ve CARDS Programlarıyla beraber en önemli dış programlardan biridir ve 23 milyon km2’lik alanda 285 milyonluk bir nüfusu kapsamaktadır. Bu programın esas amacı, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, çok zor bir dönemden geçen ve yeni bağımsız olan devletlere demokratik yönetim ve piyasa ekonomisine geçiş aşamasında yardım edilmesidir.

1990’da Dublin ve Roma Zirveleri’nde bu konu ile ilgili olarak eski Sovyetler Birliği Cumhuriyetleri’ne yönelik teknik yardım programının başlatılmasına karar verilmiştir. Bu program, 1992’de artık çökmüş olan Sovyetler Birliği’nin eski cumhuriyetlerine teknik yardım yapmak ve böylece ekonomik kalkınmaya destek sağlamak amacıyla başlatılmıştır. (211) Avrupa Birliği’nin TACIS Programı, eski Sovyetler Birliği’ne üye olan 12 devlete ve Moğolistan’a know-how aktarılması için mali bağışlar sunmaktadır. Bu girişim, Programa taraf ülkelerde pazar ekonomisi ve demokratik toplum oluşturulması amacıyla gerçekleştirilmektedir. (212)

Yapılan yardım için gereken hukuksal yapı Konseyin 1279/96 No’lu Tüzüğü ile düzenlenmiştir; daha sonra 31 Aralık 1999 tarihinde yürürlükten kalkan bu düzenlemenin yerine yeniden hazırlanan Tüzük 2000–2006 yıllarını kapsamaktadır. Yeni düzenleme, TACIS Programı için geçmişteki düzenlemeleri ve gelecekteki çalışmaları bir araya getirerek, amaçların gerçekleştirilmesi doğrultusunda “geniş ufuklar” açmaktadır. (213) AB bu program çerçevesinde 3138 milyon Euro tutarında bütçe ayırmış bulunmaktadır. (214) Bundan sonra TACIS Programıyla yeni düzenleme oluşturulmamıştır. (215)

Yeni düzenlemede, üye devletlere piyasa ekonomisine geçiş döneminde ve demokrasinin güçlendirilmesi konusunda yapılacak yardımlarda aşağıdaki hususlara dikkat edilmesi öngörülmüştür: Sınır ötesi kirlilik dahil, çevre kirliliği riskinin azaltılması için gereken girişimlerin gerçekleştirilmesi, enerji kaynakları ve diğer doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımının sağlanması, projelerin sosyal yönünün araştırılmasının temin edilmesi.
TACIS programı aynı zamanda AB, Merkezi ve Doğu Avrupa devletleri ve YBD arasında devletlerarası, bölgeler arası ve sınır ötesi işbirliğini teşvik etmektedir. Bu işbirliği ulusal seviyede iletişim ağlarının kurulması, çevre koruma, adalet ve içişleri gibi alanlarda tek başına baş edemeyecekleri sorunların çözülmesinde yardımcı olmaktadır.

Program; YBD’nin değişen çeşitli ihtiyaçlarının ve önceliklerinin her bir ülke özelinde ve bölgesel seviyede belirlenmesi, demokrasiye, piyasa ekonomisine geçişleri ve sürdürülebilir ekonomik gelişmelerinin sağlanması, reformların sosyal yönünün araştırılması, kadınlar için fırsat eşitliğinin sağlanması, çevre koruma açısından doğal kaynakların sürdürülebilir şekilde kullanımı konularında belirlenen kriterlerin benimsenmesi doğrultusunda yardım etmeyi öngörmektedir. (216)

Bu program çerçevesinde nükleer güvenlik, adalet, içişleri ve sınır ötesi iş birliği gibi konularda yardımların yapılması öngörülmektedir. Bunun dışında, yatırım ve yatırımla ilgili eylemler öngörülmektedir. Yardımlar, yatırımların teşviki için teknik yardım şeklinde olabilir. Finansmanın, sınırötesi işbirliği, küçük ve orta işletmelere destek verilmesi, çevre altyapısı gibi konularda kullanılması öngörülmektedir. Projelerin belirlenmesi ve hazırlanması yerel ve bölgesel seviyede gerçekleştirilecektir. Bazı projeler aşamalı şekilde gerçekleştirilebilir. Aşamalar arasında kopukluğun olmaması için önceki aşamanın başarıyla gerçekleşmesi halinde yeni aşamaya geçişin sağlanması için gereken tedbirlerin alınması gerekli görülmektedir. (217) TACIS Programı çerçevesinde yer alan TRACECA ve INOGATE Programları konumuz açısından büyük önem taşımaktadır ve programlar konusunda ayrıca bilgi gereklidir.

2.2.2 TACIS TRACECA Programı ve Önemi

TRACECA (218) Programı TACIS Programı çerçevesindeki programlardan biri ve ilk önce 1992’de AB’nin BDT devletlerine yönelik yeniden yapılanma ve piyasa ekonomisine geçişini kolaylaştırmak için öngörülen Bölgesel Devletlerarası Programı’nın geliştirilmiş halidir. Bu programın en önemli amacı, programı kapsayacak bölgede altyapı, ortak standartlar ve uygulama sürecini oluşturmak ve düşük maliyetle yapılabilecek hem ulusal, hem de uluslararası bir şebekenin oluşturulmasıdır. Bu şebeke, ulaşım, enerji ve telekomünikasyon alanlarını kapsayacaktır. 1993 Mayıs ayında Brüksel’de (beşi Merkezi Asya üçü ise Kafkasya Cumhuriyeti olan) sekiz ilgili devletin Ulaşım ve Ticaret bakanlarının bir araya geldiği konferansta TRACECA’nın temel ilkeleri belirlenmiştir. Bu konferansta Avrupa’dan batı-doğu istikametinde Karadeniz üzerinden, Kafkasya’dan, Hazar Denizinden Merkezi Asya’ya kadar ulaşım koridorunun geliştirilmesi şeklindeki AB’nin bu devletlere yönelik global stratejisinin bir parçası olarak şu hedefler görüşülmüştür: (219) Avrupa ve Dünya pazarlarına alternatif ulaşım yollarının geliştirilmesiyle bu cumhuriyetlerin politik ve ekonomik bağımsızlığını desteklemek; cumhuriyetler arasında işbirliğinin gelişmesini teşvik etmek; bu program aracılığıyla uluslararası mali kurumların ve özel yatırımcıların bu devletlere yatırım yapmasını teşvik etmek; TRACECA ulaşım koridorunu AB’de mevcut olan Trans-Avrupa Şebekesine bağlamak.

TRACECA Programı çerçevesinde Batı Avrupa ile bölge devletleri arasındaki bağlantının güçlendirilmesi ve Rusya üzerinden geçen kuzey koridoruna ve Türkiye ile İran üzerinden ileride oluşturulabilecek bir koridora alternatif yaratmak amaçlanmaktadır. Bununla da yeni kurulmuş cumhuriyetlerin bağımsızlığı, bölgesel işbirliği ve istikrarın güçlendirilmesine, pekiştirilmesine çalışılmaktadır. Nitekim bölgenin enerji ve doğal kaynak potansiyelini geliştirmek ve işletmek amacıyla ortaya çıkan TRACECA ile daha önce ve günümüzde yeni projelerle yeniden canlandırılmaya çalışılan ve esasen kuzey-güney ekseninde inşa edilen ve edilebilecek boru hatları projelerini doğu-batı eksenine döndürmek amaçlanmaktadır. Bunu gerçekleştirmek için, TRACECA Programı çerçevesinde Kafkasya bölgesinde Hazar kıyısında önemli bir liman olan Bakü ile Karadeniz limanları arasında ana koridorda bulunan demiryollarını, karayollarını ve boru hatlarını, aynı zamanda hava limanlarını yeniden yapılandıracak çalışmalar yapılacaktır. (220) Yapılacak çalışmalar

sonucunda jeopolitik açıdan son derece büyük önem taşıyan ve Rusya ile İran arasında teğet bir hat oluşturan ve bu açıdan projenin amacına ulaşabilmesi için coğrafi tekel durumunda bulunan Güney Kafkasya bölgesi, AB ile Orta Asya ve Uzak Doğu arasında sağlam bir bağ oluşturmaya muvaffak olacaktır. Kafkasya bölgesinin hassas dengesinden doğan ve Program çerçevesinde gerçekleştirilmesi öngörülen diğer önemli projeler ise Kazakistan’ın Almatı şehrinden Türkmenistan’ın Mari (Merv) şehrine, oradan İran ve Türkiye üzerinden bir kara yolu ile Almatı’dan Merkezi Asya boyunca Rusya’ya kadar uzanan demiryolunun yeniden
yapılandırılmasıdır. (221) Bu durumda AB’den coğrafi açıdan uzakta bulunan ve mali açıdan bu projeleri kendi başına gerçekleştirme olanağı olmayan bölge ülkeleri bu Birlik ile ekonomik ilişkilerde alternatif imkânlardan yararlanma şansına sahip olacaktır. Bu nedenle ilişkilerin pürüzsüz gelişimi konusunda hem AB hem de bölge devletleri son derece büyük hassasiyet göstermektedirler.

Günümüzde TRACECA Programı çerçevesinde geliştirilen projeler üye devletlerarasında çeşitli konularda eşgüdümün yetersizliği nedeniyle istenilen seviyede gelişmemektedir. Bu durumda TRACECA Programı çerçevesinde bölgede ulaşım koridorların geliştirilmesi konusunda farklı girişimler de desteklenmektedir. Bunlardan biri, 23–24 Eylül 2007 yılında Tacikistan’ın başkenti Duşanbe’de, AGİT tarafından düzenlenen 2015 yılına kadar Merkezi Asya bölgesini üzerinden geçecek Trans-Asya ve Avrasya ulaşım koridorların gelişim olasılıkları konusundaki konferanstır. Bu Konferansa, TRACECA Programında yer alan devletler katılmıştır. AGİT’in bu girişimi TRACECA amaçları ile örtüştüğü için, bu programı yürüten TRACECA Genel Sekreterliğinden de temsilciler katılmıştı. Konferansta görüşülen en önemli konulardan biri de, bölgede bulunan devletlerarasında ulaşım politikaların geliştirilmesi için daha da derin eşgüdümün oluşturulması gerekliliği idi. (222)

2.2.3 INOGATE (223) Programı  (224)

Bu program Avrupa Birliği’nin Hazar Denizi bölgesinde bulunan petrol ve gazın işletilmesi konusunda etkinliğini artırmak ve bölge devletlerinin refah seviyesini yükseltmek amacına yönelik uzun süredir devam eden girişimlerinden biridir. Bu mesele ile ilgili olarak 1995 yılında AB Komisyonu tarafından petrol ve gazın yönetim sorunları konusunda bir konferans düzenlenmiştir. Bu konferansta, Hazar Denizi bölgesinde bulunan petrol ve gaz yatakları ile ilgili bölgesel işbirliği stratejileri belirlenmiştir. Bu tarihten beri Komisyon ilgili devletlerle Hazar Denizi’nde enerji sektörünün modernizasyonuna yardım etme konusunda aktif bir şekilde işbirliği yapmaktadır. Avrupa Birliği’nin 1997 yılında başlattığı INOGATE Programı bu yöndeki girişimlerin en iyi örneğidir. (225)

INOGATE Programı, AB’nin YBD’ye teknik yardım konusunda uyguladığı esas bölgesel programdır. Bu programa TACIS’e taraf olan devletler dışında PHARE Programına dahil olan Merkezi ve Doğu Avrupa Ülkeleri de katılmıştır.

Programın esas amaçları: YBD’de bölgesel gaz ulaşım sisteminin ve petrol ürünlerinin taşıma sistemlerinin yeniden yapılanması, verimliliğinin artırılması ve modernleştirilmesi; Hazar Denizinden ve Merkezi Asya’daki bölgelerden petrol ve gazın taşınması için alternatif yolların belirlenmesidir. (226) Buna ek olarak risk oranı yüksek sınırlar arası bölgelerin alt yapısına yönelik orta ölçekli yatırımların yapılmasının (uluslararası standartlar ve çevre korumasında çağdaş teknolojik metotların uygulanması doğrultusunda) sağlanması sayılabilir. Bu tür yatırımlar, petrol ve gazın uluslararası alanda taşımacılığının altyapısal sorunları konusunda yeni kabul edilen sözleşmenin yürürlüğe girmesiyle örnek projeler gibi gösterilecektir. (227)

INOGATE Programı çerçevesinde desteklenmesi öngörülen projeler arasında Rusya’dan Almanya’ya Baltık Denizi’nden geçmesi planlanan, esasen gelecekte işletilmesi öngörülen Ştokman yatağından gazı Avrupa’ya taşıyacak Kuzey doğalgaz boru hattı ve Rusya’dan gelen doğalgaza alternatif olarak görülen Hazar Denizi’ndeki Azerbaycan Şahdeniz yatağından Avrupa’ya doğalgazı iletecek Türkiye-Yunanistan-İtalya doğalgaz boru hattını göstermek mümkündür. (228)

INOGATE Programı çerçevesinde desteklenen en önemli doğalgaz boru hattı projesi ise Nabucco’dur. Merkezi Asya devletleri, İran ve Azerbaycan’da üretilecek olan doğalgazın, yapımı planlanan TransHazar boru hattıyla Bakü’ye buradan da Bakü-Tiflis-Erzurum boru hattıyla Nabucco boru hattına nakledilerek Doğu Avrupa ülkelerine taşınması öngörülmektedir. Söz edilen projenin gerçekleştirilmesiyle ilgili birçok sorun mevcut olmakla beraber, AB Ortak Enerji Politikasının oluşumu açısından büyük önem arz etmektedir. (229)

Program tarafından desteklenen petrol boru hatlarının bazıları Ukrayna’nın Karadeniz limanından Polonya’ya kadar uzanan ve Türk Boğazları’ndaki tanker trafiğini hafifletmeyi sağlayacak Odessa-Brody petrol boru hattı ile yine Romanya’nın Karadeniz limanından Hırvatistan üzerinden İtalya’nın Trieste şehrine kadar uzanan Constanza-Omisalj-Trieste petrol boru hattıdır. (230) Diğer bir ismiyle Pan-Avrupa boru hattı olarak bilinen bu ikinci petrol taşıma hattının, Hazar Denizi’nde var olan petrolü Avrupa’ya taşıması öngörülmektedir ve Boğazlardaki trafiği hafifletmeyi amaçlamaktadır. (231)

2.3 AB ile Güney Kafkasya Devletleri Arasındaki İlişkilerin Gelişi Sürecinde TACIS Programı’nın Rolü

Her üç Güney Kafkasya devleti bağımsızlıklarını ilan ettikten sonra, Avrupa Birliği ile aktif ilişkiler kurmak için çok istekli olmuşlardır. Nitekim daha önce söz edildiği gibi, bu ülkeler daha Sovyetler Birliği zamanında başlatılan TACIS ve diğer Avrupa Birliği Programları çerçevesinde bu kurumla ilişkilerini geliştirmeye başlamıştır.

1992 yılında TACIS Programı’nın bölgede aktif bir şekilde uygulanmaya başlaması ile birlikte, 1993 yılı içinde ilk önce 20 Temmuz’da Ermenistan, daha sonra da 20 Eylül’de Azerbaycan ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasında tekstil alanında ticareti düzenleyen anlaşma imzalanmıştır. 1994 yılına kadar yürürlükte olan bu anlaşma daha sonra Finlandiya ve İsveç’in Avrupa Birliği’ne tam üye olarak katılmaları ve bu Antlaşmada yapılan değişiklikler nedeniyle Ermenistan ile 23 Şubat 1995, Azerbaycan’la 18 Aralık 1995 yeniden imzalanmış ve bu Antlaşmaya yeni katılan Gürcistan’la 15 Haziran 1995’te imzalanmıştır. (232)

AB ile ilişkilerini geliştirmeyi arzulayan ve TRACECA Projesini bir şans bilen Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev ve Gürcistan Cumhurbaşkanı Şevardnadze, 1997 yılının Eylül ayında, TRACECA çerçevesinde “Çok Taraflı Ulaşım Antlaşması”nın imzalanması için, 1998 yılında Kafkasya’da bir konferansın yapılması konusunda AB’ye ortak teklifte bulundular. AB bu teklifi olumlu bir şekilde karşıladı ve bunun üzerine TRACECA’nın desteğiyle 8 Eylül 1998 tarihinde Bakü’de “Tarihi İpek Yolunun Canlandırılması” adlı konferans düzenlenmiştir. Bu konferansa Azerbaycan, Bulgaristan, Gürcistan, Kırgızistan, Moldova, Romanya, Türkiye, Özbekistan ve Ukrayna Cumhurbaşkanları, AB Komisyonu’nun temsilcileri, hükümet başkanları, ulaşım bakanları ve 32 devletten uzmanlar katılmıştır. Bunun dışında Konferansa 12 uluslararası örgüt katılmıştır. Konferansın sonunda, TRACECA çerçevesinde “Avrupa-Kafkasya-Asya Uluslararası Ulaşım Koridorunun Geliştirilmesi için Çok Taraflı Antlaşma” imzalanmıştır. (233)

Bu antlaşmaya göre taraflar Avrupa’da, Karadeniz Bölgesinde, Kafkasya’da, Hazar Denizi Bölgesinde ve Asya’da ekonomik ilişkileri, ticareti ve ulaşımı, dünya pazarlarına açılan yolları, demiryolu nakliyatı ve ticari deniz yollarını, yol, mal güvenliğini ve çevre korumasını geliştirmeyi, ulaşım alanında politikaları ve ülkelerdeki yasal yapıyı birbiriyle uyumlu hale getirmeyi, ulaşım faaliyetlerinde eşit rekabet ortamını oluşturmayı temel amaçlar olarak belirlemişlerdir. (234)

2002’de 1996 yılına ile kıyasla, TRACECA koridoruyla taşınan yük miktarı
12 defa artmıştır. Koridorun merkez bağlantısı kabul edilen Azerbaycan ve Gürcistan arazilerinden 2002’de 33 milyon ton yük taşınmıştır. (235)

TACİS çerçevesinde uygulanan diğer program ise BİSTRO’dur. Bunun amacı 100 bin Euro’yu aşmayan ve en fazla dokuz ay süreyle sınırlanmış olan küçük projelere hızlı bir biçimde teknik yardım desteğinin sağlanmasıdır. Program Rusya, Kazakistan ve Ukrayna ile birlikte Gürcistan ve Ermenistan’a yöneliktir. Bu devletler BİSTRO Programı çerçevesinde finans, özelleştirme, insan kaynakları, enerji ve
çevre koruması gibi konularda AB’den mali ve teknik yardım almışlardır. (236)

AB’nin bölgeye yönelik uyguladığı bir diğer yardım programı ise ECHO’dur. Bu programın amacı, bölgede insani yardımın gerçekleştirilmesidir. Bağımsızlıklardan hemen sonra ciddi politik, ekonomik ve sosyal sorunlarla karşılaşan bu devletler acil yardımlara ihtiyaç duymaktaydılar. Gürcistan bu yardımları 1993’ten beri almaktadır ve en büyük yardım 1995’de 27.47 milyon Euro miktarı ile gerçekleşmiştir. Ermenistan da bu program çerçevesinde en büyük yardımı 1995’de almıştır. Toplam miktar 25.9 milyon Euro olarak gerçekleşmiştir. Azerbaycan ise ECHO Program çerçevesinde 1995 yılında 28.82 milyon Euro almıştır. (237) Genel olarak bu devletler 1991–2001 tarihleri arasında AB’den bu program çerçevesinde şu miktarları almışlardır: Azerbaycan 81.71 milyon Euro, Gürcistan 83.23 milyon Euro, Ermenistan ise 69.85 milyon Euro. (238) Program çerçevesinde yardımlar ciddi bir şekilde azalma gösterse de, bu yardımlar ülkelerin geçiş ekonomisi şartlarını yaşadıkları en ağır dönemlerinde çok büyük katkı sağlamıştır.

2.4 TACIS Programı’nı PHARE ve CARDS Programlarından Ayıran
Özellikler

Daha önce de söz edildiği gibi TACIS, (243) Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan YBD’ye yönelik bir teknik ve mali yardım programıdır. Bu açıdan TACIS Programı PHARE ve CARDS Programlarına çok benzemektedir. Ancak her üç program arasındaki en önemli fark, bu programların uygulanmayla taraf devletlerin elde edecekleri sonuçtur. Mesela PHARE Programı’nı başarılı bir şekilde gerçekleştiren ülkeler AB’ye tam üye olarak kabul edilecektir. Diğer bir deyişle PHARE bir ön katılım programı özelliği taşımaktadır. Nitekim bu programdan yararlanan MDAÜ daha sonra AB’ye tam üye olmuşlardır. (244)
Batı Balkan ülkelerine yönelik uygulanan CARDS Programı, bölge ülkelerinin Doğu Bloku’nun dağılmasından sonra spesifik gelişimini göz önünde bulundurularak önerilen bir programdır. PHARE Programı’ndan farkı, nihai amacı tam üyelik olmamakla beraber, başarıyla tamamlayan Batı Balkan ülkelerine “potansiyel aday ülke” statüsüne kavuşmayı sağlamasıdır. (245) Yani bu devlet adaylığa ehil olarak kabul edilecektir. Aslında CARDS Programı, üyelik sürecini biraz daha dönemeçli hale getirmektedir. (246) Bu ek aşamalar daha önce anlatıldığı üzere Batı Balkanların özel şartlarından kaynaklanmakta ve bu devletleri tam üyelik için daha hazırlıklı duruma getirmeyi amaçlamaktadır.

TACIS Programı’na gelince, bu program diğer iki programla birçok ortak yanı olduğu halde, ne PHARE gibi tam üyelik, ne de CARDS gibi adaylığa ehil sayılmayı önermektedir. Aslına bakılırsa, diğer programlardan farklı olarak TACIS sadece Avrupa kıtasındaki ülkelere değil, aynı zamanda Kazakistan ve Türkmenistan gibi Merkezi Asya devletlerine de uygulanmaktadır. TACIS Programı YBD ve Moğolistan’a demokrasi ve piyasa ekonomisine geçiş sürecinde gereken yardımın sağlanmasını amaçlamaktadır. Aslında PHARE Programı da ilk olarak, MDAÜ ile ilgili benzer amaçların gerçekleştirilmesini hedeflemiştir. Ancak AB’nin MDAÜ’ye yönelik amaçlarının değişmesiyle, PHARE Programı’nın öncelikleri de değişmeye başlamış ve belirtildiği gibi koşullu katılım programına dönüşmüştür.

Bu açıdan, her ne kadar TACIS Programı bölge devletleri için AB ile entegrasyon amacı taşımasa da, PHARE Programı örneğinde görüldüğü üzere, birlik içinde Avrupa kıtasında yer alan YBD’lere farklı yaklaşımın değişmesi, mesela daha yakın bir işbirliği hatta katılımın hedeflenmesi gibi olası durumlara yönelik şimdiden hazırlık yapmış olmayı sağlayan bir ön katılım programı olarak da görülebilir.

3. YBD’le İlişkilerin Oluşturulmasında Yeni Aşama: Partnerlik ve İşbirliği Anlaşması

3.1 Partnerlik ve İşbirliği Anlaşması’nın Özellikleri

AB, 1994 yılında Doğu Bloku’nu oluşturan ülkelerle ayrı ayrı Partnerlik ve İşbirliği Anlaşmaları imzalamıştır. AB Konseyi 1992 yılında, yeni bir siyasi ve ekonomik durum oluşması sonucu YBD ile yeni bir anlaşmanın imzalanması gerektiğini düşünmüştür. Bu antlaşma; Partnerlik ve İşbirliği Anlaşması (247) (PİA) olarak adlandırılmış ve 1989 yılında Sovyetler Birliği’yle imzalanmış olan Ticaret ve İşbirliği Anlaşmasının yerini almıştır. Ticaret ve İşbirliği Anlaşması, AB ile YBD arasındaki ilişkilerin temelini oluşturarak, bu ilişkilerin gelişmesi ve derinleşmesi için PİA’ya akıcı bir geçiş sağlamıştır. Bu Anlaşma, Tacikistan dışında bütün YBD ile imzalanmıştır. Rusya ile imzalanan ilk PİA Aralık 1997 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Ukrayna ve Moldova ile imzalanan PİA’lar da 1998 yılında yürürlüğe girmiştir. (248) PİA’lar YBD’nin farklılıklarına göre her devlet için ayrı özellikler taşımaktadır. Her PİA, sadece AB ile YBD arasında bir anlaşma değil, aynı zamanda AB’yi oluşturan tüm üye devletlerle, partner devletler arasında iki taraflı bir anlaşma olma özelliğini de taşımaktadır. PİA’lar, AB ile partner devletler arasındaki ilişkilerin büyüme olasılığını sağlayan bir çerçeve oluşturmaktadır. PİA’lar doğrultusunda gelişmekte olan işbirliği, TACIS Programı’nı kapsamaktadır ancak PİA TACIS tecrübesi üzerine bina edilmiştir. (249)

2003 başlarında, PİA imzalanan on bir ülkeden dokuzunda yürürlüğe girmiştir. Beyaz Rusya ve Türkmenistan’da insan haklarının ve demokratik ilkelerin sürekli ihlali sebebi ile imzalanmış anlaşmalar yürürlüğe girmemiştir.

PİA’ların ortak yönleri vardır. Her anlaşma, AB ve ilgili devletle arasında, mal ve hizmet ticaretini, siyasi diyalogu, fikri hakları, şirketlerin tabi olacağı kuralları oluşturan yatırım teşviki gibi düzenlemeleri, güçlü ve kapsamlı siyasi ve ekonomik ilişkilerin temelini oluşturmaktadır. Ulaşımdan yüksek öğrenime kadar farklı konularda işbirliğine olanak vermektedir. Bu anlaşmalar, ticaret ve yatırımların artmasında giderek artan bir rol oynamaktadır. PİA’lar uluslararası düzeyde kabul edilen insan hakları ve demokrasi normlarına göre düzenlenmiştir. Bu anlaşmalar, siyasi bağımsızlığa ve parlamenter demokrasiye vurgu yaparak, her taraf devlete demokratikleşme sürecinde yardım etmektedir. (252)

PİA, AB ile YBD arasında politik diyalogu geliştiren ve ayrımcılığı önleyen ticari ilişkilerin geliştirilmesini sağlamaktadır. YBD’nin batı kısmı için, ileride AB ile serbest ticaret bölgesinin kurulması olasılığı vardır. Bu anlaşma; eğitim, istihdam, bilim ve teknoloji gibi geniş bir yelpazeyi oluşturan yeni alanları da içermektedir. (253)

Anlaşmaya göre taraflar karşılıklı olarak en çok gözetilen ulus statüsü tanımaktadır. Kendi aralarında ticari ilişkileri engelleyebilecek tüm kotalar kaldırılmıştır. Bunun yanında taraflar ekonominin esas alanlarından çevre korunması meselelerine, yüksek ve mesleki eğitim, yasal olmayan göç ve toplu suç ile mücadele konularına kadar işbirliğinin geliştirilmesinde kendilerini yükümlü kılmışlardır. (254)

3.2 AB ile Güney Kafkasya Devletleri İlişkilerinde Partnerlik ve İşbirliği Anlaşmaları’nın Yeri ve Önemi

Avrupa Birliği ile Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan arasında 22 Nisan

1996 tarihinde ilişkilerin gelişimine yeni bir ivme kazandırabilecek nitelikte olan Partnerlik ve İşbirliği Anlaşması imzalanmıştır. (255) Avrupa Birliği’nin PİA’ları tüm bölge ülkeleri ile aynı tarihte imzalamasının en önemli sebebi, siyasi konjonktürü hassas olan Güney Kafkasya’da herhangi bir ülkeye yönelik ayrıcalık veya ayrımcılık algısının oluşmamasına dikkat etmesidir.

Bölge devletleri bağımsızlıklarından hemen sonra yaşadıkları belirsizlik dönemlerini atlatmayı başarınca, devlet düzenlerinin kurulmasına bir ölçüde muvaffak olmuşladır. Bu durum, yeni bir genişleme ve derinleşme sürecine girmiş AB’nin, bu süreçlerin sonunda bölge ile sınırdaş olma olasılığını ve bu ülkelerin Avrupa coğrafyasının bir parçasını oluşturmaları ihtimalini değerlendirmesine sebep olmuş ve Güney Kafkasya ülkelerine yönelik bir yaklaşım belirlenmesinin gerekliliği belirmiştir.
Bunun için gerekli adımlar AB Komisyonu’nun Güney Kafkasya devletlerine yönelik stratejilerinin belirlenmesi ile Aralık 1995’de Brüksel’de atılmıştır. Komisyon, 1994’de taraflar arasında ateşkes anlaşmalarının imzalanmasına rağmen, üç bölge devleti arasında Dağlık Karabağ ve Abhazya yüzünden gerginliğin sürdüğünü yayınladığı bildiri ile açıklamıştır. Aynı bildiride, bölgenin jeopolitik açıdan önemli bir konumda olduğu vurgulanmıştır. Burada AB’nin özellikle enerji sektöründe çıkarları olduğunun üzerinde durulmuş, bu nedenle bu dönemde son derece ağır ekonomik sorunlarla karşı karşıya olan ve istikrarsızlık ve güvenlik açısından tehdit saçan bu bölge devletleri ile Partnerlik ve İşbirliği Anlaşması ile sonuçlanacak bir strateji önerilmiştir. (256)

PİA’nın önemli özelliği bu anlaşmanın sadece Avrupa Komisyonu ile Güney Kafkasya devletleri arasında değil, aynı zamanda AB üye devletleriyle tek tek iki taraflı olarak imzalanmış olmasıdır. (257) Diğer bir değişle, bu anlaşma AB’nin doğrudan ve sadece kendi adına bağlandığı bir anlaşma niteliğini taşımıyor, burada üye devletlerin de kendi adına AB çerçevesinde bu tür bir partnerliğin oluşmasına rızası aranmaktadır. Bunun sebebi AB’nin ODGP’sinin henüz hükümetlerarası bir nitelik taşımamasından kaynaklanmaktadır.

PİA çerçevesinde her üç Güney Kafkasya devleti için benzer amaçlar belirlenmiştir. Bu belgenin 1. maddesi bölge ülkeleri aralarındaki siyasi ilişkilerin gelişmesini sağlayacak diyalog çerçevesinin oluşturulmasını, Güney Kafkasya ülkelerinde demokrasinin gelişimi, ekonominin kalkınması ve bu devletlerin piyasa ekonomisine geçiş süreçlerini tamamlamasına AB tarafından destek verilmesini, Anlaşma tarafları arasında ticaretin ve yatırım ve uyumlu ekonomik ilişkilerin gelişmesinin teşvik edilmesini ve bunların ekonomik açıdan sürdürülebilirliğini temin edilmesini ve temek hukuki, ekonomik, sosyal, mali, bilimsel, teknolojik ve kültürel alanlarda işbirliğinin teşvik edilmesini öngörmektedir.
Anlaşmanın önem arz eden ikinci, üçüncü ve dördüncü maddeleri Antlaşmanın I. Bölümünü oluşturan “Genel İlkeler” başlığı altında toplanmıştır. 2. maddeye göre, BM Antlaşması, Helsinki Nihai Senedi ve Yeni Bir Avrupa için Paris Şartı’nda sz edilen demokrasiye saygı, uluslararası hukuk ilkeleri ile insan hakları gibi konular, bunun dışında AGİT’in Bonn Konferansı’nda kabul edilen piyasa ekonomisi ilkeleri tarafların iç ve dış politikasının olduğu gibi bu anlaşmanın da temelini oluşturmaktadırlar.

3. maddeye göre, Güney Kafkasya bölgesinde Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra yeni kurulan bağımsız devletler, gelecekte refahı ve istikrarı sağlamak için Helsinki Nihai Senedi ve uluslararası hukukta yer alan iyi komşuluk anlayışı çerçevesinde kendi aralarında işbirliği oluşturmanın ve geliştirmenin önem taşıdığını ve bu sürecin teşviki için tüm gayretlerini sarf edeceklerini kabul ettiklerini bildirilmektedir.

Anlaşmanın 4. maddesine göre; taraf ülkelerde piyasa ekonomisine geçiş sürecinde gelişen ekonomik durumun ve gerçekleştirilen ekonomik reformlar doğrultusunda ortaya çıkacak değişimler nedeniyle gerektiği anda, taraflar arasında oluşturulacak İşbirliği Konseyi tarafından bu anlaşmanın bu maddeleri doğrultusunda bazı kanunların değişimine yönelik tavsiyelerde bulunulabilecektir. (258)

Güney Kafkasya devletleri ile imzalanan PİA’larda işbirliğinin geliştirilmesi temelinde önemli konulardan biri de, kuşkusuz ki, ekonomik ilişkilerin geliştirilmesidir ve bu konu antlaşmanın Ekonomik İşbirliği başlığı altında yer almıştır. AB her üç devletin gerçekleştirecekleri ekonomik reformlar ve yeniden yapılanma sürecinde uzun dönemli yardımın yapılanması için ekonomik işbirliğinin oluşturulmasını istemektedir. Buna göre, bu amaçları gerçekleştirmek için, her üç devlette ekonomik ve sosyal reformlar ve ekonomik ve ticari sistemlerin yeniden yapılanması için bazı politikaların ve diğer düzenlemelerin hazırlanması öngörülmüştür. Bununla ilgili olarak izlenilecek politikalar sürdürülebilir ve uyumlu sosyal gelişimin gereksinimleri doğrultusunda hazırlanacaktır. Ekonomik işbirliği çerçevesinde öngörülen amaçların gerçekleştirilmesine TACIS Programı’na da büyük önem verilmektedir. (259)

İmzalanan Anlaşma ile AB Güney Kafkasya devletleriyle ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi amacıyla bir tedbir olarak ticari kotaların kaldırılması ve mülkiyet haklarının korunması da öngörülmektedir. Taraflar karşılıklı olarak bir birine en çok gözetilen ulus statüsünün uygulanmasını da kabul etmiştir. (260)

PİA’larda, taraflar arasında siyasal diyalogun nasıl oluşturulacağına dair mekanizmalar da öngörülmüştür. Buna göre, toplantılar bakanlar düzeyinde İşbirliği Konseyi’nde, ilgili devletlerin parlamenterleri düzeyinde Parlamento İşbirliği Komisyonu’nda ve yüksek düzeyli memurların gerçekleştirecekleri düzenli toplantılarda oluşturulacaktır. (261)
PİA imzalandıktan sonra Güney Kafkasya devletlerinin dışişleri bakanları bir araya gelerek, bu konuda niyetlerini sergileyen ortak bir bildiri yayınlamıştır. Yayınlanan bildiride, PİA’nın ilk dört maddesinde belirtilen ve taraflar arasında ilişkilerin gelişmesini sağlayan ortak değerler, ilkeler ve ortak amaçlar teyit edilmiştir. (262)

Üç sene boyunca taraflar arasında yükselen bir çizgi üzerinde gelişen ilişkiler, 22 Haziran 1999 tarihinde Lüksemburg’da PİA’ların yürürlüğe girmesi ile yeni bir dönüm noktasını yaşamıştır. PİA’ların yürürlüğe girmesi taraflar arasında ilişkilerin ciddi bir zemine oturmasına neden olmuştur. Bu tarihte gerçekleşen “Kafkasya Zirvesi” çerçevesinde AB Güney Kafkasya’da istikrarı ve güvenliği güçlendirmek amacıyla bölgesel işbirliğinin gelişimi için aktif bir şekilde destek sergileyeceğini bir kez daha beyan etmiştir. (263) AB’nin benzer politika girişimini daha önce Batı Balkanlar bölgesi örneğinde görmüştük. AB ilk önce bölge devletleri arasında işbirliği geliştirmeye öncelik vermektedir. Oysa Güney Kafkasya’da bölgesel işbirliğinin gelişimine engel olan etnik çatışmaların çözümlenmesinde AB doğrudan yer almaktan kaçınmaktadır.

AB, PİA’lar çerçevesinde her üç devletin ülke bütünlüğünü tanısa da, çatışmaların çözümü için AGİT çerçevesinde gerçekleştirilen girişimleri benimsemiştir. Aynı zamanda bölgenin diğer uluslararası kurumu olan Avrupa Konseyi’nin bu ülkelerdeki insan hakları ve demokrasi ile ilgili sorunların takip edilmesi için uygun bir zemin olacağını vurgulamıştır. (264)
PİA’ların yürürlüğe girmesi AB ile Güney Kafkasya devletleri ilişkilerinde bir dönüm noktası olmuştur. Bu anlaşmayla iki taraf arasında ilişkilerin kısa vadede hangi mecrada gelişeceği konusunda net bir çerçeve çizilmiştir. Anlaşma taraflar arasında siyasi ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi için hangi araçların kullanılacağını belirlemektedir. Buna rağmen, bazı konularda AB, elindeki araçların sınırlı ve kısıtlı olmasından ve üye devletlerin belli konularda ortak irade ve tutumlarının oluşmamasından dolayı yetersiz kalmaktadır. Bu eksikliği gidermek için en azından belli bir süre için diğer bölgesel kurumlarla işbirliğine gitmeye çalışmaktadır.

Nitekim AB, bölge devletlerinde insan hakları ve demokrasinin gelişimi için Avrupa Konseyi’nin, bölgede mevcut olan etnik çatışmaların çözümü içinse AGİT çerçevesinde yapılan girişimlerin desteklenmesiyle yetinmektedir. Diğer taraftan bu durumu, NATO ile bölge ülkeleri arasındaki ilişkilerin gelişim sürecinde de görmek mümkündür. (265)Burada AB ülkeleri ile birlikte NATO’ya üye olan ve bölge devleti olmayan süper güç ABD’nin bölge devletlerinin Batı dünyasının değerlerini benimsemesi isteği ve bunun için NATO ile ilişkilerin gelişmesinin gerektiği görüşü ile AB’nin bölgeye yönelik politikaları örtüşmektedir. Bu yüzden AB bu ülkelere yönelik mevcut olan amaçlarını bu bölgede faaliyet gösteren diğer kurumlar aracılığı ile gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

4. AB’nin Yeni Komşuluk Politikası ve Önemi

AB dış politikasının yeni geliştirilmiş bir aracı olan Yeni Komşuluk Politikası, AB’yi çevreleyen bölgelerde refah, istikrar ve güvenliğin oluşturulması amacıyla ortaya konulmuştur. Genişleme süreci sonsuza kadar devam edemeyeceği için, gelecekte kendi siyasi birliğini tamamlamayı amaçlayan AB’nin komşu devletlerde refahın, istikrarın ve güvenliğin geliştirilmesi amacıyla gerçekleştirilecek siyasi ve ekonomik reformların desteklenmesi için yeni bir araca ihtiyacı var idi. (266)

AB’nin Genişletilmiş Avrupa-Yeni Komşuluk Politikası AB Konseyi tarafından resmi olarak Haziran 2003’de onaylanmıştır. Bu politika AB Komisyonu’nun Mart ayında sunduğu, “Genişletilmiş Avrupa-Yeni Komşuluk, Güney ve Batı Komşularımız ile İlişkilerde Yeni Boyut” adlı bildiri doğrultusunda kabul edilmiştir. (267) AB ile komşuları arasında derinleşmiş ekonomik bütünleşme, güçlendirilmiş politik diyalog, vize rejiminin sadeleştirilmesi, çatışmaların ve bölgesel krizlerin önlenmesi, adalet ve içişleri gibi konularda işbirliği, sınır ötesi ve bölgesel işbirliği, ulaşım, enerji, telekomünikasyon, kültür, bilim ve eğitim, çevre koruma gibi konularda işbirliği, komşulukta yeni mali araçların tatbik edilmesi perspektifini öngörmektedir. Avrupa Ekonomik Alanına üye olan devletlerle benzer bir statü öngören Yeni Komşuluk Politikası, siyasi entegrasyon öngörmeksizin, komşu devletlerle tam ekonomik entegrasyonu gerçekleşmeyi amaçlamaktadır. (268)

Girişimin temelinde farklılaştırılmış ve aşamalı yaklaşım yatmaktadır. Buna göre her komşu devlete ferdi eylem planı teklif edilecek ve bu plan AB ortak pazarında bütünleşme sürecinde belirlenmiş olan ortak kriterlerin gerçekleştirilmesi doğrultusunda olacaktır. Bu sistem AB’nin MDAÜ’ye tatbik ettiği üç aşamalı yakınlaşma formülüne benzemektedir. Bu aşamalar Komisyon tarafından gerçekleştirilen yıllık gözetimler, AB Eylem Planı ve komşu devletler tarafından bu planları gerçekleştirmeye yönelik hazırlanan ulusal programlardır. Yalnız her iki girişimin arasındaki fark, MDAÜ için birleşme öngörülmesi, komşu devletler için ise derinleştirilmiş bütünleşmeden söz edilmesidir. Yine de Yeni Komşuluk girişimi sadece komşu devletlerin değil her iki tarafın da belli yükümlülükler üstlenmesini
öngörmektedir. (269)

Yeni girişimin amacı AB tarafından, Rusya, Ukrayna, Moldova, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan ve Akdeniz’in Güney sahillerinde bulunan devletleri içine alan bir “gelişim ve iyi komşuluk bölgesi” oluşturulmasıdır. Komisyon tarafından hazırlanan bildiriye göre, AB önümüzdeki on yıl içerisinde işbirliği ve destek ilkeleri temelinde bu ülkelerle dostane ilişkilerin geliştirilmesine çalışacaktır. Buna göre, komşu devletlerin siyasi, ekonomik ve kurumsal reformların gerçekleştirilmesinde gösterecekleri başarı doğrultusunda, AB Ortak Pazarına dahil olmaya imkan sağlanacaktır. Bildiride bu girişim çerçevesinde öngörülen öncelikli işbirliği alanları sayılmaktadır: AB’nin ortak pazarının ve denetim yapıların genişletilmesi; öncelikli ticari ilişkiler ve pazarların açılması; yasadışı göç hareketleri ve kişilerin yasadışı dolaşımının önlenmesi; ortak güvenliğe yönelmiş olan tehdidin önlenmesi ve ortadan kaldırılması amacıyla işbirliğinin sağlanması; çatışmaların önlenmesi ve kriz yönetiminin geliştirilmesi; insan haklarının korunması, kültürel işbirliğinin ve karşılıklı anlayışın geliştirilmesi; AB’nin ulaşım, enerji ve telekomünikasyon şebekelerine ve Avrupa bilimsel araştırmalar alanıyla bütünleşmenin sağlanması; yatırımların teşviki ve korunması için yeni araçların geliştirilmesi; dünya ticaret sistemine entegrasyon konusunda desteğin sağlanması; yeni finansman kaynaklarının belirlenmesi; daha geliştirilmiş yardım çeşitlerin belirlenmesi ve temin edilmesi. (270)

AB’nin “Yeni Komşuluk” girişimini, bu kurumun BDT’nin Avrupa’da bulunan devletlerine yönelik politikalarındaki belirsizliğin devam etmesi olarak da değerlendirmek mümkündür. Bir taraftan Irak sorunu konusunda üye devletler arasındaki görüş farklılığının AB ODGP’sinin oluşumu açısından yeni bir olumsuzluk olarak değerlendirilmesine ek olarak, AB içinde Fransa ve Danimarka’da AB Anayasası’na referandumlarda ret verilmesiyle ortaya çıkan sorunlar nedeniyle Avrupa kıtasında yeni bir genişlemenin başlaması olasılığından söz etmek son derece güçtür. (271)Diğer taraftan tarihinin en geniş genişleme sürecini yaşayan AB ile Merkezi ve Doğu Avrupa’da bulunan on aday devletin tam üyeliğe hazırlık süreci, Birliğin büyük bir gayret sarf etmesine neden olmuştur. Bunca çalışma sonucunda en yakın zamanda herhangi bir yeni genişleme serüvenine girişmek bu nedenle şimdilik zor görülmektedir. Diğer taraftan, AB yetkilileri yeni komşu ülkelere karşı yetersiz olan faaliyetlerin ileride bunlar için çok pahalıya mal olabileceğini iyi anlamaktadırlar. Nitekim bu girişim bir ara formül gibi kabul edilmiştir. Diğer bir ifadeyle hem bu devletlerin kendilerini Avrupa ile bütünleşme sürecinde hissetmelerine ve bundan kısmen yararlanmalarına imkan vermektedir, hem de şu anda amaçlanmayan ama ileride mümkün görülebilecek tam üyelik sürecine hazırlık niteliğinde olacaktır. Zaten mevcut girişim Avrupa kıtasında yerleşen eski Sovyetler Birliği devletleri için tam üyelik olasılığını da takdim etmektedir. Nitekim Romano Prodi bu konuda yaptığı açıklamada: “Bizim yakınlaşma politikamızın, ne olduğu veya olacağına bağlı olmaksızın, Kopenhag Kriterlerine uygun olan hiçbir Avrupa devletinin tam üyelik perspektifini reddedemeyiz” (272) demiştir.

Buna rağmen, söylemek gerekir ki, Komşuluk Politikası genişlemeden sonra komşu olunan ülkelere AB üyeliği öngörmeyen, fakat kurumla programa dahil olan devlet arasında karşılıklı bağımlılığı artıran ve Avrupa kıtasında oluşan yeni düzenin gereksinimleri doğrultusunda uyumlu ve kapsamlı bir ortaklık ilişkisini takdim eden bir yapıdadır. Program, Avrupa Anlaşmalarında öngörülen adaylık perspektifi ve Ortaklık ve İşbirliği Anlaşmasında sunulan adaylığa uygun hale gelme vaadinin aksine, genişleme stratejisinde kullanılan araçlar ve mekanizmaların benzerliğine rağmen, yeni bir genişleme sürecini önleyici veya erteleyici bir özelliğe sahiptir. Bu durumda Programın uygulanmasında ortaya çıkan başlıca sorun, komşu ülkelerin üyelik perspektif olmaksızın, koşullu amaçların gerçekleşmesi için gereken ortak değerlere bağlılığın sağlanması ve komşu devletlerin reformların gerçekleştirilmesinde ne derecede istekli olacakları meseleleridir. (273)

5. AB’nin Yeni Komşuluk Politikasının Güney Kafkasya ile İlişkilerin Geliştirilmesinde Rolü

AB’nin Ocak 2003’te gerçekleştirilen Kopenhag Zirvesi’nde, Güney Kafkasya ve Batı Balkanlar bölgesinde AB’yle bütünleşme sürecinin dışında kalan toplam on ülkeden üç yüze yakın parlamenterin imzasını taşıyan ve AB’nin çeşitli organlarına gönderilen mektup değerlendirmeye alınmıştır. Bu mektupta sözü geçen ülkelerin AB genişleme sürecine dahil olmak istedikleri ve bunun için Kopenhag Kriterleri’ni yerine getirmeye hazır oldukları beyan edilmişti. AB Komisyonu’ndan bu mektuba verilen cevaba göre, Güney Kafkasya devletleri ile ilişkiler PİA’lar çerçevesinde gerçekleştirilmektedir. AB, bu ülkelerin hukukun üstünlüğü ilkesini benimseme, ekonomik reformları gerçekleştirme, istikrarın ve barışın sağlanması konularında yükümlü olduklarını duyuruyordu. (274)

Tarihindeki en büyük genişleme sürecinden yeni çıkmış olan AB’den bundan farklı ve daha kesin hükümler taşıyacak cevap beklenilmesi yanlış olurdu. Fakat AB yetkilileri sınırdaş olacakları bölge ülkelerine karşı kayıtsız kalınmaması gerektiğini de iyi biliyordu. Aksi halde bu ülkeler AB’den beklediği ilgiyi göremeyince farklı arayışlara girebilirdi. Örneğin, Ermenistan Rusya ile daha da sıkı ilişkiler arayışına yönelebilirdi. Bu durumu Azerbaycan için de kurgulamak mümkündür. Diğer taraftan, esasen Şii olan Azerbaycan, 30 milyona yakın Azeri azınlığı bulunan İran ile de yakınlaşma sürecine girebilirdi. Oysa 11 Eylül olayları sonrasında, güvenlik konusunda hassaslığını artıran AB için, laik bir Azerbaycan’ın muhafazakâr İran’ın etkisi altında kalması hiç de istenilen bir durum değildi. Bu yüzden AB, bu ülkelere yönelik bazı girişimlerin gerçekleştirilmesinin gerektiği inancındaydı.

Bu değerlendirmeler çerçevesinde AB 2003’te Güney Kafkasya özel temsilcisi atamıştır. Temsilcinin yetkileri, ekonomik sorunlardan bölgesel işbirliğine kadar oldukça geniş bir alanı kapsamaktadır. Bu özel temsilci çeşitli sebeplerle bölge devletlerini ziyaret ederek, iki taraflı diyalogun gelişmesine katkıda bulunmaktadır. (275)

Azerbaycan bölgede AB’nin en önemli ticari ortağıdır. Azerbaycan’dan AB’ye ihraç edilen esas mal petrol ve petrol ürünleridir. 2005’te faaliyete başlayan Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı ve 2007’de faaliyete başlayan Bakü-Tiflis- Erzurum doğalgaz boru hatları, AB’ye enerji kaynakları ihracını daha da arttırarak Azerbaycan’ı AB için alternatif enerji kaynağına haline getirmeye başlamıştır. AB’nin Gürcistan’la ilişkilerinde -diğer Güney Kafkasya devletleri ile olduğu gibi- esas amacı siyasi olarak istikrarlı ve ekonomik olarak zengin bir devlet kurmaktır. Bu, AB için önemlidir çünkü bu kurum ile sınırdaş olacak bölge, AB’nin güneydoğu sınırlarını güvence altına almak için siyasi açıdan sorunsuz, ekonomik açıdan da refah içinde olmalıdır. Bu, hem üçüncü devletlerin bölge üzerinde etkisini azaltmak açısından, hem de AB’ye bölgeden sıçrayabilecek sorunları ve istenmeyen göç hareketlerini önlemek için önemlidir.
Bu açıdan AB, Gürcistan’da Abhazya ve Güney Osetya sorunlarına çözüm bulunmasını arzulamaktadır. AB bu çerçevede Gürcistan’ın ülke bütünlüğünü savunmaktadır. Azerbaycan gibi Avrupa ile Merkezi Asya arasında önemli enerji ve ulaşım koridorları üzerinde bulunan Gürcistan, AB tarafından özel dikkat görmektedir ve Brüksel sadece çatışmaların çözümünü değil, sonrasındaki iyileştirme ve yeniden inşa çalışmalarına iştirak etmeyi arzulamaktadır. (276)

Ermenistan Devlet Başkanı Robert Koçaryan 2003’te Brüksel’de Avrupa Birliği yetkilileri ile yaptığı görüşmelerde devletinin birliğe üyeliğinin dış politika önceliği olduğunu beyan etmiştir. 2003’te İtalya Dışişleri Bakan Yardımcısı önderliğinde AB “troyka”sı Erivan’ı ziyaret etmiştir. Eylül 2003’te Ermenistan TRACECA Programının dönem başkanı olmuştur. AB bu programın geliştirilmesi için TACIS Programı çerçevesinde Ermenistan’a on milyon Euro yardım ayırmıştır. Benzer yardım, gıda programı çerçevesinde de ayrılmıştır. (277)

Mart 2003’te Avrupa Birliği yeni bir girişim takdim etti: “Daha Geniş Komşuluk: Yeni Komşular.” (278) Bu programa göre, genişlemiş Avrupa’nın yeni komşuları, her devlet ayrı ele alınarak, siyasi ve ekonomik reformların gerçekleştirilmesi konusunda AB ile işbirliğinde çeşitli alanlarda ayrıcalıklar elde etme hakkı kazanacaklardı. Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’ın bu Girişim çerçevesine alınması konusu ilk defa Avrupa Parlamentosu’nda Yeşiller Partisinin İsveçli temsilcisi olan Per Garton’un raporunda zikredilmiştir. AB’nin dışişleri, güvenlik ve savunma kurulunda oyçokluğu ile kabul edilen bu rapora göre, bu üç ülkenin söz edilen girişime alınmaları ve AB Komisyonu’nun bu teklifi görüşmesi gerektiği vurgulanmıştır. (279)

Haziran 2004’de Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan AB tarafından Yeni Komşuluk Politikası girişimine alındı. Bununla AB, bu ülkelerle ilişkilerine yeni bir ivme kazandırmaya çalışmaktaydı. Daha önce belirtildiği gibi, bu ülkelerin parlamenterleri tarafından AB’ye gönderilen mektuba verilen yanıtın bu ülkelerde oluşturabileceği hoşnutsuzluğu ortadan kaldırmak için bir girişimde bulunulması gerektiğini anlamaktaydılar. Bunun dışında uluslararası ortamdaki ani gelişmeler, ABD Cumhurbaşkanlık seçimlerini Bush’un yeniden kazanması ve ABD’nin Cumhuriyetçi Parti yönetimi döneminde sunulan Büyük Ortadoğu Projesi çerçevesinde İran’a karşı yönelecek operasyon olasılığının artması, Gürcistan’da yönetimin el değiştirmesi, Azerbaycan’ın dünya piyasalarına büyük miktarda petrol sunma arifesinde olması gibi nedenlerle daha önce alınmadıkları halde, bu ülkelerin yukarıda zikredilen girişimde yer alması gerekliliği AB yetkililerince anlaşılmıştır.

AB ile Güney Kafkasya arasındaki Yeni Komşuluk Politikası doğrultusundaki görüşmeler Brüksel’de 14 Kasım 2006 tarihinde AB ile Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’la ayrı ayrı Ulusal Eylem Planlarının imzalanmasıyla tamamlanmıştır. Bu Planları AB adına Dış İlişkiler ve Komşuluk Politikasından sorumlu Komisyon Başkanı Benita Ferrero-Waldner, taraf devletler adına ise Dışişleri Bakanları imzalamıştır. (280)Beş yıllık bir süre için imzalanmış olan her üç Ulusal Program aşağı yukarı ortak özellikler taşımaktadır. Bu programlar taraf devletlerin AB ile yakınlaşmasını pekiştirmeyi öngörmektedir ve bunun için birlikçe kabul edilen hukuk, norm ve standartlara uyum sürecini belirlemektedir. Her üç programdaki temel amaçları genel olarak özetlemek gerekirse bunlar hukukun üstünlüğü ilkelerinin pekiştirilmesi, demokratik kurumların ve insan hakları ve temel özgürlüklere karşı saygının güçlendirilmesi; şeffaf özelleştirme sürecinin başlatılması, iş ve yatırım iklimini geliştirmek, aynı zamanda rüşvete karşı mücadelenin kuvvetlendirilmesi; ekonomi ile ilgili yasal düzenlemeler ve yönetimsel uygulanmaların pekiştirilmesi; bölgesel işbirliğinin geliştirilmesi; bölgesel çatışmaların çözülmesi başlıkları altında yer almışlardır. (281)

Bunun dışında Ulusal Eylem Planları her bir devletin kendi özellikleri doğrultusunda bazı amaçlar öngörmektedir. Örneğin, Azerbaycan Eylem Planı’nda taraflar arasında enerji ve ulaşım alanında işbirliğinin güçlendirilmesi, (282) Gürcistan Eylem Planında dış ilişkiler ve güvenlik alanlarında işbirliği, (283) Ermenistan Eylem Planında ise bölge ülkelerine çevresel tehdit oluşturan Medzamor Nükleer Santrali’nin kapatılması gibi konular yer almaktadır. (284) Özetle ifade etmek gerekirse AB’nin Güney Kafkasya bölgesine yönelik Yeni Komşuluk Politikası, küresel bir siyasi ve ekonomik aktör olarak çıkarlarını korumak ve değerlerini yaymak amacıyla geniş yelpazeyi oluşturan araçların kullanımını içermektedir. Bu konuda ODGP çerçevesinde bu devletlere yönelik yardım sağlanması, bu devletlerle ticaret ilişkilerinin geliştirilmesi, bunun dışında bu devletleri AB’nin iç politikasına entegre etmeye kadar farklı araçların uygulanacağından söz edilmektedir. (285) Kısacası Yeni Komşuluk Politikası çerçevesinde AB ile Güney Kafkasya devletleri arasında imzalanmış olan Ulusal Eylem Planları ilişkilere yeni bir ivme kazandırmıştır.

6. AB ile Güney Kafkasya Bölgesi Devletleri’nin Gelecekteki İlişkilerini Şekillendirebilecek Etkenler

6.1 AB’de Enerji Sorunları ve Alternatif Arayışları

Avrupa Birliği açısından Güney Kafkasya bölgesiyle ilişkilerin gelişmesinde rol oynayacak en önemli etken Hazar Denizi havzasında bulunan enerji kaynakları ve bu kaynakların mevcut dış enerji kaynaklarına bir alternatif oluşturabilme olasılığıdır. Zaten enerji açısından büyük oranda dışa bağımlı AB’ye üye ülkelerin siyasi birliğinin sağlamlığının da enerji kaynakları garanti altına alınmaksızın sürekli olabileceği düşünülemez. 25 üyeli AB, dünya enerji tüketiminin % 14-15’ini tek başına gerçekleştirmektedir, oysa bu Birliğin toplam nüfusu dünya nüfusunun sadece % 6’sını oluşturmaktadır. AB tüketimi, dünyanın yıllık petrol tüketiminin % 19’unu, doğalgazın % 16’sını, kömürün % 10’unu ve uranyumun % 35’ni oluşturmaktadır. (286)

Günümüzde AB enerji ihtiyacının % 50’sini ithalat yoluyla karşılanmaktadır ki bu ithalat petrol tüketiminin % 80’i ve doğalgazın % 40’ını oluşturmaktadır. Bununla birlikte enerji kaynaklarının belli bölgelerden temini ve bu bölgelere bağımlılık yüksek seviyededir. AB, doğalgazın % 50’sini, % 41’i sadece Rusya’dan olmak üzere eski Sovyetler Birliği ülkelerinden ve % 25’ini de Cezayir’den temin etmektedir. Petrolün % 40’ından fazlası Ortadoğu’dan (Suudi Arabistan, İran), %
30’u Kuzey Afrika’dan (Libya) temin edilmektedir. (287)

Bu rakamlar yükselen bir grafik çizmektedir. Yaklaşık rakamlarla 2020 yılı itibarıyla AB’nin petrolde ithalat oranının % 90’a, doğalgazda ise % 70’e varacağı tahmin edilmektedir. Daha önce gördüğümüz gibi AB’nin petrol ihtiyacı önemli ölçüde Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri tarafından karşılanmaktadır ve 2050 yılı itibariyle Ortadoğu ve Kuzey Afrika petrollerine bağımlılığı daha da artacaktır. (288) Genişleme süreci ise bu ivmeyi sadece artıracaktır. Şöyle ki, 2004’de genişleyen ve 2007’de üye sayısı yirmi yediye varan ve genişlemesi halen devam eden AB’nin enerji kaynaklarında dışa bağımlılığı petrolde % 90’dan % 94, doğalgazda ise % 60’dan % 90’lara kadar varabilir. (289)

Şu anda gaz tüketiminin % 85’inden fazlası AB’nin beş üye devleti (Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Birleşik Krallık) tarafından yapılmaktadır. Yunanistan ile Portekiz doğalgazı kendi enerji sistemlerine yeni sokmuşlardır. Finlandiya, AB’nin doğalgaz şebekesine bağlı değildir. (290) Fakat bu ve diğer devletler kendi enerji sistemlerinde doğalgazın payını artırmak niyetindedirler. Bunun için de mevcut kaynaklarla birlikte alternatif bölgelerden doğalgaz temin etmek gereklidir.

Doğalgaz AB için stratejik bir kaynağa dönüşmeye başlamıştır. Dünya doğalgaz tüketiminde % 16 ile ikinci sırada bulunan AB, bu payını giderek artırmaktadır. AB’nin mevcut doğalgaz tüketimini nereden karşıladığını derinlemesine incelersek daha önce de belirttiğimiz şu durumla karşılaşıyoruz: Doğalgazın büyük kısmı doğrudan veya dolaylı olarak Rusya’dan temin edilmektedir. İkinci önemli arz Cezayir’den deniz yolu ile temin edilmektedir. Bunun dışında talebin kalan kısmı Tunus’tan, bu ülkeden İtalya’ya kadar uzanan boru hattı yoluyla Nijerya ve Güney Amerika’dan yapılan LNC (291), sıvılaştırılmış doğalgaz ithalatı ile karşılamaktadır.

Görüldüğü gibi ileride siyasi birliği nihai amaç gibi hedefleyen AB, gelişmeyi ve refah düzeyini koruyabilmek için sürekli ve güvenli enerji kaynaklarına gereksinim duymaktadır. Bunun için AB öncelikli olarak petrol ve doğalgaz güvenliğini sağlamak, kriz döneminde işbirliğini güvenceye almak, AB içinde stok sistemleri geliştirmek, enerji kaynaklarını çeşitlendirmek, mevcut enerji kaynaklarının etkin kullanımı ve enerji güvenliği için bir dış politika geliştirilmek ihtiyacı duymaktadır. (292)Genişleme sonrası ve artan talep sonucunda % 60’lara varacağı düşünülen doğalgaz arzının 1999 yılında % 41’i sadece Rusya tarafından karşılanmaktadır. (293) Stratejik bir ürün olan doğalgaz açısından tek bir devlete bu şekilde bağımlı duruma düşmek ve bu devletin Rusya olmasın, AB’yi rahatsız etmektedir ve onu bu kaynağa alternatifler aramaya itmektedir.

Bu konuda diğer girişimlerle birlikte öncelikli hamle petrol ve doğalgaz arzının temini için alternatif kaynakların aranması olacaktır. Nitekim bu tür alternatif kaynaklar, 1991 yılında bağımsızlıklarını elde etmeden önce Batı için ulaşılması imkansız olan ve zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip Hazar Havzası ve etrafında bulunan Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan gibi Yeni Bağımsız Devletlerdir.
Bu bağlamda AB Enerji Politikası ilkelerini kabul etmiştir. Buna göre Birliğin ithal enerji kaynaklarına bağımlılığının azaltılması; Avrupa dışından temin olunan enerji kaynaklarının coğrafi açıdan çeşitlendirilmesi ve bunların güvenlik ve istikrarının temin edilmesi; enerji tasarrufunu sağlayan teknolojilerin uygulanması ve sanayi üretiminde enerji tüketiminin azaltılması için tedbirlerin alınması; ortak iç enerji pazarının oluşturulması ve bu pazarda faaliyet gösteren Avrupa şirketlerinin rekabete dayanıklılıklarının artırılması; alternatif enerji kaynaklarının geliştirilmesi; enerji sektöründe çevre koruma tedbirlerinin hazırlanması ve tatbik edilmesi prensipleri kabul edilmiştir. (294)

1995 yılında, AB Ortak Enerji Politikasının kabul edilmesi ile birlikte, AB Komisyonu tarafından petrol ve doğalgazın yönetim sorunları konusunda bir konferans yapılmıştır. Bu konferansta Hazar Denizi çevresinde bulunan petrol ve doğalgaz rezervleriyle ilgili bölgesel işbirliği stratejileri belirlenmiştir. Sözü edilen dönemden bu güne kadar, Komisyon ilgili devletlerle Hazar Denizi’nde enerji sektörünün modernizasyonu sürecine yardım etme konusunda aktif bir şekilde işbirliği yapılmasını öngörmüştür. Bunun en iyi örneği daha önce zikredilen INOGATE Programıdır. (295)

Nisan 1998’de bu bölgeyi ilgilendiren düzenleme olan “Enerji Şartı Antlaşması ve Enerji Verimliliği Hakkında Protokol” yürürlüğe girmiştir. Protokol, Hazar bölgesi ve Merkezi Asya coğrafyası üzerinde odaklanmaktadır. (296) Hazar bölgesindeki petrol ve doğalgaz rezervleri Ortadoğu kaynaklarına alternatif olarak algılanmakta ve kısa ve orta vadede Ortadoğu bölgesinde sık sık ortaya çıkan istikrarsızlık durumlarında, ek bir arzın temini açısından büyük önem taşımaktadır.

Her iki cetvelde farklı rakamlarla karşılaşsak da, yine de bu rakamlar bazı ipuçlarının verilmesi bakımından önem taşımaktadır: hem AB, hem de ABD için, Hazar Denizi çevresinden Ortadoğu’ya alternatif olabilecek enerji kaynaklarını temin etme imkanı doğacaktır. Bu yüzden AB için bölge ile doğrudan ilişkide bulunmak ve bu ilişkilerin süreklilik ve emniyet içinde devam etmesi son derece büyük önem taşımaktadır. Aksi halde, bölgenin Yeni Bağımsız Devletlerinde olası istikrarsızlıklar ve var olan altyapı yetersizlikleri direkt olarak AB’yi etkileyecektir. İstikrarsız Ortadoğu bölgesi ile komşu Güney Kafkasya bölgesinin, bu bölgede, özellikle İran’da ortaya çıkacak herhangi bir istikrarsızlık durumunda olumsuz etkileneceği kuşkusuzdur.

Petrol rezervleri açısından Yeni Bağımsız Devletler dünya rezervleri ile kıyaslanırsa, bu rezervler içerisinde küçük bir yer tutmaktadır. Diğer taraftan doğalgaz, kömür ve nükleer elektrik istasyonlarında yakıt olarak kullanılan uranyum açısından, bu ülkeler dünya enerji kaynaklarında önemli bir pay sahibidir. Petrol kaynakları önemsenecek ölçüde olmamasına rağmen, mevcut enerji arzlarına bir alternatif coğrafya ve istikrarlı bir güzergâh olarak eklenmesi bu durumu telafi etmektedir.

Sadece Azerbaycan’da uluslararası petrol şirketleri ile birlikte petrol yataklarının işletilmesi için günümüze kadar 26 PSA (300) niteliğinde anlaşma imzalanmıştır. (301) Hâsılatın paylaşılmasını düzenleyen bu anlaşmalar, hem petrol açısından, hem de doğalgaz açısından yüksek miktarlar içermektedir ve Avrupa pazarlarına ihracata yönelik üretim tahmininin sonucudur. (302)

İmzalanan anlaşmalardan ilki Azeri, Çırak ve Güneşli yataklarının işletilmesini düzenleyen ve 20 Eylül 1994 Bakü’de yapılan “Asrın Antlaşması”dır. 670 milyon ton petrol ve yaklaşık 130 milyar m3 doğalgaz kapasitesinde olan bu yatak, dünyada bilinen en büyük deniz petrol kaynakları arasındadır. Bu yataktan yıllık yaklaşık olarak 50 milyon ton petrol çıkarılması öngörülmektedir. (303)

Azerbaycan’da bulunan önemli yataklardan birisi de Şahdeniz doğalgaz yatağıdır. Bu yatağın işletilmesi konusundaki anlaşma 1996 yılında imzalanmıştır ve 1999 Ağustosu’nda BP şirketi tarafından söz edilen yatakta yapılan araştırmalar sonucunda büyük miktarda gaza rastlandığı konusunda bilgi verilmiştir. Bu BP Amoco şirketinin 1970 yılında Alaska’da keşfettiği Prudnoe Bay yatağından sonraki en büyük yataktır. Bu yatak Hazar Denizi’nde, Bakü’den güney-batı istikametinde 70 km uzaklıkta bulunmaktadır ve derinliği 50–600 m arasında değişerek 860 km2lik
alanı kapsamaktadır. Yatağın işletilmesi için kurulan konsorsiyumda şirketlerin sahip oldukları paylar şöyledir: SOCAR (% 10), BP (% 25.5), Statoil (% 25.5), İran’ın OIEC (% 10), Rusya/İtalya ortak şirketi (% 10) ve TPAO (% 9). (304) Şahdeniz yatağının önemi, Avrupa’ya Avrasya’da bulunan bütün doğal yataklarından daha yakın olmasıdır. Bunu göz önünde bulunduran AB’nin güney kanadında bulunan ülkeler ileride Türkiye üzerinden bu doğalgazı kendi ülkelerine ithal etmeyi amaçlamaktadırlar. Bu konuda Yunanistan’la Türkiye arasında Hazar bölgesinden ulaştırılacak doğalgazın Türkiye üzerinden Yunanistan’a taşınması konusunda Hükümetlerarası Anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre Ankara- Dedeağaç (Yunanistan) Doğalgaz Boru Hattı kurulması öngörülmüştür. (305) Bu açıdan Türkiye Güney Avrupa’ya doğalgazın ulaştırılmasında merkezi rol oynayacaktır ve bununla da Rusya’dan AB’ye ihraç edilen doğalgaz güzergâhına bir yenisi eklenecektir. Nitekim 17 Kasım 2007’de Türkiye’nin İpsala sınır kapısında Azerbaycan Cumhurbaşkanı ile Yunanistan ve Türkiye başbakanların da katılımıyla, resmi olarak faaliyete açılan boru hattının 2012 yılına kadar İtalya’ya kadar uzatılması öngörülmüştür. (306)

Diğer taraftan Kazakistan’da 1993 yılında ABD Chevron şirketi ile birlikte Hazar Denizi’nin kuzey kısmında bulunan “Tengiz” petrol yatağının işletilmesine başlanmıştır. Hesaplara göre “Tengiz” yatağında yaklaşık 1 milyar ton petrol bulunmaktadır ve bu dünyada bilinen en büyük on yataktan biridir. Bunun yanında Kazakistan’da beş önemli doğalgaz yatağı mevcuttur. Bunların hepsi Hazar Denizi’nin yakınlarında, Kuzey Mangışlak, Kuzey Üst-Yurt, Buraşlı, Turgay ve Çu- Sarı bölgelerinde bulunmaktadır. Bu petrol ve doğalgaz yataklarının dışında Kazakistan’da karbonhidrat kaynaklarının bulunduğu fazladan dokuz yatak olduğu bilinmektedir. (307) Bir diğer önemli husus, Kazakistan’ın önemli yataklarından biri sayılan Karaçaganak bölgesinde petrol ve doğalgaz araştırması yapan tüm şirketlerin Avrupa ülkelerine ait olmasıdır. (308)Diğer büyük projelerde de çok sayıda ve hatırı sayılır paylara sahip olan şirketleri göz önünde bulundurursak, belirtmek mümkündür ki Avrupa ülkeleri Hazar havzasının zengin enerji yataklarındaki paylarını garanti altına almaya çalışmaktadırlar.

Hazar Denizine kıyıdaş olan bir diğer ülke olan Türkmenistan’ın karbonhidrat rezervlerinin yaklaşık olarak 5 milyar ton petrol ve 20 trilyon m3 doğalgaz olduğu bilinmektedir. Türkmenistan doğalgaz açısından dünyada bilinen tüm rezervlerin %20’sine, büyüklüğü belirtmek için örnek verecek olursak Meksika Körfezi’ndeki rezervlerin beş katına sahiptir. (309) Bu da kuşkusuz AB için önemli bir alternatif doğalgaz kaynağını oluşturmaktadır. Nitekim Türkmenistan dünya pazarlarına gerektiği zaman yıllık 100 milyar m3 doğal gaz ihracatı gerçekleştirebileceğini beyan etmiştir. (310) 2010 yılında Hazar Denizi bölgesi devletleri tarafından günlük 3.8 milyon varil petrol üretilecektir; bu ise günümüzde Kuzey Denizi’nde üretilen petrolün % 60’ına denktir. Kuzey Denizi’ndeki petrolün tükendiğini göz önüne alırsak, bu petrolün AB için ne kadar büyük bir önem taşıyacağı ortadadır. (311)

6.2 Güney Kafkasya Bölgesi’ndeki Ulaşım Yolları ve Bunların AB İçin Önemi

AB’nin Güney Kafkasya bölgesine yönelik diğer ilgi alanı ise ulaşımdır ve bu alan yukarıda sözü edilen enerji kaynaklarının güvenli bir şekilde Avrupa pazarlarına ulaştırılmasını da ilgilendirmektedir. Bunun dışında Avrasya bölgesinde bulunan pazarlara erişen sağlam ve alternatif yolların kurulması ve bunların altyapısının geliştirilmesi Birliğin ilgi alanı içindedir.

Ulaşım AB ekonomisinin en önemli sektörlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Bu sektörde on milyona yakın insan istihdam edilmektedir Sektörün büyüklüğü yıllık 1000 milyar Euro’ya yaklaşmaktadır. Bu ise AB GSMH’ sinin % 10’undan daha fazladır. Bununla birlikte AB kendi taşımacılık pazarını Avrupa’nın ötesine, Merkezi ve Uzak Asya’ya doğru genişletmeyi amaçlamaktadır.

AB ile Uzak Doğu ülkeleri arasında küçümsenmeyecek miktarda dış ticaret hacmi vardır. Örneğin, 2002 yılında AB ile Çin arasında dış ticaret hacmi 115 milyar Euro’ya ulaşmıştır. 2003 yılında AB’ye üye olan 15 devletin Çin’e toplam ihracatı 40.1 milyar Euro idi, buna karşı Çin’in Birlik devletlerine gerçekleştirdiği ihracat ise 95.1 milyar Euro değerine ulaşmıştır. Çin AB’nin en büyük ticari partneridir. Uzak Doğu’nun diğer büyük ekonomisi kabul edilen Japonya, AB’nin üçüncü büyük pazarı konumundadır. 2001 yılında AB devletleri Japonya’ya 54 milyar Euro değerinde ihracat gerçekleştirmiştir. (312) 2004 yılında AB ile Japonya arasındaki dış ticaret hacmi 150 milyar Euro’ya kadar ulaşmıştır. Bu miktar dünya ticaretin % 30’nu oluşturması açısından dikkat çekicidir. (313) İki dev ekonomik bölge arasında bu seviyeye varan dış ticaret kuşkusuz ki alternatif ulaşım koridorlarına ihtiyaç duymaktadır.

AB, Avrasya bölgesinde gelecekteki güvenliğini artırmak amacıyla var olan ulaşım koridorlarına yenilerini ekleme gereği duymaktadır. Uzak Doğu bölgesine giden mevcut karayollarının hemen hepsi Rusya üzerinden geçmektedir. Trans- Sibirya demiryolu Moskova ile Rusya’nın en doğu noktalarından biri sayılan Vladivostok’u birleştirmektedir. Trans-Sibirya demiryolunun asıl avantajı bu yol üzerinde taşınan yüklerin ulaşım zamanı ve maliyetidir. Şöyle ki, Rusya’nın en doğusunda yerleşen Vostochnıy limanından Rusya-Finlandiya sınırına kadar yüklerin taşıması 11–12 günde, Brest şehrine 12.5 güne, Berlin’e ise 14.5 günde gerçekleştirilebilir. Bu yolla yapılan taşımacılık Pasifik, Hindistan ve Atlantik okyanusları üzerinden geçen deniz yolu taşımacılığından 3 kat daha kısa sürmektedir. Trans-Sibirya yolu ile Yokogama limanından Almanya ve İskandinav ülkeleri nihai noktalarına kadar taşıma maliyeti deniz taşımacılığına kıyasen % 15–30 daha ucuzdur. Günümüzde Avrupa ile Asya arasında tüm taşımacılığının % 18’inin bu yolla yapılıyor olması ve var olan avantajları göz önünde alınacak olursa, ileride kapasitenin çok daha fazla olacağı öngörülebilir. (314)

Bu durum da Avrupa’dan Asya’ya ve Asya’dan Avrupa’ya gerçekleştirilen yük taşımacılığının Rusya’nın tekeline geçebileceği ve her iki bölgenin ulaşım güvenliğinin tehdit altında kalabileceğini göstermektedir. Trans-Sibirya demiryolunun gelişimi de bu duruma işaret etmektedir. (315)

Durumu açıkça gören ve doğru şekilde algılayan AB, alternatif bir proje olarak TRACECA projesini ortaya koymuştur. Projenin esas maksadı Rusya’ya ve İran’a alternatif bir güzergah oluşturmaktır. Bu durumda Güney Kafkasya projenin can damarını oluşturmaktadır. Rusya ile İran dışarıda bırakılarak gerçekleştirilmesi öngörülen TRACECA projesinin Uzak Doğu ile bağlantı için tek alternatif olan Güney Kafkasya’dan geçmesi kaçınılmazdır.

Trans-Sibirya demiryolunun esas dezavantajlarından biri, TRACECA Programı çerçevesinde yeniden canlandırılması öngörülen Büyük İpek Yolu projesine kıyasen daha uzun mesafeden geçmesidir. Şöyle ki, Çin’in Kuzey-Doğu eyaletleri ve Kore’den geçen ve Avrupa’ya gelirken, Vladivostok, Habarovsk gibi şehirlerden geçerek buradan Trans-Sibirya demiryoluna bağlanan ve nihayetinde Samara şehrinden Brest’e ulaşan güzergahın toplam uzunluğu 10.800 km’dir. Oysa TRACECA çerçevesinde oluşturulan Büyük İpek Yolu’nun Çin ve Kore’den başlayarak, Almatı, Türkmenbaşı limanından Hazar Denizi üzerinden Bakü’ye,
buradan da Tiflis üzerinden Karadeniz’de bulunan Poti limanından Ukrayna’nın Odessa ve Bulgaristan’ın Varna limanlarına ulaşan güzergahının uzunluğu 3900 km daha kısadır. (316)

Bu durum AB’nin var olan güzergahlara alternatiflerin geliştirilmesi fikrinin sağlayacağı avantajları göstermekte ve projeye ivme kazandırmaktadır. Bunun yanında hali hazırda Merkezi Asya devletlerinin Rusya üzerinden Avrupa’ya gerçekleştirdiği demiryolu taşımacılığı yeni oluşan yola göre çok daha uzun mesafeleri aşmaktadır. Bu devletler ürettiği malları Avrupa pazarlarına ulaştırmayı Sovyetler Birliği döneminden kalan demiryolu altyapısından yararlanarak, Rusya’nın Samara şehri üzerinden Ukrayna’nın Lvov ve Beyaz Rusya’nın Brest şehirlerinden geçerek gerçekleştirmektedirler. Oysa Büyük İpek Yolu koridoru ile Lvov ve Brest üzerinden Avrupa’ya gerçekleştirilen taşımacılığın mesafesi önemli oranda kısalacaktır. (317)

Diğer taraftan TRACECA Programı’ndan 30’a yakın ülke yararlanacaktır. Program sadece Avrupa ile Uzak Doğu pazarları arasında alternatif yolun oluşturulmasıyla kalmamakta, aynı zamanda Güney Kafkasya ve Merkezi Asya’daki (Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan, Türkmenistan) ülkeler arasında alternatif bir yol aracılığıyla bu ülkeler arası ekonomik ilişkileri geliştirmekte ve bu devletlerin hem idari hem de ekonomik açıdan gelişmelerine neden olmaktadır. (318) Bunun için de kuşkusuz ki, bu devletler tarafından üretilen mal ve hizmetlerin dünya pazarlarına ulaştırılması için Rusya’ya alternatif yolların oluşturulması gerekmektedir. Rusya’ya bu açıdan olan bağımlılıklarını azaltacak devletler bağımsızlıklarını pekiştirmeye imkan bulacaklardır. İşte TRACECA bu tür görevin yerine getirilmesinde yeterli imkana sahiptir.

Nitekim Kazakistan’la Çin Trans-Kazakistan demiryolunun inşasına başlamış durumdadır. Yaklaşık 2.5 milyar dolar değerindeki bu projenin Güney-Doğu Asya devletlerini Avrupa ülkeleri ile birleştirmesi beklenmektedir. Demiryolu güzergahı Dostık – Kazakistan’ın Aktogay, Jezkazgan, Beyney şehirleri hattını takiben Hazar Deniz’indeki Aktau limanına kadar uzanacaktır. (319) Buradan da Bakü’ye kadar gemiyle taşınması öngörülen yükler, daha sonra bilinen güzergah üzerinden Bakü’den Gürcistan’ın Karadeniz’deki limanlarına kadar taşınacaktır. Şunu belirtmek gerekir ki Aktau-Bakü-Batum koridoru TRACECA Programının bir parçasıdır ve bu program doğrultusunda birkaç proje çerçevesinde yeniden yapılandırılmıştır. (320) Bununla da Kazakistan, demiryolu sistemi açısından kısmen Rusya’ya bağımlılıktan kurtulmuş olacaktır; diğer taraftan Moskova ile Pekin arasında uzanan Trans-Sibirya demiryoluna da bir alternatif sunulmaktadır.

Bu alternatifin daha da etkin bir şekilde kullanıma açık olması için demiryolunun Kafkasya bölgesinden doğrudan Türkiye üzerinden Avrupa’ya bağlanması gerekmektedir. Sovyetler Birliği zamanında Ermenistan’ın Gümrü şehrinden Türkiye’nin Kars şehrine demiryolu bağlantısı varsa da, Azerbaycan’la Ermenistan arasında devam eden Karabağ çatışması yüzünden ve Türkiye’nin bu çatışma çözüme kavuşana dek Ermenistan’la herhangi bir ekonomik ilişkiye girmeyeceğine dair almış olduğu karardan dolayı atıldır. Bu demiryolunun uzantısı Azerbaycan’ın Ermeniler tarafından işgal olunmuş arazilerinden geçtiği ve kısmen bunlar tarafından söküldüğü için uzun zamandan beri kullanılmamaktadır. Yeniden faaliyete başlaması için hem Karabağ sorununun çözümünü beklemek gerekecek, hem de bu güzergâhın yeniden yapılandırılması için büyük miktarda yatırımlara ihtiyaç duyulacaktır.

Diğer taraftan, Uzak Doğu’dan ve Merkezi Asya üzerinden mevcut ve oluşturulacak olan demiryollarının, Rusya ve İran’a alternatif güzergah olan Güney Kafkasya ve Türkiye üzerinden Avrupa demiryolu şebekesine bağlanması için Kars ile Tiflis arasında bir demiryolunun hattı inşası yeterlidir. 68 km’lik kısmı Türkiye, 30 km’lik kısmı da Gürcistan içinde kalıp toplam uzunluğu 98 km olan ve maliyeti 400 milyon dolar olarak belirlenen demiryolu Uzak Doğu ile Avrupa pazarlarını yeni ve güvenilir bir demiryolu ile birleştirmiş olacaktır. (321) Bakü-Tiflis-Kars hattı doğuda Çin ve Kazakistan demiryolu hatları ile batıda ise denizaltı geçişli Marmara demiryolu tüneli üzerinden Avrupa Demiryolu ağına bağlanacaktır. Çin ve Kazakistan tarafından büyük destek alan bu projenin temeli Ağustos 2007 tarihinde atılacak ve üç yıl içerisinde tamamlanacaktır. (322)

Güney Kafkasya bölgesinin AB ile Uzak Doğu ve bölge ülkeleri arasındaki ticaretin güvenli ve sürdürülebilir şekilde sağlanmasında önemi bununla sınırlanamaz. Daha önce de zikrettiğimiz gibi AB ekonomisi alternatif kaynaklardan enerji arzına büyük gereksinim duymaktadır. Hazar havzasında bu kaynakların var olması, bunlardan yararlanıldığı anlamına gelmemektedir ve kaynakların güvenli bir şekilde AB’ye ulaştırılması da önemlidir. Oysa bu coğrafyada bulunan hidrokarbon kaynakları AB’ye aslen Rusya üzerinden ihraç edilmektedir. Bu durumda Rusya’dan AB’ye ihraç edilen kaynaklara alternatif olma özellikleri ortadan kalkmaktadır. Bu yüzden Avrupa Birliği için enerji kaynaklarına alternatif erişimi temin etmek için Hazar Denizi bölgesinden Rusya’ya alternatif boru hatları ve diğer ulaşım sistemlerinin oluşturulması zarureti vardır. Hazar Denizi havzasında hem petrol, hem de doğalgaz Rusya’nın tekelinde olan boru hatları ile Avrupa pazarlarına taşınmaktadır. Hatta Kazakistan’ın bağımsızlığından sonra kurulmuş olan CPC (323) boru hattı da böyledir. Uzunluğu 1580 km olan bu boru hattı Kazakistan’ın Tengiz yatağından başlayarak Rusya üzerinden bu ülkenin Karadeniz’de bulunan Novorossiysk limanına kadar uzanmaktadır. Buradan petrol tankerlerle Türk Boğazları’ndan geçerek, dünya pazarlarına ulaştırılmaktadır. Boru hattına yapılan masraf 2.6 milyar ABD doları olarak tahmin edilmektedir. (324)

Azerbaycan petrolleri ise Bakü-Novorossiysk Boru Hattı ve daha sonra Karadeniz üzerinden benzer güzergahla taşınmaktaydı. 1997 yılında kullanıma açılan ve uzunluğunun 233 km’si Azerbaycan topraklarından geçmek üzere 1000 km olan bu petrol boru hattının kapasitesi yıllık 5 milyon tondur. Boru hattı Asrın Anlaşması’na göre Azeri, Güneşli ve Çırak yataklarından elde edilen erken petrolün taşınması için planlanmıştır. Kuzey güzergahı olarak da bilinen Bakü-Novorossiysk ile beraber, Batı güzergahı adı verilen ve uzunluğu 920 km (ki bunun 600 km Azerbaycan arazisinden geçmektedir) olan Bakü-Supsa Boru Hattının da yapımı gerçekleştirilmiştir. (325) Bu boru hattının inşası ile ilk defa herhangi bir eski Sovyetler Birliği Cumhuriyeti kendi enerji kaynaklarını Avrupa pazarlarına Rusya’ya alternatif bir güzergahtan ihraç etmeye imkan bulmuştur. Supsa Gürcistan’ın Karadeniz’deki bir limanı olup, buradan tankerlerle taşınan erken petrol ilk defa Rusya’ya alternatif oluşturmuştur. (326) Fakat hem kapasitenin küçüklüğü ki bu Petrol Boru Hattı üzerinden yılda sadece 5.5–6 milyon ton petrol taşımak mümkündür, hem de Boğazlardan geçişin güvenlik tedbirleri açısından sınırlandırılması, Asrın Antlaşması olarak bilinen Azerbaycan petrollerinin üretim projesine yönelik yeni bir boru hattı inşası gerekliliği ortaya koymuştur. Bu boru hattı Bakü’den Türkiye’nin Ceyhan limanına kadar uzanacak olan Ana Petrol Boru Hattıdır.

Uzunluğu 1730 km ve yıllık taşıma kapasitesi 50 milyon ton olarak öngörülen bu boru hattının 468 km’si Azerbaycan, 225 km’si Gürcistan, 1037 km’si ise Türkiye arazisinden geçmektedir. Bir ton nakli için 18 ABD doları tarife ücreti öngörülmektedir. (327) Bu ise Bakü-Novorossiysk Boru Hattından ihraç edilen petrol için önerilen tarifeden çok daha düşüktür. Bakü-Ceyhan Boru hattı üzerinden taşınacak petrol için her varil başına ortalama 2.57 ABD doları olan bu maliyet Bakü-Novorossiysk Boru Hattı için 3 ABD dolarıdır. Bunun dışında Novorossiysk’ten tankerlerle Karadeniz’den taşınan petrol için ek ücret ödemek gerekmektedir. Tanker taşımacılığı ve sigorta için ödenilen masraflar kış döneminde artma eğilimini göstermektedir. Çünkü kış mevsiminde kötü hava şartları tankerlerin Boğazlar’dan zamanında geçişini engellemektedir. Örneğin, 2004 kış mevsiminde gemilerin kötü hava şartları yüzünden bekleme süresinin maliyeti ortalama olarak 100.000 ABD dolarıdır. Ocak 2004’de Novorossiysk’ten Akdeniz limanlarına petrol taşıma maliyeti beş ABD dolarına kadar çıkmıştır, bu da 2003 yılının aynı dönemine kıyasen üç ABD dolarından çok daha fazlaydı. (328)

Bakü-Ceyhan Boru Hattı hem AB açısından, hem de Hazar bölgesi açısından büyük önem taşımaktadır. İlk önce bu proje ev sahibi ülkelerinin ekonomileri için ciddi miktarda gelir getirecektir. Azerbaycan’ın petrol ve Gürcistan’ın taşıma ücretlerinden elde edecekleri kazanç, ülkelerin refahını hissedilir şekilde artıracaktır. Bunun dışında, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı Rusya’dan Avrupa’ya uzanan petrol boru hatlarına ilk ciddi alternatiftir ve Avrupa pazarlarına petrol taşımacılığını çeşitlendirmeye imkan vermektedir. Nitekim Kazakistan da bu petrol boru hattına katılma konusunda talebini bildirmiştir. Çünkü mevcut durumda Kazakistan’ın ürettiği petrolün tamamı Rusya arazisinden nakledilmektedir, bu ise bu ülkeyi Rusya’ya bağımlı bırakacaktır.

Bir diğer önemli husus ise, Azerbaycan ve Kazakistan petrolleri daha önce Karadeniz’in Novorossiysk, Supsa ve Batum limanlarına kadar ulaştırılmaktaydı ve buradan da tankerlerle dünya pazarlarına taşınmaktaydı. Tankerlerin çok hassas olan Boğazlar bölgesinden geçiş yapması gerekmekteydi. Boğazlar üzerinden gemilerin geçişini düzenleyen 1936 Montreux Antlaşması yürürlüğe girdiği zaman, Türk Boğazları bölgesinden geçen gemilerin sayısı, günümüzdekinden çok daha az idi. Ayrıca, gemi inşa sektöründeki gelişmeler, gemilerin niteliklerini de önemli ölçüde değiştirmişti. (329) Günümüzde Boğazlardan çok daha büyük ve geniş hacimli gemiler geçmektedir. Bu ise İstanbul’u sürekli olarak tehdit altında bırakmaktadır.

1990’lı yıllarda yıllık olarak ortalama 60 milyon ton ham petrol geçişi sağlanıyordu ve bu rakam yıllar geçtikçe daha da artmaktadır. Bu ise İstanbul ve Boğazlar için gemilerin yoğun trafiği, çevre kirliliği riski de dahil önemli bir güvenlik sorunu oluşturmaktadır. (330) Dünya pazarlarında petrol gereksiniminin artmasıyla birlikte Boğazların yükü de artmaktaydı. Mesela 2003’de 135 milyon ton petrol taşınmaktayken, 2004’te bu rakam 160 milyon tona ulaşmıştır. Oysa Boğazların yıllık kapasitesi 200 milyon tondur. Büyük tankerlerle petrolün taşınmasının neredeyse imkansız hale getiren Boğazların en dar bölgesi sadece 600 metredir ve bazen gemiler tam dik açıda dönmek zorunda kalmaktadır. (331) Sadece, 1 Mayıs 1982’den 18 Ekim 1994’e değin Boğazlarda, irili ufaklı toplam 210 kaza olmuştur. (332) Kazaları en aza indirme imkanı bulunsa da, Boğazlardan geçen gemiler deniz kirliliğine sebep olmakta hem de havayı kirletmektedir. Bu durum gemilerin kullandığı yakıtın kalitesinden, geminin makinesindeki arızadan, geminin hızından ve geçen gemilerin yoğunluğundan kaynaklanmaktadır. Denizin kirlenmesi, tankerlerin balast suların boşaltılması, tankların yıkanması, çamur, çöp ve sintine boşaltmaları sonucu da ortaya çıkar. (333) Görüldüğü gibi Boğazlarda mevcut olan gemi trafiğini azaltmaya yardım edecek alternatif güzergahların oluşturulması hem İstanbul’un güvenliği için hem de çevre açısından da büyük önem taşımaktadır.

Nitekim Bakü-Ceyhan Boru Hattı bu tür bir projedir ve Türkiye arazisinden Akdeniz’e inmektedir ve Avrupa pazarlarına yeni güvenli ve alternatif bir güzergah sunmaktadır. Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı’ndan ilk petrol Mayıs 2005’te pompalanmaya başlanmış, bir yıl sonra Ceyhan limanından dünya pazarlarına Azerbaycan petrolü girmiştir.

Bölgede yakın zamanlarda tamamlanması öngörülen ve Avrupa için büyük bir önem taşıyan bir diğer proje ise, Şahdeniz Doğalgaz Boru Hattıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Hazar Denizi’nin Azerbaycan’a ait kısmında bulunan Şahdeniz doğalgaz yatağından çıkarılacak doğalgazın Avrupa’ya ulaştırılması öngörülmektedir. Bunun için gereken altyapı düzenlenmiştir. Azerbaycan’da mevcut ve Gürcistan sınırına kadar uzanan, uzunluğu 490 km olan boru hattını takiben, Gürcistan’da yapılması öngörülen ve 280 km uzunluğunda olacak boru hattıyla doğalgazın Türkiye sınırına ve Türkiye’nin Erzurum şehrine taşınması planlanmaktadır. Boru hattının 280 km’lik kısmı Türkiye arazisinde yapılacaktır. (334)

İnşası 27 Şubat 2003’te başlamış (335) ve 2007’de tamamlanmıştır. (336)

6.3 Güvenlik Sorunları

AB’yi bölge açısından ilgilendirebilecek diğer bir durum ise güvenlik sorunudur. Güney Kafkasya, bölgede bulunan küçük ve belli ölçüde etkisiz devletler nedeniyle dış etkilere oldukça hassastır, hatta bölgede bulunan etnik çatışmaların daha sonra tartışılacağı üzere çoğunu dış aktörler menfaatleri çerçevesinde istismar etmektedirler. Nitekim bu durum hem tüm Avrupa kıtasını, hem de AB’yi olumsuz şekilde etkilemektedir. 1998’de Yugoslavya’da Kosova bölgesinde durdurulan çatışmadan sonra, tüm Avrupa kıtasında çatışma olasılığı yüksek oranda devam eden tek bölge Güney Kafkasya olarak kalmaktadır. Hem Gürcistan’da devam eden Abhazya ile Güney Osetya ayrılıkçı hareketleri ile mücadele, hem de Azerbaycan- Ermenistan arasındaki Dağlık Karabağ anlaşmazlığı, çözüme kavuşturulmamaları halinde her an yeniden şiddetlenebilirler. Çatışmasız bir Avrupa kıtası görmek isteyen AB devletleri için bu tür bir olasılık en istenmeyen durumdur.

AB için bu bölgedeki sorunların çözümlenmesinin gerekli olmasının bir diğer nedeni ise, Birliğe üye olan devletlerin çoğunda ayrılıkçı hareketlerin olması ve zaman zaman bunların harekete geçmesidir. Güney Kafkasya bölgesinde ayrılıkçı hareketlerin başarısı AB’ye üye devletlerdeki muadillerine harekete geçme cesareti verebilir. AB’nde bu tür ayrılıkçı hareketlere örnek olarak Katalanları, Kuzey İrlanda’yı, Flamanlar’i, İspanya’nın Bask Ülkesini göstermek mümkündür. (337)

Genel olarak baktığımız zaman, Avrupa kıtasında 1920’li yıllarda 23 olan devlet sayısı, 1994’de 44’ü bulmuştur. 1500’li yıllarda Avrupa’da 500’e kadar siyasi yapının bulunduğunu göz önünde bulundurursak, (338)Avrupa’da ayrılıkçı hareketlerin hangi seviyeye ulaşabileceğini görmek mümkün olacaktır. Çünkü günümüz Avrupa’sında hemen her ülkede hatırı sayılır çeşitlilikte ve nüfusta azınlıklar yaşamaktadır. Bunlara bazı örnekler göstermek gerekirse, İspanya’nın toplam nüfusunun % 16.3’ünü Katalanlar, Büyük Britanya’nın % 9’unu İskoçyalılar, % 5’ini Galliler, % 3’ünü İrlandalılar, İtalya’da toplam nüfusun yaklaşık % 40’ını çeşitli azınlık grupları oluşturmaktadır ki bunların arasında en büyükleri Lombardiyalılar ve Galiçyalılardır. Hatta Lüksemburg gibi küçük bir devletin toplam nüfusunun % 25’ni esas olarak da İtalyan azınlık oluşturmaktadır. (339) Bu listeyi uzatmak mümkündür.

Dolayısıyla tüm Avrupa devletleri, uluslararası hukukta self-determinasyon ilkesine göre yeni imkanların ortaya çıkması durumunda, muhtemelen kendi arazilerinde, ayrılıkçı hareketler ile yüzleşebilirler. Bu yüzden, Güney Kafkasya’daki gelişmeler ve buradaki sorunların çözüm şekli Avrupa Birliği açısından büyük önem taşımaktadır ve bu kurumun dikkati haricinde bırakılması durumunda gelecekte büyük sorunlara neden olabilecektir. Mesela Abhazya veya Dağlık Karabağ’da dışarıdan yapılan müdahalelerin de etkisiyle kalıcı bir bölünme yaşanması ve bu oluşumların ilerde uluslararası sistemin hukuki özneleri olarak tanınmaları self- determinasyon ilkesinin yeni bir yorumu olacak ve bu da Avrupa’da ve dünyada ayrılıkçı hareketlerin taleplerini artıracak ve rahatsızlık verici bir emsal olacaktır.

Güney Kafkasya’daki çatışmaların ortak özellikleri, tüm çatışmaların Sovyetler Birliği’nin dağılması sırasında ortaya çıkması ve o dönemin Merkezi yönetimi tarafından yönlendirilmesidir. Sovyetler Birliği’nde Gorbaçov döneminde başlayan reform hareketleri başarısızlıkla sonuçlanınca, ülkede siyasi sorunlar şiddetlenmiş, arkasından ekonomik sorunlar gelmiştir ki, bu da çok etnik kimlikli ülkelerde bu gruplar arasında çatışmalara yol açmıştır. Karabağ’da yaşayan Ermeniler, Şubat 1988’de Azerbaycan’dan ayrılma ve Ermenistan’la birleşme kararını almıştır. Bu kararla birlikte iki taraf arasında çatışmalar başlamıştır. (340)

Güney Kafkasya bölgesinde Gürcistan’da Abhazya bölgesindeki ayrılıkçı hareket daha Sovyetler Birliği’nin dağılmadan önce başlamıştır. Sovyetler döneminde Gürcistan dahilinde otonom bölge statüsüne sahip olan Abhazya’da şiddetli çatışmalar 1992’de başlamıştır. Diğer ayrılıkçı hareket Güney Osetya’da 1989 yılında ortaya çıkmıştır. Her iki meselede de ateşkes süreci devam etse de, ne Abhazya, ne de Güney Osetya Gürcistan yönetimine tabi olmak istememektedir. (341)

Eski Sovyetler Birliği topraklarındaki bu dondurulmuş çatışmalar çözülmeden AB’nin güvenliği sürekli bir şekilde tehdit altında olacaktır. Çünkü Rusya bölgede çatışmaları bir araç ve bahane olarak kullanarak her zaman müdahalede bulunma imkânına sahip olacaktır. Bunlardan dolayı AB’nin hem genel olarak güvenliği, hem de bölgedeki çıkarları tehdit altında kalabilir.

AB’nin güvenliğine tehdit olarak algılanması olasılığı yüksek olan bu sorunlarla beraber, modern dünyada “yeni tehditler” olarak tanımlanan terörizm, organize suç ya da denetimsiz göç akımları gibi sorunlar için (342) Güney Kafkasya bölgesi “transit” bölge rolünü oynayabilir. ‘Yeni tehditler’ olgusunun terörizm çerçevesinde değerlendirilmesi Güney Kafkasya’nın AB güvenliği açısından terörizm bağlamındaki önemini belirleyecektir.

“El-Kaide” örgütünün ABD’ye karşı 11 Eylül 2001’de gerçekleştirdiği, dört yolcu uçağını kaçırılması yoluyla New York, Washington ve Pittsburg şehirlerinde binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan saldırılardan sonra, bu ülkenin ulusal güvenlik algılamasında radikal değişimler meydana gelmiştir. (343) Bunun üzerine 27 Aralık 2001’de AB’ye üye devletler “Terörle Mücadeleye İlişkin Özel Önlemlerin Uygulanmasına Dair Ortak Tutum” başlıklı bir karar almıştır. Kararın önemi, AB tarafından terör eyleminin ortak tanımının yapılması ve aynı zamanda terörist kişi, kuruluş ve örgütlerin listesinin belirlenmiş olmasıydı. (344) Madrid’de ve Londra’da gerçekleştirilen terör eylemleri AB’nin daha sıkı tedbirlerin almasının önemini ortaya koymuştur. Bu konuda AB’nin dış sınırlarının güvenliğini sağlaması tedbirlerin arasında önemli bir yer tutmaktadır. Bu konuda AB ile komşu bölgesi olan Güney Kafkasya istisna oluşturmamaktadır. Günümüz dünyasının en istikrarsız bölgesi olan Ortadoğu ile komşu olan bu bölge, haritasında birçok çatışma alanın bulunması ve bu nedenle oluşan denetim dışı alanlar, terör örgütlerinin konuşlanması ve Avrupa’ya geçişinin sağlanması açısından ideal bir yer oluşturmaktadır.

AB güvenliği açısından bölgeyi ilgilendiren bir diğer olgu ise azgelişmiş ülkelerden AB üyesi ülkelere yönelen yoğun göç akımlarıdır. 1950’li yıllarda ekonomik büyümede patlama yaşayan Avrupa ülkeleri dışarıdan gelen ucuz iş gücüne büyük bir ihtiyaç duymaktaydılar ve bu nedenle Büyük Britanya Karayip Adaları ve Hindistan’dan, Fransa Cezayir’den Almanya, İtalya ve Türkiye’den çok sayıda işçi almıştır. Ekonomik büyüme hızının azalmasıyla bu ülkelerde geniş topluluklar oluşturan göçmenler bazı sorunlarla karşılaşmaya başlamıştır. Avrupa’da artan işsizlik ve rekabet ortamında daha ucuz ücretle çalışmaya hazır olan göçmenler yerel ahali içerisinde aşırı gruplar tarafından ortaya çıkan sorunların temel kaynağı olarak gösterilmeye başlanmıştır. Zaman zaman ülke hükümetleri de benzer sebeple göçmenlere karşı ayrımcılık politikaları uygulamışlar ve hatta Avusturya ve Fransa’da olduğu gibi aşırı milliyetçi partilerin nüfuzlarının artmıştır. (345) Göç sorunuyla baş etmek açısından AB’nin Güney Kafkasya politikasının, bölgenin gelişmişlik düzeyini artırarak kendisinin illegal göçmen kaynağı olmasının önüne geçmek, entegrasyon sürecinin sonucu olarak bölge ülkelerinin AB’nin konuyla ilgili ve daha genel güvenlik prosedürlerinin parçası haline gelmesi sayesinde olası göçmen dalgalarını kendi sınırlarında karşılamasını sağlamak yönünde uygulamalar gerektirdiği değerlendirmesi yapılabilir.

1. Bölüm >>>         2.Bölüm >>>         3.Bölüm >>>

2. BÖLÜM DİPNOTLARI:
fkasya’nın Yeri, Sınırları ve Özellikleri”, No 17, Avrasya Etütleri Dergisi, Ankara, TİKA, (İlkbahar-Yaz, 2000), ss. 21–22.
173) Ruben Şugaryan, “Ermenistan Dış Politikası Çerçevesinde Bölgesel İşbirliğinin Olasılıkları (Идея Регионального Сотрудничества в Контексте Внешней Политики Армении)”, Gayane Novikova, (ed.), Erivan, Antares, 2002, ss. 10–11.
174) Foreign Policy Priorities of the Republic of Azerbaijan, http://www.azembassy.com/new/pages.php?name=FPP, (25.09.07).
175) Azerbaycan Ekonomisi, (Экономика Азербайджана), http://www.panasia.ru/main/azerbai/economic/, (18.08.07).
176) Gürcistan Ekonomisi, (Экономика Грузии), http://www.panasia.ru/main/gruziya/economic/, (18.08.07).
177) Ermenistan Ekonomisi, (Экономика Армении), http://www.panasia.ru/main/armeniya/economic/, (18.08.07).
178) Bu konuda bkz: EU Cooperation with Georgia, http://www.delgeo.ec.Europa.eu/en/eu_and_georgia/cooperation.html, (10.08.07).
179) EU-Relations with Azerbaijan, http://ec.Europa.eu/external_relations/azerbaijan/intro/index.htm,(10.08.07).
180) Bu konuda bkz: EU Cooperation with Georgia, http://www.delgeo.ec.Europa.eu/en/eu_and_georgia/cooperation.html, (10.08.07).
181) European Neighbourhood and Partnership Instrument, Armenia: Country Strategy Paper,2007-2013, s. 13.
182) Aras Aslanlı, “Tarihten Günümüze Karabağ Sorunu”, Avrasya Dosyası, Cilt 7, Sayı 1, Ankara, (İlkbahar, 2001), s. 45.
183) Emin Şihaliyev, Türkiye ve Azerbaycan Açısından Ermeni Sorunu, Ankara, Türk Kültür veEğitim Norm Geliştirme Vakfı Yayınları, 2002, s. 150.
184) Azerbaycan’da idari bölgelere verilen isim.
185) Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin yürütme organı
186) Chronology of Key Events February 1988-June 2003, http://www.nkrusa.org/nk_conflict/nkr_position.shtml, (29.08.07).
187) Daha etraflı bilgi için bak: Declaration on State Independence of the Nagorno KarabakhRepublic, http://www.nkrusa.org/nk_conflict/declaration_independence.shtml, (29.08.07).
188) S. Asratian, Karabakh War, Erivan, 2001, s. 189.
189) Asratian, a. g. e., s.189.
190) Dağlık Qarabağ: Sülh Planı, International Crisis Group Raporu, No 167, 11.10.05, s. 8.
191) Emin Arif (Şihaliyev), Kafkasya Jeopolitiğinde Rusya, İran, Türkiye Rekabetleri ve ErmeniFaktörü, Ankara, Natürel Yayınları, 2004, s. 56.
192) Çatışmanın tarihi ve Çözüm Süreci, (История Конфликта и Процесс Урегулирования), http://www.azerbembassy.org.cn/rus/background.html, (08.08.07)
193) Commission Staff Working Paper, Annex to “European Neighbourhood Policy”, CountryReport, Azerbaijan, (COM(2005)72 Fınal), Brussels, EU Commission, 02.03.2005.
194) Elena Lyubarskaya, Karanın 1/6 Hissesi: “Konyak Devrimini” Engelleyen Ne, (1/6 Часть Суши: Что мешает “Коньячной Революции”),http://lenta.ru/articles/2005/04/15/armenia, (21.08.07)
195) Elif Hatun Kılıçbeyli, “Sovyet Sonrası Kafkasya’da “Yeni Egemen” Devletler: Bölge ve Bölge- Dışı Aktörler ile Bütünleşme Süreci”, Geçmişten Günümüze Dönüşen Orta Asya ve Kafkasya, Yelda Demirağ-Cem Karadeli, (der.), Ankara, Palme Yayıncılık, 2006, s, 91.
196) B. G. Hewitt, Abhazia, “A Problem of Identity and Ownership”, Transcaucasian Boundaries, John F. R. Wright Et al., (ed.), London UCL Press, 1996, s. 216.
197) Elena Lyubarskaya, Karanın 1/6 Hissesi: Saakaşvili Yandaşları Ne İçin Mücadele Verdiler, (1/6 часть суши: За что боролись поклонники Саакашвили), http://lenta.ru/articles/2005/05/03/georgia/, (21.08.07).
198) Paul B. Henze, “Russia and the Caucasus”, Perceptions: Journal of International Affairs,Volume 1, No 2, Ankara, Stratejik Araştırmalar Merkezi, (June-August, 1996), ss. 62-63.
199) Kılıçbeyli, a. g. m., 2006, s. 90.
200) Elena Lyubarskaya, Karanın 1/6 Hissesi: Saakaşvili Yandaşları Ne İçin Mücadele Verdiler,(21.08.07).
201) Kamil Ağacan, “Soğuk Savaş Sonrası Türkiye-Gürcistan İlişkileri”, 21. Yüzyılda Türk DışPolitikası, İdris Bal, (ed.), Ankara, Nobel Yayınları, 2004, s. 434.
202Kılıçbeyli, a. g. m., 2006, s. 92.
203) Aybeniz Rüstemova, “Müsteqillik Sonrası Cenubi Qafqaz ve Merkezi Asya Regionunda Tehlükesizlik ve Emekdaşlıq Sahesinde İnteqrasiya Prosesleri”, Qloballaşma Prosesinde Qafqaz ve Merkezi Asiya: İqtisadi ve Beynelxalq Münasibetler II Beynelxalq Konqres Materialları, Bakü, Qafqaz Universiteti, 2007, s. 1001.
204) Sovyetler Birliği’nin 1951 yılında Batı Avrupa’da başlayan entegrasyon sürecine tepkisi, 11 Eylül1951 tarihinde Fransa hükümetine “Schumann Planına” karşı verilen resmi nota ile belirlenmiştir. Bu notada Sovyetler tarafı Schumann Deklarasyonu’na oldukça olumsuz bir reaksiyon sergilemektedir ve bunu Almanya için yeniden silahlanma ve Alman emperyalizmin yeniden doğuşu planı olarak gördüğünü beyan etmiştir. O dönemin Sovyet gazetelerinde yayınlanan makalelerde, Avrupa Kömür Çelik Topluluğu, saldırgan NATO bloğuna paralel bir ekonomikbirliğin kurulmasında ilk adım olarak değerlendirilmekteydi. 1957’de Roma Antlaşması ile kurulandiğer iki topluluğa da benzer tepki gösterilmiştir. Nitekim 1957 yılında Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanlığı’nın 17 Mart 1957 tarihinde yayınlanan beyannamesinde bu organizasyonların kurulması NATO’nun iki yeni şubesinin oluşturulması şeklinde değerlendirilmiştir. Bkz: Avrupa Birliği El Kitabı, (Европейский Сoюз Справочник), O. B. Butorina, (ed.), Moskova, Delovaya Literatura, 2003, s. 19
205) Avrupa Birliği El Kitabı, 2003, s.19.
206) Esra Hatipoğlu, “Rusya-Avrupa Birliği İlişkileri”, Marmara Avrupa Araştırmaları Dergisi, İstanbul, Cilt 9, Sayı 1, (2001), s. 116.
207Avrupa Birliği El Kitabı, 2003, s.33.
208) AT-Sizin Komşunuz, AT Komisyonu, (Eвропейское Cообщество-Bаш сосед, KомиссияEвропейских Cообществ), Avrupa Komisyonu, Brüksel, 1992, s. 41.
209) Avrupa Birliği El Kitabı, 2003, s. 203.
210) Technical Assistance to the Commonwealth of the Independent States.
211) Ali Faik Demir, AB’nin Güney Kafkasya Politikaları, Dünden Bugüne Avrupa Birliği, BerilDedeoğlu, (der.), İstanbul, Boyut Yayınları, 2003, ss. 378–379.
212Avrupa Komisyonu: TACIS Programı, 1997 yılı Raporu, (Eвропейская Kомиссия: Программа TACIS, Годовой Отчет За 1997 Год), Avrupa Komisyonu, Brüksel, 03.07.98, s.57.
213Avrupa Komisyonu: TACIS Programı, 1997 yılı Raporu, 1998, s. 57.
214) Avrupa Birliği El Kitabı, 2003, s. 206.
215) Bkz: TACIS, http://ec.europa.eu/external_relations/ceeca/tacis/index.htm, (23.01.08)
216Vişne Korkmaz, “Avrupa Birliği’nin Güney Kafkasya Bölgesine Yönelik Politikaları”, StratejikÖngörü Dergisi, İstanbul, Tasam Yayınları, Sayı 3, (Sonbahar, 2004), s. 163.
217) Korkmaz, a. g. m., 2004, s. 163.
218) Transit Corridor Central Europe-Caucasus-Central Asia.
219Avrupa Komisyonu: TACIS Programı, 1997 yılı Raporu, 1998, s. 43.
220) Vişne Korkmaz, a. g. m., 2004, s. 163.
221) Vişne Korkmaz: a. g. m., 2004, s. 162
222) Conference on Prospects for the Development of Trans-Asian and Eurasian Transit Transportation through Central Asia up to 2015, http://www.traceca-org.org/default.php?l=en, (23.01.08).
223) Interstate Oil and Gas Transport To Europe.
224) About INOGATE, www.inogate.org /en/, (09.08.07).
225) INOGATE Newsletter, No 1, Brussels, (Summer, 1998).
226) What is INOGATE?, http://www.inogate.com/russ/rdefault.htm, (09.08.07).
227) About INOGATE, (09.08.07).
228) Diğer desteklenen doğalgaz boru hattı projeleri için bkz: INOGATE Map of Natural Gas Pipelines, http://www.inogate.org/en/resources/map_gas, (09.08.07).
229) Rovshan Ibrahimov, Nabucco: Project with Strange Name and Mysterious Intentions, 25 Mart 2007, http://www.turkishweekly.net/comments.php?id=2547, (08.08.07).
230) Map of Crude Oil Pipelines, (08.08.07).
231) Bu konuda bkz: Rovshan Ibrahımov, Energy Policy in EU Region-National Priorities vs. Common Policy, 16 Nisan 2007, http://www.turkishweekly.net/comments.php?id=2569, (08.08.07).
232) Annotated Summary of Agreements Linking with Non-member Countries, European
Commission, Brussels, June, 2000.
233) Azərbaycan Respublikasının TRASEKA layihəsində iştirakı, http://www.mfa.gov.az/az/foreign_policy/inter_affairs/econom/regional/11.shtml, (13.08.07).
234) TRACECA Project, http://www.azembassy.com/traceca/browse.htm, (05.08.07).
235Azərbaycan Respublikasının TRASEKA layihəsində iştirakı.
236) Demir, a. g. m., 2003, s. 383.
237) Demir, a. g. m., 2003, ss. 383–384.
238) Co-operation That Counts Southern Caucasus, European Commission, Brussels, 2002, s., 21.
239) Commission Staff Working Paper, Annex to:European Neighborhood Policy, Country
Report, Azerbaijan, com (2005) 72 final), SEC (2005) 286/3, Brussels, 02.03.2005.
240) 2006 tarihi için rakamlar Komisyon tarafından önceden belirlenmiştir.
241) Commission Staff Working Paper, Annex to:European Neighborhood Policy, Country
Report, Georgia, com (2005) 72 final), SEC (2005) 288/3, Brussels, 02.03.2005.
242) Commission Staff Working Paper, Annex to:European Neighborhood Policy, Country
Report, Armenia, com (2005) 72 final), SEC (2005) 285/3, Brussels, 02.03.2005
243) Bkz: TACIS: Historical Background, http://ec.Europa.eu/external_relations/ceeca/tacis/, (10.08.07).
244) PHARE, (10.08.07).
245) About CARDS, http://ec.Europa.eu/enlargement/financial_assistance/cards/index_en.htm, (10.08.07).
246) Onursal, a. g. m., 2005, s. 175.
247) Aslında PİA birçok Türkçe kaynakta hatalı bir şekilde Ortaklık ve İşbirliği Anlaşması olarak zikredildiği için, Türkçe metinde değişik bir isim verilmesine ihtiyaç duyulmuştur: Bu kavramı daha önce Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünün Avrupa Toplulukları Ana Bilim Dalında 2001 yılında savunduğum “TACIS ve Azerbaycan” başlıklı yüksek lisans tezimde ilk defa kullanmıştım. Ama bu konuda daha geniş bir araştırma ve açıklama Fuad Hüseynov’un “Avrupa Birliği-Azerbaycan İlişkileri” kitabında yer almaktadır. Yazarın verdiği bilgiye göre, yaptığı araştırmalar sonucunda, AB hukukunda Ortaklık Anlaşmaları, Roma Antlaşmasının 238. maddesinde yer almakta ve bunların amacı: “Karşılıklı, yani her iki tarafın da, eşit bir şekilde belirlenen hak ve yükümlülükleri üstlenmesini öngörmekte, taraflar arasında ortak davranışların ve özel usullerin varlığına” işaret etmektedir. Partnerlik türü anlaşmalarda, bu tür eşitlik görülmemektedir. Nitekim ilişkileri ortaklık organı değil, işbirliği organı gerçekleştirmektedir. Yazarın önemli tespitleri ile ortaya çıkan hakikat, her iki Anlaşmanın farklı amaçları içerdiğini görmek mümkündür. Nitekim AB hukukuna göre “Ortaklık” kavramı, “Association” olarak anılmakta, diğer tür anlaşmalar için verilen isim ise, “Partnertship”dir. Buradan hareketle, bu kavramı Türkçede “Partnerlik” olarak kullanılmasının uygun olacağı düşünülmektedir. Şunu da eklemek gerekiyor ki, Partnerlik ve İşbirliği Anlaşmaları nihai amaç olarak tam üyeliği öngörmemektedir. Bkz: Fuad Hüseynov, Avrupa Birliği-Azerbaycan İlişkileri, Ankara, Yeni Avrasya Yayınları, 2003, ss., 58-61.
248) TACIS Annual Report 1998, Brussels, European Commission, 23.07.1999, s. 6.
249) TACIS Annual Report 1998, 2003, s. 6.
250) Avrupa Birliği El Kitabı, 2003, s. 204.
251) Kaynak: Avrupa Birliği El Kitabı, 2003, s. 204
252) TACIS Annual Report 1998, 1999, s. 6.
253) Proposal for a Council Regulation Concerning the Provision of Assistance to Economic Reform and Recovery in the New Independent States and Mongolia, Brussels, European Commission, 08.01.1999, s. 5.
254Avrupa Komisyonu: TACIS Programı, 1997 yılı Raporu, 1998, s. 57.
255Annotated Summary of Agreements Linking with Non-member Countries, 2000.
256) Demir, a. g. m., 2003, s. 366.
257EU Cooperation with Armenia, http://www.delarm.ec.Europa.eu/en/eu_and_armenia/cooperation.htm, (13.08.07).
258) AB ile Güney Kafkasya devletleri ârasında PİA çerçevesinde belirlenen amaçlar için bkz: The European Union and Azerbaijan Republic: Partneship and Cooperation Agreement, (12.08.07), ss. 4–5; The European Union and the Republic of Georgia: Partnership and Cooperaiton Agreement, (12.08.07), ss. 4–5; The European Union and The Republic of Armenia: Partnership and Cooperation Agreement, (12.08.07), ss. 4–5.
259) EU-Azerbaijan Partneship and Co-operation Agreement, TACIS, Baku, July, 2002, s. 23.
260The EU & Georgia: Bilateral Relations, http://www.delgeo.ec.Europa.eu/en/eu_and_georgia/bilateral_relations.html, (12.08.07).
261) Demir, a. g. m., s. 368.
262) Demir, a. g. m., s. 368.
263) Chronology of Basic Events in EU – Georgia Relations, http://www.mfa.gov.ge/index.php?sec_id=125&lang_id=ENG, (13.08.07).
264) Korkmaz, a. g. m., 2004, s.164.
265) Konuyla ilgili bkz: T. Yuryeva, “NATO’nun Merkezi Asya ve TransKafkasya Politikası, (Политика НАТО в Отношении Центральной Азии и Закавказья)”, Etnonasionalnaya i Sosialno-Ekonomicheskaya Kartina Yujnogo Flanga SNG, Yujnıy Flang SNG. Sentralnaya Aziya-Kaspıy-Kafkaz: Vozmojnosti i Vızovı dlya Rossii, Moskova, İnosentr, Logos, 2003, ss. 358–360.
266) Benita Ferrero-Waldner, “The European Neighbourhood Policy: The EU’s Newest Foreign Policy Instrument”, European Foreign Affairs Review, Volume 11, No 2, Holland, Kluwer Law International, (Summer, 2006), ss. 139-140.
267) Bu girişim, dönemin AB dönem Komisyon başkanı olan Romano Prodi’nin diliyle ifade edecek olursak: “Kurumlardan başka-her şey”Bunun İngilizce söyleyişi: “everything but institutions”.
268) Robert Aliboni, “The Geopolitical Implications of the European Neighbourhood Policy”,
European Foreign Affairs Review, Volume 10, No 1, Holland, Kluwer Law International, (Summer, 2006), s. 3.
269Genişlemiş Avrupa’nın Başarılar ve Hayalleri, (Достижения и Иллюзии Концепции
Расширенной Европы), http://dialogs.org.ua/ru/print/material/5/322, (01.06.07).
270) N. Kulikova, “AB ile BDT’ye Olan Avrupa Devletleri Arasındaki İlişkilerde Yeni Yaklaşım, (Новая Концепция Отношений Между ЕС и Европейскими Государствами, Входящими в СНГ)”, Evropeyskiy Soyuz: Faktı i Kommentarii, Moskva, RAU i AEİ, No 32, Mart 2003-Mayıs 2003), s. 8.
271) Roland Dankreuther, “Developing the Alternative to Enlargement: The European Neighbourhood Policy”, European Foreign Affairs Review, Volume 11, No 2, Holland, Kluwer Law International, (Summer, 2006), ss. 186-187.
272) Genişlemiş Avrupa’nın Başarılar ve Hayalleri, ibid, 2007.
273) Sevilay Kahraman, “The European Neighbourhood Policy: A Critical Assessment”, Avrupa Çalışmaları Dergisi, Ankara, ATAUM Yayınları, Cilt 5, Sayı 3, (Bahar, 2006), s. 14.
274) Korkmaz, a. g. m., 2004, s. 165.
275) Ermenistan Dışişleri Bakanı Vardan Oskanyan 2003 Yılın Yekunları Konusunda Raporu, http://www.knews.ru/allnews/204095/, (10.08.07).
276) Muzaffer Dartan ve Esra Hatipoğlu, “Avrupa Birliği Genişleme Sürecinin Karadeniz Ekonomik İşbirliği Bölgesine Etkileri”, Marmara Avrupa Araştırmalar Dergisi, İstanbul, Kaya Basım San. ve Tic. A.Ş. Yayınları, Cilt 9, Sayı 2, (2001), s. 89.
277) Ermenistan Dışişleri Bakanı Vardan Oskanyan 2003 yılın Yekunları Konusunda Raporu.
278) Xalid Niyazov, Avropa Evi’nin Astanasında, http://azerbaijan.news.az/index.php?Lng=aze&Pid=9113&lng=aze&pid=10211, (13.08.07).
279A. Mollazade ve R. Orucev,” “Genişlenmiş Avrupa”, Tam Üyeliğin Yerine mi? (“Расширенная Европа” Взамен Членства В ЕС?)”, Echo Gazetesi, No 18, 30.01.2004.
280) Avrupa Birliği Üç Güney Kafkasya Devletiyle Antlaşma İmzalayacak, (Евросоюз Подпишет Соглашения С Тремя Государствами Закавказья), 14.11.2006, http://www.day.az/news/politics/63732.html, (10.07.07).
281) Bu konuda bkz: EU/Azerbaijan Action Plan,
http://ec.Europa.eu/world/enp/pdf/action_plans/azerbaijan_enp_ap_final_en.pdf, (10.07.07); EU/Georgia Action Plan, http://ec.Europa.eu/world/enp/pdf/action_plans/georgia_enp_ap_final_en.pdf, (10.07.07); EU/Armenia Action Plan, http://ec.Europa.eu/world/enp/pdf/action_plans/armenia_enp_ap_final_en.pdf, (10.07.07).
282) EU/Azerbaijan Action Plan.
283) EU/Georgia Action Plan.
284) EU/Armenia Action Plan.
285) European Neighbourhood and Partnership Instrument: Azerbaijan, Country Strategy Paper, 2007-2013, Brussels, European Commission, s., 4.
286) Green Paper, Towards a European Stratejy for the Security of Energy Supply, (COM (2000) 769 final), Brussels, European Commission, 29 November, 2000, s. 28.
287) Avrupa Birliği El Kitabı, 2003, s. 97.
288) Zeynep Sütalan, “Avrupa Birliği’nin Enerji Politikası ve Türkiye”, Strateji Öngörü Dergisi, İstanbul, TASAM, Sayı 3, (Sonbahar, 2004), s. 111.
289) Green Paper Towards a European Stratejy for the Security of Energy Supply, 2000, s. 22.
290) AB Enerji Politikası, Ankara, AB Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği, 2000, s. 4.
291) Liquefied Natural Gaz
292) Sütalan, a. g. m., 2004, s. 111.
293) Green Paper Towards a European Stratejy for the Security of Energy Supply, 2000, s. 42.
294) Avrupa Birliği El Kitabı, 2003, s. 97.
295) INOGATE Newsletter, 1998.
296) Zeynep Sütalan, 2004, s., 113.
297) Şebnem Uzun, “The Politics of Caspian Region Enerji Resourses”, Perceptions: Journal of International Affai rs, İstanbul, Volume VI, No 4, (Aralık, 2001,-Şubat, 2002), s. 40.
298) Jan H. Kalicki, “Caspian Enerji at the Crossroads”, Foreign Affairs, Volume 8, No 5, Eylül-Ekim, 2001, s. 123.
299) Rakamlar yüzde olarak gösterilmektedir
300) Production Sharing Agreement
301) Bu konuda bkz: SOCAR’ın resmi saytı, http://www.socar.az/projects-az.html, (24.01.08)
302) C. Halilov, “Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi Yeni Petrol Antlaşmayı İmzaladı, (ГНКАР Подписала Очередной Нефтяной Контракт)”, Echo Gazetesi, No 156, 17 Ağustos, 2005.
303) “ExxonMobile in Azerbaijan”, Caspian Energy, Bakü, Sayı 3, (Temmuz-Ağustos, 2002), s. 22
304) 
Rövşen İbrahimov, Şahdeniz Yatağında Şahmat Oyunları, www.gundelik.cjb.net, (06.07.03).
305Doğal Gaz Boru Hattının İnşaatı Konusunda Türk-Yunan Uluslararası Anlaşması (Турецко- Греческий Межправительский Договор о Строительстве Газовoго Трубопровода), www.caspian.ru, (26.03.02).
306) Rovshan Ibrahimov, Azerbaijan “Gas Attack” – Exit to Europe, 27.11.07, http://www.turkishweekly.net/comments.php?id=2768, (24.01.08).
307) Kemaleddin Heyderov, Azerbaycan Gömrüğü Sabit İnkişaf Yolunda, Bakü, Beynelxalq Elmler Akademiyası, 2005, ss. 46–47.
308) Havva Çaha, “Avrupa Birliği Enerji Politikaları”, Yeni Türkiye Dergisi, İstanbul, Yeni Türkiye Medya Hizmetleri, 36 Kesim, (Aralık, 2000), s. 1549.
309) Heyderov, a. g. e., 2005, s. 48.
310“Turkmenistan Can Annually Export up to 100 Billion cu m of Gaz”, Caspian Energy Dergisi, No 3, (July-August, 2002), s. 34.
311) Merkezi Asya, Jeoekonomi, Jeopolitik, Güvenlik, (Центральная Азия, Геоэкономика, Геополитика, Безопасность), Taşkent, İpak Şark, 2002, s. 17.
312) Rza İbadov, Avropa İttifaqının Esasları, Bakü, Qarp-Poliqraf, 2004, ss. 167–169.
3132004’te AB ile Japonya Arasındaki Ticari İlişkiler 150 Milyar Euro’ya Varmıştır, (2004 году Товарооборот ЕС- Японией Составил 150 Миллиардов Евро), 02.05.2005, http://5-05.mysob.ru/news/economy/51189.html, (01.02.2008).
314) Avrupa Birliği El Kitabı, 2003, ss. 108–109.
315) Avrupa Birliği El Kitabı, 2003, s. 109.
316H. Hüseynov, İpek Yolundan İstifade Eden Ölkelerin İqtisadiyyatının Yükseliş İstiqametleri, Bakü, İpek Yolu Konfernasının Materialları, Tehsil Cemiyyeti, Aralık, 2001, s. 52.
317Hüseynov: a. g. m., s. 53.
318) Edward Shevardnadze, Büyük İpek Yolu,Tiflis, Metsniereva, 1999, s. 31.
319) A. Fuad, “BDT Alanında Bir Mega Proje (Мегапроэкт на Пространстве СНГ)”, Zerkalo Gazetesi, Bakü, No 132, 14 Temmuz, 2005.
320) Fuad, 2005.
321) A. Fuad, “Ministrı Transporta Slishkom Zanyatı ili Politicheskie Nyuansı Proekta Kars- Ahalkalaki”, Zerkalo Gazetesi, No 157, 19 Ağustos, 2005.
322) Mustafa Gün Et al., “Dostluk Köprüsü Enerjiden Sonra Demir Ağlarla Güçlenecek”, Zaman Gazetesi, 8 Şubat, 2007.
323) Caspian Pipeline Consortium
324) Merkezi Asya, Jeoekonomi, Jeopolitik, Güvenlik, 2002, s., 33.
325) INOGATE 96.02 Rehabilitation of Crude Oil and Oil Products in Azerbaijan Country
Report, Brussels, TACIS, European Commission, s. i.
326) Metin Meftun, Politik ve Bölgesel Güç: Hazar, İstanbul, İQ Kültürsanat Yayıncılık, 2004, ss. 224–225.
32) E. T. Tağıyev, “Bakı-Tbilisi-Ceyhan Neft Boru Kemerinin İnşaasının Bezi Siyasi ve İqtisadi Aspektleri,” Bakı-Tbilisi-Ceyhan Neft Kemerinin Beynelxalq ve Regional Ehemiyyeti adlı Uluslararası Konferans Tezisleri, Bakü, Qafqaz Üniversitesi, 6–7 Haziran, 2001, s. 15.
328) Paşa Kesamanski, “Petrole Yüksek Fiyatların Etkileri, (Последствия Высоких Цен на Нефть)”, Echo Gazetesi, No 105, 3 Haziran, 2004.
329) Küdret Özersay, “Boğazlar Konusu”, Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından BugüneOlgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt II: 1980-2001, Baskın Oran (ed.), İstanbul, İletişim Yayınları, 2003, s. 186.
330Fatih Turan, “Türkiye-Türk Cumhuriyetleri Ticari ve Ekonomik İlişkileri Hakkında
Değerlendirme”, Dış Ticaret Dergisi, Ankara, Özel Sayı, Ocak, 2002, ss. 258–259.
331) “Pazar İçin Mücadele (Битва за Рынок)”, Caspian Energy, Sayı 5, (Eylül-Ekim, 2004), s. 40.
332) Özersay, a. g. m., 2003, s. 187.
333) Özersay, a. g. m., 2003, s. 187.
334 “Main Export Gaz Pipeline of Azerbaijan becomes a Reality”, Caspian Energy, Sayı 1, (Şubat- Mart, 2001), s. 8.
335Shah Deniz Aspires to New World Record”, Caspian Energy, Sayı 1, (Şubat-Mart, 2005), s. 32.
336) Rovshan Ibrahimov, Azerbaijan-New Trend in Oil Strategy, 02.04.2007, http://www.turkishweekly.net/comments.php?id=2556, (24.01.2008).
337) Margaret Moore, Introduction: The Self-Determination Principle and the Ethics of Secession, Oxford, Oxford University, 1998, s. 1.
338) Mustafa Şahin, Avrupa Birliği’nin Self-Determinasyon Politikası, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Sakarya, Sakarya Üniversitesi, s. 22.
339) Ian Budge, Kenneth Newton et al, The Politics of the New Europe From Atlantic to Ural, London, Longman, 1997, s. 304.
340) Aras Aslanlı, “Tarihten Günümüze Karabağ Sorunu”, Avrasya Dosyası, Cilt 7, Sayı 1, (İlkbahar, 2001), s. 45.
341) Elena Lyubarskaya, Karanın 1/6 Hissesi: Saakaşvili Yandaşları Ne İçin Mücadele Verdiler, 2005.
342) Phillippe Marchesin, “Yeni Tehditler” Karşısında Avrupa”, Dünden Bugüne Avrupa Birliği, Beril Dedeoğlu, (der.), İstanbul, Boyut Kitapları, 2003, s. 422.
343) Life AFR Newsfeed, Eubusiness, www.eubusiness.com/cgi-bin/item.cgi?id=57569terrorism, (12.09.01).
344Beril Dedeoğlu, “Terörizm Üzerine Karşılaştırmalar: Bermuda Şeytan Üçgeni”, Dünden Bugüne Avrupa Birliği, Beril, Dedeoğlu, (der.), İstanbul, Boyut Kitapları Yayınları, 2003, s. 460.
345) Ian Budge, Kenneth Newton Et al, 1997, s., 376.


 

III. AB’NİN GÜNEY KAFKASYA BÖLGESİNDE UYGULADIĞI DIŞ POLİTİKANIN ETKİNLİĞİ

1. AB’nin Bölgede Uyguladığı Dış Politika Araçlarının Etkinliği

1.1 TACIS Programı’nın Uygulanması ve Etkinliği

1.1.1 TACIS Programı’nda Nihai Amacın ve Hukuki Temelin Eksikliği

Daha önce de belirtildiği gibi TACIS Programı Sovyetler Birliği’nde yeniden yapılanmayı desteklemek amacıyla geliştirilmiş teknik ve mali bir araçtır. Aslında programın ilk sunulduğu zamanda ulaşmak istediği amaçlarını değerlendirecek olursak, bu programın şu andaki duruma göre daha başarılı olma olasılığı mevcut idi. O dönemde, AT Sovyetler Birliği’nin çökmesini istememekteydi, aksine bu ülkenin bir bütün olarak kendi içerisinde piyasa ekonomisine ve demokrasiye geçişine yardım etmeyi ve bunu hızlandırmayı umuyordu ve TACIS’in temel amacı da buydu.
Hatta bu açıdan 90’lı yıllarda Yugoslavya’da ortaya çıkan dağılma sürecinin önlenmek istenmesinin sebeplerinden biri de bunların SSCB’ye de sıçrayabileceği endişesidir. Mesela, Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlıklarını kazanması ve bunların AT tarafından desteklenmesi, SSCB’nin ayrılıkçı cumhuriyetlerini ve özellikle Baltık Cumhuriyetleri ve Gürcistan’ı bu yönde hareket etmeye sevk edebilirdi. AT, Doğu Bloğu’nda gelişen değişimler sonucunda ortaya çıkan olayların Avrupa’nın genel güvenliğini tehdit etmesini önlemek için Yugoslavya ve SSCB’nin varlığının devam etmesinin desteklenmesini siyasi strateji olarak benimsemişti. (346

Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla TACIS Programı, Doğu Avrupa için aynı dönemlerde geliştirilen PHARE Programından farklı olarak, değişime uyum sağlayamamış ve aynı program bu defa SSCB’nin yerini alan YBD ve Moğolistan için uygulanmaya başlanmıştır. Oysa MDAÜ’ne yönelik PHARE Programı öngörülen amaçların gerçekleştirilmesinde daha etkin bir teşvik olarak taraf devletlerin AB ile entegrasyon sürecine bir hazırlık programı niteliğini almıştır. (347)

Nitekim günümüze gelindiğinde PHARE ve TACIS Programları amaçlarının benzerliğine rağmen, bu amaçların gerçekleştirilmesi açısından PHARE Programı’nın başarı oranı daha yüksektir. Programlar arasındaki bu farkın bir diğer sebebi, PHARE Programı MDAÜ için bir ön katılım stratejisi olarak hukuki bir nitelik sahibi olduğu halde (348), TACIS Programı için herhangi bir hukuki çerçeve öngörülmemiş ve AB ile YBD ilişkileri yalnız Ticaret ve İşbirliği Anlaşmalarıyla düzenlenmiş olmasıdır. TACIS Programı’nı daha etkin hale getirmek ve bu boşluğun giderilmesini sağlamak için AB dış politikasının yeni bir aracı olan PİA’lar geliştirilmiştir. İleride görüleceği üzere, bu anlaşmalarla taraflar arasındaki ilişkilerin hukuki bir altyapısının oluşturulmasının ötesine gidilmemiş ve sadece TACIS Programı’nın hangi mecrada gelişeceğine ışık tutulmuştur.

1.1.2. TRACECA Projesi’nin Gelişimine Engel Olan Sorunlar

TACIS Programı çerçevesinde uygulanmaya çalışılan ve Güney Kafkasya bölgesi açısından büyük önem arz eden TRACECA ve INOGATE Projeleri’nin bile, AB’nin ortak dış politikasının etkili araçlarından olduğunu kabul etmek bir hayli güçtür. TRACECA Projesi çerçevesinde Rusya ve İran’a alternatif olacak yeni bir ulaşım koridoru oluşturulması öngörüldüğü halde, güzergah üzerindeki devletler arasındaki gümrük tarifeleri konusunda mevcut fikir ayrılığı bu hattın gelişimine engel olmaktadır. Hatta devletler arasındaki bu anlaşmazlık, Rusya ve İran tarafından geliştirilen ve bu güzergaha alternatif olarak ileri sürülen Kuzey-Güney koridorunun geliştirilmesi için bir avantaj sağlamaktadır. Bu projeye göre, Finlandiya ile Doğu Hindistan arasında daha kısa bir yoldan yük taşımacılığı için yeni bir koridor oluşturulması öngörülmektedir. Buna göre, Kuzey-Güney istikametindeki devletler Rusya, Azerbaycan, İran ve Umman’dır. Pakistan ve Hindistan’dan taşınan yükler Basra Körfezine getirilerek, buradan İran ve Azerbaycan vasıtasıyla en kısa zamanda Rusya’ya, oradan da Avrupa’ya taşınacaktır. Projenin en aktif katılımcıları Rusya ile İran’dır. Bunun esas sebebi, Rusya’nın Avrupa ile Asya arasındaki yolları denetim altında tutma arzusu, İran’ın da uluslararası sistemden dışlanmaktan kurtulma ve aynı zamanda Kafkasya ve Merkezi Asya bölgelerinde daha aktif bir rol oynama isteğidir. Her iki devletin TRACECA projesinin dışında tutulmaları nedeniyle bu ulaşım koridoruna alternatif ve etkin bir güzergah oluşturma amacı da aynı çerçevede değerlendirilmelidir. Yeni güzergâhın etkinliğini test etme amacıyla yapılan denemelerde Hindistan’dan Pakistan ve Rusya üzerinden Avrupa’ya götürülen yük konteynerleri 20 günde nihai noktasına varmaktadır. Süveyş ve Boğazlardan gemilerle yüklerin taşınması ise en az 45 gün sürmektedir. Özellikle, kısa zaman içinde ulaştırılması gereken yükler açısından bu oldukça büyük bir avantajdır. (349)

AB’nin TRACECA Projesine taraf olan devletler arasında gümrük vergilerinin indirilmesi konusunda fikir birliğine varılmadığı takdirde, Rusya güdümlü projenin daha avantajlı hale gelmesi muhtemeldir.
Günümüzde TRACECA koridorundan taşınan yüklerin sadece Asya’dan Avrupa istikametinde götürülmesi ve Avrupa’dan taşınan yüklerin bu güzergahı kullanmaması, ulaşım koridorunun gelişiminde mevcut olan bir diğer sorundur. Bölgede geliştirilen en önemli projelerden kabul edilen Bakü-Ahalkalaki-Kars demiryolu, AB’nin ulaşım politikaları arasında yer almamaktadır ve Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye’nin ortak bir teşebbüsü özelliğini taşımaktadır. Nitekim bu hattın Gürcistan kısmının inşa edilmesi için Azerbaycan hükümeti tarafından 25 yıllığına 200 milyon dolarlık bir kredi açılmıştır. (350) Sovyetler Birliği zamanında Ermenistan’ın Gümrü şehrinden Türkiye’nin Kars şehrine demiryolu bağlantısı olsa da, bu hat ikinci bölümde değinildiği üzere Karabağ sorunu nedeniyle tahrip olmuş durumda ve atıldır. Diğer taraftan Uzak Doğu’dan ve Merkezi Asya üzerinden mevcut ve oluşturulacak olan demiryollarının, Rusya ve İran’a alternatif güzergah olan Güney Kafkasya ve Türkiye üzerinden Avrupa demiryolu şebekesine bağlanması için Kars ile Tiflis arasında bir demiryolunun hattı inşası yeterlidir. 68 km’lik kısmı Türkiye, 30 km’lik kısmı da Gürcistan içinde kalıp toplam uzunluğu 98 km olan ve maliyeti 400 milyon dolar olarak belirlenen demiryolu Uzak Doğu ile Avrupa pazarlarını yeni ve güvenilir bir demiryolu ile birleştirmiş olacaktır. (351) Bakü- Tiflis-Kars hattı doğuda Çin ve Kazakistan demiryolu hatları ile batıda ise Türkiye’nin demiryolu sistemi üzerinden Avrupa Demiryolu ağı ile 2010 yılına kadar birleşecektir. (352) Aslında bu hattın inşaatının tamamlamasıyla, TRACECA güzergahının da aktifleşmesi beklenmektedir. Fakat AB’nin bu hattın yapılanması için veya en azından mevcut olan Gümrü-Kars demiryolunun yeniden çalıştırılması için herhangi bir etkin girişimi olmamıştır.

AB’nin TACIS TRACECA aracının etkisiz olduğunu sergileyen bir başka çarpıcı örnek ise, AB’nin bölgede işbirliği geliştirmeyi istediği halde, bu projeyi oluşturan antlaşmalarla bölgedeki siyasi ve ekonomik parçalanmışlığı hukuki açıdan onaylamış olmasıdır. Mesela Azerbaycan, 8 Eylül 1998 tarihinde Bakü’de TRACECA kapsamında gerçekleştirilen “Tarihi İpek Yolu’nun Canlandırılması’ Konferansı sonucunda imzalanmış anlaşmaya Ermenistan’ın bu projede yer almasını ciddi bir şekilde kısıtlayacak olan bir çekince koymuştur. Bu çekinceye göre, “Herhangi bir güzergah üzerinde, taşınacak yükler Ermenistan’a getiriliyorsa, Ermenistan üzerinden geçiriliyorsa veya Ermenistan’a ulaştırılıyorsa, bu yüklerin taşımasına Azerbaycan arazisi kapalı tutulacaktır.” (353) AB Komisyonu’nun temsilcisinin de altında imzası bulunan bu Antlaşmaya Azerbaycan’ın çekince koymasının temel sebebi, Ermenistan’ı bölgesel projelerin dışında bırakarak, doğal kaynak ve ekonomik olanaklardan yoksun olan bu devleti Karabağ sorununu çözmeye ekonomik yaptırımlarla zorlama isteğidir. Oysa Azerbaycan’ın bu isteği AB’nin Güney Kafkasya’da bölgesel işbirliğini geliştirme isteğiyle taban tabana zıttır. Yine de AB bölge işbirliğini geliştirecek herhangi ciddi bir girişimde bulunmamıştır.

1.1.3. INOGATE Projesi’nin Etkili Olamamasının Nedenleri

Güney Kafkasya bölgesini doğrudan ilgilendiren bir diğer AB projesi ise INOGATE’dir. Daha önce de belirtildiği gibi bu proje AB’ye alternatif kaynaklardan enerji kaynaklarının taşınmasına yönelik altyapı oluşturulması için geliştirilmiştir. Fakat bu proje çerçevesinde bölgeyi kapsayan herhangi bir projenin oluşturulduğunu söylemek bir hayli güçtür. Hazar denizinden dünya pazarlarına petrol ve doğalgazın ulaştırılması için Rusya güzergahına alternatif olarak geliştirilen iki önemli ulaşım projesi Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı ve Bakü-Tiflis-Erzurum doğalgaz hattı, büyük çokuluslu şirketlerin yardımıyla (354) ve AB’nin herhangi bir doğrudan desteği olmaksızın gerçekleştirilmiştir. Hatta her iki projenin en kısa güzergahı bu boru hattını Ermenistan üzerinden inşa etmek olduğu halde, iki devlet arasında devam eden Dağlık Karabağ çatışması nedeniyle daha uzun olan Gürcistan güzergahı tercih edilmiştir. Bu konuda AB’nin geliştirmek istediği bölgesel işbirliği için Karabağ sorununun çözümünün ne kadar büyük önem taşıdığı bir daha ortaya çıkmaktadır.

AB’nin kendi Ortak Enerji Politikasını geliştirmek amacıyla bölgeyle doğrudan ilgili olarak sunduğu proje Nabucco’dur. İsmini Babil kralı Nabucco’dan alan bu proje Hazar denizinden Avrupa’da doğalgazı nakletmek için geliştirilmiştir. 3300 km uzunlukta olacak bu doğalgaz boru hattı bir ucundan Erzurum’da Bakü’den ve Tebriz’den uzanan boru hatlarıyla birleştirilerek, Hazar denizi ve İran’dan nakledilecek doğalgazı Türkiye üzerinden Bulgaristan, Romanya, Macaristan ve Avusturya’ya kadar ulaştıracaktır. Kazakistan ve Türkmenistan’dan gelecek olan doğalgazın daha sonra inşaatı yapılacak TransHazar Boru Hattı üzerinden yapılması düşünülmektedir. Hattın toplam maliyeti 5 milyar Euro olarak öngörülmektedir. (355)

Projenin gerçekleştirilmesi için ortaya çıkan en temel sorun yıllık olarak 16 milyar m3 doğalgazı kapasitesinde öngörülen bu boru hattı için, bu miktarda doğalgazın nereden bulunabileceği sorusudur. Azerbaycan’ın Şahdeniz yatağının dışında Nabucco’ya gaz nakli şu an pek mümkün görülmemektedir. Çünkü bunun için ilk önce Kazakistan ve Türkmenistan gibi ülkelerle anlaşmak gerekecektir. Bu konuda AB’nin büyük bir rol oynadığını söylemek bir hayli güçtür. Kazakistan ve Azerbaycan’la enerji konusunda ayrı ayrı memorandum imzalanması dışında AB Nabucco projesi için gerekli gazın temini için herhangi ciddi adımlar atmamıştır. Bu durumun temel sebebi, üye devletler arasında enerji konusunda ortak bir politikanın henüz oluşmamasıdır. (356) Ayrıca Türkiye, Yunanistan ve İtalya’nın Azerbaycan’ın Şahdeniz yatağından çıkacak doğalgazın bu ülkelere naklini öngören antlaşmasını Nabucco Projesinin gerçekleştirilmesini daha da güçleştirecek bir faktör olarak göstermek mümkündür. (357) Bu durumda Azerbaycan’ın her iki hatta yeterli arzda bulunabilmek için üretim hacmi yetersiz kalabilir.

Aslında bakılırsa, Nabucco Projesinin gerçekleşmesi için AB’den daha çok ABD uğraşmaktadır. ABD diplomatik temsilcileri Kazakistan ve Türkmenistan yetkilileri ile Bakü’ye doğalgazın nakli için TransHazar Boru Hattı’nın inşası için yoğun girişimlerde bulunmaktadırlar. (358) Durum o hale gelmiştir ki, bu projeye Avrupa kaynaklı olmasına rağmen ABD temelli bir proje denilmeye başlanmıştır. (359) Yine de Nabucco Projesinin gerçekleşmesi konusunda bazı sorunlar mevcuttur. Bunun en önemlisi, Türkmenistan’daki doğalgaz rezervlerinin kesin olarak bilinmemesidir. Yıllık 60 milyar m3 doğalgaz üreten Türkmenistan, bunun 10 milyarını kendisi tüketmekte, diğer 50 milyar m3’ü ise Rusya’ya ihraç etmektedir. Diğer bir değişle, Türkmenistan kendi üretimini artırmadığı takdirde, yapılacak olan TransHazar ve Nabucco boru hatlarına aktarılacak doğalgaz yetmeyecektir. (360)

Görüldüğü kadarıyla AB, Nabucco Projesi’ni başarılı bir şekilde tamamlamak için, Birlik’te ortak politika yokluğunda hem bölge devletlerinin sergileyecekleri iradeye, hem de bu projeye ABD’nin vereceği desteğe büyük ölçüde bağımlı bir haldedir. Aksi takdirde, AB sergilemesi gereken siyasi iradenin yokluğunda, salt ekonomik araçlar vasıtasıyla projeyi bitirme konusunda aciz kalacaktır. (361)

1.2 PİA’ların AB’nin Dış Politika Amaçlarının Gerçekleştirilmesinde Yetersizliği ve Bunun Nedenleri

1.2.1 Bölge İçi İşbirliğinin Teşviki İçin Girişimlerin Başarısızlığın Nedenleri: Bölge İçi Etnik Çatışmalar

Güney Kafkasya devletleriyle 1996 yılında imzalanmış ve 1999 yılında yürürlüğe girmiş PİA’lar tüm Yeni Bağımsız Devletler için olduğu gibi Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan için de AB ile ilişkilerde hukuki bir temel oluşturmuşlardır. Bu Anlaşmaların her üç devlet için de aynı tarihte yürürlüğe girmesi AB’nin Güney Kafkasya’yı bütün bir bölge olarak değerlendirmesi ve bu bölge dahilinde işbirliğinin geliştirilmesi isteğinden kaynaklanmaktaydı. (362) Nitekim Güney Kafkasya devletleriyle imzalanmış olan PİA’ların giriş kısımlarında, Güney Kafkasya bölgesinde bulunan devletlerin arasında anlaşmaların kapsadığı alanlarda refahın ve güvenliğin sağlanması amacıyla bölgesel işbirliğinin oluşmasının AB tarafından desteklendiği bildirilmektedir. (363) Bu bildiriye rağmen Güney Kafkasya bölgesini siyasi veya ekonomik açından bir bütün olarak görmek oldukça zordur. Bölgede devam eden etnik çatışmalar yüzünden Azerbaycan Ermenistan ilişkileri tümüyle kesilmiştir; Gürcistan ise Abhazya ve Güney Osetya bölgeleri üzerinde egemenliğini sağlama imkanından yoksundur.

Aslında bölgesel işbirliğinin geliştirilmesinin bu tür çatışmaların çözüm yolu olabileceğine inanan AB, işbirliğinin geliştirilmesinde tam da bu çatışmalar yüzünden başarısız olmaktadır. AB her ne kadar bölgedeki güvenliği açısından çatışmaların barışçıl yollarla çözülmesini desteklese de, AB ile Güney Kafkasya devletleri arasında imzalanmış olan PİA’larda ilginç bir şekilde bu sorunlara herhangi bir çözüm getirilmemesi bir yana, bu çatışmalardan hiçbir şekilde söz edilmemiştir. Anlaşma metinlerinde sadece dolaylı olarak bölgede uluslararası barışın ve güvenliğin sağlanması ve sorunların çözülmesi için BM ve AGİT gibi örgütlerin önerdiği mekanizmalar çerçevesinde hareket etmek önerilmektedir. (364) Bu durumda bölge içi refahın ve güvenliğin sağlanması için bölgesel işbirliği oluşturulmasına çaba harcayan AB’nin, buna engel olan temel soruna dair herhangi bir çözüm mekanizması önermeden başarılı olması imkansızdır. PİA’lar bu konuda yetersiz kalmaktadırlar. Aslında çelişki bu anlaşmaların kapsamının darlığından kaynaklanmaktadır.

1.2.2 PİA’ların Kapsamının Kısıtlılığı

AB’nin YBD’ye yönelik uyguladığı PİA’ların, Güney Kafkasya bölgesi devletleri açısından hem işbirliğinin geliştirilmesinde, hem de etnik çatışmaların engellenmesinde başarısız olmasının temelinde yatan sebeplerinden biri kuşkusuz bu hukuki aracın, MDAÜ’ye yönelik Avrupa Antlaşmalarına veya Batı Balkanlara yönelik olan İOA’lara göre amaç ve kapsamının daha dar olmasıdır. AB MDAÜ ilişkilerinde görülen gelişmeler doğrultusunda Batı Balkanlar ve YBD ile ilişkilerinde yeni açılımlar yapılması gerektiğini anlamıştır. Savaştan yeni çıkan Balkan bölgesinde çatışmaların yeniden ortaya çıkmasını engellemek için etkin bazı araçların geliştirilmesi zarureti doğmuştur. Bu durumda İstikrar Süreci çerçevesinde bölge devletlerinin göstereceği bazı ilerlemelerin sonucunda bu devletlerle AB’ye tam üyelik için adaylığa ehil olma statüsü veren İOA’ların imzalanması öngörülmüştür. Örnek vermek gerekirse, Hırvatistan ve Makedonya ile imzalanan İOA’larda Avrupa Antlaşmalarından farklı olarak, tam üyelik konusunda herhangi bir düzenlemeye rastlanmasa da, bu Antlaşmaların Giriş kısımlarda her iki ülkenin koşulları sağladıkları takdirde, AB’ye adaylık için uygun hale geleceklerinden söz edilmektedir. (365)

Oysa YBD ile ilişkilerde durum oldukça farklıydı; AB geliştirdiği PİA’larla bu devletlerle olan ilişkilerin hukuki altyapısını oluşturmayı amaçlamaktaydı. Nitekim PİA’ların kapsamı bu amaçla sınırlanmıştır. PİA’ların AB’yle ortaklık ilişkisini öngören anlaşmalardan bir diğer farkı ise, bunların aslında Ticaret ve İşbirliği Antlaşmalarının gelişmiş bir şekli olmasıdır ve dolayısıyla ekonomik ve siyasi ilişkilerin gelişim mekanizmaların hiyerarşik sırasında en alt yeri tutmalarıdır. (366) PİA’larda Ortaklık Antlaşmalarda olduğu gibi taraf devletlere kişi, mal, hizmet ve sermayenin serbest dolaşımını sağlamamaktadır ve yalnız bu devletlere “en çok gözetilen ulus” statüsünü tanımaktadır. PİA’larla belirlenen ekonomik amaçların gerçekleştirilmesi için somut adımların ne olacağı gösterilmese de, nihai amaç olarak taraflar arasında serbest ticaret alanının oluşturulması öngörülmektedir. Oysa Ortaklık Antlaşmaları zaten serbest ticaret alanları üzerinde oluşturulmaktadır. (367) Ayrıca PİA’lar yine Ticaret ve İşbirliği Antlaşmaları’na benzer şekilde süre sınırı içermekte ve 10 yıllık bir süre için geçerlidirler. (368)

Kapsamının darlığı ve bölge ülkeleri açısından çok cazip olmayan nihai amaçları ile PİA’ların, Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’ın oluşturduğu bölgede kendi amaçlarına ulaşmaları kolay görünmemektedir. Bölge devletleri için belirlenen koşullara karşılık, elle tutulabilecek herhangi bir “ödülün” bulunmaması nedeniyle, bu araç (PİA) bölgedeki sorunların çözülmesi açısından oldukça yetersiz kalmaktadır. Anlaşmaların yürürlüğe girmesinden sonra yeterli bir süre geçmesine rağmen, taraflar arasında gerçekleştirilmesi öngörülen serbest ticaret alanının oluşmaya başladığından söz etmek bir hayli güçtür. Bu amacı bile gerçekleştiremeyen AB’nin, bu araçla bölgede istikrar ve barışı sağlayacağına inanmak bir hayli güçtür. Oysa Avrupa Antlaşmaları’nda tam üyeliği öngören koşullu üyelik sürecini Polonya örneğinde incelediğimiz zaman, görüyoruz ki bu ülkeyle 16 Aralık 1991’de imzalanmış olan Avrupa Antlaşması kısa zaman içinde iki taraf arasında ilişkilerin gelişmesini oldukça hızlandırmıştır. Taraflar arasında siyasi diyalogun oluşturulması ve Polonya ekonomisinin liberalleşmesinin temel sebebi, bu devletin yaptığı reformların neticesi olarak AB tam üyeliğine alınacağı vaadidir. (369)

PİA’ların bu eksikliğinin farkında olan AB, 2004’te MDAÜ’ye yönelik son genişlemeden sonra geliştirdiği Yeni Komşuluk Politikasıyla bunu gidermeye çalışacaktır. Bu politikanın ortaya atılmasının esas sebebini AB’nin son genişleme neticesinde bu bölgelerle (YBD) komşu hale gelmesi ve civarındaki bölgelerde devam eden gelişmelere yönelik duyarlılığın artması ile izah etmek mümkündür.

1.3 Yeni Komşuluk Politikası’nın AB’nin Güney Kafkasya Bölgesine Yönelik Politikalarına Etkisi

Genişlemeden sonra dış sınırlarında bulunan komşularıyla ilişkilerini bu devletlere üyelik perspektifi sunmadan geliştiren AB’nin Yeni Komşuluk Politikası, YBD’ye yönelik politikaları bağlamında bu devletleri iki gruba ayırmıştır: Eski Sovyetler Birliği Cumhuriyetlerinden sadece Ukrayna, Moldova, Beyaz Rusya, Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan devletleri bu programa dahil edilmiştir. AB ile ortak sınırı bulunmayan Merkezi Asya devletleri bu program çerçevesinde ele alınmamıştır. İlginç şekilde program kapsamına alınan tüm YBD aynı zamanda Avrupa kıtasında yer almaktadır. (370) Beyaz Rusya’nın programa katılımı insan hakları sorunları nedeniyle ülkede yönetim değişene kadar AB Komisyonu tarafından askıya alınmıştır. (371) Rusya’ya gelince, bu devlet Komşuluk Politikası’na dahil olmayı kabul etmemiştir. Bu ülkenin beklentisi, AB’nin kendisiyle ilişkilerini diğer YBD ile aynı çerçevede ve yaklaşımla değil ve Rusya’ya özel bir statü vererek geliştirmesi yönündedir. (372) Bu gerçekleşmediği takdirde, Yeni Komşuluk Programı çerçevesinde önerilen işbirliği araçları Rusya’nın beklentileri açısından yetersiz kalmaktadır. (373)

Yeni Komşuluk Politikası ilk geliştirildiği zaman Güney Kafkasya devletleri bu program kapsamına dahil edilmemişlerdi. AB bölgede bulunan devletleri yeni sınır komşusu olarak algılamamakta, bölgedeki sorunlarla uğraşmayı da önemsiz kabul etmekteydi. Bu yaklaşım AB ODGP Yüksek Temsilcisi Solana’nın Haziran 2003’te Selanik’te yapılan ve Yeni Komşuluk Politikası’nın müzakere edildiği Zirve’de Konsey’e bu devletlerin de politika kapsamına alınmasının gerekliliğini içeren teklifinden sonra değişmiştir. Hatta bu gerekliliği vurgulamak için bölgeye yönelik politikaların daha da aktif bir şekilde yürütülmesi için Yüksek Temsilcilik tarafından Özel Temsilci atanmıştır. (374) Solana’nın Güney Kafkasya devletlerinin de program kapsamına alınmasına dair teklifinden sonra, aynı yılın Kasım ayında Avrupa Parlamentosu, Avrupa Komisyonu’na ve Avrupa Konseyi’ne “Güney Kafkasya devletleri için Yeni Komşuluk Programı çerçevesinde, bölgedeki çatışmaların çözümüne de önem verecek özel bir politikanın geliştirilmesini” önermiştir. (375) Yeni Komşuluk Politikası, kuşkusuz PİA’lara kıyasla daha geniş olanaklar sağlamaktadır. AB bu politika ile komşu devletlerde refah, istikrar ve güvenliği sağlayan bir dostluk bölgesi oluşturmaya amaçlamaktadır. (376) Bunun için, tercih edilen araçlar PİA’ya kıyasla çok daha gelişmiştir. Taraflarca belirlenen amaçların gerçekleştirilmesi sonucunda AB ile Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’ın ekonomik entegrasyonu ve siyasi işbirliğinin oluşturulması hedeflenmektedir. (377)

Yine de PİA’lardan farklı olarak, Güney Kafkasya bölgesinde istikrarın ve güvenliğin sağlanması için bölgedeki etnik çatışmaların sona erdirilmesinden söz edilmektedir. Önceki düzenlemelere kıyasen önemli bir gelişme sergileyen AB’nin bu tutumu, bu çatışmaların çözümüne dair hangi somut adımların atılacağı konusunda yine de net bir manzara sergilememektedir. Güney Kafkasya devletlerinde yolsuzluğun azaltılması ve ekonomik gelişmenin sağlanmasını amaçlayan AB, güvenlik ve istikrar için ulaşılmasını istediği diğer amaçlar arasında enerji kaynaklarının taşınmasında karşılaşacak sorunların çözülmesi, tüm bölge için büyük tehdit kaynağı olan Ermenistan’ın Medzamor Nükleer Santralinin kapatılması ve bölgedeki çatışmaları barış yoluyla çözümlenmesi gelmektedir. (378) Daha önce belirttiğimiz gibi Hazar Denizi bölgesinden petrol ve doğalgazın taşınmasında kendi ortak politikasını gerçekleştirmekte başarısız olan AB, Ermenistan’daki Medzamor Santralinin kapatılması için yapılan girişimlerden de sonuç alamamıştır. (379) Gürcistan’a gelince AB, Yeni Komşuluk Politikası çerçevesinde Abhazya ve Güney Osetya sorunların çözümündeki rolünü Güney Kafkasya bölgesine atadığı Özel Temsilcinin girişimleri vasıtasıyla oynamayı planlamaktadır. Bu girişimleri ise çatışma bölgelerinde yeniden yapılanma ve rehabilitasyon projelerinin gerçekleştirilmesi için gereken finansmanın sağlanması yoluyla hayata geçirme düşüncesindedir. (380)

Azerbaycan ile Ermenistan arasında devam eden Dağlık Karabağ çatışmasına gelince, sorunun barış yoluyla çözülmesini destekleyen AB, bu konuda AGİT Minsk Grubu tarafından yapılan girişimleri destekleyeceğini vurgulamıştır. AB’nin bu çatışmanın çözülmesinde üstlendiği rol, Gürcistan durumunda olduğu gibi bu kurumun bölgede bulunan Özel Temsilcisinin girişimlerinden ibaret olacaktır. Yine de söz edilen girişimler iki halk arasında görüşmelerin sağlanması, sivil kuruluşların girişimlerinin aktifleştirilmesi, insani girişimlerin ve toprakların mayınlardan arındırılması gibi girişimlerin desteklenmesi olarak tespit edilmiştir. (381)

AB tarafından Dağlık Karabağ sorununun çözümü için öngörülen diğer araçlar, çatışma bölgelerinde yeniden yapılanma ve rehabilitasyon projelerin gerçekleştirilmesi için gereken finansmanın sağlanması, Azerbaycanlı mültecilerin topraklarına geri dönmelerine yardım edilmesi ve konvansiyonel silahların sayısındaki artışın önlenmesidir. (382)
Görüldüğü gibi, AB ilk defa Yeni Komşuluk Politikası çerçevesinde bölgedeki çatışmaların çözümü konusunda doğrudan girişimlerde bulunmaya çalışsa da, bunu daha çok ekonomik araçlar vasıtasıyla gerçekleştirmeye eğilimlidir. Oysa daha önceki Bosna-Hersek çatışması örneğinde görüldüğü gibi, etkin siyasi araçlar olmaksızın, bu tür çatışmaların ekonomik araçlarla çözümlemesi imkansız görülmektedir. AB, eski Sovyetler Birliği bölgesindeki en kanlı çatışma olarak bilinen Dağlık Karabağ sorununun çözüme ulaşması için doğrudan girişimlerde bulunmak yerine, kendisine asıl fonksiyonu üstlenen AGİT’in öne sürdüğü çözüm planlarını destekleyici kurum rolünü biçmiştir. (383)

Bölgedeki çatışmaların sona erdirilmesi ve anlaşmazlıkların çözülmesi konusunda doğrudan sorumluluk almayan ve ciddi katkı sağlayamayan AB’nin, Batı Balkanlar örneğinde olduğu gibi bu bölgede de istenilen istikrar ve güvenliği sağlaması pek olası görülmemektedir. Bu amaçların sağlanmasındaki şartlardan biri olan bölgesel işbirliği ise mevcut çatışma olasılıkları ve gerilim yüzünden engellenmektedir. Oysa AB’nin tüm girişimleri bu çatışmayı sona erdirmekle ilgili olmaktan çok, çözümün sağlanmasından sonra yapılacak çalışmalarla ilgilidir.

Diğer taraftan AB’nin bu politikayla oluşan boşluğu doldurabilecek en etkin kabul edilen dış politika aracı olan Avrupa devletlerine koşullu tam üyelik vaadinin verilmesi ise, Komşuluk Politikası koşulluluk temelinde oluşturulmasına rağmen, bu programda öngörülmemektedir. (384) AB’nin yeni komşuluk politikası, ilk başta genişleme sürecinin mantıki bir devamı gibi gözükse de, aslında genişlemede kullanılan araçların ve mekanizmaların benzerliğine rağmen, politik amaçlar açısından farklılık göstermektedir. En başta Komşuluk Politikası’nı genişleme sürecinden ayıran özellik, bu politikanın nihai bir amaç olarak tam üyeliği öngörmemesidir. Aslına bakılırsa AB’ye aday her bir devlet MDAÜ devletleri örneğinde görüldüğü gibi katılım veya Batı Balkanlar’daki gibi ön katılım sürecine tabi tutulmadan önce gereken politik ve ekonomik reformların gerçekleştirilmesi sürecinde uzun bir yoldan geçmektedirler. Komşuluk stratejisi, AB’ye katılımı öngörmese de amaçlara ulaşılması halinde programa dahil olan devletlerin ekonomik entegrasyonunu ve derinleştirilmiş siyasi diyalogu önemli ölçüde sağlamasıyla, devletleri bu kuruma yakınlaştırmaktadır. (385)

Ancak bu amaçları, tam üyelik perspektifi göremeyen komşu devletlerin bu tür girişime istekli bir şekilde katılımını beklemek zor, hatta imkansız olurdu. Çünkü “Kurumlardan başka her şey” formülü (386) doğrultusundaki gelişmeler yeni komşuluk politikasında yer alan devletler açısından elverişli bir perspektif değildir. AB Ortak Pazarı’nda yer alsalar bile bu devletler hem karar verme mekanizması dışında kalacaklar, hem de AB’ye üye olan devletlerin ortaya koyacakları hukuki düzenlemelere en baştan boyun eğeceklerdir. Bu ise herhangi bir devletin kolayca kabul edebileceği bir durum değildir. Bu durumda girişim amaçları doğrultusunda komşu devletlerin AB’nin “acquis communautaire”’in büyük kısmına uyum sağlaması ve “komşu” statüsünde kalmakta devam etmeleri, AB’nden beklenebilecek en üst katkı izlenimini oluşturabilir. Bu da AB’nin bölgedeki devletlerde desteklediği reformların en azından yavaşlamasına neden olabilecektir.

Görüldüğü gibi, AB’nin Güney Kafkasya bölgesinde uyguladığı ve geliştirdiği tüm araç ve mekanizmalar amaçlarının gerçekleştirilmesi için yetersiz kalmaktadır. Avrupa kıtasının diğer bölgelerinde olduğu gibi koşullu entegrasyon sürecini öneremeyen kurum, bölgede mevcut temel sorunların çözümünde yetersizdir. Buna rağmen, araçların yetersizliği nedeniyle sıkıntı çeken AB, yüzleştiği bu çıkmazlardan diğer aktörlerin yardımıyla kurtulmaya çalışmaktadır. Dağlık Karabağ sorununun çözümünde AGİT’in girişimlerine bel bağlayan AB, aynı zamanda NATO’nun bölgede kendi girişimlerine tamamlayıcı bir şekilde rol oynamasını arzuladığını beyan etmekle (387), aslında MDAÜ ve Batı Balkanlar bölgelerinde olduğu gibi Güney Kafkasya bölgesinde de, kendisinin yetersiz kaldığı alanlarda bu kurumlardan destek almayı ümit etmekte olduğunu ima etmektedir.

2. AB’nin Bölgesel Örgütlerin Desteğiyle Güney Kafkasya Bölgesinde Dış Politika Amaçlarına Ulaşma Olasılığı

2.1 AB’nin AGİT’ten Yararlanma Olasılığı

Güney Kafkasya bölgesi için AGİT’in önemine değinecek olursak şunu belirtmek gerekiyor ki, bu örgüt Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’ın bağımsızlıklarını elde ettikten sonra tam üye oldukları Avrupa merkezli ilk bölgesel örgüttür. Azerbaycan ile Ermenistan’ın örgüte üyeliği 30 Ocak 1992’de, Gürcistan’ın üyeliği ise 24 Mart 1992’de gerçekleşmiştir. Eski Sovyetler Birliği üyesi olan bu devletler için örgüte üyelik, kazandıkları bağımsızlığın pekiştirilmesi ve tanınmalarının bir kez daha teyidi anlamına geliyordu.

Her üç devlet de AGİT’e 8 Temmuz 1992 Helsinki’de düzenlenen Zirve’de,
1975 Helsinki Nihai Senedi’ne imza atarak katılmıştır. Çok geçmeden bu devletler Paris Şartı’nı da imzalamışlardır. Henüz 1992 yılında AGİT bölgede bazı girişimlerde bulunmuştur. Aynı yılda BM girişimlerine destek olarak Karabağ sorununa çözüm aranması için Beyaz Rusya’nın başkenti Minsk’te on bir ülkenin katıldığı bir konferansta, çatışmanın çözümü için bir arabulucu kurumu olarak Minsk Grubu oluşturmuştur. (388) Bu gruba sırasıyla dönemin AGİT başkanlığını yapmış, yapan ve yapacak troyka devletleri Çek ve Slovak Cumhuriyeti, Almanya, İsveç, ev sahibi devlet Beyaz Rusya’nın yanında Fransa, İtalya, Rusya, Türkiye ve ABD katılmışlardır. Minsk grubu üye ülkeleri Azerbaycan’la Ermenistan arasında Karabağ sorunu ile ilgili olarak BM Güvenlik Konseyi’nin çıkardığı 822, 853, 874 ve 884 No’lu kararlar çerçevesinde çözüm yollarının bulunmasına çalışıyorlardı. (389)

Zaten AB’nin Dağlık Karabağ sorununun çözümü için AGİT’in girişimlerinin desteklenmesi politikasında girişimlerden kasıt Minsk Grubu tarafından ileri sürülen çözüm teklifleridir. 6 Aralık 1994 AGİT Zirvesinde Minsk Grubu’nun eş başkanlar tarafından yönetilmesi kararı alınmıştır. Eş-başkan devletler olarak, ABD, Fransa ve Rusya kabul edilmiştir. (390) Bu grubun amaçları olarak ateşkesin sürdürülebilmesi için gereken tedbirlerin alınması, önceki arabuluculuk girişimlerini devam ettirmek ve geliştirmek ve bu çatışmanın barış yolu ile çözülmesi için bazı tekliflerin hazırlanması ve sunulması öngörülmüştür. Bu tedbirlerin AGİT’in 2–3 Aralık 1996’da yapılan Lizbon Zirvesi’nde belirlenen ilkeler çerçevesinde gerçekleştirilmesi karara alınmıştır. Bu temel ilkeler şu şekilde belirlenmiştir: Azerbaycan Cumhuriyeti’nin ve Ermenistan Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğünün tanınması; Dağlık Karabağ’a Azerbaycan’daki en yüksek otonomi statüsünün verilmesi; Dağlık Karabağ’da yaşayan nüfusun, tarafların karşılıklı yükümlükleri üzerine alması yoluyla güvenliğinin sağlanmasının güvence altına alınmasıdır. Bu ilkeler Ermenistan hariç tüm Avrupa ülkeleri tarafından yani toplam elli üç devlet tarafından kabul edilmiştir. Minsk Grubu çeşitli çözüm arayışlarında bulunarak, şu ana kadar ikisi Ermenistan, biri ise Azerbaycan tarafından reddedilmiş üç çözüm planı
sunmuştur. (391)

Minsk Grubu tarafından “Dağlık Karabağ Çatışmasının Çözümüne Dair Genel Anlaşma” adlı ilk teklif 11 Haziran 1997’da öne sürülmüştür ve kısaca “Paket Çözüm” adıyla da bilinmektedir. Bu belgede birçok konu Azerbaycan tarafını da memnun etmese de, esasen Ermenistan tarafından reddedilmiştir. Bunun üzerine Minsk Grubu Eş-başkanları 19 Eylül 1997 yılında “Dağlık Karabağ’da Silahlı Çatışmanın Durdurulması Konusunda Anlaşma” veya “Aşamalı Çözüm” diye bilinen ikinci bir teklif öne sürümüştir. Bu anlaşmaya göre ilk aşamada çatışmanın getirdiği zararlar ortadan kaldırılacaktı, daha sonra AGİT tarafından düzenlenecek Konferans’ta Azerbaycan’ın ülke bütünlüğü de gözetilerek Dağlık Karabağ’ın statüsü belirlenecekti. Bu teklif Ermenistan tarafından reddedilmiştir. Nihayet, Kasım 1998’de “Ortak Devlet” çözümü teklif edilmiştir. Buna göre Dağlık Karabağ iç işlerinde bağımsız olarak kendi yasama, yürütme ve yargı organlarını oluşturma imkânına ve kendi düzenlediği bir Anayasaya sahip olacaktır. Azerbaycan Anayasası ve kanunları sadece Dağlık Karabağ Anayasası ile çatışmadığı konularda bu bölge üzerinde geçerli olacaktır. Bunun dışında, Dağlık Karabağ kendi ulusal askeri gücü ve polis gücüne sahip olacak, Azerbaycan ordusu ve polis gücü ise Dağlık Karabağ yönetimin izni olmadan bölgeye dâhil olamayacaktır. Dağlık Karabağ kendi bayrağı ve diğer devlet remzlerine sahip olacaktır. Bölgenin ayrıca doğrudan dış politika ve ekonomik ilişkleri yürütmeye imkânı da olacaktı. Dağlık Karabağ’ın kendi bütcesi olmasının yanında, Azerbaycan’ın bu bölgeye yatırım yapma yükümlülüğü olacaktır. (392) Mevcut uluslararası hukuk düzenlemelerine, özellikle devlet egemenliği gibi birçok kavrama aykırı hükümler içeren bu belge, Azerbaycan tarafından reddedilmiştir. (393)

AGİT Gürcistan’daki çatışmalar konusunda da aktif girişimlerde bulunmuştur. Bu konuda BM ile birlikte sorumluluk almıştır. Şöyle ki, BM Abhazya sorununa çözüm yolu aradığı sırada, AGİT de aynı sorumluluğu Güney Osetya’daki probleme yönelik olarak yerine getiriyordu. AGİT 1992 yılında ülkede faaliyetlerini sürdürmek için Tiflis’te temsilcilik kurmuştur. Zaman geçtikçe, bu temsilcilik insan hakları konusundaki çalışmalarını bütün Gürcistan’da sürdürmeye başlamıştır. 1996 yılında bu örgüt BM ile birlikte Abhazya’da da insan haklarından sorumlu bir merkez açmıştır. (394) 15 Aralık 1999’da, AGİT Gürcistan’daki misyonunun yetkilerini genişleterek, Gürcistan’la Rusya’nın Çeçenistan sınırı üzerinde denetleme yapmaya başlamasına izin vermiştir. Bu çalışma, Gürcistan hükümetinin iki ülke arasındaki sınır üzerinde geçişlerin rapor haline getirilmesi isteği üzerine gerçekleştirilmiştir. 12 Nisan 2000’den itibaren AGİT denetim grubunun eleman sayısı 42 kişiye kadar yükseltilmiştir ve uzunluğu 82 km olan sınır üzerinde birkaç merkez açılmıştır. AGİT denetçilerinin güvenliği tümüyle Gürcistan tarafından karşılanmaktadır. (395) Görüldüğü üzere AGİT, Gürcistan’daki sorunların çözümünde hem görevlendirdiği kişi sayısı açısından, hem de mali desteğinin olm AGİT’in her iki Güney Kafkasya sorununun çözümü konusunda, uzun zaman geçmesine rağmen girişimlerinin yetersizliği nedeniyle herhangi bir gelişme sağlayamamıştır. AGİT’in girişimlerinin etkisizliği bölgesel güçlerin, özellikle Rusya’nın bu soruna bakışına fazlasıyla ilişkilidir. Minsk Grubunun eş- başkanlarından biri olan bu ülke, Karabağ meselesinde çatışmanın başından itibaren Ermenileri desteklemekteydi ve bu ülkeye büyük miktarda silah yardımı da yapmıştı. Hatta Azerbaycan tarafından Lizbon kararların hiçe sayılması anlamına geleceği için reddedilen ve daha çok Ermenistan ve Dağlık Karabağ’ın işine gelen, “Ortak Devlet” çözümü de doğrudan Rusya tarafından önerilmiştir. (396)

Aslında Rusya, Dağlık Karabağ sorunun çözülmesi halinde, her iki devletin yani hem Azerbaycan’ın, hem de Ermenistan’ın ABD ve AB aracılığı ile Batı’nın etkisi altında kalacağından endişelenmektedir. Azerbaycan üzerinde etkisini kaybeden Rusya, Ermenistan üzerinde hala ciddi bir etkiye sahiptir. Bu yüzden, bu ülkeye baskı yaparak, Ermenistan’ın batıya yaklaşma isteğine ket vurmaktadır (397) ve aynı zamanda Dağlık Karabağ sorununun da çözümünü engellemektedir. Bağımsızlık sonrasında Ermenistan’ın ilk cumhurbaşkanı olan Ter-Petrosyan’ın izlediği dış politikada Rusya’ya bağımlığı azaltma isteği olsa da, Dağlık Karabağ sorunu nedeniyle, Ermenistan iyice bu ülkeye bağlı duruma gelmiştir. Durumu iyi değerlendiren Rusya, bu ülkede kendi askeri üslerini kurmakta gecikmemiş, 30 Eylül 1992’de Ermenistan’la imzaladığı Antlaşma doğrultusunda, Türk-Ermeni sınırında askerlerini konuşlandırmıştır. (398)

AB’nin Güney Kafkasya bölgesinde etkin araçlardan yoksun ve bölge devletlerinin çıkarları doğrultusunda hareket etmek zorunda olan AGİT’e güvenmesi ve desteklemesi, başarısızlığına şimdiden imza atmak anlamına gelmektedir. Zaten, AGİT’in Minsk Grubu’na yöneltilen eleştirilerden biri, bu kurumun çatışmanın çözümü için gereken baskıyı sergilemekte hem isteksiz, hem de yetersiz olduğudur. Şu ana kadar Minsk Grubunun eş-başkanları olan ABD, Fransa ve Rusya, doğrudan Azerbaycan’a ve Ermenistan’a sorunu çözüme kavuşturmaları durumunda işbirliği ve milyonlarca dolarlık yardım programları teklif etmişlerdir. (399) Bu yaklaşım, AB’nin de Batı Balkanlardaki çatışmaların çözümünde salt ekonomik araçların kullanmasının bölgede barışı ve güvenliği sağlamakta başarısızlığa uğraması gibi yetersiz kalmıştır.

Minsk Grubunun sergilediği başarısızlık karşısında bazı üst düzey politikacılar bu kurumun arabuluculuğundan vazgeçilmesinin zamanı geldiğini zikretmeye başlamışlardır. (400) AB’nin çözüm araçlarından yoksun kalan AGİT’in bölgesel çatışmaların çözümünde desteklenmesi ve bununla da bölgesel işbirliğinin sağlanması olasılığı, bölge devletlerinin, özellikle Rusya’nın adımlarına ve katılımına bağımlı olduğu için, bu konuda bazı başka arayışlarda bulunulmasını gerektirmektedir.

AGİT’in Gürcistan’daki girişimleri de sorunların çözümüne bir katkı sağlayamamıştır. Mayıs 1994’te Abhazya’ya BDT tarafından 3000 kişilik barış gücü gönderilmesi kararlaştırılmıştır. Ancak Rusya dışındaki diğer BDT devletlerinden kimse barış gücüne katılmamıştır. Bu yüzden bölge Rusya’nın denetimi altında kalmıştır. Rus barış gücünün denetimi Abhazya’da BM Gözlemci Misyonu, Güney Osetya’da ise AGİT Gözlemci Misyonu tarafından gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Her iki Misyon bu denetimde etkili olamamıştır. (401) 1999 yılında AGİT Zirvesi’nde Rusya Gürcistan’daki üslerini kapatması talebine hiçbir yanıt vermeye gerek duymamıştır. (402) Bilakis 2002 yılında, Moskova Abhazya’da yaşayanlara Rus vatandaşlığı vermiş, birçok Abhaz da bunu kabul etmiştir. (403) Son olarak, Saakaşvili Ağustos 2004’te Güney Osetya’ya AGİT’in barış gücü yerleştirmesi çağrısında bulunsa da, bu çağrı cevapsız kalmıştır. AGİT ve üye devletler Rusya’yı bu konuda karşılarına almak istememişlerdir. (404)

AGİT’in bölgedeki girişimlerinin etkisizliği AB’nin amaçlarını gerçekleştirmek için başvurabileceği farklı seçeneklerin incelenmesini gerektirmektedir. Bu konuda 1991 yılından sonra kendine yeni amaçlar edinen ve Soğuk Savaş sonrası sorunlarının çözümünde tecrübe kazanan NATO’nun, AB’nin bölgedeki müttefiki rolünü üstlenebileceği konusunda bazı görüşler bulunmaktadı

2.2 NATO’nun Güney Kafkasya Bölgesi’ndeki Faaliyetlerinin AB’nin Dış Politika Amaçlarının Gerçekleşmesini Destekleme Olasılığı

NATO, Doğu Bloğu’nun dağılmasından sonra varlığını sürdürse de faaliyet ve amaçlarında yeni düzenlemeler yapmıştır. Buna ek olarak, bu kurum NATO üyesi olmayan ülkeler ile ilişkiler sisteminde yeni mekanizmalar geliştirmeye başlamıştır. Nitekim 1991 yılında Kuzey Atlantik İşbirliği Konseyi (KAİK) ve 1994 yılında, “Barış için Ortaklık” programları kuruldu. 20 Aralık 1991 tarihinde kurulmuş KAİK, NATO ve eski Varşova Paktı arasındaki güvensizliğin giderilmesinin ilk adımı idi. Güney Kafkasya devletleri bu konseyin kurucu üyeleri arasında yer almamışlardı.
1997 yılında ismi Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi olarak değiştirilen bu konseye, Azerbaycan ve Ermenistan 1992 yılının Mart ayında Gürcistan ise Nisan ayında tam üye olmuşlardır. Bu ülkeler 1994 yılında da, “Barış için Ortaklık” programına katılmışlardır. “Barış için Ortaklık” programı NATO tarafından Ocak 1994’de Brüksel’de düzenlenen Kuzey Atlantik Konseyi Zirvesi’nde gündeme alınan bir girişimdir. Programın esas amacı bütün Avrupa’da istikrarın ve güvenliğin sağlanmasıdır. Bu girişime KAİK’e ve AGİT’e üye olan bütün ülkeler davet edilmiştir. BİO Programı savunmaya dayalı işbirliğini esas kabul etmekle birlikte, NATO ve ortak ülkeleri arasında diyalogun ve işbirliğinin geliştirilmesine de hizmet etmektedir. Bu girişim, Avrupa güvenliğinin inşasında önemli ve devamlı bir karaktere dönüşmüştür ve bütün Avrupa’da siyasi ve askeri işbirliğinin güçlenmesinde rol oynamaktadır. Program, NATO’nun sunduğu demokratik ilkeler temelinde istikrarın artmasına, barışa yönelik tehditlerin azalmasına ve pratik işbirliğine dayanan güçlendirilmiş güvenliğin kurulmasına yardım etmektedir. (405)

Programın faaliyete başlamasının ardından, 23 Mart 1994’te Gürcistan Dışişleri Bakanı Aleksandr Çikvaidze, 4 Mayıs 1994’te Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, 5 Ekim 1994’de Ermenistan Dışişleri Bakanı Vahan Papazyan BİO Çerçeve Antlaşması’nı imzalamıştır.
NATO’nun 90’ların ortalarında Güney Kafkasya ve Merkezi Asya devletlerine yönelik politikasını şu şekilde özetlemek mümkündür: İşbirliği sürecine ve tehlike halinde karşılıklı görüşmeler sonucunda bölge ülkelerinin Avrupa güvenlik sistemine uyum sağlamasının temini; askeri işbirliğinin ve enformasyon alışverişinin aktifleştirilmesi; askeri kuvvetin üzerinde sivil kontrolün oluşturulması ve sivil-asker ilişkilerinin geliştirilmesi yoluyla bölgesel istikrarın sağlanması; barışı sağlamak için çok uluslu operasyonların düzenlenmesi gibi amaçlar için, askeri kuvvetlerin operasyon eşgüdümünün artırılması. Yine de 11 Eylül olayına kadar, Güney Kafkasya devletlerinin esas güvenlik sorunları bölge içi çatışmalar ve ekonomik sorunlar idi. Bu konuda NATO AB ile benzer şekilde hareket ederek, diğer bölgesel kurumlara öncelik tanıyarak, bu sorunların çözüm çabalarına fiilen katılmamayı yeğlemiştir. Temmuz 2000’de Gürcistan’ı ziyaret eden dönemin NATO başkanı Robertson, Güney Kafkasya bölgesinde barış ve istikrarın sağlanmasını bölge ülkelerinin kendilerinin temin etmelerinin gerektiğini, bu konuda uluslararası örgütlerden aktif olarak BM ve GUÖAM’ın faaliyet göstermesinin gerektiğini söylemiş, NATO’nun bu adımları sadece destekleyebileceğini açıklamıştır. (406)

11 Eylül 2001 tarihinden sonra NATO’nun tehdit algılaması köklü şekilde değişmiştir. ABD’nin “uluslararası terörizme karşı küresel mücadele” şeklinde tanımladığı güvenlik politikaları NATO ve AB’nin yaklaşımını etkilemiş ve bu çerçevede Güney Kafkasya bölgesinin önemi çarpıcı şekilde artmıştır. Mesela, ABD önderliğindeki koalisyon devletlerinin Afganistan’da başlattıkları operasyonda bölge ülkelerinin desteğine ihtiyaç duyulmuştur. Nitekim her üç devlet bu anti-terör operasyonuna tam destek verdiklerini açıklamış ancak destek şekli ülkeden ülkeye değişiklik göstermiştir. Azerbaycan ve Gürcistan aktif destek verirken, Ermenistan esas müttefiki olan Rusya’dan çekinerek, bu desteği fiiliyata dönüştürmek için acele etmemiştir. Zaten, Azerbaycan’la Gürcistan ilerde NATO’ya tam üye olma arzusunda olduklarını defalarca ve açıkça beyan etmeye başlamışlardır. (407)

2002 yılında Prag’da düzenlenen NATO zirvesinde, Bireysel Ortaklık Eylem Planı kabul edilmiştir. Bu plan çok geniş yelpazede konuları içermektedir. Örneğin, üye devletlerin silahlı kuvvetlerinin, genel olarak savunma sistemlerinin yeniden yapılanması, insan haklarına saygının pekiştirilmesi ve birçok diğer konularda düzenlemelerin gerçekleştirilmesi öngörülmektedir. NATO bu girişim çerçevesinde Azerbaycan’ın dış politika konseptini, ulusal güvenlik konseptini ve askeri doktrinini hazırlamaya yardım etmiştir. (408) Nitekim Gürcistan ve Azerbaycan bu planı imzalayarak gerçekleştirmeye başlamışlardır. Ermenistan ise, Rusya’ya olan siyasi bağlılığı nedeniyle NATO’nun bu girişimine katılmaya tereddüt etmektedir. Lakin 2005 yılında Ermenistan da bu programı kabul ederek kendi Eylem Planını NATO’ya sunmuştur. (409)

Haziran 2004’de İstanbul’da yapılan NATO Zirvesi’nde Güney Kafkasya ve Merkezi Asya bölgesi için NATO tarafından bir Genel Sekreter Bölge Temsilcisinin atanması öngörülmüştür. Bu göreve Robert Simmons atanmıştı. Bölge ülkelerinin savunma alanında yeniden yapılanması için Baltık ülkeleri görev üstlenmiştir. Bu konuda Güney Kafkasya’da NATO’yu temsilen Letonya Savunma Bakanı’nın danışmanı Ramualdas Rajuks atanmıştı. (410) Bu atamanın AB Yüksek Temsilciliği tarafından bölgeye özel bir Temsilcinin atanmasıyla aşağı yukarı aynı döneme gerçekleşmesi dikkat edilecek bir rastlantıdır. Bu atamaları değerlendirdiğimiz zaman, AB ve NATO’nun daha önce MDAÜ ve Batı Balkanlarda görüldüğü gibi bu bölge devletlerine yönelik paralel bir politika yürüttüğünü gözlemlemek mümkündür. İleride göreceğimiz gibi bu iki kurumun bölgeye yönelik politikalarında buna benzer başka paralellikler söz konusudur. Güney Kafkasya devletleri arasında NATO’ya tam katılmayı en fazla arzu eden devlet Gürcistan’dır. 28 Kasım 2005’de Gürcistan Başbakan’ı Brüksel’e ziyarette bulunduğu sırada ülkesinin NATO’ya 2008 yılına kadar tam üye olma arzusunu dile getirince, NATO’nun Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer, NATO’nun kapılarının bu ülkeye açık olduğunu belirtmiş, fakat bu ülke tarafından daha uzun bir yol kat edilmesi gerektiğini vurgulamıştı. (411)

Gürcistan’ın tam üyelik için bu açık talebi NATO’nun 29 Kasım 2006 tarihinde Riga’da gerçekleştirdiği zirvede bir daha zikredilmiş ve yayınlanan deklarasyonda da yer almıştır. Bunun dışında deklarasyonun 43. alt başlığında NATO’nun Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’ın ülke bütünlüğünü açık şekilde tanıdığı ilan edilmiş ve Güney Kafkasya bölgesinde mevcut çatışmaların barış yoluyla çözümlenmesine destek vurgulanmıştır. (412) Nihayet 10 Nisan 2007 tarihinde ABD Başkanı Bush, Hırvatistan, Makedonya, Arnavutluk, Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya üye olmalarını desteklemek amacıyla 2007 Yılında “NATO Çerçevesinde Özgürlüğün Pekiştirilmesi” Yasasını imzalamıştır. Bu yasa doğrultusunda ABD bütçesinden 12 milyon ABD doları ayrılmıştır. (413)

NATO ile ilişkilere gelince, Güney Kafkasya devletlerinin bu kurumla ilişkileriyle, AB ile ilişkileri arasında ciddi bir paralellik sezilmektedir. Bunu anlamak için, NATO nezdindeki Barış için Ortak Programı’nın belirlediği amaçlarla, AB’nin bölgeye yönelik uyguladığı Partnerlik ve İşbirliği Antlaşması’nı kıyaslamak yeterlidir. Bir diğer paralellik ise, NATO’nun Bireysel Ortaklık Eylem Planı ile AB’nin Yeni Komşuluk Siyaseti çerçevesinde ortaya konulan amaçlarda ve her ülkeye ferdi yaklaşımlarında sezilmektedir. Zaten, AB’nin gelişim tarihine baktığımız zaman, bu kuruma üye olan devletler ilk önce NATO ile tam üyelik sürecini tamamlamaktadırlar ki Merkezi ve Güney Avrupa’ya yönelik olan son genişleme de bundan farklı olmamıştır. Benzer şekilde bölgedeki çatışmaların çözümü açısından NATO AB’ye yakın bir tutum sergilemektedir ve bölgedeki sorunların BM ve AGİT çerçevesinde çözümlenmesini tercih etmekte ve
desteklemektedir. (414)

NATO’nun bölge devletlerine yönelik olarak uyguladığı programlarda da, bu örgüte tam üyelik öngörülmemektedir. Bunun başlıca sebepleri bölgedeki mevcut çatışmalar ve Türkiye ile Ermenistan arasında yaşanan gerginliktir. (415) Oysa NATO’ya üyelik gündemi mevcut olsa, hem çatışmaları çözmek için bölgedeki ülkeler tarafından daha somut adımlar atılmak zorunda kalınacaktı ve AB’nin bölgede gerçekleştirmeyi düşündüğü amaçlar açısından da ciddi bir katkı sağlanabilecekti. Hatta Azerbaycan’da bazı uzmanlarca, Dağlık Karabağ sorununu sadece NATO’nun çözebileceğine dair tespitler dile getirilmektedir. Bu çatışmayı ve anlaşmazlığı çözmek için Rusya’ya yapılması gereken baskıyı sadece bu kurumun yapabileceğine inanılmaktadır. (416)

Diğer taraftan Güney Kafkasya devletlerinin NATO’ya üyeliği bu kurumun tek başına bu sorunu çözeceği anlamına gelmemektedir. Mesela, Gürcistan’ın NATO’ya üyeliğini destekleyen Almanya, bu ülkenin tam üyelik sürecinde Abhazya ve Güney Osetya sorunlarının çözülmesinin bir önkoşul olarak tanımlanması gerektiğini vurgulamaktadır. (417) Bu durum aslında NATO’nun yeni üye devletlerin çatışmalarının çözümüyle uğraşmak konusunda isteksiz olduğunu ortaya koymaktadır. Bunun en esas sebebi, NATO ve üyelerinin Rusya ile karşı karşıya gelmekten kaçınmalarıdır. Hatta Abhazya’nın ayrımcı lideri Bagapş, Rusya’dan alacağı desteğe güvenerek, Gürcistan’ın NATO’ya üye olması halinde, Abhazya ve Güney Osetya’daki bağımsızlık süreçlerini daha da hızlandıracağını belirtmiştir. (418)

NATO’nun Güney Kafkasya bölgesine yönelik politikası burada sıcak çatışmaları engellemek ve barışı sağlamakla sınırlıdır. Bunun temel sebebi, bölgede var olan enerji boru hatlarının Hazar Denizi’nde üretilen petrol ve doğalgazı dünya pazarlarına arz etmesinin güvenceye alınmak istenmesidir. Bölgedeki anlaşmazlıkların kalıcı şekilde çözüme kavuşmasına yönelik bir NATO katkısı, bu politika çerçevesinde 2001 tarihine kadar NATO bu bölgeyi bir tehdit unsuru olarak dahi kabul etmemiştir.

Bu da kurumun bölgedeki faaliyetlerinin istihbarat ve bilgi paylaşımı, ulusal kuvvetlerin teröre karşı eğitilmesi gibi aktivitelerle sınırlı kalmasına neden olmuştur. (419) Aslında NATO’nun Güney Kafkasya’daki faaliyetlerini, Avrupa üyelerinden daha çok ABD belirlemektedir. Nitekim NATO ile Güney Kafkasya devletleri arasında imzalanan Bireysel Ortaklık Eylem Planı’nın geliştirilmesi 11 Eylül olaylarının sonrasına denk gelmektedir. Yine, ABD tarafından NATO’ya aday ülkeler için ayrılan mali yardımlardan Gürcistan’a da pay ayrılması, hemen adaylığa alınmasa bile bu konuda gündem oluşturulduğuna işaret olarak yorumlanabilir. (420) Bu durumda, NATO’nun bölgeye yaklaşımı AB’nin bakış açısıyla benzerlik ve paralellik gösterse de, bu benzerliğin AB’nin amaçlarının gerçekleştirilmesi açısından yardımcı veya tamamlayıcı bir rolü bulunmamaktadır. Çünkü NATO’nun bölgede uyguladığı politika kısıtlıdır ve bu kısıtlılık AB’nin daha geniş kapsamlı (güvenlik dışında siyasi ve ekonomik boyutu olan) amaçlarının gerçekleştirilmesine imkan vermemektedir. Yine de, NATO’nun Batı Balkanlarda olduğu gibi Güney Kafkasya bölgesine yönelik politikasında da değişim söz konusu olabilir. Bu değişim olasılığı kuşkusuz ki, bu örgütün bölgeye yönelik algılamasında bir değişiklik olduğu halde söz konusu olabilir. Bu değişiklik de bu örgüte üye olan devletlerin bölgeye yönelik ilgilerinin artmasıyla da mümkün olabilir. Bu durumda hem NATO, hem de AB’ye üye olan devletlerin bölgeye yönelik dış politika önceliklerinin ve çıkarların ne olduğu, hem de NATO’da büyük etkinliğe sahip olan ABD’nin tutumunu gözden geçirmek büyük önem taşımaktadır. NATO’nun AB ile işbirliği olasılığının son bir değerlendirilmesinin yapılması için üye devletlerin bölgeye yönelik politikaların gözden geçirilmesi önemlidir.

3. AB’nin Bölgede Çıkarları Bulunan Devletlerin Yardımıyla Amaçlarına Ulaşma Olasılığı

3.1 AB’ye Üye Devletlerin Bölgedeki Dış Politikalarının AB’nin Amaçlarının Gerçekleştirilmesine Katkısı

AB’nin ODGP’sinin henüz supranasyönal bir nitelik kazanmaması, üye devletler arasında birçok konudaki fikir ayrılığı nedeniyle, örgüte üye bazı büyük devletlerin Güney Kafkasya devletlerine yönelik politikalarının AB açısından belirleyici ya da çok etkili olması sonucunu beraberinde getirebilir. Nitekim Yugoslavya örneğinde olduğu gibi Almanya’nın Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlığını tanıması tüm kurumun benzer şekilde hareket etmesine neden olmuştur.

Bu durumda söylemek gerekir ki, Güney Kafkasya devletleri bağımsızlıklarını elde ettikten sonra, her üç devlet de bazı Avrupa devletlerinden belli ölçülerde destek almışlardır. Mesela, Büyük Britanya Azerbaycan’ı, Almanya Gürcistan’ı, Fransa ise Ermenistan’ı desteklemiştir. Aslına bakılırsa AB üyesi olan bu devletler, diğer konularla birlikte bu kurumun dış politikasını da etkileyen ve zaman zaman şekillendiren en önemli devletlerdir. (421)

Büyük Britanya’nın Azerbaycan’a özel bir ilgi göstermesini, onun bu devletin elindeki petrol ve doğalgaz kaynaklarının işletilmesine yönelik büyük ilgisiyle açıklamak mümkündür. Büyük Britanya’nın BP petrol şirketi, Azerbaycan’ın en önemli iki petrol yatağında da önemli paya sahiptir. Mesela Azeri, Çırak, Güneşli petrol yatağında BP’nin payı % 34.14’tir ve bu konsorsiyuma taraf olan şirketlere ayrılan en büyük paydır. Azerbaycan’a ait olan diğer büyük yatağı olan Şahdeniz’de ise % 25,5 paya sahiptir. (422) Bunun dışında Büyük Britanya daha 1994 yılında Azerbaycan’a 150 milyon dolarlık petrol satışı karşılığında silah sevkıyatı gerçekleştirmişti, aynı zamanda Gürcistan donanması için de bazı gereçler sevk etmiştir. (423)

Almanya’nın Gürcistan’a mevcut olan ilginin önemli bir sebebinin, dönemin SSCB Dışişleri Bakanı daha sonra da Gürcistan’ın devlet başkanı olan Şevardnadze’nin iki Almanya’nın birleşmesine yaptığı katkısı (424) olduğu düşünülürse, Almanya’nın bu ülke ile ilişkilerinin geliştirilmesinde herhangi bir ulusal çıkarın olmadığını daha iyi anlaşılabilir. Yine de bu sebeple bile olsa, Almanya’nın Güney Kafkasya devletleri arasındaki ilişkilerin daha çok Gürcistan’la geliştirdirdiğini söylemek mümkündür. Bunun dışında Almanya ve Büyük Britanya Gürcistan’a askeri yardımda bulunmuşlardır. (425)

Ermenistan’ın Fransa’dan gördüğü destek, bu ülkede yaşayan ve oldukça etkin ve kalabalık olan Ermeni diasporasıyla ilişkilidir. Fransa’daki toplam nüfusu 500.000 olan Ermenilerin, 200.000’i Paris’te yaşamaktadır. Fransa parlamentosu “1915 olaylarını” soykırım olarak tanımıştır. Bu konuyu dair tek maddelik yasa 29 Ocak 2001’de onaylanarak yürürlüğe girmiştir. (426) 23 Eylül 1991’de Ermenistan bağımsızlığını ilan edince, Fransız Ermenilerinin gündemine bu ülkenin Azerbaycan ile yaşadığı Dağlık Karabağ sorunu da girmiştir. Ermeni lobisi bu konuda da Fransa hükümeti nezdinde girişimlerde bulunmaktadır. (427)

Buna rağmen Güney Kafkasya devletleri ile AB üyesi büyük devletler arasındaki siyasi ilişkiler hiçbir zaman ABD veya Rusya ile olan ilişkiler seviyesine çıkmamıştır. Yani Avrupa devletleri Güney Kafkasya bölgesinde siyasi istikrar ve sınırların korunması gibi konulara kadar varan siyasi işbirliği tekliflerinde bulunmamışlardır. (428) Hatta Almanya uluslararası çatışmaların önlenmesi, kriz yönetimi ve aynı zamanda uluslararası terörizme karşı mücadelede BM’nin alacağı kararlar çerçevesinde hareket etmeyi yeğlemektedir. Aslında Almanya sorunların diğer devletlerle ortaklaşa ve belirli kurumsal yapıların çerçevesinde çözümlenmesini savunmaktadır. Mesela Almanya İran’a karşı alınacak tedbirlerin de aynı çerçevede halledilmesi gerektiğini beyan etmiştir. (429) Fransa’ya gelince, bu devletin bölgedeki istikrarın sağlanması için girişimleri, AGİT Minsk Grubunun eş başkanlığını yürütmekle sınırlı kalmaktadır. Bu ülke aynı zamanda bu görevle AB’nin Minsk Grubundaki hem temsilcisi, hem de kendi ulusal çıkarlarının gözlemcisi gibi davranmaktadır. Aslında bakılırsa, diğer AB üye devletleri, Fransa’nın bu yerini almaya pek de istekli görünmemektedirler ve Fransa’nın bu konuda yürüttüğü politikadan memnun olduklarını bildirmektedirler. Fransa’nın AB’yi temsil konumu, AB’nin Güney Kafkasya bölgesine Özel Temsilci atanmasıyla sorunlu bir durum oluşturmaya başlamıştır. Bu açıdan, bazı görüşlere göre, Fransa’nın Minsk Grubu’ndaki yerini AB Özel Temsilcisi alırsa AB’nin konumu güçlenecektir. (430)

Diğer taraftan bölgede çeşitli girişimlerde bulunan Büyük Britanya, Almanya ve Fransa, üye ülkeler veya üye ülkeler ile AB arasında bölge politikaları ile ilgili eşgüdüm oluşmasını da önlemektedirler. Bu devletlerin bölgede kendilerine ait özel politikalara ve çıkarlara sahip olması aslında AB’nin bütüncül bir bölge politikasının oluşmasını engellemektedir. (431) Siyasi ilişkileri bu seviyede seyreden taraflar (AB üye devletleri ve Güney Kafkasya devletleri) arasında ekonomik ilişkilerin de gelişmediğini söylemek mümkündür. Aslında ekonomik ilişkilerin Güney Kafkasya ülkeleri ekonomilerinin küçük olması nedeniyle bu düzeyde kalması normal karşılanmalıdır. (432)

Güney Kafkasya devletlerinin büyük sayılmayacak dış ticaret hacimlerinde Avrupa devletlerinin payı bu devletler için önem taşımayacak kadar küçüktür. Mesela Güney Kafkasya’da en büyük dış ticaret hacmine sahip olan Azerbaycan 2006’da diğer devletlerle 1,1639.8 milyon dolarlık ticaret yapmıştır, bu rakamın 6,372.1 milyon dolarını ihracat, 5,267.6 milyon dolarını ise ithalat teşkil etmiştir. Gürcistan’a gelince, bu ülkenin 2006 yılındaki dış ticaret hacmi 4,674.3 milyon dolar olmuştur, bunun 993.1 milyon dolarını ihracat, 3,681.2 milyon dolarını ise ithalat oluşturmuştur. Ermenistan’ın 2006 yılında dış ticaret hacmi, 3198.3 milyon ABD dolarıdır, bunun 1,004 milyon doları ihracat, 2,194.3 milyon doları ise ithalattır. (433) Azerbaycan’ın esas dış ticaret ortağı AB devletleridir. Azerbaycan bu ülkelerle 2006’da 5,267.6 milyon dolarlık ticaret gerçekleştirmiştir. Bunun 1,692.3 milyon dolarını ithalat, 3,676.5 milyon dolarını ise ihracat oluşturmuştur. Azerbaycan’ın en büyük ticari ortağı İtalya olmuştur. Azerbaycan’ın 2006’da yaptığı ticaret hacminin % 25.5’i veya 2,970 milyon doları bu ülkenin payına düşmüştür. Bunun sebebi, Azeri-Çirag-Güneşli petrol yatağından üretilen petrolün Ceyhan limanından İtalya’ya satılmasıdır. Bunun dışında Azerbaycan İtalya’dan sadece 125 milyon dolarlık mal ithal etmiştir. (434) Azerbaycan’ın ikinci en önemli ticari ortağı Rusya’dır. Bu ülkeyle ticaretin hacmi 1525,8 milyon dolardır. Rusya aynı zamanda Azerbaycan’a en çok mal ihraç eden devlettir. Azerbaycan bu ülkeden 2006’da 1181,58 milyon dolarlık mal ithal etmiştir. Oysa Azerbaycan’ın AB’nin üç büyük devleti olan Büyük Britanya, Fransa ve Almanya ile toplam ticaret hacmi sadece 1285,4 milyon dolar olmuştur. (435)

Güney Kafkasya devletleri arasında en büyük ticari hacme sahip Azerbaycan’ın AB devletleriyle ticari ilişkileri bu seviyede olmasına rağmen AB devletlerinin Gürcistan ve Ermenistan ile ticaret hacimleri çok daha küçük kalmaktadır. Bunun dışında Gürcistan’ın Azerbaycan’dan farklı olarak, dış ticaretinin esas hacmi BDT devletlerinin payına düşmektedir. Mesela 2006’da Gürcistan’ın dış ticaret hacminin % 39.8’i BDT ve % 19.8’i AB payına düşmekteydi. Ermenistan’a gelince, 2006’da bu devletin dış ticaret hacminin % 28.5’i BDT, % 34.2’si ise AB’nin payına düşmekteydi. (436)

Bu devletlerin AB üye devletleri ile ticaret hacminin küçük olması, ekonomik ilişkilerin AB’nin dış politikasını yönlendirebilecek devletler açısından önemsiz bir etken olarak değerlendirilmesine neden olmaktadır. Bu yüzden, Almanya ve Slovenya ve Hırvatistan örneklerinde olduğu gibi, ekonomik açıdan AB üyesi devletlerin bölgede AB politikasını etkileyebilecek adımların atılmasını sağlamalarını beklemek bir hayli güçtür. Bunun dışında, Güney Kafkasya devletleri AB’nin, özellikle de büyük devletlerin sınırlarından Batı Balkanlar bölgesine kıyasen çok daha uzakta oldukları için AB üyesi devletlerde bölgeden gelebilecek tehditlere karşı duyarlılık daha düşüktür. Bu yüzden, AB ve üye devletler, Güney Kafkasya devletlerinin demokratikleşme ve piyasa ekonomisine geçiş süreçlerinin desteklenmesini ve bölgesel sorunların çözümünü, diğer bölgesel örgütler çerçevesinde sağlanmasını desteklemektedirler. (437) Bu yüzden bölge devletleri Haziran 2003’de gerçekleşen Selanik Zirvesi’nde ilk aşamada “Yeni Komşuluk Politikasına” alınmamışlardır. AB’nin Güney Kafkasya bölgesini farklı bir şekilde algılaması, bu kurumu bölge açısından ABD ve Rusya’ya göre daha zayıf bir aktör haline getirmektedir. AB, Güney Kafkasya’ya Rusya’ya göre daha fazla ekonomik kaynak sağladığı halde, bu bölgeyi Rusya’nın nüfuzu alanı olarak kabul etmiştir. (438) Bunu AB’nin bölgeye yönelik uyguladığı politikalarda da görmek mümkündür. Almanya bölgede barış ve güvenliğin sağlanması için Fransa ile işbirliğine önem vermiştir, buna rağmen bölgedeki çatışmaların kalıcı olarak sona erdirilmesinin daha etkin şekilde gerçekleştirilebilmesi için ABD’nin öncü rolünü kabul etmektedir. (439)

Ayrıca Büyük Britanya – ABD ilişkileri AB’nin dış politikasını etkilemektedir. Her iki devletin petrol şirketleri tarafından Azerbaycan’da büyük yatırımların gerçekleştirilmesi, bölgeye yönelik ortak bir tavrın oluşturulmasında etkin bir rol oynamaktadır. (440) Bu noktada AB’nin bölgedeki amaçlarını gerçekleştirilmek için ya ABD, ya da Rusya veya her ikisi ile birlikte işbirliği içerisinde bulunma olasılığı incelenmelidir.

3.2 AB’nin Güney Kafkasya Bölgesi’ndeki Amaçlarının Gerçekleştirilmesi İçin Diğer Devletlerle İşbirliği Olasılıkları

3.2.1 ABD ile İşbirliği Olasılığı

1991 yılında Doğu Bloku’nun ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla tek süper güç olarak ayakta kalmayı başaran ABD, politik ve siyasi hegemonyasının yayılması ile beraber ve bununla ilişkili olarak bütün dünyada Batılı liberal değerlerin yayılmasının da önderliğini yapmaya başlamıştır. Fakat bu politikayı izlerken dış politika öncelikleri doğrultusunda hareket ettiği için, bunun etkisi bölgelere göre farklılık sergilemektedir. Bu yüzden, Güney Kafkasya devletlerinin bağımsızlıklarının ilk yıllarında, bölgede Rusya’nın etkisi devam ettiği ve bu coğrafya ABD’nin ulusal çıkar alanına girmediği için bu devletlerle ilişkileri çok gelişmemiştir. Bahsedildiği şekilde sınırlı kalsa da, ABD’nin bağımsızlıklarını elde ettikten sonra Güney Kafkasya devletlerine ilk yönelişi Ermenistan ve Gürcistan’la oldu. Bunun en önemli sebebi, ABD’de yaşayan bir milyon civarında Ermeni’nin, ABD’nin Ermenistan’a yönelik politikalarında önemli rol oynamasıdır. ABD’de yaşayan lobinin aktif girişimleri neticesinde, eski Sovyetler Birliği bölgesinde kişi başına düşen en yüksek ekonomik yardım Ermenistan’a ABD tarafından sağlanmaktadır. Bu diaspora bağımsızlıktan sonra ülkenin ABD ile ekonomik ve siyasi ilişkilerinde en belirleyici rolü oynamıştır. Örneğin, diasporanın lobi örgütü olan Amerikan Ermeni Ulusal Komitesi, Azerbaycan’ın Ermenistan’a karşı ambargo uygulamaya başlamasından sonra, Ekim 1992’de Özgürlükleri Destekleme Yasası’nın 907. bölümünü Kongre’den geçirterek, ABD’nin Azerbaycan’a yardımını engellemiştir. (441)

Gürcistan’a gelince, bu ülkenin ekonomisine en büyük yardımı sağlayan yine ABD’dir. ABD aynı zamanda Gürcistan’daki en büyük yabancı yatırımcıdır. Ülke, Şevardnadze iktidara geldikten sonra, ABD tarafından bölgede önemli bir müttefik olarak görülmeye başladı. Bu durum, Şevardnadze’nin Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı olarak çalıştığı sırada Amerika’nın siyasi elitiyle kurduğu sıkı ilişkilere de dayanıyordu. Bu nedenle ABD Abhazya’da çatışma çıktığı zaman yaşanan istikrarsızlık döneminde, Gürcistan Cumhurbaşkanına destek vermiştir. Hatta Şevardnadze’nin kişisel güvenliğinin Amerikalılar tarafından temin edildiği dönemler söz konusu olmuştur. (442)

Azerbaycan’la ABD arasındaki ilişkileri yönlendirense petrol şirketleri olmuştur. ABD yürütmesinin petrol şirketlerinin etkisiyle gelişen, Azerbaycan ile ilişkilerin geliştirilmesi yönündeki tutumu, Ermeni lobisinin etkisinde bulunan ve bu ülkeyle ilişkilerin gelişmesine karşı çıkan Kongre’yi belli ölçüde dengelenmiştir. (443) Kongre, Özgürlükleri Destekleme Yasasının 907. bölümünün kısıtlamalarına rağmen, Deniz Aşırı Özel Yatırım İşbirliği ve Demokrasinin Geliştirilmesi Programları çerçevesinde Azerbaycan’a yardım edilmesini kabul etmiştir. (444) Bunlara ek olarak, Haydar Aliyev’in ABD’ye gerçekleştirdiği ilk resmi ziyarette, iki devlet arasında ilişkilerin gelişmesine yönelik bazı hukuki düzenlemeler yapılmıştır. ABD kamuoyu ve devletinin Azerbaycan hakkında sağlıklı şekilde bilgilendirilmesi ve Dağlık Karabağ sorunu konusunda ABD’nin tutumunun gözden geçirilmesi sağlanmıştır. (445) Ocak 1997’de ABD, Güney Kafkasya bölgesini siyasi ve ekonomik açıdan stratejik bir bölge ilan etti. ABD’nin bölgede gerçekleştirilmesi konusunda hassas olduğu amaçlar arasında istikrarı sağlamak, demokrasiyi yerleştirmek ve piyasa ekonomisinin oluşturulması yer almaktaydı. (446) Bu durumda ABD’nin amaçları ile AB’nin bölgede gerçekleştirmeyi düşündüğü amaçlar çakışmaktaydı. Yalnız ileride değinileceği gibi, ABD ile AB’nin bu amaçların gerçekleştirilmesi için seçtiği yöntemler arasında ciddi farklılık görülmektedir.

ABD’nin bölge devletleri ile ilişkilerinin gelişmesi 11 Eylül 2001’den sonrasına rastlar. Terörle mücadelede geliştirilen çeşitli politikalar nedeniyle ABD’nin birçok devletle işbirliği yapması ihtiyacı doğmuştur. Diğer devletlerle beraber, Azerbaycan da ABD’ye terörizme karşı savaşta istediği desteği vereceği yönünde açıklama yapmıştı. Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev beyanlarında yıllar boyu terörden zarar gören Azerbaycan’ın ABD’yi çok iyi anladığını ve bu konuda sonuna kadar destekleyeceğini açıklamıştır. 15 Aralık 2001’de ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld Azerbaycan’ı ziyaret etmiş, Devlet Başkanı ve diğer resmi yetkililerle görüşmesinde, iki ülke arasında sadece ticari alanda değil, askeri alanda da ilişkilerin geliştirilmesini arzuladıklarını belirtmiş; 907 sayılı kararın dondurulması ile iki ülke arasındaki ilişkilerin daha da gelişeceğini ifade etmiştir. Kasım 2002’de Azerbaycan, hava sahasını ve hava alanlarını ABD uçaklarına açmıştır. Bunun dışında Azerbaycan Afganistan’daki Uluslararası Güvenlik ve Destek Gücüne Türkiye’nin komutası altında 30 kişilik bir birlik göndermiştir. (447)

11 Eylül olayları öncesinde Gürcistan ile ABD arasında ilişkiler olumlu gelişmekteydi, ancak bu saldırılardan sonra daha da pekişmiştir. Mesela, Nisan 2002’den itibaren Amerikan askeri güçleri “terörle mücadele amacıyla” Gürcü ordusuna yönelik “eğit ve donat” programı başlamıştır. (448) Programa göre Gürcistan’da 64 milyon ABD doları tutarında harcama yapılmıştır. (449) Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bölgede ilk defa ABD tarafından bir askeri birlik yerleştirilmiştir. Gürcistan ordusu ABD desteği ile yeni silah ve cephane, üniforma ve muhabere ekipmanı ile donatılmıştır. (450)

Ermenistan ABD’ye uluslararası terörizmle mücadelede her türlü yardımı sağlamak konusunda teminat vermiştir. Nitekim 2004 sonlarında Ermenistan Irak’taki koalisyon güçlerine bir birlikle katkıda bulunmuştur. (451) ABD, 11 Eylül olaylarından sonra Güney Kafkasya bölgesinde aktif bir politika sürdürmesine ve başta Gürcistan olmak üzere bu devletlere demokrasi ve piyasa ekonomisine geçiş sürecinde büyük destek sağlamasına bakarsak, aslında AB’nin takip ettiğinden farklı bir politika izlediğini söylemek mümkündür. AB, Yeni Komşuluk Politikası çerçevesinde bölgede aşamalı olarak liberal değerleri aşılamaya çalıştığı halde, ABD, Güney Kafkasya bölgesini, “Büyük Ortadoğu Projesi’nin” bir parçası olarak görmektedir. ABD tarafından geliştirilen bu projeye göre Güney Kafkasya bölgesine Ortadoğu’nun arka cephesi rolü biçilmektedir ve bu bölgenin “cephe hattına” kıyasla istikrarlı ve güvenli olması gerektiği düşünülmektedir. (452)

ABD bu tür bir istikrarın kaynağını bölgede demokrasinin ve piyasa ekonomisinin oluşumunda görmektedir. Fakat burada bile belli farklılıklar vardır: ABD Gürcistan’da “demokratikleşmeyi” aktif bir şekilde desteklediği ve Ermenistan’ı bu yönde ciddi eksikliklerin olduğu yönünde eleştirdiği halde, bu konuda Azerbaycan’a karşı tutumu çok daha ılımlıdır. Bunun sebeplerinden biri, Azerbaycan’daki nüfusun % 60’ının Dağlık Karabağ sorununun savaş yoluyla çözümünü desteklemesi ve dolayısıyla ülkede tam demokratik seçimlerin gerçekleşmesi halinde iktidarın izlemesi gerekecek politikalar nedeniyle Büyük Ortadoğu’nun istikrarlı ‘arka cephesi’ kurgusunun gerçekçi olmaktan çıkacak olmasıdır. (453)

Aslına bakılırsa, kısa ve orta dönemde ABD’nin bölgede gerçekleştirmeyi düşündüğü amaçlarla AB’ninkiler paraleldir. Zaten ABD’nin Gürcistan’da hükümet değişimini ve Saakaşvili yönetimini desteklemesi, (454) ardından Acaristan’daki ayrılıkçı yönetimin devrilmesine yardım etmesi, (455) bunun dışında AB’nin enerji bağımlılığından kurtulması için büyük önem taşıyan Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattını ve Bakü-Tiflis-Erzurum doğalgaz boru hatların inşasını desteklemesi, AB’nin bölgedeki amaçlarının gerçekleştirilmesi açısından büyük katkı sağlamıştır.

Diğer taraftan 6 Kasım 2005’de Azerbaycan’da yapılan parlamento seçimlerinde AGİT gözlemcilerince sandıkların % 43’ünde oy kullanma ve sayım standartları “kötü” veya “çok kötü” olarak değerlendirilmiştir. Buna rağmen, ABD alınan sonuçlar doğrultusunda Azerbaycan’a yönelik herhangi bir baskıda veya yaptırımda bulunmamıştır. Bunu da Afganistan ve Irak operasyonları sonrasında Azerbaycan’ın artan stratejik önemi ve bölgede yeni kurulmuş boru hattıyla akan petrol ile açıklamak mümkündür. (456)

Bu açıdan ABD’nin ulusal çıkarlarının gerektirdiği ölçüde bölge devletlerine yönelik demokrasi ve diğer Batılı değerlerin benimsemesi talepleri farklılık sergileyebilir. Bu farklılığı iyi anlamayan Azerbaycan muhalif güçlerini temsil eden Azadlık Bloku ABD’nin desteğini arkalarına almak için Ukrayna’daki ‘Portakal Devrim’den” esinlenerek, portakal rengini kendine seçmiştir. Fakat seçimlerde sadece 6 sandalye kazanmaya muvaffak olan Azatlık Bloku, seçimler birçok yabancı gözlemci tarafından eleştirilmekle beraber sonuçlar bunların tamamı tarafından kabul edildiği için siyasi açıdan büyük darbe almıştır. (457) ABD’nin bölge devletlerine yönelik liberal değerlerin yayılması konusunda sergilediği bu farklı yaklaşım AB’nin bölgesel yaklaşımını zedelemektedir. Bu durum farklı muameleye tabi tutulan devletlerin ve özellikle Azerbaycan’ın, AB’nin bölgeye yönelik eşit yaklaşımı kendi çıkarlarına ters düştüğü durumlarda, ABD destekli politikalara daha fazla önem vererek bölgesel işbirliğinin oluşumunu olumsuz etkilemelerinin kaynağı olabilir.

Uzun dönemde bölgede bu sürecin gerçekleştirilmesi için kullandıkları araçlar ve elde edecekleri sonuçlar açısından ABD ile AB arasında farklılıklar görülmektedir. (458) ABD bölgede kendi çıkarlarının gerektirdiği şekilde hareket etmektedir. Mesela Acaristan’daki Rus yanlısı yönetim yerine Saakaşvili’nin desteklediği yönetimin ABD tarafından getirilmesinin nedeni, bu bölgeden geçecek Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattını Rusya’nın olası etkinlik alanından çıkarmaktır. O dönemde Rusya’nın Acaristan’da askerlerini konuşlandırmasına rağmen bu şekilde davranan (459) ABD Saakaşvili’nin aynı dönemde Abhazya ve Güney Osetya bölgesine yönelik girişimlerini Rusya ile gereksiz şekilde karşı karşıya gelmek istememe gibi bir nedenle desteklememiş ve bu bölgelere en azından barış gücü gönderilmesi talebi dahi kabul görmemiştir. (460) Bu etnik sorunların varlığı bölgede etkinliğini artırılması açısından ABD’nin lehine rol oynamaktadır. Bu durum Azerbaycan ile Gürcistan’ı ABD ile daha da yakınlaşmaya itmektedir. Rusya’nın uzun yıllar bu bölgede ayrılıkçı hareketleri desteklemesi, Azerbaycan ve Gürcistan tarafından Rusya’ya karşı güvensizliği artırmıştır ve bu yüzden her iki devleti ABD’ye yaklaşmaya sevk etmiştir. (461)

AB ABD’nin bölgedeki politikasının ipoteği altında kalmaktadır. ABD’nin bölge devletlerine yönelik uyguladığı politikalarda yapacağı değişiklikler sonucunda AB kalan mirasla tek başına yüzleşmek zorunda kalabilir. Oysa aşamalı bir gelişim sürecini tercih eden AB, bölge devletleri arasındaki farklılaşma nedeniyle sorunlar yaşayabilir.

3.2.2 Güney Kafkasya Bölgesinde Rusya ile İşbirliği Olasılığı

Dış politika amaçlarını gerçekleştirmek için AB’nin Rusya ile bölgeye yönelik olası bir işbirliğinin değerlendirilmesi için, bu devletin Güney Kafkasya devletlerine yönelik politikasını oluşturan etkenleri gözden geçirmek gerekmektedir.

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya ortaya çıkan değişimlere henüz hazır değildi ve yakın geçmişte dünyanın en güçlü devletlerinden olup, çok kısa bir zamanda bu gücü kaybetme gerçeği ile yüzleşememekteydi. Bu yüzden Rusya eski Sovyetler Birliği devletlerine yönelik olarak, bu coğrafyada özel çıkarları olduğunu ifade eden Yakın Çevre Doktrini’ni beyan etmiştir. Bu kavram ilk kez dönemin Dışişleri Bakanı olan Kozirev tarafından 2 Ocak 1992 tarihinde yazılan bir makalede ele alınmıştır. Kozirev’in dile getirdiği görüşe göre, eski Sovyetler Birliği Cumhuriyetleri’nin kendi aralarında askeri ve ekonomik açıdan birlik oluşturmaları gerekliydi. Rusya’nın Yakın Çevre yaklaşımı Güvenlik Konseyi’nden 1993’te resmi onay almıştır. (462) Rusya’nın bu tutumu, AB’nin bağımsızlıkların ilk yıllarında eski Sovyetler Birliği devletlerine yönelik daha aktif bir politika yürütmesini engellemiştir. Rusya’nın bölgedeki politikası Hazar Havzası ve Güney Kafkasya bölgesi üzerinde kontrolü elinde tutmayı hedeflemektedir. Bunun en önemli saiklerinden biri, bölgeden batı pazarlarına akan enerji kaynaklarının üzerinde denetime sahip olma isteği ve bununla da Avrupa’ya ihraç edilen petrol ve doğalgaz konularındaki politikayı belirleme imkânını elinde tutmak arzusudur. Her ne kadar Azerbaycan enerji konusunda kendi bağımsız politikasını uygulasa da, Rusya bunu engellemek için Gürcistan üzerinde yoğunlaşmıştır. Ermenistan ise hem siyasi, hem de ekonomik açıdan giderek Rusya’ya bağımlı duruma düşmektedir. (463)

Aslına bakılırsa, Güney Kafkasya bölgesindeki devletler ne zaman Batı’ya yönelmişlerse, Rusya tarafından sert bir tepkiyle karşılaşmışlardı. Mesela, Avrupa ve özellikle Türkiye ile ilişkilerini geliştirmeye ve Rus askerlerini Azerbaycan’dan çıkarmaya can atan Elçibey yönetimi, Rusya’ya olan askeri ve siyasi bağımlılığından kurtulmak istiyordu (464) ancak bu siyasetin sürdürülmesi Elçibey hükümetinin sonu olmuştur.

Gürcistan 1992 yılından beri, Kafkasya’da esas oyuncu olan Rusya’nın çıkarları ile Avrupa ve Batı kurumlarıyla bütünleşme isteği arasında dengeli bir politika izlemeye çalışmaktaydı. Azerbaycan gibi Gürcistan da 1993 yılına kadar BDT’ye girmeyi reddetmiştir. Ama ülke dâhilinde başlayan ve arkasında Rusya’nın bulunduğu ayrılıkçı hareketler ilk önce 1992’de Güney Osetya’da, daha sonra Eylül 1993’de Abhazya’da başkaldırarak, Gürcistan’ı iyice yıpratmış ve bölgeler üzerinde egemenliğini kaybetmesine neden olmuştur. (465) Ermenistan’a gelince, bağımsızlığını ilan ettiği ilk yıllarında, Ter-Petrosyan yönetimi altında bölge devletleri ile iyi geçinme siyasetini izlemeye çalışmıştır. Bunun için Türkiye ve İran ile iyi ilişkilerin geliştirmesini arzulamıştır. Ter-Petrosyan, Ermenistan’ın bağımsızlığını pekiştirmek için Rusya ile de dengeli bir politika uygulamak gerektiğine inanıyordu. Fakat Rusya’nın etkisinden kurtulmak için Türkiye ile ilişkilerin normal hale getirilmesi gerektiğini de biliyordu. Bu yüzden Türkiye’yi rahatsız edecek “soykırım iddiaları” ve “toprak talepleri” konularına değinmemeye dikkat ediyordu. Bu nedenle de, milliyetçi Ermenilerin ve diasporanın tepkisi ile karşı karşıya kalmış. Muhalif seslere güç veren gelişmeler Ter-Petrosyan’ı ve ekibini güç duruma sokmuştur. (466)

1993’de Gürcistan’da aşırı milliyetçi olan Gamsarhurdia’dan sonra iktidara gelen Eduard Şevardnadze ve Azerbaycan’da Elçibey’in yerinde iktidara gelen Haydar Aliyev daha önceki yönetimler tarafından ısrarla karşı çıkılan ve Rusya’nın önderliğindeki Bağımsız Devletler Topluluğu’na 1993’te tam üyelik için başvurdular ve topluluğa girdiler. (467) Rusya’nın Azerbaycan’a yönelik bir diğer girişimi ise Elçibey döneminde ülkeden çıkarılan Rus Ordusu’nun yeniden konuşlandırılması konusundadır. Rusya bu konuda Azerbaycan’la İran sınırında sürekli Rus askerlerin bulundurulması konusunda anlaşmayı imzalatmaya muvaffak olsa da, sözü edilen anlaşma asla yürürlüğe girmedi. (468)

Azerbaycan ve Gürcistan bu adımlara rağmen Avrupa ile yakınlaşma siyasetinden vazgeçmemişlerdir. Bu durumu etkinliğini azaltan bir unsur olarak gören Rusya’nın bu devletlerle ilişkileri olumsuzlaşmaya devam etmiştir. (469) Azerbaycan’a karşı sert tavır sergileyen Rusya, Azerbaycan’ın dış ilişkilerdeki önceliklerini gözden geçirmesine neden olmuştur. Nitekim Batılı ülkelerle imzalanması beklenen uluslararası anlaşmaların öncesinde Aliyev’e karşı yapılmaya çalışılan suikast ve darbeleri Rusya’nın hazırladığı söylentileri gündeme gelmiştir. Rusya Azerbaycan’la olan sınırını Çeçenistan’da patlak veren olayları bahane ederek kapatmıştır. Bu tür tedbirlere sık sık başvuran Rusya, Azerbaycan’ın dış politika önceliklerini etkilemeye çalışmaktaydı. Ancak bu tavırlar Azerbaycan’ın dış politikasını değiştirmek bir yana, Rusya’nın zararına istikamete yönelmesine sebep olmuştur.

ABD ve AB’nin Azerbaycan ve Gürcistan’a yönelik ilgileri zamanla artmaya başlamıştır. Hazar Denizi’ndeki enerji kaynaklarının ve Orta Asya’nın kapısı olarak gördükleri bu bölgenin yeniden Rusya’nın etkisine girmesini istemeseler de, bu ülkelerin Batı yanlısı yönetimlerine karşı ihtiyatlı hareket etmekteydiler. Buna rağmen, Azerbaycan’ın Hazar sektöründe bulunan petrol yataklarının işletilmesi konusunda Batı’yı temsil eden ulusüstü şirketlerle Azerbaycan yönetimi arasındaki görüşmeler hayli erken bir dönemde (Muttalibov dönemi) başlamıştı. Bu durumda Rusya, bölgedeki gelişmeleri yakından izlemek ve müdahale etmek imkânına sahip olmak için bir müttefike ihtiyaç duydu. Bu ise ancak Ermenistan olabilirdi. 1988 yılında patlak veren Dağlık Karabağ sorunu nedeni ile Azerbaycan’la sıcak çatışma halinde olan bu ülke, bu savaş yüzünden hem Azerbaycan’la, hem de Türkiye ile ekonomik ilişkilerden yoksun kalmıştı ve doğal kaynaklar açısından fakirdi. Bu açmaz karşısında Ermenistan Rusya ile ilişkileri geliştirilmek için can atıyordu. Ter- Petrosyan’ın izlediği dış politikada Rusya’ya bağlılığı azaltma isteği olsa da, Dağlık Karabağ sorunu nedeniyle, Ermenistan iyice bu ülkeye bağlı duruma gelmiştir. Durumu iyi değerlendiren Rusya, bu ülkede askeri üslerini kurmakta gecikmemiş, 30 Eylül 1992’de Ermenistan’la imzaladığı antlaşma doğrultusunda, Türk-Ermeni sınırına kendi askerlerini konuşlandırmıştır. (470)

29 Ağustos 1997’de, Rusya’yla Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması imzalayan Ermenistan, iki taraf arasında giderek gelişen ittifakı resmileştirdi. Bunun sonucu olarak, Rusya bu ülkeye 5000 askerini konuşlandırdı. Bütün bu gelişmeler Ermenistan’ın bölgede gelişen uluslararası rekabette tarafını belirledi. Rusya Aralık 1998’de bölgedeki güç dengesini Türkiye ve Azerbaycan aleyhine ciddi oranda değiştirecek şekilde MİG–29 savaş uçaklarını bu ülkede konuşlandırdı ve Şubat 1999’dan itibaren de Gümrü askeri üssüne S–300 Zenit hava
savunma sistemlerini gönderdi. (471) Rusya tarafından Ermenistan’a devredilen R–17 (SCUD-B) füzeleri ise, Azerbaycan’da istediği noktayı vurma kapasitesindedir. (472)

Rusya ile Ermenistan arasında imzalanan bu anlaşmada, taraflardan biri savaş durumunda olduğu takdirde, diğerinin ona yardımda bulunacağı taahhüdünde bulunulmaktadır. Bu madde Türkiye ve Azerbaycan’ın tepkisiyle karşılaşmıştır. Her iki devlet bunu Rusya’nın Güney Kafkasya bölgesine bir müdahalesi olarak nitelemiş ve kınamıştır. (473) Rusya bu bölgedeki askeri üslerini ve stratejik silahlarını Avrupa ile yakınlaşma sürecinde bulunan Azerbaycan ve Gürcistan’a karşı bir baskı unsuru gibi kullanmaktadır. (474) Kasım 2003’deki Gürcistan siyasi krizi ve ardından yönetimin değişmesinden sonra, Rusya bölgede tek müttefiki olarak gördüğü Ermenistan’la ilişkilerini daha da geliştirmeye çalışmıştır. Ermenistan’daki bazı sanayi tesisleri Rusya’ya olan borçları karşılığında, bu ülkenin şirketlerine bırakılmıştır. Bunların arasında Medzamor Nükleer Santrali ve altı hidroelektrik santral da yer almaktadır. (475) Rusya’nın bu tedbirleri bölge devletleri arasında işbirliğinin oluşmasını daha da imkânsızlaştırmaktadır. Rusya’ya daha da bağımlı hale gelen Ermenistan, hem Avrupa kurumlarıyla ilişkilerini istediği seviyede geliştirmekte zorluk yaşamakta, hem de bölge devletleriyle ilişkilerde bu ülkeyle danışmak zorunda kalmaktadır.

Rusya ile Gürcistan arasındaki ilişkiler bu ülkede Batı yanlısı olarak bilinen Saakaşvili’nin iktidara gelmesiyle daha da kötüleşmiştir. Gürcistan, Abhazya ve Güney Osetya sorunlarının çözümsüz kalması konusunda Rusya’yı suçlamakta, bu devleti ayrılıkçı güçlere yardım etmekle itham etmektedir. Rusya’nın bölgeye müdahalesine gösterilecek örneklerden biri, Kosova’nın bağımsızlığının tanınması durumunda bunun Abhazya ve Güney Osetya için bir emsal oluşturacağını beyan etmesidir. Hatta 11 Mart 2005’de Rusya Parlamentosu, “Rusya Federasyonu’na yeni bölgelerin katılımı” ile ilgili yasada bazı değişiklikler yaparak eski Sovyetler Birliği arazisinde bulunan ayrılıkçı hareketlere Rusya’ya katılım için hukuksal zemin oluşturmuştur. (476)

Bunun dışında Rusya Gürcistan’a yönelik bazı ekonomik yaptırımlar da gerçekleştirmiştir. Gürcistan’ın temel ihraç ürünü olan şarabların ihracatına kısıtlama getirilmesi ve doğalgaz fiyatlarını arttırması bu yaptırıamlara örnek olarak gösterilebilir. Buna cevaben Gürcistan Eylül 2006’da, Gürcistan topraklarında bulunan Rus askeri üslerinde hizmet eden bir grup subayı yakalayarak, Rusya lehine ajanlık yapmakla suçlayarak, sınırdışı etmiştir. (477)

Karşılıklı anlaşmazlıklar Gürcistan’ı Avrupa kurumları ile bütünleşme sürecine itmiştir. Şöyle ki, 5 Ocak 2008’de yapılan Cumhurbaşkanı seçimleri ile birlikte gerçekleştirilen referendumda, katılanların % 73’ü Gürcistan’ın NATO’ya üye olmasını istediklerini belirtmişlerdir. Nitekim 18 Ocak 2008’de Saakaşvili, Gori’de yeni askeri üs açarken, Gürcü askerlere Rus Kalaşnikov silahının yerine, Amerikan yapımı M–4 otomatik tüfekleri dağıtarak, bununla da tüm Rus yapımı silahlarından vazgeceçileceğini beyan etmiştir. Rusya bu durumdan oldukça rahatsız
olmuştur. (478)

Bölge devletlerinin siyasi açıdan Avrupa ve Avrupa-Atlantik kurumlarıyla ilişkilerini geliştirmesine karşı çıkan Rusya’nın ekonomik konularda da AB ile bölgeye yönelik işbirliği imkânsız görünmektedir. AB’nin Güney Kafkasya’ya yönelik ulaştırma ve enerji politikaları zaten Rusya’ya alternatif olarak geliştirilmiştir. AB’nin bölgede geliştirmeye çalıştığı TRACECA ve INOGATE Programları, bu kurumun çok yönlü ulaşım sistemin bir parçasıdır (479) ve daha önce belirtildiği gibi, Rusya üzerinden geçen koridorlara alternatif niteliği taşımaktadır. Hâlbuki Rusya, en başta Hazar Denizi havzasında bulunan enerji kaynaklarını taşınması için öngörülen boru hatlarıyla beraber, diğer tüm ulaştırma yolların kendi arazisi üzerinden geçmesi konusunda ısrar etmekteydi. Bu durum Merkezi Asya ve Güney Kafkasya’daki devletlerin Rusya’ya bağımlılığını sağlayacaktı. Ulaşım yolların üzerindeki tekel konumu, Rusya tarafından büyük güç statüsünün devamlılığını sağlayacak önemli araçlardan biri olarak görülmektedir. (480)

AB’nin Rusya ile işbirliğini mümkün kılabilecek diğer alan ise, Avrupa’nın doğusundaki çatışmaların ve anlaşmazlıkların birlikte çözülmesi olabilirdi. Yeni Komşuluk Politikası, AB ile komşu olan devletlerde ortaya çıkacak veya mevcut olan sorunların önlenmesi, yönetilmesi ve çözülmesi için geliştirilmiştir. Bu durumda Rusya’nın “yakın çevre” politikası ve AB’nin “komşuluk” politikası YBD bağlamında birbiriyle üst üste gelebilirdi. AB’nin doğu sınırlarında Transdinsyester’den, Kafkasya’ya kadar uzanan bölgelerde var olan sorunlarda Rusya doğrudan yer almaktadır. Bu durumda AB’nin Komşuluk Politikası çerçevesinde önlemeye çalıştığı bazı krizler Rusya’yı da ilgilendirmektedir. (481)

Ancak, AB tarafından 2004’te yürürlüğe konulan Yeni Komşuluk Politikası, Rusya tarafından kabul edilmemiştir. Rusya, bu programa taraf olan diğer devletlerle aynı yere konulmaktan hoşnut değildir ve kendine farklı ve daha derin bir yaklaşımın uygulanmasını talep etmektedir. (482) Elbette taraflar arasındaki çatışmaların çözümünde Rusya’nın Yeni Komşuluk Politikası’nda yer alması şart değildir. Ancak bunun için AB ile bu ülke arasında daha farklı işbirliği mekanizmaları geliştirilmesi mümkündür. (483)
Ancak AB ile Rusya arasındaki ilişkilerde de son zamanlar bazı sorunlar yaşanmaktadır. AB ile Rusya arasında ilişkileri düzenleyen Partnerlik ve İşbirliği Anlaşması’nın süresi 30 Kasım 2007’de sona ermektedir. Rusya bu anlaşmayı aynı şekilde yenilenmesini reddetmek birlikte, AB’den kendi özel konumunu gözeten yeni bir anlaşma oluşturmasını istemektedir. (484) Aslına bakılırsa AB ile Rusya arasındaki PİA, zaten diğer benzer antlaşmalardan farklıydı ve MDAÜ ile yapılan Avrupa Antlaşmalarına daha çok benzemekteydi. AB’nin Rusya’ya Yönelik Ortak Stratejisi de Haziran 1999’da bu PİA’yı temel alarak belirlenmiştir. Buna göre taraflar arasında stratejik ortaklığın güçlendirilmesi, Rusya’da demokrasinin sağlamlaştırılması ve bu ülkenin Avrupa ekonomik ve kültür alanına girmesinin hızlandırılması amaçlamaktaydı. (485) Buna rağmen Rusya, mevcut PİA ve Yeni Komşuluk Politikası ötesinde bir işbirliği öngören yeni bir mekanizmanın oluşturulmasını istiyor. Diğer taraftan, AB ile Rusya arasında yeni anlaşmanın imzalanması Polonya tarafından engellenmektedir. Rusya’nın bu ülkeden ithal edilen ete ve buğdaya uyguladığı kısıtlamalar nedeniyle, Polonya AB ile Rusya arasındaki görüşmelere veto uygulamaktadır. Taraflar arasında bir diğer anlaşmazlık, Rusya’nın kendi çıkarlarına ters düşmesi nedeniyle AB tarafından önerilen Enerji Şartı’na katılmamasıdır. Rusya, kendisinden Merkezi Asya’dan ulaştırılacak petrol için altyapısından serbest geçiş izni vermesi istenirken, aynı hakkın AB topraklarında kendisine tanımamasını haklı olarak kabul edilemez bulmaktadır. (486) AB ile Rusya arasında ikili ilişkileri ilgilendiren konularda uyuşma sağlanmadan Güney Kafkasya bölgesine yönelik ortak bir politika üzerinde anlaşılması da mümkün görülmemektedir. Bu durumda farklı işbirliği olanakları değerlendirilmelerinin de başarı getireceği kuşku doğurmaktadır. Örneğin, 1 Ocak 2007’de AB, Romanya ve  Bulgaristan’ı kendi saflarına dahil etmekle, Karadeniz bölgesinde bölgesel aktör konumuna gelmiştir. Bu durumda AB ile Rusya arasında Güney Kafkasya bölgesine yönelik ortak adımların Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ) çerçevesinde atılması olasılığı teoride de olsa ortaya çıkabilirdi. (487) Bu durumda KEİ’nin avantajı, Güney Kafkasya devletleri yanı sıra Türkiye’nin de bu örgüte üye olmasıdır. Bu örgüt sayesinde Güney Kafkasya bölgesine yönelik AB, Rusya ve Türkiye’nin işbirliği sağlanabilirdi. (488) Fakat ilişkilerin mevcut durumu KEİ çerçevesinde de bu tür bir işbirliğinin oluşmasını zayıf bir ihtimale dönüştürmektedir. Yine de KEİ çerçevesinde olmasa bile, Rusya ve Türkiye’nin bölgeye yönelik işbirliği olasılıklarını da değerlendirmek gerekmektedir. Bu olasılığın yüksekliği AB’nin Türkiye ile Güney Kafkasya bölgesine yönelik ortak hareketini de doğrudan etkileyebilecektir

3.2.3 Türkiye ile İşbirliği Olasılığı

Güney Kafkasya bölgesi Türkiye için büyük önem taşımaktadır. Bölgedeki istikrarsızlık durumu, Türkiye’nin güvenliği ve istikrarı bakımından da önemli bir tehdittir. Bölgede var olan sorunlar ve çatışmalar ve özellikle Ermenistan’la iyi gitmeyen ilişkiler bölgeyi güvenlik açısından Türkiye için kritik hale getirmektedir. Güney Kafkasya bölgesinin Türkiye için bir diğer stratejik önemi ise, bu bölgenin Merkezi Asya devletleri ile bir köprü rolünü oynamasıdır. Enerji koridorlarının kesiştiği noktanın üzerinde bulunan bu bölge, Azerbaycan’dan taşınan petrol ve doğalgazının yanı sıra, Kazakistan ve Türkmenistan’dan enerji kaynaklarının nakli için önemli bir güzergah haline dönüşebilir. (489)

Güney Kafkasya devletleri bağımsızlıklarını elde ettikten sonra bu devletleri ilk tanıyanlardan biri Türkiye olmuştur. Tarihi, etnik ve dini yakınlığı bulunan Azerbaycan yetkilileri 29 Ekim 1991’de ülkenin tanınması için çağrıda bulunduğu zaman tanıyacak ilk ülkenin Türkiye olmasını arzu ettiklerini beyan etmişlerdir. Nitekim 9 Kasım 1991’de Türkiye Azerbaycan’ın bağımsızlığını tanıdı. (490) Gürcistan’a gelince, Türkiye ilk ülke olarak bu devleti 16 Aralık 1991’de tanımıştı. Ardından 21 Mayıs 1992’de dönemin dışişleri bakanı Hikmet Çetin’in bu ülkeyi ziyareti sırasında imzalanan protokolle iki ülke arasında diplomatik ilişki kuruldu. Daha sonra, 30 Temmuz 1992’de Başbakan Süleyman Demirel Gürcistan’ı ziyaret ederek, Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze ile “Dostluk, İşbirliği ve İyi Komşuluk Anlaşması” imzaladı. Türkiye Gürcistan’ın bağımsızlığını tanıdığı günde, Ermenistan’ın da bağımsızlığını tanıdı. (491)

Türkiye ilk dönemde Güney Kafkasya ve Merkezi Asya devletleri ile ilişkilerini geliştirirken bir model ve lider olma arzusuyla hareket etmekteydi. Fakat bunu yaparken bölgede bir planı veya projesi yoktu. Türkiye aynı zamanda Rusya’nın bölgedeki gücünü göz ardı eden ve bölgedeki etkinliğini kırmaya yönelik bir politika izlemeye çalışmıştır. (492) Azerbaycan’da Türkiye yanlısı olarak bilinen Elçibey yönetimine sergilediği sempatiye rağmen, Türkiye 4 Haziran 1993’te Albay Süret Hüseynov’un Elçibey’e karşı giriştiği darbeyi engellemek için somut herhangi bir adım atmamıştır. Yasal olarak seçilen Elçibey’in yönetimini desteklediğini beyan etmekle yetinmiş, fakat diplomatik açıklamadan öte herhangi bir adım atmamıştır. (493) Zamanla SSCB’nin dağılmasından sonra bölgedeki boşluğun Rusya tarafından doldurulduğunu anlayan Türkiye, bölge ülkeleriyle ilişkilerini istediği düzeye çıkaramamanın hayal kırıklığını yaşamaktaydı. (494)

Türkiye ile ilişkileri geliştirmeye çalışan Aliyev, iktidara geldikten sonra bu ülke ile oluşan soğuk ilişkileri düzeltmeye çalıştı. Bunu yaparken, Elçibey döneminde Rusya ile kötüleşen ilişkileri de düzeltmeye çaba göstermiştir. Bunun için Rusya’nın Azerbaycan’a yönelik bazı çıkarlarını karşılamak için bir takım adımlar atmıştır. (495) Azerbaycan Rusya’nın önderlik ettiği BDT’ye üye olmuştur, fiiliyata geçirilmese de, Elçibey döneminde ülkeden çıkarılan Rus Ordusu’nun yeniden konuşlandırılması için Rusya ile anlaşılmıştır. (496) Rusya ile dengeli bir ilişki sürdürmeye çalışan Aliyev, Elçibey döneminde başlatılan, Batı ile ilişkilerin geliştirilmesi bağlamında Türkiye ile yakınlaşma politikasını sürdürdü. (497)

Nitekim Şubat 1994’te ilk resmi ziyaretini Türkiye’ye gerçekleştirdi. Bu ziyaret sırasında iki ülke arasında önemli anlaşmalar imzalandı. Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı projesine destek verildi. Demirel ile Aliyev arasındaki yakınlık bu iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesine yardımcı oldu. (498) Nitekim 1995’te Aliyev’e karşı yapılan başarısız darbe girişiminden Türkiye sorumlu tutulduğu halde, Aliyev bu darbe girişimi konusunda bilgiyi Demirel’den aldığını ve bununla da hayatını kurtardığını söylemiştir. (499) Azeri, Çırag, Güneşli petrol yataklarının işletilmesinde Türk Petrolleri Anonim Ortaklığının payını % 1.75’den % 6.75’e yükseltildi, iki ülke arasındaki ilişkileri düzenleyen birçok konuda anlaşmalar imzalandı. (500) Nitekim Haydar Aliyev’in 12 Aralık 2003’teki cenazesine Türkiye’den bütün üst düzey yetkililer katılarak, Azerbaycan’la olan ilişkilerin durumunu ve önemini sergilemişlerdir.

Gürcistan’ın Türkiye ile ilişkileri başlangıçtan beri olumlu havada gelişmekte idi. Türkiye Gürcistan için Rusya’ya bir alternatif olarak, Batı’ya açılan kapı rolünü oynamaktadır. Gürcistan, Türkiye ve ilişki kurduğu diğer bölge ülkesi Azerbaycan’la ortak jeopolitik çıkarları doğrultusunda birçok konuda ortak hareket etmeyi yeğlemektedir. Nitekim bu ülkelerle birlikte petrol nakli için planlanan ve inşası bitmiş olan Bakü-Tiflis-Ceyhan ve doğalgaz nakli için düşünülen Bakü-Tiflis- Erzurum boru hatlarının inşasında ortak tutum sergilemiştir ve sergilemeye devam etmektedir.

Bağımsızlığının ilk gününden beri Türkiye, Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü tanıdığını ve bu ülkede var olan bütün ayrılıkçılık sorunlarının barışçıl yollardan çözümünü desteklediğini beyan ederek, çözüme yardımcı olmaya da çalıştı. (501) Türkiye ile 1997 yılında Askeri İşbirliği Anlaşması’nın imzalanması da büyük önem taşımaktadır. Bu anlaşmaya göre, Gürcistan silahlı kuvvetleri için Türkiye’nin askeri okullarında uzman yetiştirilmesi öngörülmekteydi. Nitekim bu anlaşmaya göre Türkiye tarafı Gürcü subaylara eğitim vermeye başladı ve jandarma sisteminin geliştirilmesi konusunda yardımcı oldu. 1998 yılında Türkiye ile Gürcistan arasında askeri işbirliği alanında bir memorandum imzalanmıştır, bu memorandumda Ankara ile Tiflis arasında stratejik askeri partnerliğin oluşturulması konusundan söz edilmekteydi. Bu partnerlikle Türkiye tarafından Gürcistan askeri kuvvetleri için maddi-teknik altyapının oluşturulması ve kadro yetiştirilmesi öngörülmektedir. (502)

Aslında bakılırsa, Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan arasında işbirliği bir tür stratejik önem taşımağa başlamıştır. Her üç devlet arasında ilişkiler bölgesel ulaşım projelerinin gerçekleştirilmesiyle yeni bir düzeye çıkmıştır. İlk başta bu konuda Hazar bölgesinde üretilecek petrol ve doğalgazın Avrupa pazarlarına ulaştırılması için gerçekleştirilen boru hattı projelerin önemi büyüktür. Türkiye’nin Azerbaycan’da üretilen erken petrolün Bakü-Supsa boru hattı üzerinden taşınmasına desteğine karşılık, Gürcistan esas ihraç boru hattının Bakü-Tiflis-Ceyhan olmasını kabul ederek desteğini ortaya koymuş oldu. (503) Enerji ulaşım koridorlarının gerçekleştirilmesinin yanı sıra, üç ülkenin demiryollarını birleştirecek olan Bakü – Ahalkalaki – Kars demiryolunun bu devletler arasındaki ilişkilerin geliştirilmesinde büyük ve stratejik rolü vardır. Bölge devletlerinin dışarıdan destek alınmaksızın gerçekleştireceği projenin, Türkiye’deki kısmını kendisi tarafından, Gürcistan’daki kısmını ise Azerbaycan tarafından bu ülkeye verilen kredi ile yapılması, bu devletlerin kimi konularda dış etkenler olmaksızın gerçekleştirebileceği işbirliğinin en bariz örneğidir. (504)

Azerbaycan ve Gürcistan’dan farklı olarak Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkileri asla aynı düzeyde olmamıştır. Bu iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişmesine iki temel engel, Ermenilerin Türkiye’den 1915 olaylarının bir soykırım olarak tanınması talebi ve Ermenistan’ın Dağlık Karabağ dahil olmak üzere Azerbaycan topraklarını işgalidir. Bağımsızlığın ilk yıllarında bu ülkenin ilk Cumhurbaşkanı olan Ter-Petrosyan Ermenistan’ı tam bağımsız bir devlet haline getirmek için Rusya ile dengeli politika, Türkiye ve İran ile iyi ilişkiler kurmanın gerektiğini biliyordu. Türkiye ile normal ilişkilerin geliştirilmesi için, bu ülkeye karşı hiçbir önkoşul sürmemeye çalışan Ter-Petrosyan yönetimi bu adımlara karşılık hem ülke içinde milliyetçilerden, hem de Ermeni diasporasından ağır eleştiriler alıyordu. Diğer taraftan Türkiye o zamanki Ermenistan yönetiminin samimiyetinden kuşku duyuyordu. Bunun en önemli sebebi Ermenistan’ın Azerbaycan’dan silah yoluyla toprak koparma gayretleridir. Mayıs 1992’de Karabağ’da başarı sağlayan Ermenistan, bir sonraki adım olarak Nahçivan’a saldırmayı amaçlamıştır. Ermenilerin maceraperest bir siyaset güttüğü anlaşılması üzerine Türkiye Ermenilerin bu hareketlerine sert tepki ile karşılık vermiş, Azerbaycan’ın yanında yer almakla kalmayıp, Ermenistan’a ilişkilerin geliştirilmesini arzu ediyorsa, sınırlarını silah zoruyla değiştirme yönteminden vazgeçmesini deklare etmiştir. (505)

1993 yılında Ermenilerin Azerbaycan kenti olan Kelbecer’i işgali, Türkiye Ermenistan ilişkilerinin sonu oldu. Türkiye bu işgal üzerine, insani yardımlar da dahil olmak üzere, Ermenistan’a yapılacak hiçbir sevkıyat için topraklarını ve hava sahasını kullandırmayacağını açıkladı. (506)
21 Eylül 1996’da Ermenistan’da yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimlerde Daşnak ve diğer muhalefet partileri, Ter-Petrosyan’ı seçimlere hile karıştırmakla suçlayarak, eylemlere başladılar. Bu durum ülkede ciddi bir siyasi kriz yarattı. Bu krizi yatıştırmak için sözde “Dağlık Karabağ Cumhuriyeti”nin o zamanki başkanı Robert Koçaryan etkin rol oynadı. Muhalefette ve diaspora üzerinde büyük nüfuza sahip olan Koçaryan, Ter-Petrosyan tarafından başbakan olarak atandı. Çok geçmeden, 1998 yılında, Ter-Petrosyan istifa etti, yerine Cumhurbaşkanı olarak Azerbaycan vatandaşı olan Koçaryan seçimleri kazanarak, görevine başladı. Koçaryan’ın iktidara gelmesi ile gerçekleştirdiği icraatlar, Türkiye ile gergin ilişkileri daha da çıkmaza sokmuştur. Ter-Petrosyan döneminde faaliyeti yasaklanan, Türkiye hakkında radikal düşüncelere sahip Daşnaksutyun Partisi yeniden yasallaştı. Bu parti kanalıyla dünyadaki Ermeni diasporasıyla ilişkiler yeniden pekiştirildi. Ermeni lobisinin “Ermeni Soykırımı”nın Türkiye tarafından tanınması talepleri, Koçaryan döneminde Türkiye ile ilişkilerin gelişmesi için bir ön koşul olarak ileri sürüldü. Dolayısı ile Türkiye Ermenistan’la ilişkilerin başlamasını Karabağ probleminin çözümüne bağlandığı gibi, Koçaryan yönetimi de şart olarak soykırımın tanınmasını ileri sürmüştür. (507) Bu iki koşul iki ülke arasındaki ilişkileri çıkmaza sokmuş, günümüze kadar ilişkilerin dondurulmasında önemli rol oynamıştır (508). Ara sıra, iki devlet arasında çeşitli platformlarda ilişkilerin geliştirilmesi konusunda görüşmeler yapılsa da, hatta iki ülke arasında sınırların açılması konusunda girişimler gerçekleştirilse de, her iki devlet kendi görüşünde ve pozisyonunda kararlılık sergilemektedir.

Türkiye, Güney Kafkasya ve Merkezi Asya bölgesinden Avrupa devletlerine taşınacak petrol ve doğalgazı taşıyacak boru hatlarının arazisinden geçmesi nedeniyle AB’nin dış politikası ve güvenlik politikası açısından önemli bir rol üstlenmiştir. Ulaşımda yer alan diğer iki devlet Azerbaycan ve Gürcistan ile ilişkilerin üst düzeyde olması bu önemi daha da artırmaktadır. (509) Fakat Türkiye’nin Azerbaycan ve Gürcistan’la gelişen iyi ilişkilerinin aksine, Ermenistan’la var olan sorunları, AB’nin bölgedeki amaçlarının gerçekleştirilmesinde bu ülkenin yardımından yararlanmasını engellemektedir. Daha 1992 yılında Ermenistan’a karşı daha ılımlı politika sergileyen Türkiye, AB tarafından Ermenistan’a yardım olarak gönderilen 100 bin ton buğdayın kendi arazinin üzerinden gönderilmesini kabul etmiştir. Bunun dışında Ermenistan’a kendi enerji ağından elektrik sağlanmasını da kabul etmiştir. Fakat Azerbaycan’dan Türkiye’ye karşı yükselen itirazlar doğrultusunda, Türkiye AB’nden gelen buğdayın taşınmasını yavaşlattı. Nisan 1993’ten itibaren ise insani yardımlar dahil, Ermenistan’a hiçbir sevkıyat için topraklarını kullandırmayacağını açıkladı. Türkiye, Ermenistan’a sevk edilen her türlü malzemenin bu ülkenin savaş çabasına katkıda bulunduğunu belirtti. (510)

AB yetkilileri Türkiye’nin bölgedeki özel konumunun Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki çatışmanın çözümünde önemli rol oynayabileceği inancını taşımaktadırlar. Türkiye’nin AB’ye tam üye olup olmamasına bağlı olmaksızın AB Türkiye’den işbirliği taraftarı, yapıcı ve barışçı bir rol üstlenmesini beklemektedir. AB ile Türkiye arasındaki sıkı ilişkiler ve Türkiye’nin bölgedeki konumu, bu ülkenin bölgedeki sorunun çözümünde AB’ye katkısının mümkün olabileceğini düşündürmektedir. (511) Fakat görüldüğü gibi Türkiye’nin Azerbaycan’a yakınlığı ve Karabağ sorunu konusunda müttefikliği, Azerbaycan-Ermenistan sorununun çözümündeki katkısına engel oluşturmaktadır. (512)

Örneğin, 2000 yılında AB Komisyonu’nun Türkiye’ye ilişkin yıllık ilerleme raporunda Türkiye’nin Kafkasya’da barış ve istikrara bir sıra tedbirle katkıda bulunduğu belirtilmiştir. Bu tedbirlerin en önemlisi ise Güney Kafkasya bölgesini ilgilendiren İstikrar Paktı’nın Türkiye tarafından hazırlanarak, sunulmasıdır. Fakat bu tedbirler Karabağ sorununu çözmeye yeterli olamamış bilakis bu çatışma yüzünden Pakt yürürlüğe girememiştir. (513) Türkiye’nin Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki sorunun çözülmesine yönelik diğer planı ise, Ermenistan ile Karabağ ve Azerbaycan’ın esas kısmıyla Nahçivan arasında koridorların açılmasıydı. Fakat bu çözüm önerisi Ermeniler tarafından hemen reddedilmiştir. Azerbaycan’la Nahçivan arasında oluşturulacak koridor Ermenistan’ın Megri bölgesinden geçecekti ve bu İran ile olan sınır bağlantısını tehlike altına sokmaktadır. Bu bağlantı ise Ermenistan için büyük önem taşımaktadır. (514)

Aslında Avrupa’daki Ermeni lobisi Güney Kafkasya’daki gelişmeler konusunda AB’nin desteğini Ermenistan lehine yönlendirmeye çalışmaktadır. Dağlık Karabağ sorununa gelince, Ermeni lobisinin faaliyeti sayesinde Türkiye’ye suçlamalar yöneltilmiş, bu ülkenin Ermenistan’a karşı uyguladığı ambargo nedeniyle, Güney Kafkasya bölgesinde barışın temin edilmesi için gerekli katkıyı yapmaktan uzak olduğu ifade edilmiştir. (515)

AB’nin Türkiye’nin Güney Kafkasya bölgesindeki girişimleri konusunda farklı tavırlar sergilemesi esasen bu konuda net bir politikanın oluşmamasıyla ilgilidir. Türkiye’nin AB’nin amaçlarının gerçekleştirilmesi açısından nasıl katkıda bulunabileceği konusunda net bir görüş şekillenmemiştir. Zaman zaman, AB’ye üye olan devletlerin bu konuya karşı sergilediği ilgi doğrultusunda, Türkiye’nin bölgeye yönelik davranış biçiminin değerlendirilmesi ötesinde herhangi bir somut çözüm öneride bulunmamıştır. Türkiye’nin bölge içi istikrarın oluşmasına olası katkılarına Rusya’nın Ermenistan’a müdahalesi ve esasen ABD ve Fransa’da bulunan Ermeni lobisinin tavırları engel olmaktadır. Bölgedeki son müttefikini (Ermenistan) kaybetmekten çekinen Rusya, Türkiye’nin girişimlerini ABD ve AB’nin bölge politikalarının bir uzantısı gibi görerek, bu tür girişimleri engellemeye çalışmaktadır. Zaten ABD ve Fransa’daki lobilerin tavrı bu tür girişimlerin sonuçlanma olasılığını da azaltmaktadır.

3.3 AB’nin Güney Kafkasya Bölgesi’ndeki Amaçlarının Gerçekleştirilmesi  İçin Diğer Olasılıkların Değerlendirilmesi

AB’nin Güney Kafkasya bölgesine yönelik olarak diğer bölgesel aktörlerle ikili işbirliği geliştirme olasılığı değerlendirildiği zaman, bunların kurumun amaçlarının gerçekleştirilmesi açısından yetersiz kaldığı görülmektedir. Güney Kafkasya bölgesinde siyasi ve ekonomik açıdan bir bütünlüğün oluşmaması, bölgede aktif politika yürüten uluslararası örgütler ve devletlerin, Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’a yönelik bütüncül bir politika yürütmekte başarısız olmalarına ve bölgeye yönelik değil ülkelere yönelik politikalara başvurmalarına yol açmaktadır. Buna ek olarak, bu aktörlerin herhangi birinin bölgeye yönelik faaliyetlerini artırma niyeti, bu bölgede kendi çıkarlarını gözeten diğer bir aktör ile çatışma olasılığı nedeniyle engellenmektedir.

Bu durumda, bölgeye yönelik politikaların iki taraflı işbirliği çerçevesi yerine bölgede çıkarları olan birkaç aktörü içeren, çok taraflı girişimlerin AB’nin bölgede istikrarı ve güvenliğin sağlanması amacına yönelik bir seçeneği olarak değerlendirilmesini gerektirmektedir. Aslında bu tür girişimler daha önce de görülmüştür. AB’yi doğrudan ilgilendiren ve bu kurumun da desteğini alan ilk teklif Kafkasya İstikrar Paktı olmuştur. Türkiye tarafından önerilen bu paktın AGİT’in gözetiminde çalışması öngörülmüştü. Fakat Rusya’nın o dönemde 2. Çeçenistan müdahalesi nedeniyle sertleşen Kafkasya politikası yüzünden çekinen Güney Kafkasya devletleri bu teklifi pek sıcak karşılamadılar. Bunun neticesinde Rusya’nın yer alamayacağı ve bölgeyi ilgilendiren herhangi bir girişimin gerçekleşmesinin zor olacağı ortaya çıkmıştır. (516) Bu teklifin ardından Kafkasya G–8’i olarak bilinen ve bölgeye ilgisi olan tüm aktörlerin yer aldığı 3+3+2 formülüne dayalı (Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan+ Rusya, Türkiye, İran+ ABD, AB) bir istikrar paktını oluşturmak için yeni bir yaklaşım geliştirildi. Mart 2001’de itibaren, Güney Kafkasya’da işbirliği arayışları, bölgesel istikrarın ve güvenliğin oluşumuna yönelik farklı yaklaşımlar arasında bir mücadeleye dönüştü. Azerbaycan ve Gürcistan, Batılı devletler ve uluslararası kuruluşlar, AGİT gözetiminde Güneydoğu Avrupa İstikrar Paktı benzeri bir işbirliğini savunmaktadırlar. Batı Balkanlarda istikrarın sağlanmasını ve korunmasını öngören bu Pakt 27 Mayıs 1999’da Bonn’da Güney Avrupa Konferansı’nda gündeme getirilmiştir. İstikrar Paktı, Balkan ülkelerine somut bir istikrar perspektifi ve Avrupa-Atlantik yapısına katılımın sağlanmasını garantilemektedir. (517)

Diğer taraftan Ermenistan sadece bölge devletlerinin (Rusya, Türkiye, İran) katılımını istemiştir. (518) Oysa Gürcistan İran’ın bölgesel sorunlara müdahale etmesine karşı çıkmıştır, bu devlet yerine ABD’nin yer almasını teklif etmiştir. (519) Diğer taraftan Gürcistan’ın mesafeli davranmaya çalıştığı Rusya, olası bir işbirliğini BDT sınırları içerisinde tutmaya çalışmaktadır. Bu mümkün olmasa bile, oluşacak herhangi bir işbirliği modelinde mutlaka yer almak istediğini belli etmiştir. (520) Günümüze dek bu işbirliği tekliflerinden herhangi birinin gerçekleştirilmesi için herhangi bir adım atılmadığı halde, Güneydoğu Avrupa stikrar Paktı benzeri ve AB’yi ilgilendiren bir girişimin hangi şekli alacağı ve Avrupa-Atlantik katılım perspektifi belirsiz olduğu için, bölgeye yönelik aktörlerin katılımı açısından en kapsamlı işbirliği modeli olan bu “G-8” başarısız sayılmalıdır. Teklif edilen diğer çok taraflı işbirliği modellerinde ise AB herhangi bir rol üstlenmemektedir. Diğer taraftan, çok taraflı güvenlik ve işbirliği girişimlerinin başarılı olması için sadece bölgesel güçlerin değil Güney Kafkasya’daki tüm devletlerin kabul edebileceği bir teklif ileri sürülmelidir. (521)

Görüldüğü kadarıyla AB’nin Güney Kafkasya bölgesindeki amaçlarının gerçekleştirilmesi için başvurabileceği ve daha önce en başarılı kabul edilen tek araç, bu devletlere yönelik koşullu entegrasyon sürecini başlatarak, daha önce de MDAÜ ve Batı Bölgelerinde görüldüğü gibi, bu devletlere mevcut ülkeler arası sorunların çözümünü koşul olarak sunmak veya sunulan çözüm tekliflerini kabul ettirmektir.

Aslına bakılırsa Güney Kafkasya devletleri tarihinde entegrasyon sonucunda çatışmaların çözülmesi daha önce de görülmüştür. Bu her üç devletin Sovyetler Birliği’nin bir parçası olduğu zamana rast gelmektedir. Güney Kafkasya’da Çarlık Rusya’dan miras olarak kalan Abhazya, Osetya ve Karabağ sorunları, 1922’de Sovyetler Birliği’nin kurulmasıyla belli bir çözüme kavuşmuştur. 28 Mayıs 1918’de kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer alan bu bölge, Azerbaycan ile Ermenistan arasında çatışma alanına dönüşmüştür. (522) Azerbaycan ve Ermenistan Kızıl Ordu tarafından işgal edildikten sonra 1922 yılında kurulan Sovyetler Birliği’nin bir parçası olunca, 7 Temmuz 1923’de Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti sınırları içinde kalmıştır (523) ve bununla da iki taraf arasındaki çatışma 1988 yılına kadar dondurulmuştur.

Abhazya’ya ve Osetya’ya gelince, 1918’de bağımsızlık ilan eden Gürcistan’la Abhazya arasında 8 Haziran 1918’de yapılan anlaşmaya göre, Abhazya Gürcistan içinde otonom statü almıştır. Fakat bu anlaşma yürürlüğe girememiştir, çünkü 1921 yılında Kızıl Ordu Gürcistan’ı işgal ettikten sonra Abhazya bağımsızlığını ilan ederek, Abhazya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ni ilan etti. Bununla 1922 yılında kurulan Sovyetler Birliği’ni oluşturan cumhuriyetlerle aynı statüde olduğunu ve Moskova ile direkt ilişki kurduğunu ima etmiş oluyordu. Nitekim Sovyetler Birliği’ni oluşturan anlaşmada, Gürcistan’ın Gürcistan ve Abhazya olarak iki bağımsız devletten oluştuğu belirtilmiştir. 1931 yılında Abhazya’nın bu statüsü ortadan kaldırılarak, Gürcistan dahilinde Otonom Cumhuriyet statüsüne geçilmiştir. (524) Güney Osetya’ya gelince, Gürcistan bu bölgeyi ülkenin ayrılmaz bir parçası ilan etmişti. Oysa Osetler’in bu konuda fikri farklıydı. Kızıl Ordu bölgeye girdikten sonra Osetler, Osetya Sovyet Cumhuriyetini ilan etmişlerdir. Daha sonra, 1922’de bu bölge Güney Osetya Otonom Bölgesi olarak Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde yer almıştır. (525) Bu sayede taraflar arasında çatışma, tarafların aynı birlik çatısı altına girmesiyle, Sovyetler Birliği’nin devam ettiği sürede çözüme kavuşmuştur.

Her üç sorun Sovyetler Birliği döneminde dayatma yoluyla bir şekilde sonuçlandırıldığı için, bu, sorunları çözmekten ziyade dondurmuştur. Sovyetler Birliği’nde dağılma süreci başlayınca, bu sorunlar yine ortaya çıkmışlardır. Bu durumda, Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan için AB’ye tam üyelik sürecinde çatışmaların çözüm yolların dayatma yöntemi ile olmamalıdır, aksi takdirde üyelik perspektifi de bölgedeki sorunları çözmeye yetmeyebilir. Bunun örneği şu anda Kosova’da gözlenmektedir. Sırbistan’a Kosova’nın bağımsızlığının tanınması karşılığında AB’ye tam üyelik vaadinde bulunulsa da, bu bölgenin bağımsız olmasına karşı çıkan Sırbistan’da bu durumda AB’ye üyelikten de vazgeçilebileceği ülke yönetiminin farklı kademelerde zikredilmeye başlanmıştır. (526)

Diğer taraftan AB’nin Güney Kafkasya bölgesindeki sorunları dikkate almaması yanında başka sorunlar da getirebilir. Çatışmaların durduğu dönemde görüşmeler yoluyla sorunların çözümüne dair ümitlerini giderek kaybeden Azerbaycan ve Gürcistan, gerekirse sorunları askeri yolla çözeceğini defalarca beyan etmiştir. Örneğin Gürcistan 2008 yılında askeri bütçeyi 200 milyon ABD dolar kadar artırmayı düşünmektedir. (527)

Azerbaycan’a gelince bu ülke iki taraf arasında yürütülen görüşmelerin bir netice vermemesi durumunda Dağlık Karabağ konusunda savaş yoluna başvuracağını defalarca beyan etmiştir. Askeri bütçesi Ermenistan’ın toplam bütçesi miktarına artıran Azerbaycan, son zamanlar aktif bir şekilde silah kapasitesini geliştirmektedir. Azerbaycan yetkilileri Dağlık Karabağ sorununu kısa vadede barış veya savaş yoluyla çözmeye niyetlidirler. Azerbaycan’ın başkent Bakü ile 2016 Yaz Olimpiyat Oyunlarına aday olması bile oyunların çatışma bölgesinden en az 45 km uzakta olması şartına atıfla bu çözüm iradesini ve Azerbaycan’ın konuyla ilgili olarak barışı bir şekilde temin ederek istikrarlı bir ortam oluşturma kararlılığını göstermektedir. (528)

Mevcut durum Ermenistan’da da memnuniyetsizliği artırmaktadır. Şöyle ki Ermenistan’ın ilk cumhurbaşkanı Levon Ter-Petrosyan, Ermenistan’ın geleceğinin, halkının refahının ve ekonomik gelişiminin Dağlık Karabağ sorununun çözülmesine bağlı olduğunu beyan etmiştir. (529) Zaten Azerbaycan tarafından Dağlık Karabağ için teklif edilen özerklik statüsü, burada yaşayan Ermenilerin kendi yönetimini oluşturmasına olanak vermektedir. Diğer taraftan giderek güçlenen Azerbaycan’ın farklı bir çözüm önerisini kabul etmesi de pek olası görülmemektedir.

Güney Kafkasya bölgesindeki etnik çatışmaların ve mevcut çözümsüzlüğün devam etmesi, ticareti, güvenliği ve bölgesel işbirliğini ciddi bir şekilde etkilemektedir. Uzun vadede bu sorunlar ekonomik refahı da olumsuz etkileyecektir. İç ve dış kaynaklı istikrarsızlıklar bölge devletlerinin siyasi ve ekonomik olarak yeniden yapılanmalarına odaklanmasını zorlaştırmakta, bu ise aralarındaki işbirliğinin geliştirilmesine ve bu işbirliğinden yararlanmalarını imkansız kılmaktadır. (530) Bu durumda AB ile ilişkileri giderek artan Güney Kafkasya’da ortaya çıkacak istikrarsızlık durumu AB’yi de doğrudan etkileyecektir.

AB atıl bir gözlemci olarak kenarda kalamaz ve bölgede amaçlarının gerçekleştirilmesi için ekonomik araçların yanında siyasi araçlara başvurması gerekiyor. Koşullu entegrasyon bu amaçların gerçekleştirilmesi için bir araç olarak tercih edilirse, ilk aşamada bu devletlerin farklı arayışlara (silahlı çatışma gibi) yönelme ihtimallerini azaltır, ama uzun vadede bölge içi istikrarın sağlanması için mevcut etnik çatışmaların çözümünü de gerektirmektedir. Gerçekleştirilecek çözümlerin kalıcılığının sağlanması için ise, bunların mevcut uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde yapılması gerekmektedir

SONUÇ

Bu çalışmada günümüze kadar AB’nin Güney Kafkasya devletleri ile ilişkilerinin gelişim süreci, mevcut durumu betimlenmiş ve AB’nin bölge ile ilgili amaçlarının gerçekleşme oranı ile ilgili değerlendirmeler yapılmıştır. Bu değerlendirmeler AB’nin MDAÜ ve Batı Balkanlar’a yönelik ortak dış politikası ve ortak güvenlik politikasının araç ve sonuçlarının Güney Kafkasya dahil olmak üzere YBD için izlenen politika ile karşılaştırılmasından elde edilen sonuçlara dayandırılmıştır. Aynı zamanda AB’nin bu amaçlarına ulaşmak için bölgesel ve uluslararası aktörlerle mevcut ve olası işbirliği seçenekleri maddeler halinde incelenmiştir. Bütün bu değerlendirmeler sonunda, Avrupa Birliği’nin bölgeyle ilgili temel dış politika ve güvenlik politikası önceliği olan güvenlik ve istikrar ortamının tesisi ve bölgenin enerji ve ulaşım imkânlarının birliğin ihtiyaç duyduğu alternatifler olarak seferber edilmesi gibi amaçlar açısından başarısız olunduğu hükmüne varılmıştır.

En başta AB’nin Güney Kafkasya devletlerine yönelik temel dış politika hedefini de kapsayan, kendisine komşu bölgelerde güvenlik ve istikrarı sağlama ve koruma amacına ulaşılamamıştır. Bölgede Ermenistan ve Azerbaycan arasında Karabağ meselesi yüzünden, Gürcistan içinde de Abhazya ve Güney Osetya’daki ayrılıkçı hareketler nedeniyle sıcak çatışma olasılığı halen mevcut olup, beklenmedik bir anda fiili bir soruna dönüşebilir. Sıcak çatışma veya mevcut gerilimlerin tırmanması Karadeniz üzerinden AB ile komşu hale gelmiş bu bölgedeki sorunların doğrudan veya dolaylı şekilde birlik coğrafyasına da sıçraması olasılığını yaratmıştır. Bu sorunlar arasında yasadışı göç, organize suç ve uyuşturucu trafiği olasılığı, devletlerin egemenlik alanlarından çıkmış çatışma bölgelerinin terör örgütlerini barındırma olasılığı gibi risk faktörlerinin mevcut olduğu değerlendirilmesi yapılmıştır.

Diğer bir başarısızlık da AB’nin prensipte, yaygınlaştırılması konusunda büyük çaba gösterdiği insan haklarına dayalı çoğulcu demokrasilerin bölgede kurulamamış olmasıdır. Bölgede demokratik rejimler teşvik etmeye yönelik girişimler olmuşsa da bunlar ABD’den gelmiş, AB’nin bu konuda herhangi bir katkısını tespit etmekte güçlük çekilmiştir.

Üçüncü başarısızlık kriteri olarak AB’nin bölgede gerçekleştirmek istediği ekonomik işbirliği ortamının oluşturulamamış ve AB’nin bölgeyle ilgili enerji ve ulaşım politikalarının sonuç vermemiş olması sayılabilir. Bu tespit, TACIS çerçevesinde gerçekleştirilmesi beklenen TRACECA ve INOGATE projelerinin gerçekleşme oranının ve etkinliğinin yetersiz düzeyde kalması, AB’nin Nabucco gibi kendisi tarafından geliştirilmiş projeleri tek başına yürütmekte zorluk çekmesi ve bölgede sonuca ulaşmış ekonomik işbirliği girişimlerinin bölge ülkelerinin kendi çabaları ve AB dışı uluslararası aktörlerin (ABD gibi) insiyatifiyle sonuca ulaştırılması gibi olgulara dayandırılmıştır. AB’nin bu alandaki başarısızlığı sınırlarının doğusunda enerji ve ulaştırma alanlarında Rusya’ya mahkum durumda kalması riskini beraberinde getirmektedir.

AB’nin dış politika ve güvenlik politikası amaçlarını gerçekleştirmede başarısız olması veya yeterli düzeyde başarılı olamamasının sebeplerinin temelinde bu amaçları gerçekleştirmede başvurduğu araçların yetersizliğidir. Bu araçların etkinliğinin çözümlenmesi sırasında tespit edilen önemli faktörlerden birisi AB’nin OGDP’yi gerçekleştirmekte en başarılı olduğu MDAÜ bölgesinde uyguladığı koşullu entegrasyon ve yine kısmi başarı yakaladığı Batı Balkanlar için uyguladığı koşullu adaylık perspektifi ödüllerini içeren politikaların Güney Kafkasya devletleri için izlenmesinin mümkün olmamasıdır. Bunun yerine bölge ülkeleriyle ilişkileri düzenlemesi ve bölgeye yönelik OGDP’yi gerçekleştirmesi için devreye sokulan en son girişim olan Yeni Komşuluk Politikası ile, siyasi bir katılım perspektifi takdim edilmeden nihai olarak ve sadece ekonomik entegrasyon teklif edilmektedir. Bu da taraf devletleri ilgili AB organlarında söz hakkı olmaksızın bir takım düzenlemelere tabi olma zorunluluğu ile karşı karşıya bırakmakta ve ekonomik çıkarlarını savunma imkânlarından mahrum etmekte olması nedeniyle bu ülkelerce kuşku ve isteksizlikle karşılanmaktadır. AB’nin istikrar ve güvenliğin temini açısından temel şart olduğunu savunduğu, çoğulcu demokrasilerle yönetilen, serbest piyasa ilkelerine bağlı ülkeler arasında ekonomik işbirliği ideali ve bu AB idealine yönelik reformlar bu isteksizlik ve kuşku nedeniyle gerçekleştirilememektedir.

AB’nin bölgeye yönelik olarak ekonomik reformları ve mali yardımları içeren, yani ağırlıklı olarak ekonomik araçlarla desteklenen politikaları, mevcut çatışmaları ve anlaşmazlıkları sona erdirmekte ve çözmekte yetersiz kalmakta ve AB de kurum olarak bu çatışmaların çözümünü başka uluslararası aktörlere (AGİT gibi) bırakmaktadır. AB’nin bu konuda inisiyatif almış olması halinde bile Güney Kafkasya’daki mevcut konjonktür nedeniyle bu sorunları tek başına çözmesinin imkansız olduğu tespit edilmiştir. Bunun nedenleri arasında Rusya, ABD gibi, bölgede önemli çıkarları ve güçlü pozisyonu olan ülkelerle AB arasında amaçlar veya araçlar düzeyinde uzlaşmazlıkların varlığı görülmüştür. Aynı nedenler AB’nin bu bölgesel ya da uluslararası güçlere rağmen değil onlarla işbirliği yoluyla da güvenlik ve istikrar tesisi amacına ulaşmasına imkan tanımamaktadır.

Bütün bu faktörler göz önüne alındığında görülmektedir ki, AB bir örgüt olarak kuruluşundan bu yana geliştirdiği etkin politika araçlarını bu bölgede uygulayamamakta, geliştirdiği diğer araçlar veya uygulamak istediği yeni politikalar da yetersiz kalmaktadır. Aynı noktadan hareketle bu çalışma çerçevesinde AB’nin bu açmazdan kurtulması için gerekli alternatif bir politika önerilmemekle beraber, mevcut dış politika araçlarıyla yola devam edilmesinin, kurumun bu bölge ile ilgili olarak amaçlarına ulaşmaktan uzak kalmasına yol açacağı sonucuna varılmıştır.

1. Bölüm >>>         2.Bölüm >>>         3.Bölüm >>>

3. BÖLÜM DİPNOTLARI:
346)
 Kenar, a. g. e., 2005, s. 391.
347) Bkz: Программа Файр (PHARE Programı), (30.06.07); PHARE, 30.06.07.
348) Smith, a. g. e., 2004, s. 77.
349) E. Zengin, R. İbrahimov, “Azerbaycan’ın Petrol ve Gaz Kaynaklarının İşletilmesine Alternatif Olarak Nakliyat Koridorları”, Avrasya Etütleri, Ankara, TİKA Yayınları, No 27-28, (Sonbahar- Kış, 2005), s. 200.
350) Y. Rafikoğlu, “Bakü-Tiflis-Ceyhan Trabzona Kadar Uzatılabilir, (Баку-Тбилиси-Карс МожетБыть Продлен До Трабзона)”, Zerkalo Gazetesi, No 147, 3 Ağustos, 2007.
351) Fuad, a. g. m., 19 Ağustos, 2005.
352) Mustafa Gün, et al, a. g. m., 2007.
353) Samir Merdanov, Avrupa Birliği’nin Kafkasya Politikası, Ankara, Naturel Yayınları, 2007, s. 67.
354) Lutz Kleveman, Yeni Büyük Oyun, Orta Asya’da Kan ve Petrol, İstanbul, Erevest Yayınları,2004, s. 26.
355) Rovshan Ibrahimov, Nabucco: Project wıth Strange Name and Mysterous İntentions, 25 Mart,2007, http://www.turkishweekly.net/energyreview/TurkishWeekly-EnergyReview12.pdf, (25.08.07).
356) Rovshan İbrahimov, Again About Nabucco Project, 18 Haziran 2007, http://www.turkishweekly.net/comments.php?id=2635, (25.08.07).
357) Bkz: F. Alizade, “Avrupa Hazar Doğalgazına Muhtaçtır, (Европа Нуждается в Каспийском
Газе)”, Zerkalo Gazetesi, Bakü, 9 Haziran, 2007.
358) Yuriy Simonyan, Hazar Denizinde Amerikan Çıkarması (Американский Десант в
Каспийском Регионе), 07.06.2007, http://www.ng.ru/cis/2007-06-07/1_desant.html, (15.07.07).
359) Rovshan İbrahimov, a. g. m., 18 Haziran 2007.
360) Enerji Oyunları, (Энергетические Пасьянсы),
http://www.eurasianhome.org/xml/t/expert.xml?lang=ru&nic=expert&pid=1114&qmonth=0
&qyear=0, (13.07.08)
361) İbrahimov, a. g. m., 18 Haziran 2007.
362) Bu konuda Bkz: Merdanov, a. g. e., 2007, ss. 9-10.
363) The European Union and Azerbaijan Republic: Partneship and Cooperation Agreement, http://ec.Europa.eu/external_relations/ceeca/pca/pca_azerbaijan.pdf, (12.08.07), s. 2; The European Union and the Republic of Georgia: Partnership and Cooperaiton Agreement,
http://ec.Europa.eu/external_relations/ceeca/pca/pca_georgia.pdf, (12.08.07), s. 2;
The European Union and The Republic of Armenia: Partnership and Cooperation
Agreement, http://ec.Europa.eu/external_relations/ceeca/pca/pca_armenia.pdf, (12.08.07), s. 2.
364) Her üç metine bakıldığı zaman bölge içi çatılmalar konusunda bir kelimeyle bile söz edilmemektedir: The European Union and Azerbaijan Republic: Partneship and Cooperation Agreement,(12.08.07); The European Union and the Republic of Georgia: Partnership and Cooperaiton Agreement, (12.08.07); The European Union and The Republic of Armenia: Partnership and Cooperation Agreement, (12.08.07).
365) Arbatova, a. g. m., 2006.
366) İgor Leshukov, Rusya ve Avrupa’nın Temel Güvenlik Kurumları: 21 Yüzyıla Girerken, (Россия и Основные Институты Безопасности В Европе: Вступая В XXI Век), http://www.carnegie.ru/ru/pubs/books/volume/36467.htm, (19.07.07).
367) Arbatova, a. g. m., 2006.
368) Hüseynov, a. g. e., 2003, s. 60-61.
369) Polonya’nın Avrupa Birliği’ne Yolculuğu, (Дорога Польши в Европейский Союз), http://poland.poland.su/union_doroga.html, (14.07.07).
370) Strengthening the European Neighbourhood Policy, 4 December, 2006, http://www.delarm.ec.Europa.eu/en/press/04_12_2006.htm, (15.07.07).
371) AB Komisyonu Beyaz Rusya’nı “Yeni Komşuluk” Programından Çıkarttı, (Еврокомиссия Исключила Белоруссию из Программы «Нового Соседства»), 13.05.2004, http://www.charter97.org/rus/news/2004/05/13/eu, (01.09.07).
372) Aliboni, a. g. m., 2006, s. 3.
373) “Avrupa İstikameti, (Европейское Направление)”, Rossiya: Monitoring, Analiz, Prognoz, No21-22, Ocak-Aralık, 2004, http://www.niiss.ru/rus2004_21-22_24.shtml, (01.09.07).
374) Merdanov, a. g. e., 2007, s. 112.
375) Aşot Voskanyan, Güney Kafkasya Devletlerin AB’ye Bütünleşme Sürecinde Muhtemel Modeller, (О Комплементаризме и Возможных Моделях Европейской Интеграции Стран Южного Кавказа), http://scirs.org.ge/russian/analytic/round_three/print/voskanyan.htm, (10.08.07).
376) Ataç Akça, AB’nin Komşuluk Politikasının Geleceği, 26.02.07, http://www.tusam.net/makaleler.asp?id=839&sayfa=8, (09.07.07).
377) European Neighbourhood and Partnership Instrument: Azerbaijan, Country Strategy Paper,
2007–2013, (com(2005)72), Brussels, 02.03.2005, SEC (2005)286/3, http://ec.Europa.eu/world/enp/pdf/country/azerbaijan_country_report_2005_en.pdf, s.,1.
378) Reetz Dietrich, “Kafkasya, Orta Asya, Güney ve Doğu Asya’daki Kriz Kaynakları ve Bölgelerinin Avrupa Birliği’nin Güvenliğine Etkileri”, Türkiye, NATO ve Avrupa Birliği Perspektifinden Kriz Bölgelerin İncelenmesi ve Türkiye Güvenliğine Etkileri, Reşat Ödün (Editör), Ankara, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, 2004, s.190.
379) Bu konuda daha geniş bilgi için bkz: Hatem Cabbarlı, “Bağımsızlık Sonrası Ermenistan’ın Enerji Politikası”, Avrasya Dosyası, Enerji Özel, Cilt 9, Sayı 1, Ankara, ASAM Yayınları, (Bahar, 2003), s. 242-243.
380) European Neighbourhood and Partnership Instrument: Georgia, Country Strategy Paper,2007–2013, s. 7.
381) European Neighbourhood and Partnership Instrument: Armenia, Country Strategy Paper,2007–2013, s., 17.
382) European Neighbourhood and Partnership Instrument: Azerbaijan, Country Strategy Paper,2007–2013, s. 7.
383) Mevlüt Katık, “Avrupa Komşuluk Politikası’na” Güveni Az, 8.10.06, Sofya, Brüksel, http://www.voanews.com/turkish/archive/2006-10/2006-10-08-voa5.cfm, (05.08.07).
384) Katık, a. g. m., 2006.
385) Kahraman, a. g. m., 2006, ss. 41–42.
386) Aliboni, a. g. m., 2006, s. 3.
387) Katık, a. g. m., 2006.
388) The Republic of Azerbaijan and the OSCE, Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı’nın Resmi Sitesi, http://www.mfa.gov.az/eng/international/organizations/osce.shtml, (10.02.2007).
389) OSCE Handbook,OSCE, Vienna Austria, June, 2000, s. 63.
390) Eş başkanlar bölgede çıkarları olan devletler tarafından temsil olunmaktaydı, Fransa ise AB’yi temsil etmektedir.
391) The Republic of Azerbaijan and the OSCE,
www.mfa.gov.az/eng/international/organizations/osce.shtml
392) Minsk Group proposal (‘common state deal’), Nowember, 1998, http://www.c-r.org/our- work/accord/nagorny-karabakh/keytexts20.php, (02.02.2008).
393) Adiş Memmedov, “Ermenistan-Azerbaycan, Dağlıq Qarabağ Münaqişesi”, Dirçeliş XXI Esr, Bakü, Azerbaycan Dövlet Quruculuğu ve Beynelxalq Münasibetler İnstitutu, No 84–85, (Şubat- Mart, 2005), ss. 185–188.
394) Neil S. Macfarlane, “A Role for the EU in Preventing Ethnic Conflict”, Rethinking European Union Relations with the Caucasus, Baden-Baden, Reinhardt Rummel ve Claude Zullo, (ed.), Nomos Verlagsgeselleschaft, 1999, ss. 60–61.
395) OSCE Handbook, 2000, ss. 59–60.
396) Elif Hatun Kılıçbeyli, a. g. m. 2006, s., 84.
397) Aşot Voskanyan, a. g. m., http://scirs.org.ge/russian/analytic/round_three/print/voskanyan.htm, (10.08.07).
398) Kamer Kasım, “Armenia’s Foreign Policy: Basic Parameters of the Ter-Petrosian and Kocharian Era”, Review of Armenian Studies, Ankara, ASAM Yayınları, Cilt 1, No 1, (2002), s. 97.
399) Dağlık Qarabağ: Sülh Plan, Interantional Crisis Group Raporu, No 167, 11.10.05, s. 9.
400) Dağlık Qarabağ: Sülh Plan, Interantional Crisis Group Raporu, 2005, s. 9.
401) Kamil Ağacan, “Gürcistan’da Barışın Önünden En Önemli Engel: Barış Gücü”, Stratejik Analiz
Dergisi, Sayı 76, Ankara,Asam Yayınları, (Ağustos, 2006), s., 15.
402) Kleveman, a. g. e., 2004,s. 36.
403) Kleveman, a. g. e., 2004,s. 48.
404) Ağacan, a. g. m., 2006, s. 15
405) NATO Handbook, Brusselss, NATO Office of Information and Press, 1110, 2001, s. 67.
406) Yuryeva, a. g. m., 2003, ss. 359–360.
407) Yuryeva, a. g. m., 2003, s. 358.
408) Ramil Memmedov, “Güney Kafkasya’daki Yeni Jeostratejik Oyunun Güvenlik Yapılanması ve
Azerbaycan”, Stratejik Öngörü Dergisi, İstanbul, TASAM, Sayı 4, (2005), ss. 57–58.
409) 18 Aralıkta Ermenistan-NATO Bireysel Planı Yürürlüğe Girecek, (18 декабря вступит в силу План индивидуального партнерства Армения-НАТО),
http://www.regnum.ru/news/georgia/560805.html, (15.12.2005).
410) Memmedov, a. g. m., s. 58.
411) Ahto Lobjakas, Georgia: NATO Chief Says “The Door Is Open”, 28.11. 2005, http://www.rferl.org/featuresarticle/2005/11/d4cc1f10-0b09-45f0-9aa9-6a9c9ee0f373.html, (20.09.07).
412) Riga Summit Declaration, http://www.nato.int/docu/pr/2006/p06-150e.htm, (20.09.07).
413) Aksar Nurşa, NATO’nun Kafkas ve Afganistan’daki Stratejisi: Mevcut Durum ve
Perspektifler, (Стратегия НАТО На Кавказе и В Афганистане: Состояние и Перспективы ), 10.07.07, http://www.eurasianhome.org/xml/t/expert.xml?lang=ru&nic=expert&pid=1168, (10.07.07).
414) Bkz: Verena Wohlleben, Stability in The Three South Caucasian Republics: Ten Years After Independence, Progress and New Challenges, http://www.nato- pa.int/Default.asp?SHORTCUT=503, (06.09.07).
415) Nurşa, a. g. m., 2007.
416) Yalnız NATO’da Tam Üyelik Azerbaycan’a Karabağ’ı Almaya Yardım Edebilir, (Только Вступление в НАТО Поможет Азербайджану Вернуть Карабах), 27.01.07, http://www.prognosis.ru/news/news/2007/1/29/azer_nato_karabakh.html, (17.08.07).
417) Federico Bordonaro, EU: Strategic Relations with S Caucasus, http://www.res.ethz.ch/news/sw/details.cfm?ID=17365&nav1=1&nav2=2&nav3=2, (23.08.07).
418) Nurşa, a. g. m, 2007.
419) Christoph Bluth, “Kafkasya, Orta Asya, Güney ve Doğu Asya’daki Kriz Kaynakları ve Bölgelerin NATO’nun Güvenliğine Etkisi”, Reşat Ödün (ed.), Ankara, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Yayınları, 2004, s. 186.
420) Nurşa, a. g. m, 2007.
421) Korkmaz, a. g. m., 2004, s. 157.
422) www.socar.az/projects-az.html, (08.09.07).
423) Korkmaz, a. g. m., 2004, s. 163.
424) http://www.auswaertiges-amt.de/diplo/en/Laender/Georgien.html#Inhalt, (07.09.07).
425) Korkmaz, a. g. m.,2004, s.163.
426) Soner Karagül, “Avrupa Birliği ve Ermeni Sorunu”, Ermeni Araştırmalar Dergisi, Cilt 2, Sayı 8, Ankara, Eraren Yayınları, (Kış, 2003), s. 186.
427) Samim Akgönül, “Fransa Ermeni Topluluğu ve Türkiye: Propaganda ve Lobicilik”, Ermeni Araştırmalar Dergisi, Cilt 2, Sayı 5, Ankara, Eraren Yayınları, (Bahar 2002), s. 231.
428) Korkmaz, a. g. m., 2004, s. 157.
429) Franz-Josef Meiers, “The German Predicament: The Red Lines of the Security and Defence Policy of the Berlin Republic”, International Politics, Volume 44, No 5, London, Palgrave, (September,2007), s. 629.
430) Dağlık Qarabağ: Sülh Plan, International Crisis Group Raporu, 2005, s. 11.
431) Esra Hatipoğlu, “Komşuluk Politikası: Avrupa Birliği ve Yakın Çevresi İçin Sınav Güney Kafkasya Ülkeleri”, Geçmişten Günümüze Dönüşen Orta Asya ve Kafkasya, Yelda Demirağ-Cem Karadeli, (der.), Ankara, Palme Yayıncılık, 2006, s. 132.
432) Bkz: Ermenistan ve Almanya İşbirliğin Geliştirilmesi Konusunda Protokol İmzalayacaklar,(Армения и Германия Подпишут Протокол по Развитию Сотрудничества), http://www.arka.am/rus/economy/2007/09/10/5385.html, (10.09.07).
433) Aşot Egiazaryan, 2006 Yılında Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’ın Sosyo-Ekonomik Gelişminin Temel Göstericileri, (Основные Итоги Социально-Экономического Развития Азербайджана, Армении и Грузии в 2006 Году), 24.05.07, http://www.regnum.ru/news/832649.html, (10.09.07).
434) Egiazaryan, a. g. m., (10.09.07).
435) Egiazaryan, a. g. m., (10.09.07).
436) Egiazaryan, a. g. m., (10.09.07).
437) Hatipoğlu, a. g. m., 2006, s. 133.
438) Karagül, a. g. m., 2006, s. 140.
439) Demir, Türk Dış Politika Perspektifinden Güney Kafkasya, Ankara, Bağlam Yayınevi, 2003, s.153.
440) Merdanov, a. g. e., 2007, s. 124.
441) Mustafa Aydın, “Kafkasya ve Orta Asya ile İlişkiler”, Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, Cilt II: 1980-2001, Baskın Oran (ed.), İstanbul, İletişim Yayınları, 2003, s. 413.
442) O. N. Barabanov, “ABD’nin Merkezi Asya’da ve TransKafkasyada’ki Politikası ( Политика США в Центральной Азии и Закавказье)”, Yujnıy Flang SNG. Sentralnaya Aziya-Kaspiy-Kafkaz: Vozmojnosti i Vızovı dlya Rossii, Moskva, İnosentr, Logos, 2003, s. 338.
443) Erel Tellal, “Güney Kafkasya Devletlerin Dış Politikaları”, Mülkiye Dergisi, Cilt XXIV, Ankara, Sayı 225, s. 101.
444) Kasım, a. g. m., 2002, s. 439.
445) Samir Quliyev, Bağımsızlıktan Sonra Azerbaycan-ABD İlişkileri, Erzurum, Baskı Bakanlar Yayınları, 2004, s. 33.
446) Merdanov, a. g. e., 2007, s. 120.
447) Quliyev, a. g. e., 2005, s. 179.
448) Georgia, Foreign Policy, http://www.auswaertiges- amt.de/www/en/laenderinfos/laender/laender_ausgabe_html?type_id=11&land_id=49, (19.06.07).
449) Memmedov: a. g. m., 2005, s. 56.
450) Kleveman, a. g. e., 2004, s. 38.
451) Ermenistan Dışişleri Bakanı Vardan Oskanyan 2003 yılın Yekunları Konusunda Raporu, (Министр ИД Армении Вардан Осканян: отчет об итогах внешней политики Армении в 2003 году): `K` news, 2004.
452) Sergey Markedonov, De-facto Geriye Çekilme, (Де-факто Отступление), 20.06.07, http://www.prognosis.ru/news/region/2007/6/20/coldwar.html, (08.07.07).
453) Sergey Markedonov, a. g. m., 2007.
454) Post Sovyet Mekânında 365 Gün, (365 Дней На Постсоветском Пространстве), 29..11.03, www.gazetasng.ru, (29.11.03).
455) Kamil Ağacan, “Acaristan Sorunu ve Saakaşvili’nin Mevzi Kazanımı”, Stratejik Analiz Dergisi, Cilt 4, Sayı 48, Ankara, ASAM Yayınları, (Nisan 2004), ss., 62–65.
456) “Azerbaijan: How to Fix an Election”, The Economist, (12 November 2005), s., 35.
457) Oktay Azer, “Asadov-Parlamento’nun Yeni Başkanı mı? (Октай Асадов – Новый Спикер Парламента?)”, Zerkalo Gazetesi, Bakü, 02.12.2005.
458) Markedonov, a. g. m, 2007.
459) Kleveman, a. g. e., 2004, s. 47.
460) Demir, a. g. e., 2003, s. 156.
461) Kamil Ağacan,“Değişim Zamanı: Federasyonu’nun Güney Kafkasya Politikası”, Stratejik AnalizDergisi, Cilt 6, Sayı 1, Ankara, ASAM Yayınları, (Mayıs, 2005), ss. 53-54.
462) Nazim Cafersoy, Eyalet-Merkez Düzeyden Eşit Statüye: Azerbaycan-Rusya İlişkileri (1991–2000), Ankara Çalışmaları, No1, Ankara, ASAM Yayınları, (Ekim, 2000), ss. 19–20.
463) İlyas Kamalov, “Soğuk Savaş Sonrasında Rusya’nın Güney Kafkasya Politikası”, Stratejik Analiz Dergisi, Ankara, Asam Yayınları, (Kasım, 2006), s. 91.
464) Nazim Cafersoy, Elçibey Dönemi Azerbaycan Dış Politikası, Ankara, ASAM Yayınları, 2001, s.97.
465) Ağacan, a. g. m., 2005, s. 52.
466) Sedat Laçiner, “Ermenistan Dış Politikası ve Belirleyici Temel Faktörler 1991–2002”, ErmeniAraştırmaları Dergisi, Ankara, ASAM Yayınları, Sayı 5, (Bahar, 2002), ss.,193–194.
467) Ağacan, a. g. m., 2005, s. 52.
468) Cafersoy, a. g.m., 2001, ss. 30–31.
469) Merdanov, a. g. e., 2007, s. 125.
470) Kasım, a. g. m., 2002, s. 97.
471) Aydın, a. g. m., 2003, ss. 412–413.
472) Memmedov, a. g. m., 2005, s. 56.
473) Kamalov, a. g. m., 2006, s. 97.
474) Ömer Göksel İşyar, “Türkiye’nin Azerbaycan-Ermenistan Uyuşmazlığına Yönelik Politikası:1992-2004”, Geçmişten Günümüze Dönüşen Orta Asya ve Kafkasya, Yelda Demirağ-Cem Karadeli, (der.), Ankara, Palme Yayıncılık, 2006, s. 299.
475) İşyar, a. g. m., 2006, s. 298.
476) Kamalov, a. g. m., 2006, ss. 92-93.
477) Zaal Andjaparidze, Rus-Gürci Karşıdurmasından Kim Karlı Çıkacak?, (Кто Останется В Выигрыше От Раздувания Российско-Грузинского Противостояния?), 5.04.2006, http://www.eurasianhome.org/xml/t/expert.xml?lang=en&nic=expert&pid=820, 01.02.2008
478) Bu konuda bkz: Igor Plugatarev, Gürcistan’ın NATO’ya Üyeliğin Sonuçlarını Bugün Öngörümek Zordur, (Последствия Вступления Грузии В Североатлантический Альянс Сегодня Трудно Предсказать),01.02.2008, http://nvo.ng.ru/wars/2008-02-01/2_gruzia.html, 02.02.2008.
479) Kılıçbeyli, a. g. m., 2006, s. 96.
480) Ağacan, a. g. m., 2005, s. 55.
481) Aliboni, a. g. m., 2006, ss. 13-14.
482) “Rusya’nın Uluslararası Konumu, Avrupa Yönü, (Международное Положение России: Европeйское Направление)”, Rossiya, Monitoring, Analiz, Prognoz, No21-22, Ocak-Şubat, 2004, http://www.niiss.ru/rus2004_21-22_24.shtml
483) Aliboni, a. g. m., 2006, s. 13.
484) Arbatova, a. g. m., 2006.
485) Dartan ve Hatipoğlu, a. g. m., 2001, s. 92.
486) Anton Klyuçkin, Gaz Savunması (Газовая Оборона), 20.09.07, http://lenta.ru/articles/2007/09/20/Eurono/, (21.09.07).
487) Markedonov, a. g. m., 2007.
488) Aliboni, a. g. m., 2006, s. 14.
489) İdris Bal, “Türkiye-Ermenistan İlişkileri”, 21. Yüzyılda Türk Dış Politikası, İdris Bal, (ed.), Ankara, Nobel Yayınları, 2004, ss. 398-399.
490) Aydın, a. g. m., 2002, s. 378.
491) Aydın, a. g. m., 2003, s. 416.
492) Aydın, a. g. m., 2003, s. 371.
493) Araz Aslanlı, İlham Hesenov, Haydar Aliyev Dönemi Azerbaycan Dış Politikası, Ankara, Platin Yayınları, 2005, s. 143.
494) Aydın, a. g. m., 2003, ss. 371-372.
495) Aslanlı ve Hesenov, a. g. e., 2005, s. 145.
496) Cafersoy, a. g. e., 2000, ss. 30–31.
497) Aslanlı ve Hesenov, a. g. e., 2005, ss. 144-145.
498) Kasım, a. g. m., 2002, s. 437.
499) Aydın, a. g. m., 2003, s. 406.
500) Kasım, a. g. m., 2002, ss. 438–439.
501) Aydın, a. g. m., 2003, s. 418.
502) S. B. Drujilovskiy, V.V. Xuttorskaya, “İran’ın ve Türkiye’nin Merkezi Asya ve TransKafkasya’daki Politikaları (Политика Ирана и Турции в Регионе Центральной Азии и Закафказья)”, Etnonasionalnaya i Sosialno-Ekonomicheskaya Kartina Yujnogo Flanga SNG, Yujnıy Flang SNG. Sentralnaya Aziya-Kaspiy-Kafkaz: Vozmojnosti i Vızovı dlya Rossii, Moskva, İnosentr, Logos, 2003, s. 228.
503) Aydın, a. g. m., 2003, ss. 417–421.
504) Svetlana Gamova, Söhbet Memmedov, Bakü Tiflis’i Kredileştiriyor, (Баку Кредитует
Тбилиси), 16.08.07, http://www.ng.ru/cis/2007-08-16/6_baku.html?insidedoc, (04.09.07).
505) Laçiner, a. g. m., 2002, ss. 199–200.
506) Aydın, a. g. m., 2003, s. 410.
507) Aydın, a. g. m., 2003, ss. 414–415.
508) Bal, a. g. m., 2004, s. 404.
509) İbrahim S. Canbolat, “Avrupa Birliği ve Türkiye”, 21. Yüzyılda Türk Dış Politikası, İdris Bal, (ed.), Ankara, Nobel Yayınları, 2004, s., 217.
510) Bal, a. g. e., 2004, s. 415.
511) Aliboni, a. g. m., 2006, ss. 9-10.
512) Bu konuda bkz: Aliboni, a. g. m., 2006, ss. 9-10; Serhat Güvenç ve Oya Memişoğlu, “Turkey and Regional Security”, Turkey and EU Enlargement, Richard Griffiths ve Durmuş Özdemir, (ed.), İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi, 2004, s. 216.
513) Karagül, a. g. m., 2003, s.184.
514) İşyar, a. g. m., 2006, s. 252.
515) Sedat Laçiner, Türkler ve Ermeniler: Bir Uluslararası İlişkiler Çalışması, Ankara, USAK Yayınları, 2005, ss. 119-120.
516) Aydın, a. g. m., 2003, s. 419.
517) Kenar, a. g. e., 2005, s. 412.
518) Aydın, a. g. m., 2003, s. 419.
519) Hatem Cabbarlı, “Güney Kafkasya’nın Jeopolitiği ve Bölgesel Güvenlik Örgitleri Projeleri”,Müsteqillik Sonrası Cenubi Qafqaz ve Merkezi Asya Regionunda Tehlükesizlik ve Emekdaşlıq Sahesinde İnteqrasiya Prosesleri, Qloballaşma Prosesinde Qafqaz ve Merkezi Asiya: İqtisadi ve Beynelxalq Münasibetler II Beynelxalq Konqres Materialları, Bakü, Qafqaz Universiteti, 2007, s. 1059.
520) Aydın, a. g. m., s. 419.
521) Cabbarlı, a. g. m., 2007, s. 1058.
522) Rovshan İbrahimov, “Dağlık Karabağ Sözde Cumhuriyeti’nin Bağımsızlığının TanınmasıDurumunda, Uluslararası Ortamda Ortaya Çıkabilecek Sorunlar”, Ermeni Araştırmaları Dergisi, Ankara, Eraren Yayınları, No 6, (Yaz, 2002), s.117.
523) Aydın, a. g. m., 2003, s. 401.
524) Edward Ozhignov, The Republic of Georgia: Conflict in Abhazia and South Ossetia,
Managing Conflict in the Former Soviet Union, London, The MIT Pres, Alexei Akbatov et al, (ed.),1997, ss. 347–348.
525) Ozhignov, a. g. m., 1997, ss. 346–347.
526) Sırbistan Kosova’yı Vermeyecek, (Сербия не Уступит Косово), 14.08.2007, http://www.1news.az/articles.php?item_id=20070814101547071&sec_id=5, (21.09.07).
527) Anatoliy Gordienko, Saakaşvili Savaşmağa Hazırlanıyor: Askeri Harcamalar Bu Sene
Bütçenin Üçte Birini Oluşturacak, (Саакашвили Готовится Воевать: Военные Расходы в Нынешнем Году Превысят Треть Государственного Бюджета Грузии), http://www.ng.ru/cis/2007-09-12/6_geogia.html, (18.09.07).
528) Viktor Myasnikov, Azerbaycan “Kurtarma Yürüşüne” Hazırlanıyor, (Азербайджан
Готовится к Освободительному Движению), 21.09.07, http://nvo.ng.ru/wars/2007-09-21/2_karabah.html, (21.09.07).
529) Levon Ter-Petrosyan, Ermenistan’ı Mafiyalaşmış, Tümüyle Yapılandırılmış Bir Rejim Yönetiyor, (Левон Тер-Петросян: Арменией Правит Мафиозный, Полностью Структуризированный Режим), 22.09.07, http://www.day.az/news/armenia/92892.html, (30.09.07).
530) Mustafa Aydın, “Regional Cooperation in the Black Sea”, Perception Journal of InternationalAffairs, Volume X, No 3, Ankara, (Autum, 2005), ss., 75-76.

KAPAT