ANAYURT KAFKASYA ÜZERİNE BİR SOHBET

YEHUTLE Hani
Yamçı Dergisi, Mayıs 1977-Şubat 1978, s.272

1976 yılında bir konuğumuz vardı Ankara’da. Adı Hani. Adigelerin Abzegh boyundan. Yehutle ailesinden. Yaşam öyküsü kısaca şöyle: 1943 yılında Ürdün’de, Vadissir kasabasında doğdu. Babası Yehutle Mevlud öğretmendi. Bu yüzden ilk ve orta öğrenimini çeşitli köy, kasaba ve kentlerde sürdürdü. 1963 yılında lise öğrenimini Amman’da tamamlayarak Ürdün Tarım Bakanlığı’nda bir göreve atandı. Anayurdundan uzaklaştırılmış her Çerkes gibi Yehutle Hani’nin yüreğinde de bir Anayurt özlemi, bir Kafkasya silueti vardı ama yaşam koşulları bu siluetin berraklaşmasını, netleşmesini engelliyordu. Kafkasya hakkında doğru, güvenilir bilgiler sağlanamıyordu bir türlü. Merak ve özlem duyguları giderek kabarıyor, ancak Kafkasya’dan, oradaki düzenden söz etmenin korkulu duvarlarına çarpıyordu.

Böylece geçen orta öğrenimden sonra Tarım Bakanlığı’ndaki görevinde çalışırken Ürdün’deki Çerkes dernekleriyle de daha yakından ilgilenme olanağı buldu. Şimdilerde bizde olduğu gibi, o zaman Yehutle Hani için  de en büyük merak Kafkasya’ydı. Kafkasya’dan bir şeyler duyabilmek, gidip gelenlerle görüşüp konuşabilmek büyük bir zevkti. Tabii gidip gelenlerin sayışı parmakla sayılabilecek kadar azdı.

Ürdün’de Sovyetler Birliği Elçiliği’nin açılmasından sonra Kafkasya ile ilişkiler de doğal olarak başladı.

1966 yılında Ürdün Çerkes Yardımlaşma Derneği ile Nalçik Üniversitesi arasında öğrenim ve kültür alışverişine ilişkin bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşma ile Yehutle Hani de üç arkadaşı ile birlikte Kafkasya’ya gidebilme olanağı bulmuş oluyordu.

1968 yılında Moskova’ya gitti. Bir yıl orada Rusça öğrendi. Sonra Nalçik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Fakültesi’nde okumaya başladı. 6 yıl Kafkasya’da kaldı. 1975 yılında Nalçik Üniversitesi’nden İnşaat Mühendisi olarak mezun oldu ve ailesinin bulunduğu Ürdün’e döndü.

Birkaç yıl Ürdün’de çalıştıktan sonra yerleşmek üzere anayurduna, Kafkasya’ya dönme kararında olduğunu bildiren Yehutle Hani ile Kafkasya gözlemleri ve izlenimleri hakkında yaptığımız ve banda aldığımız bir sohbeti aşağıda sunuyoruz. Birkaç yıl Kafkasya’da yaşamış bir muhacirin anlattıkları, umarız ki, muhacerette var olma çabası içindeki okuyucularımız için de ilginç ve yararlı olacak, anayurdumuz ve oradaki yaşam hakkında daha ayrıntılı ve güvenilir bilgiler verecektir.

Yamçı: Kafkasya’ya gitmeden önce Ürdün’deki yaşamınızdan kısaca söz eder misiniz? Bu dönemde Kafkasya hakkındaki bilgileriniz, görüş ve düşünceleriniz genel olarak nasıldı? Kafkasya ile ilgilenmeniz, özellikle orada öğrenim yapma fikriniz nasıl doğdu ve gelişti?

Yehutle: Ortaokul ve lise sıralarındayken Çerkeslikle ilgili çalışmalara   yeterince katılamıyordum. Okul bitince kendimize yönelik çalışmalara daha iyi katılabileceğim umudundaydım. Gerçektende öyle oldu. Liseden sonra Kafkas Kültür Dernekleri’ne girdim. Ürdün’de Kafkas kültürü ile ilgili çalışmaların az çok yürütülmeye çalışıldığı yerler bu kültür dernekleriydi. Bu derneklerin çalışmalarına katıldım. Bu arada Tarım Bakanlığı’nda bir işe de girdim. Beş yıl kadar hem bu işte, hem derneklerde çalıştım. Özellikle bu yıllarda yeni kurulmuş olan, kurucularını ve üyelerini genellikle gençlerin oluşturduğu ”Çerkes Dayanışma Derneği”nde bulundum.

Kafkasya’ya gitme arzum özellikle bu dönemde arttı. Çoğumuzun olduğu gibi benim için de merak konusuydu Kafkasya. Özellikle ortaokul ve lise sıralarında. Sovyetler Birliği’nden, Kafkasya’dan, oranın düzeninden söz etmek kolay değildi bu günlerde, korkulu bir şeydi bu. Dolayısıyla da Kafkasya’daki durum hakkında pek doğru ve yeterli şeyler bilinmiyordu.

Bu sırada sözünü ettiğim Çerkes Dayanışma Derneğinde yavaş yavaş bu konulardan da söz edebilir olmaya başladık. Sovyetler Birliği Elçiliği ile ilgilenmenin yararlı olacağını düşündük. Sefarete gittik, tanıştık, sohbet ettik. Böylece Ürdün’deki durumumuz, duygu ve düşüncelerimiz, arzularımız Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’ne, Nalçik’e ulaştı ve Ürdün’den, Suriye’den, Türkiye’den beşer kişiyi davet edip orada okutabileceklerini, okutmak istediklerini öğrendik ama Sovyetler Birliği ile ilişki kurmanın korkululuğu yine vardı. Buna rağmen merak ve arzularımız bu olanağı cazipleştirdi. Benim işlerim de, durumum da elverişli idi. Zaten fazla istekli de çıkmamıştı. Bu yüzden oraya gitmek ve öğrenim yapmak bana da kısmet oldu.

Yamçı:
Ürdün’deki derneklerden söz etmiştiniz. Bunlar hakkında biraz daha bilgi verebilir misiniz? Kaç dernek var Ürdün’de ve çalışmaları ne durumda?

Yehutle: Üç dernek var şimdi Ürdün’de. İkisi daha çok sporla uğraşıyor. Birer spor kulübü gibi çalışıyorlar. Biri ise ”Çerkes Yardımlaşma Derneği”. Bu derneğin hemen her Çerkes köyünde bir şubesi var, bir de Amman merkezinde kadınlar şubesi var.

Yamçı:
Çerkes Dayanışma Derneği’nden söz etmiştiniz. Bu dernek şimdi ne oldu acaba?.

Yehutle: Çerkes Dayanışma Derneği bir süre bağımsız olarak çalıştı. Sonra şimdiki Çerkes Yardımlaşma Derneği ile birleşti.

Yamçı: Peki bu dernek şimdi daha çok ne tür faaliyetlerde bulunuyor?

Yehutle: Çerkes Yardımlaşma Derneği, Ürdün’de Çerkeslerin hemen hemen bütün işleriyle, sorunlarıyla ilgili diyebiliriz. Devlet yasalarına uygun olmak şartıyla yapılacak yeni bir çalışma varsa, toplanmak, görüşmek, tartışmak, çeşitli konularda karar almak gerekiyorsa, herhangi bir olay olursa, dış ülkelerden; örneğin Kafkasya’dan bir konuk gelirse dernek hep organizatör durumunda oluyor. Yardım edilmesi gereken bir Çerkes söz konusu ise bu görevi yine dernek yürütüyor. Öte yandan Çerkes dili, edebiyatı, töresi, tarihi vb. konularda yapılacak her türlü çalışmalarda dernek ilk önce baş vurulacak merci ve en önemli yardımcıdır.

Yamçı:
Ürdün Devleti bu dernekleri ve çalışmalarını nasıl değerlendiriyor?.

Yehutle: Çerkes dernekleri, Ürdün’de kurulmuş tüm derneklerin hemen hemen en eskileri. Örneğin bu Çerkes Yardımlaşma Derneği otuz beş yıl kadar önce, yani 1940’larda kuruldu. Kuruluşlarında devletin herhangi bir olumsuz tavrı söz konusu değildi. Şimdi de böyle bir tavır görmüş değiliz.

Yamçı: Ürdün Radyosu’nda da zaman zaman Çerkes müziği çalınıyor. Bu nasıl sağlandı? Çerkesler için ayrılmış bir program söz konusu mu?

Yehutle: Evet. Haftada bir bazen on beş dakikalık, bazen yarım saatlik, hatta bir saatlik programlarımız oluyor. Bu daha çok bizim program hazırlayabilmemize bağlı oluyor.

Yamçı: Yani daha uzun süreli programlar hazırlanabilse serbestçe yayınlanabilir, engellenmez diyebilir miyiz?

Yehutle:
Evet. Sanırım daha uzun süreli programlar da yayınlanabilir radyoda ama tabii uzun süreli program hazırlamak kolay olmuyor.

Yamçı: Sizin lise öğrenciliğiniz sırasında ya da bitirdiğiniz yıllarda Ürdün’de Çerkesce okuma-yazma çalışmaları var mıydı?

Yehutle: Hemen hemen yoktu. Okuma-yazma bilenler çok azdı. Onlarda kendi çabalarıyla öğrenmişlerdi. Okuma-yazma çalışmaları derneğin işi olmamıştı henüz. Yakın zamana kadar Çerkesce okuma yazma ya da eğitim çalışmalarını yürüten bir kurum da yoktu. Şimdi ise Amman’da Çerkes Yardımlaşma Derneği’nin Kadınlar Şubesi böyle bir okul açtı. Hatta bu yıl mezun da verdi bu okul. Bir nevi özel anaokulu niteliğinde.
4-5 yaşlarındaki çocuklar orada hem normal anaokullarının programlarını görüyorlar, hem Çerkesce okuma yazma öğreniyorlar. Hatta bu yıl Çerkesce okuma-yazma öğretmek üzere Kabardey-Balkar, S.S.C.B.’den bir bayan öğretmen de gelecekti. Daha doğrusu geldi, bir ay kadar kaldı, incelemeler yaptı, geri gelmek üzere Nalçik’e döndü.

Yamçı:
Böylesi bir okula devlet nasıl izin verdi?

Yehutle: Bunun devletle pek ilişkisi yok. Her türlü ihtiyaçları dernekçe karşılanıyor. Ayrıca biraz önce de belirttiğim gibi bir özel anaokulu niteliğinde. Benzer okullardaki program aynen uygulanıyor. Örneğin Arapça, İngilizce vb. dersler okutuluyor, fazladan bir de Çerkesce var. Yani devletin tasvip etmemesini gerektirecek bir neden yok.

Yamçı: Bu ana okuldan sonra Çerkesce eğitimin sürdürülebileceği bir ilkokul var mı ya da düşünülüyor mu?

Yehutle: Henüz böyle bir okul yok ama Kabardey Cumhuriyeti’nden gelen bayan öğretmenin çalışmalarına göre özel bir ilkokul da açılabilir sanırım. Böyle bir düşünce var.

Yamçı: Lise sıralarından beri Kafkasya’ya gitme özleminin var olduğunu belirtmiştiniz. Daha sonra da bu özleminizin etkisiyle gitmiş oldunuz. Acaba o zamanlarda iki ülkenin, Ürdün ile Sovyetler Birliği’nin ilişkileri nasıldı?

Yehutle: Doğrusu ilişkiler pek olumlu değildi. Hatta hiç yoktu diyebiliriz. Zira Ürdün’de Sovyetler Birliği Elçiliği de açılmamıştı. Dolayısıyla bizim de Kafkasya’daki kardeşlerimizle herhangi bir ilişkimiz söz konusu değildi. Ancak Sovyetler Birliği Elçiliği açılınca ilişkilerimiz de yavaş yavaş başlamış oldu. Benim gidişim de bundan aşağı yukarı dört yıl sonra gerçekleşebildi.

Yamçı:
Öyleyse siz Ürdün’den Kafkasya’ya ilk gidenlerden mi oluyorsunuz?

Yehutle: Hayır. Benden önce gidenler vardı ama onlar öğrenim için değil turist olarak gitmişler, on beş gün, bir ay, iki ay gibi kısa sürelerle orada kalmışlardı. Ben öğrenim için ilk gidenlerden oldum. O zaman Ürdün’den iki kız, iki erkek olmak üzere dört kişi gitmiştik.

Yamçı: Hangi yıl gitmiştiniz?

Yehutle: 1968 yılında. Aslında 1967 yılında gitmemiz gerekiyordu ama o yıl başlayan Arap-İsrail savaşı yüzünden gidememiştik.

Yamçı: Sizin bu gidişiniz Ürdün ile S.S.C.B. arasındaki bir anlaşmaya mı dayanıyordu?

Yehutle: Hayır. İki devletin bir anlaşması söz konusu değil. Ürdün’deki Çerkes Yardımlaşma Derneği ile Kabardey Cumhuriyeti’nin ilişkileri sonucu gerçekleşti. Öğrenim için davet edildik ve öylece gittik.

Yamçı: Doğrudan Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’ne mi gittiniz?

Yehutle: Hayır. Önce dil öğrenmek için bir yıl süreyle başka yerlerde kaldık. Ben Moskova’da öteki üç arkadaşımda Rostov’da kaldılar. Ben mühendislik öğrenimi görmek istiyordum, arkadaşlarım da tıp öğrenimi… Yabancı ülkelerden gelenler için Rusça öğretmek üzere açılmış dil okulları var. Bu okullarda bir yıl süreyle Rusça okuduk.

Yamçı: Rusça öğrenmekte güçlük çektiniz mi, zor bir dil mi Rusça, ne dersiniz?

Yehutle: Çok kolay değil elbette ama dil konuşulan ülkede daha kolay öğreniliyor. Sürekli ilişkiler kolaylaştırıyor dil öğrenimini, bir bakıma zorluyor.

Yamçı: Moskova’da kaldığınız bir yıllık süre içinde en ilginç bulduğunuz bir gözleminizi ya da anınızı anla-tabilirmisiniz?.

Yehutle: Doğrusu orada hiç unutamayacağım gözlemim, insanların yaşamı, Moskova’da yaşamdır, yaşamın kendisidir diyebilirim. Türkiye’yi pek bilmem ama Ürdün’deki yaşamdan çok farklı. Moskova’da ulaşım yeraltında metro denilen taşıtla yapılıyor. Baştan başa Moskova’ya dolaşıyor metro. Vagonlarına girince kimilerini ayakta kimilerini oturur görürsünüz ama en dikkatimi çeken yanı boş duran, bir şeylerle meşgul olmayan, boşu boşuna çene çalan kimse göremezsiniz. Herkes metroya biner binmez hemen gazetesini, dergisini ya da kitabını okumaya başlar.

Bir gün orada yanımdaki koltukta oturan adamın elinde Arapça bir kitap gördüm. Gözüm takıldı. Baktığımı fark edince bana dönerek ”Okuyabiliyor musunuz?” diye sordu. Okuyabildiğimi, Ürdünlü olduğumu söyledim. Bu kez Arapça konuşmaya başladı. Bir süre söyleştik. Arapçayı fena konuşmuyordu. Nereden öğrendiğini sorduğumda: ”Herhangi bir okula gitmedim Arapça öğrenmek için, Arap ülkelerinde de bulunmadım. Doğrusu iş yerinde de, evde de hemen hemen hiç zaman ayıramıyorum. Diyebilirim ki Arapçayı metroda öğrendim. Her sabah işe giderken ve her akşam üzeri dönüşümde metroda geçen zamanımı yalnız Arapça öğrenmek için değerlendiriyorum. Gördüğünüz gibi yavaş yavaş öğreniyorum” dedi. Gerçekten çok ilginçti. Hemen hemen herkes böyle. Mutlaka bir şeyler okuyorlar metroda. Zamanlarını boş yere harcamıyorlar. Örneğin öğrenciler ders çalışmaktan yorulunca başka bir kitap, hikaye, roman vb. okuyarak dinleniyorlar. Okumaya böylesine düşkünler, iyice alışmışlar, zevk olmuş artık bir bakıma okumak.

Yamçı:
Gerçekten çok ilginç, Peki siz Moskova’da yalnızdınız. Öteki arkadaşlarınız Rostov’da idiler. Rusça da bilmiyordunuz. Zor gelmedi mi, sıkmadı mı sizi dilini bilmediğiniz insanlar arasında bulunmak?

Yehutle:
Moskova’da özellikle yabancı ülkelerden gelen öğrenciler için açılmış bir yüksek okul var. Orada Sovyet vatandaşları da okuyorlar ama çoğunluk yabancı ülkelerden. O okulda Suriye’den ve Ürdün’den iki arkadaş vardı. Onlarla arkadaşlığım oldu. Ayrıca Moskova’da Nalçik’ten, Çerkessk’ten, Maykop’tan pek çok Adige de öğrenim görüyordu. Onlarla da ilişkim vardı. Bu yüzden hemen hemen hiç yabancılık çekmedim. Sanki eskiden beri, çocukluktan beri tanıdığım arkadaşlarım arasında   gibiydim.

Yamçı:
Moskova’da öğrenim masraflarınızı kendiniz mi karşılıyordunuz?

Yehutle: Hayır, bizim öğrenim masraflarımızı tümüyle Kabardey-Balkar Muhtar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti karşıladı. Bu Moskova’da da Nalçik’te de böyleydi.

Yamçı: Bir yurtta mı yoksa evde mi kalıyordunuz?

Yehutle: Öğrenciler için çok uygun yurtlar var. Onlardan birinde kalıyordum.

Yamçı: Yurt ücreti ne kadardı acaba?

Yehutle: Yurtlar tümüyle ücretsizdir orada. Öğrenciler herhangi bir yurt ücreti ödemezler. Ancak çeşitli kırtasiye giderleri için ya da harç niteliğinde olmak üzere ayda 1,5 Ruble gibi (30 TL. civarında) sembolik bir para ödenir.

Yamçı:
Bir yıllık dil öğreniminden sonra Nalçik’e gidişiniz hakkında da biraz bilgi verebilir misiniz?

Yehutle: Bir yıllık dil öğreniminden sonra sınav yapılıyor. Sınavı başaranlar nerede, hangi branşta öğrenimlerini sürdürmek istiyorlarsa oralara giderler. Ben Nalçik’te okumak istiyordum. Başlangıçta doldurduğumuz formlarda bunu belirtmiştim. Nalçik’e gittim ve Nalçik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Fakültesi’ne girdim.

Yamçı: Genel olarak Nalçik Üniversitesi, buradaki öğrenim koşulları ve biçimleri hakkında kısaca bilgi verebilir misiniz?


Yehutle Hani, Nalçik’te bir arkadaşıyla

Yehutle: Nalçik Üniversitesi’nin dokuz fakültesi var. Bütün fakültelerde 8.000’i sabah, 5.000’i öğleden sonra olmak üzere toplam olarak tahminen 13.000 kadar öğrenci okuyor. Ayrıca bu fakültelere bağlı olarak yılın belirli zamanlarında fakülteye gelmek  ve diğer zamanlarda dışarıda kendi kendine hazırlanmak suretiyle (bir bakıma mektupla öğretim gibi) okuyan 5.000 kadar öğrenci daha var. Bu öğrenciler tıp fakültesi dışında öteki fakültelerin hemen hepsinde okuyabiliyorlar. Yalnız her fakülteye ancak o branşta bir işte çalışmakta olanlar alınır. Örneğin zirai bir kuruluşta çalışan bir kimse inşaat ya da makine mühendisliğinde değil, Ziraat Fakültesi’nde okuyabilir.

Yamçı: Sizin okuduğunuz fakültenin öğretim süresi ne kadardı?

Yehutle: Öğretim süresi 5 yıl. Ancak ben son sınıfta bitirmeden önce bir yıl süreyle öğrenciliğin dışında kendi branşımda çalıştım. Böylece 6 yıl kalmış oldum Kabadey’de.

Yamçı: Peki acaba fakülteyi bitirdikten sonra kalıp, çalışmanız daha iyi olmaz mıydı yoksa bu mümkün değil miydi?

Yehutle: Mümkündü tabii. Hatta bitirdikten sonra da kalmam için çok ısrar etti arkadaşlarım. Fakat biz başlangıçta okulu bitirince döneceğimizi belirtmiş, taahhütte bulunmuştuk. Ayrıca gerçekten Ürdün’e dönmem de gerekliydi. O yüzden döndüm. Birkaç yıl sonra yerleşmek üzere kesin dönüşle tekrar gideceğim Kabardey’e. Ayrıca ben mühendis olarak değil, mühendis olmadan çalışmak ve bu durumdakilerin durumlarını daha iyi öğrenmek istedim. Zira nasıl olsa artık mühendis oluyordum.

Yamçı: Biraz da özel bir soru sormak istiyorum. Gerek yaşam koşulları, gerekse toplumsal ilişkiler açısından Moskova’da mı yoksa Nalçik’te mi daha rahattınız?

Yehutle: Nalçik’te daha rahattım tabii. Çünkü bir Adige ülkesindeydim. Sanki Amman’daymışım, kendi köyümdeymişim gibi geldi, Moskova’dan sonra Nalçik. Ayrıca Moskova’da da, belirttiğim gibi pek güçlüğüm olmadı. Başlangıçtaki ufak-tefek dil güçlükleri Nalçik’te hiç yoktu tabii. Nalçik’te hiç Rusça bilmesem bile her ihtiyacımı Adigece karşılayabilirdim. Ekonomik açıdansa hemen hemen hiç farksızdı ama Nalçik’te konuktum ne de olsa. Kaldığım sürece bir konuk olarak ağırlandım diyebilirim.

Yamçı: Nasıl bir kent Nalçik, kısaca tanrtır mısınız?

Yehutle: Nalçik modern şehir ilkelerine göre geliştirilmiş güze! bir kent. Coğrafi yer bakımından bütün Sovyetler Birliği’nde önde gelen dinlenme  kentlerinden biri. Moskova’da bir teşhir salonu ya da müzesi  var.   Burada kurulmuş, geliştirilmiş en güzel kentlerin planlan, maketleri teşhir ediliyor. Nalçik düzeyindeki küçük kentlerden hemen hiç birine yer verilmemiş orada ama Nalçik maketi Leningrad kentinden sonraki yerde teşhir edilmiş. Öyle sevilen, beğenilen şirin bir dinlenme kenti işte. Ayrıca tüm Sovyetler Birliği’nin en temiz kenti. Sanırım ağaçlığı, çiçekliği, parkı ve doğal güzellikleriyle en başta gelir. Özellikle Nalçik parkı en büyük ve en güzel parklardan biri. Nalçik parkındaki ağaçlar genellikle özel olarak dikilmiş, yetiştirilmiş ağaçlar değil. Doğal olarak yetişmiş. Giderek     ormanla birleşiyor zaten. Yaz-kış her mevsim yeşilliğini yitirmeyen bir doğa kenti. Çevresi dağlarla hilal gibi çevrili, geniş, düz bir arazi üzerine kurulmuş Nalçik, rüzgarlara kapalı sakin bir kent.

Yamçı: Bu Nalçik sözünün kökeni hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Yehutle: Orada bu sözcüğün, fiziki coğrafyası bakımından küçük nal anlamındaki ”Naltsıuk” ya da toprağının kırmızı ve yapışkan olması yüzünden nal söken anlamındaki ”Nalşik” (Nalşiç-Nalş’ek-Nalş’ec) sözcüğünden türemiş olabileceği öne sürülüyor,

Yamçı: Şimdi oradaki yaşamı, düzeni daha iyi anlayabilmek için küçük bir çocuğu ya da bebeği ele alalım. Büyüyünceye kadar yapması gerekenleri, yapabileceklerini, kısaca yaşamını gözden geçirelim. Ne dersiniz?

Yehutle: Tabii, iyi olur. Ürdün’de yaygın bir anlayış vardı, sanırım burada da vardır. ”Orada doğan çocuk, artık babasının ya da ailesinin değildir, devlet alır, devletin çocuğu olur bir bakıma. Devlet dilediği gibi yetiştirir. Hatta anasını, babasını, ailesini bile tanımaz” gibi. Bu anlayışta gerçek payı yok değil ama bu gerçek saptırılmış. Durum şöyle: Çocuk doğdu. Nerede doğacaktır? Ya doğum evinde ya da hastanede hekimlerin kontrolünde. Doğumdan sonra bir süre daha hekim kontrolünde, özel bakım altında, hastanede ya da doğum evinde kalır çocuk, anasıyla birlikte. Sonra taburcu edilir, evlerine dönerler ama böylece bitmez. Artık o aile o bebeğini hiç hastalanmasa bile her ay hastaneye götürüp    sağlık kontrolünü yaptırmak zorundadır. Götüremeyecek durumda iseler, hasta falan iseler bunu hastaneye bildirirler. Doktor eve gelerek kontrolünü yapar. Her ay bu yapılmazsa bir yazı ile aile uyarılır ve cezalanacağı bildirilir. Gerektiğinde cezalandırılırlar da. Tabii bu ceza para cezası olur. Çocuğun sağlık kontrolünün her geciktirilişinde ya da ihmal edilişinde para cezası artar. Hatta hapsedilmek bile söz konusu olabilir. Yani devlet çocuk sağlığını korumayı bir görev olarak üstlenmiştir. Doğumdan itibaren bir yıl süre ile anne -çalışıyorsa- işine gitmez, izinli olur ve normal maaşını da alır. Bir yılın sonunda anne artık işine başlamalıdır. Bu takdirde çocuklarına bakacak kimseleri yoksa, bu gibi çocukların bakımını yapmak üzere eğitilmiş elemanların bulunduğu ”yasla” adı verilen bebek bakım yurtlan vardır. Anne ya da baba sabah işlerine giderlerken çocuğu bu yurda bırakırlar, akşam üzeri dönüşte alırlar. Bu gibi yurtlar bir hayli çeşitlidir, çocukların yaşlarına göre düzenlenmiştir. Giderek bir anaokulu olur. Çocuk yedi yaşına kadar buralarda kalabilir. Ailesinde bakabilecek kimsesi varsa buralarda hiç bulunmayabilir de ama yine de belirli zamanlarda sağlık kontrolü yaptırmak şarttır. Yedi yaşından sonra çocuk ilkokula girmek zorundadır. İlkokullar on yıldır. Bu süre içinde çocuk okuluna gider, ders bitince evine döner.

Yamçı: Peki çocuk ilkokulda Adigece ne kadar okuyabilir? .

Yehutle: Kentlerde çocuklar ilkokulun birinci sınıfından itibaren altıncı sınıfa kadar Adigece okurlar. Bunun yanında Rusça da okurlar. Geri kalan dört sınıfta dersler Rusça’dır. Köylerde ise birinci-sekizinci sınıflarda Adigece okutulur. Geri kalan iki sınıf Rusça’dır. Önceleri bu sınıflarda okutulan derslerin tümü Adigece idi. Giderek Üniversitelere girme olasılığının (Rusça’ya bağlı olarak) arttırılması düşünülmüş ve Rusça’ya biraz daha fazla ağırlık verilmiş.

Yamçı: İlkokulu bitirince artık öğrenim yapmak istemeyen, hayata atılmak isteyen bir genç için ne gibi olanaklar vardır?

Yehutle: Böyle bir kimse için çeşitli meslek okulları var. ”Teknikum” denilen bu okullarda, hangi mesleği seçmek istiyorsa o bölüme girer. Bu Teknikum’lar mesleklerin özelliğine göre bir ve dört yıl arasında değişen farklı sürelerle eğitim yaparlar. Hangi branşı seçerse o bölümü bitirir ve hayata atılır. Ne kadar çok süre eğitim görülürse ilerleme olanağı o ölçüde artar, ilkokuldan sonra hiç öğrenim görmeden çalışma hayatına atılmak da mümkün. Bu takdirde vasıfsız işçi olunur. İş yerinde tecrübesi arttıkça yükselir, vasıflı işçi olur. Beş derecelik bir iş ve maaş düzeyi uygulanıyor. İlkokuldan sonra hiç okumadan herhangi bir işte çalışmaya başlayan vasıfsız işçi 1. derece ile işe başlar. Vasıf kazandıkça, üretime katkısı arttıkça derece yükselir. En üst derece 5. derecedir.

Yamçı: Peki, ilkokulu bitiren delikanlı, hemen hayata atılmak istemez, bu teknik okullara da gitmek istemezse, yüksek öğrenim görmek isterse ne yapar?

Yehutle: O zaman hangi üniversitenin, hangi fakültesinde okumak isterse oraya başvurur. Belirtilen günlerde 4 dersten sınava girer. Biri yabancı dildir, ötekiler Rusça ve branşla ilgili derslerdir. Kazanırsa fakültede okumaya başlar. Fakülteyi bitirince mesleğinde çalışır. İsterse doktora yapmak üzere üç yıllık bir süre ile mezuniyet sonrası üst eğitim görür. Bunu da bitirirse o fakültede veya benzeri bir fakültede asistanlık yapar. Yenilikler, icatlar yapabilir, kitaplar yazabilir ve giderek yükselebilir. Asistanlık süresi üç yıldır. Sonra doktora gelir. Bu doktora yapanın çalışmasına ve yeteneğine bağlıdır. Doktora pek kolay olmaz. Sonra da profesörlük gelir.

Yamçı: Askerlik konusunu da bize anlatır mısınız?

Yehutle: İlkokulu bitirenler askerlik çağına gelince er olarak askere giderler. Askerlik süresindeki başarıyla 30 erin, 60 erin komutanı gibi terfiiler alabilirler. Hatta teğmen rütbesine erişebilirler. Nalçik’ten üç arkadaşımız vardı bu rütbeyi almış. Askerlikten sonra fakülteye geldiler, birlikte okuduk. Fakülteyi bitirince de teğmen rütbesiyle askere gidiyor zaten. İki yıllık askerlik süresinde daha üst rütbelere ulaşmak olanaksız tabii, kısa bir süredir bu.

Normal askerlik süresi iki yıldır. Fakat askerlik çağına gelmiş bir delikanlının, mesleği icra ettiği iş yerinden, kendisine bu işte ihtiyaç bulunduğu bildirilirse askerliği tecil edilir. Ayrıca üniversite bitirmiş bir kimsenin teğmen rütbesiyle fakülteden mezun olduğunu söylemiştik. Askerlik yapmadığı halde üniversitedeki eğitimle teğmen rütbesine ulaşan bir kimse, eğer ordu o meslekteki elemanlara ihtiyaç duyarsa iki yıl süreyle askere alınır. Şayet o meslekten elemanlara ihtiyaç yoksa o kimseyi askere almazlar. Hangi  biçimde olursa  olsun, 28 yaşından sonra askere alınmayan kimseler artık bu yaştan sonra askere alınmazlar, muaf sayılırlar. Ancak gerek askerlik görevini yaparak, gerekse yaş haddinden muaf olanlar belirli zamanlarda; (iki yılda bir) kısa süreyle; örneğin bir iki ay gibi, askere alınırlar, yeni teknikleri, silahları ve taktikleri öğrenirler, bu yolla rütbelerini yükseltirler, üsteğmen, yüzbaşı vb. olanlar da vardır. Yani kendi işinde çalıştığı halde bu kısa devreli bütünleme eğitimlerine katılmak suretiyle terfi edilebilmektedir. Bu da yine ordunun ihtiyaç duyduğu meslekler ya da branşlar için geçerlidir.

Yamçı: Yani, örneğin Adige dili ve edebiyatı  bölümünü, filoloji bölümünü bitirince durum nasıl olur?

Yehutle: Orduda teknik elemanlar, savaşçılar dışında da sınıflar vardır. Cephe gerisi hizmetler, yöneticiler vb. gibi… Böylesi okullardan mezun olanlar bu sınıflarda çalışırlar. Eğer bu sınıflarda elemana ihtiyaç varsa askere alınırlar, yoksa alınmazlar ama yine de bu sınıflarda öğretilmesi gereken yenilikler olursa bunları kavratmak için belirli zamanlarda sözünü ettiğimiz kısa devreli eğitime tabi tutulurlar. Bu kısa devreli eğitime alınma periyotları kesinlikle belli değildir. Yani her yıl, ya da her iki yılda bir gibi belirlenmiş değildir. Bulunan yeniliklere ya da bir takım yeniliklerin icadına bağlı olarak ayarlanır. Her yıl olabilir, bir kaç yılda bir olabilir.

Yamçı: Anladığımız kadarıyla ilk ve orta okulu bitiren bir kimse askere gitmeden, çalışma hayatına da atılmadan sınav vererek üniversiteye girebilmekte ve üniversitede de askerlik dersleri görmekte ve teğmen rütbesiyle mezun olmaktadır. Bir de üniversite öğrenimi görmeden askere gidip askerlik süresince teğmen rütbesine kadar yükselebilenler bulunmaktadır ve bunların askerlikten sonra üniversiteye girmeleri de mümkün olmaktadır. Askerliğini yapmış, teğmen rütbesine değin yükselmiş bir kimsenin üniversitede ve sonrasında durumu nasıl olmaktadır?

Yehutle: Bu durumdakiler üniversitedeki askerlik ders ve eğitimlerinden muaf olurlar. Üniversiteyi bitirdikten sonra da askere alınmazlar. Ancak kısa devreli eğitimlere tabi tutulabilirler. Onlar zaten teğmen rütbesine  gelmişlerdir ve fiili askerlik hizmetlerini de bitirmişlerdir. Mesleklerinde çalışmaya başlarlar.

Yamçı: Başka bir soru sormak istiyorum. İlkokulda veya daha önce çocukların kabiliyetlerini ölçme ve en kabiliyetli bulundukları branşlara yöneltme, dolayısıyla da farklı eğitime tabi tutulma söz konusu olabilir mi?

Yehutle: Elbette… İlkokul sıralarında bu tür çalışmalar yapılmakta ve kabiliyetler saptanmaktadır. Eğer olağanüstü yetenekler bulunursa bunlar kendi kabiliyetleri doğrultusunda daha çok eğitilmektedirler. Örneğin 18 yaşında iken Moskova Üniversitesi’nde Matematik Fakültesi’ni bitirmiş bir genç vardı. Normal olarak bu yaşta orta öğretim bitirilmektedir ama bu çocuk matematik dalında üstün yetenekli idi. Onu orta öğretimde boşuna oyalamadılar. Bir süre, daha ileri düzeyde matematik dersi okuttular ve orta öğrenimini tamamlamadan üniversiteye aldılar. Bu çocuk profesör olduğunda 27-28 yaşlarında idi. Bunun gibi üç dört kişi vardı duyduğum. Ancak kendileriyle tanışmadım.

Yamçı: Üstün yetenekli bir çocuğun 10-12 yaşlarında  üniversiteye alınması mümkün oluyor demek?

Yehutle: Evet, tabii. Bu yaşa bağlı değil. Üniversitedeki eğitimi izleyebilmesine, o yükü kaldırabilecek durumda olmasına bağlı. Orta öğrenim gerçekte normal yetenek ve zeka düzeyindeki çocuklar için programlanmıştır. Üstün yeteneklerin onlar arasında harcanması doğru olmaz. Yetenekli olduğu branşta ilerleme, gelişme olanağı verilir, öteki derslerden muaf tutulur. Önemli olan kendi branşındaki kitapları okuyup anlayabilecek duruma gelmiş olmasıdır.

Yamçı: Demek ki, bir çocuk önce birleştirilmiş ilk ve orta öğretim diyebileceğimiz on yıllık bir temel eğitimden zorunlu olarak geçiyor. Sonra isterse hemen iş hayatına atılabiliyor. İsterse Teknikum denilen meslek okullarına, isterse üniversiteye girebiliyor.

Yehutle: Evet, öyle. o, Teknikum’da okuyanlar da mezuniyetlerinden sonra isterlerse üniversiteye de girebilirler. O zaman üniversitenin ilk iki sınıfından muaf tutulurlar, yani 3. sınıftan okumaya başlarlar.

Yamçı: Biraz da doğumdan itibaren annenin durumundan söz edelim.

Yehutle:
Eğer daha önceden bir işte çalışıyorsa (ki, çalışma zorunluluğu yoktur ama buna rağmen şehirlerde, çalışmayan, boş oturan kadınların sayısı pek azdır.) doğumdan sonra anne bir yıl süreyle ücretli izinlidir. İşine gitmez, bir yıl süreyle ücretini normal olarak her ay alır. Daha önce bir işte çalışmıyorsa onun durumu önceki gibi devam eder.

Doğumdan bir yıl sonra anne işinin başına döner, çalışmaya başlar. Artık bebek bir yaşındadır. Eğer evinde bebeğe bakabilecek kimsesi varsa mesele yoktur. Ancak bakacak birileri yoksa 3 yaşını bitirinceye kadar çocukların bakımlarının yapıldığı ”Yasla” denilen yuvaya verebilirler. Bu takdirde sabahleyin, bebek yuvaya götürülür. Bütün gün uzman bakıcıların nezaretinde, bir anne çocuğuna nasıl bakmalı, neler yapmalı ise, öyle bakılır. Akşam üzeri iş dönüşü anne ya da baba çocuklarını alır, evlerine getirirler. 3 yaşından sonra ”Detski Sad” dedikleri bir nevi ana okulu ya da çocuk bahçesi gibi bir kuruluşa verebilirler. Burada çocukların seviyelerine göre yavaş yavaş eğitim de verilir. Pedagogların yönetimindedir buraları. Çocuk yavaş yavaş hayata hazırlanmaya başlanır. Yine sabahleyin götürülür, akşam da alınır.

Yamçı: Bu yuva veya anaokulunda ücret durumu nasıl oluyor?

Yehutle: Doğrusu bunu iyi bilmiyorum. Sanırım aile cüzi bir ücret ödüyor. 5 – 6 Ruble’yi geçmez sanırım ama miktarını tam bilemiyorum.

Yamçı: Kadınların çalışmak zorunda olmadıklarını ama buna rağmen çoğunun çalıştığını söylemiştiniz. Bunun nedeni sizce nedir?

Yehutle: Kadının çalışması yasal bir zorunluluk değil kesinlikle. Kimseye neden çalışmadığını sormazlar. Hatta çalışmadığı için toplumca ayıplanması, kınanması bile söz konusu değil ama tabii bir evde birden fazla çalışan, para kazanan bulunursa bu iyi değil mi? Parayı sevmeyen  kimse yoktur dünyanın hiç bir yerinde. Bu bir etken. Ayrıca kadınların çalışacağı işler genellikle daha kolay işlerdir. Bir bakıma çalışmaya teşvik edici tedbirler vardır diyebiliriz. Aslında kadınlar her türlü işte de çalışabilirler. Bu kadın işi değildir denilemez hiç bir iş için. Daha çok para kazanmak isteyen kadınlar, erkeklerin çalıştığı daha ağır işlerde de çalışabilirler. Ancak hangi işte çalışırsa çalışsın kadınların 60 kg.’dan fazla yük kaldırmayı gerektirecek bir işte çalışmaları, ya da kadınların 60 kg.’dan fazla yük kaldırmaları kesinlikle yasaktır. Zira 60 kg.’dan fazla yük kaldırmak kadının sağlığı için zararlıdır. Bundan işyeri direktörü sorumludur. Ayrıca anne, bebek bir yaşını doldurduktan sonra onu Yasla’ya vermek istemez de evde kendisi bakmak isterse o zaman çalışan anne iki yıl süre ile her gün sabah bir öğleyin bir, akşam bir saat olmak üzere üç saat izin alabilir. Yani normal mesaiden 3 saat daha az çalışır, 5 saat çalışır.

Yamçı: Kadınlar daha çok hangi işlerde çalışırlar?

Yehutle: Yüksek öğrenim görmüş kadınların çoğu doktordur ya da eczacıdır, kimyagerdir, öğretmendir. Onun dışında mağazalardaki satış elemanları, tezgahtarlar vb. hemen tümüyle kadındır. Lokantalarda aşçılar, hatta garsonlar genellikle kadındır. Kadın fabrikalarda da çalışır. Hatta inşaatta da çalışır. Ancak inşaatlarda daha çok sıva ve badana-boya gibi işlerde çalışırlar. Tabii inşaat işçiliği, daha çok para kazandıran işlerdendir. Şoför olarak çalışan kadınlar da var. Servis otobüslerini kullanan, traktör sürücülüğü yapan kadınlar da gördüm. Taksi şoförü olarak çalışanlar da var. Örneğin Nalçik’te böyle taksi sürücüsü olarak çalışan iki Adige bayan tanıyorum. Kısacası bayanlar da erkekler gibi diledikleri işlerde çalışabilirler. Kimse ”bu bayan işi değildir, çalışamazsın” diyemez. Ağır yük kaldırmayı gerektiren işler hariç.

Yamçı: Gerek çalıştıkları işler gerek yaşam koşulları ve düzeyleri bakımından köylerde yaşayanlarla kentlerde yaşayanları karşılaştırabilir miyiz? Kentlerde daha çok mağazalarda, fabrikalarda, lokantalarda ve öteki devlet dairelerinde çalışıyorlar ya da  şoförlük yapıyorlar. Biraz önce taksi dediniz de onun üzerine hatırladım. Bu taksiden elde ettiği gelir, kar ya da zarar sürücüye mi ait oluyor?

Yehutle: Hayır. Taksi de devletin. Şoför orada aylık ücretle, maaşla çalışır. Kar etse de zarar etse de önemli değil şoför için. O yine maaşını alır. Tabii daha fazla gelir sağlaması halinde bu takdirle karşılanır, duruma göre ödüllendirilir, prim filan da verilebilir.

Yamçı: Bir de köylerdeki yaşam üzerinde duralım isterseniz. Köylerde yaşayanlar daha çok hangi işlerde, hangi şartlarla çalışıyorlar? Şehirlerdeki gibi mi? Nasıl farklılıklar var?

Yehutle: Köylerde  Kolhoz denilen kolektif üretim örgütlenmeleri var. Köyün bütün toprakları geniş bir çiftlik biçiminde  birleştirilmiş. Tarım,  hayvancılık, her türlü üretim köylülerin kolektif beraberliği ile yapılır.  Burada da kadın-erkek ayrımı yok. Kadınlar da isterlerse her işte   çalışabilirler. Örneğin traktör sürücülüğünden Kolhoz başkanlığına değin her türlü işte kadınlar da bulunabilirler. Herhangi bir branşta eğitim   görmüş kadınlar kendi branşlarında çalışırlar. Ziraat mühendisi,  teknisyen, doktor, veteriner, makine teknisyeni, mühendisi, makine operatörü vb…

Yamçı: Bu Kolhoz konusunda biraz daha açıklama yapabilirisiniz? Nedir Kolhoz’un statüsü ve özellikleri?

Yehutle: Köylerde iki tür kuruluş olabilir. Biri Kolhoz, diğeri Sovvhoz,   Kolhoz, köyün topraklarının, insan gücünün, her türlü olanaklarının   birleştirilmesiyle oluşturulan üretimi, yönetimi tümüyle köylüye ait  bulunan, devlete bağlı olmayan, bir bakıma özerk diyebileceğimiz bir örgütlenme biçimidir. Köylüler bu ortak olanakların en iyi şekilde değerlendirilmesini sağlamak üzere gerek planlamada, gerek yönetimde bilgisine ve becerisine güvenilen kimselerden bir yönetim kurulu seçerler.

Yamçı: Kimler, nasıl seçilir bu yönetim kuruluna?

Yehutle: Bu yönetim kuruluna o köyde yaşayan herkes kadın olsun erkek olsun seçilebilir. Tabii daha çok üretim organizasyonu, yönetim organizasyonu, işletmecilik, ziraat vs. dallarda  eğitim görmüş kimselerden, daha doğrusu o köyün coğrafi konumuna göre daha çok ne tür işer, ne tür üretimler yapılıyorsa, bunları en iyi şekilde yönetebilecek, eğitim görmüş kimselerden seçilirler. Kolhoz’un bir başkanı olur, köyün üretim dallarına göre o dallardaki uzmanlardan da yeteri kadar yardımcısı olur. Yönetim kurulu bunlardan oluşur. Bunlar tıpkı buradaki muhtar seçimleri gibi köylülerin oylarıyla seçilirler, bir tayin filan söz konusu değildir. Yönetim kurulu köylüye karşı sorumludur. Her türlü planlama, yönetim vs. görev ve yetkisi artık, yönetim kuruluna aittir. Yönetim kurulu, köyün muhtaç bulunduğu, traktör, biçer-döver, sulama, çapalama, hasat makineleri, ilaç, gübre ve tohum vs. her türlü araç ve gereci köyün yani Kolhoz’un hükmi şahsiyeti adına devletten satın alır. Her yıl bunların bakım ve onarımları, iş görmez hale gelenlerin yerine yenilerinin alınması vb. işler yönetim kurulunun görevidir. Köylüler bu yönetim kurulunun planlarına göre kolektif olarak ekerler dikerler, sularlar, gerekenleri çapalarlar ve hasat ederler. Sonra bu ürünlerden köylünün ihtiyaçları çıkarılıp köylülere dağıtılır. Artan ise yine köyün, yani Kolhoz’un hükmi şahsiyeti adına devlete satılır. Elde edilen paradan araç-gereç temini, bakım-onarım vb. giderler çıkarılarak köyün bütçesine verilir, artan da yine köylülerce paylaşılır.

Sovvhoz ise tümüyle devlete bağlı bir kuruluştur. Burada çalışanlar, kentlerde olduğu gibi ücretle, aylık maaşla çalışırlar. Üretimin az veya çok olması, kar veya zarar etmesi çalışanlar için önemli değildir.

Yamçı: Gerçekten çok yararlı bir açıklama oldu bu. Burada, durum daha farklı bir biçimde tanıtılmış, propaganda edilmişti. Buna göre gerek Kolhoz gerekse Sovvhoz, bireylerin kesinlikle hak ve irade sahibi olmadıkları devlet kuruluşlarıydı. Devlet, köylüleri bu kuruluşlarda bir köle gibi çalıştırır, sonunda da birer lokma ekmek verir geçerdi, böyle anlatılıyor, böyle biliniyordu. Ancak şimdi açıkça anlaşıldı ki, Kolhoz tümüyle köylünün kendi serbest iradesiyle oluşturduğu ve üzerindeki hakların tümüne köylünün sahip olduğu bir üretim birimidir. Sovvhoz ise, köylünün yeterince verim sağlayamadığı, dolayısıyla de zarar gördüğü Kolhoz’ların, köylünün yararına olarak normal bir geçim standardını      garanti etmek üzere devlete devredilmesiyle devlet tarafından işletilen ve genel olarak kentteki iş-ücret uygulaması kapsamına alınan başka bir üretim birimi olmaktadır.

Şimdi bu Kolhoz işletmesi ile ilgili bir durum sormak istiyorum. Örneğin bir Kolhoz’da çalışan iki erkek ve üç kadından oluşan bir aile düşünelim.
Bir de yine 5 nüfuslu başka bir aile düşünelim, yalnızca aile reisi çalışmaktadır. Bu iki ailenin Kolhoz üretiminden aldıkları pay aynı mı olur?

Yehutle: Hayır … Burada aile olarak değil, çalışan bireyler olarak pay söz konusudur. Çalışabilecek durumda olduğu halde çalışmayanın çalışan gibi pay alması elbette söz konusu olamaz. Ancak ikinci ailenin fertleri yaşları küçük olduğu veya sağlıksal nedenlerle çalışamıyorlarsa ve çalışan aile reisinin geliri bu 5 kişilik ailenin geçinmesi için saptanmış standart gelirden az ise aradaki fark devlet tarafından ek tazminat veya ödenek olarak karşılanır. Kafkasya’da yaşı ne olursa olsun her birey için asgari olarak ayda 50 Ruble gelir öngörülmüştür. Buna göre ikinci ailenin reisinin aylık kazancı 250 Ruble’den aşağı olursa aradaki fark devletçe ödenir ve aylık para 250 Ruble’ye çıkartılır. Gerçekten de 250 Ruble 5 kişilik bir ailenin normal geçimini rahatlıkla sağlayabilmektedir.

Yamçı: Bu ücretler Kolhozlarda da aylık olarak mı ödenir?

Yehutle: Bu Kolhoz!un durumuna göre değişir. Aylık olarak ödenmesi de mümkündür, her ay belli bir avans verilerek kalan kısmın hasat sonunda toptan ödenmesi de mümkündür. Bu, Kolhozda üretilen ürünlere, buna göre Kolhoz’u oluşturan köylülerin kararlarına bağlıdır.

Yamçı: Bir Kolhoz bünyesindeki köylüler Kolhoz’da günde 8 saat süre ile çalışmaktalar. Bunun dışında kendilerinin ayrıca özel bir iş tutma haklan var mıdır? Kolektif mülkiyet dışında kişisel mülkiyetleri de var mıdır, varsa nelerdir?

Yehutle: Elbette Kolhoz’da 8 saatlik mesaisini aksatmadıkça geri kalan zamanını herkes dilediği gibi değerlendirir. Köylerde genellikle herkes kendisinin özel olarak yaptırdığı evde oturur. Özel olarak ev yaptırmayı külfetli bulanlar ise devletten konut isteyebilir. Devlet onların konut ihtiyacını karşılamaktadır. İster özel konutunda, ister devletin inşa ettiği konutta otursun her ailenin 2,5 hektar kadar özel bir bahçesi vardır. Kolhoz’daki 8 saatlik mesai dışında herkes bu bahçesinde dilediğini yapabilir, sebze ve meyve yetiştirebilir. Tavuk, hindi kaz gibi kümes hayvanı besleyebilir, eti ve yünü için koyun besleyebilir, sütü ve yağı için inek veya manda besleyebilir.

Bu bahçe içinde kendi emeği ile ürettiği her şey kendisinindir. Dilediği gibi değerlendirebilir. İsterse devlete satabilir, isterse halk pazarlarında perakende olarak satabilir, isterse turfanda sebze ve meyvelerini ve öteki ürünleri uzaklara (Sibirya gibi) götürüp istediği fiyatla satabilir.

Yamçı: Bu 2,5 hektarlık bahçede üretebildiğiyle geçinebilen, Kolhoz’a katılmak istemeyenler olabilir mi veya bu bahçe ailenin geçimini sağlayabilir mi?

Yehutle: Evet… Kolhoz’a katılmayan, sırf bu bahçesindeki ürünlerle geçinebilen aileler de var. Ancak bu, yasalara göre değil Kolhoz yönetiminin, dolayısıyla Kolhoz’u oluşturan köylülerin iradesiyle olur. Kolhoz’a katılmak istemeyen kişinin bu tür önerisi köylülerce kabul edilmeyebilir. Çünkü temel ilke kişisel kalkınma değil, topyekun, kolektif kalkınmadır. O tek aile de Kolhoz’ca sağlanan her türlü olanaktan (yol, su, elektrik, otobüs, tren, tramvay, uçak, Tv., kulüp, tiyatro, okul, hastane gibi her türlü alt yapı tesis ve hizmetlerinden) yararlanmaktadır. Bu nedenle Kolhoz’u oluşturan köylüler Kolhoz’a katılmak istemeyenlerin isteklerini kabul etmeyebilirler veya bazı katkılarda bulunmak şartıyla kabul edebilirler. Tamamen halkın, köylünün iradesine, kararına bağlıdır. Yalnız Kolhoz’a katılmadan, özel işinde çalışanlar da var. Şahsen ben böylesine rastladım.

Yamçı: Kolhoz yönetimi ile ilgili olarak cumhuriyetler arası farklılıklar var mı acaba? Örneğin Kabardey, Çerkessk ve Adigey’de durum nasıl?

Yehutle: Hayır… Hepsi aynı statülere bağlıdır. Ancak Kolhozlar yıllık gelir ve verimlilik bakımından farklı olabilirler. Bu Kolhoz’un durumuna ve planlı çalışmalarına bağlıdır. Örneğin tüm Sovyetler Birliği içersinde Kabardey’in bol ve kaliteli üretim, plan hedeflerini gerçekleştirme ya da aşma bakımından bir üstünlüğü var. Plan hedeflerini gerçekleştiren veya aşan Kolhozlara ve böylesi Kolhozların çok olduğu cumhuriyet veya özerk bölgelere madalyalar verilir. Bu madalyalar o yönetim ünitesinin bayrağına, amblemine de işlenir. Kabardey bayrağında böyle dört madalya vardır, sonra üç madalya ile Ermenistan gelir.

Yamçı: Her ünite kendi üretim planını kendisi yapıyor ve ülkenin genel kalkınma planını oluşturuyor. Plan hedeflerini gerçekleştiremeyenlerle, gerçekleştirebilenler veya aşanlar arasında farklar olmuyor mu? Örneğin plan hedefini aşan bir ünitenin ne gibi avantajları oluyor, yalnızca madalya mı kazanıyor? Plan hedefine varamayanlar nasıl zarar görüyorlar veya geçimlerini nasıl sağlıyorlar?

Yehutle: Plan hedefini gerçekleştiren ya da aşan üniteler daha çok üretim yaptıklarından bunu sağlayanlar tabii ki daha büyük pay alırlar, daha rahat yaşarlar. Ayrıca ülke ekonomisine daha çok katkıda bulundukları için de takdir edilirler, ödüllendirilirler.

Plan hedefini gerçekleştiremeyenlere gelince; eğer makul bir nedenle, zorunlu bir nedenle olmuşsa (sel, afet, yangın vb.) devlet anların o yıl ki ihtiyaçlarının hepsini karşılıksız olarak karşılar. Böyle makul bir neden yok da iyi yönetememekten, tembellikten vb. kusurlar yüzünden plan hedeflerine varılamamışsa devlet onlara karşılıksız bir şey vermez. Ancak borç kaydıyla verir. Daha sonraki yıllarda bu borç ödenir. Bir Kolhoz’un plan hedeflerini gerçekleştirememesi sürekli oluyorsa o zaman halk Kolhoz’u devlete devreder ve devlet onu Sowhoz olarak işletir.

İşletme kusurları yüzünden plan hedeflerine varılamamışsa yöneticiler azledilirler. Kolhoz’un yöneticilerini cumhuriyetin ya da eyaletin başı azleder. Eğer bir cumhuriyetin veya eyaletin üretim birimlerinin hepsi veya çoğu bu durumdaysa tümüyle o cumhuriyet veya eyalet plan hedeflerini gerçekleştirememiş demektir. O zaman o cumhuriyetin, eyaletin yöneticileri değiştirilir.

Yamçı: Muhaceretteki Çerkesler, özellikle Türkiye’deki Çerkesler olarak biz yakın zamana kadar anayurtla doğrudan doğruya ilişki kuramadık. Anadilimizle okuyup yazamıyoruz. Bu nedenle de anayurtla yeterince yazışamıyoruz. Daha çok bireysel, fiziksel olarak yaşamımızı sürdürme, geçinebilme çabası içindeyiz. Dolayısıyla anayurt hakkındaki bilgilerimiz de hep bizim dışımızdaki kaynaklardan gelmedir. Bunlar ya Sovyetler Birliği’nden kovulan veya kaçanlar, orayı kötüleyerek para kazananlardır ya da varlıklılardan oraya gidip gelenlerin yine kendi çıkarlarına göre yaptıkları değerlendirmelerdir. Daha çok içinde bulunduğumuz devletin politikasına uygun olduğu ölçüde bilgiler edinilebilmektedir. Bu yüzden de anayurt ve oradaki düzenle ilgili bilgilerimiz sağlıklı değildir. Anayurt ve oradaki düzen merak konusudur.

En çok merak edilen konulardan biri de din konusudur. Söz konusu sağlıksız bilgilere göre Kafkasya’da din, dini hayat yoktur. Devlet buna izin vermemektedir. Bu konudaki gözlemlerinizi, bilgilerinizi anlatır mısınız?

Yehutle: Benim gördüğüm kadarıyla Kafkasya’da, tüm Sovyetler Birliği’nde bir din kısıtlaması, inanç yasağı söz konusu değildir kesinlikle. İnanç serbestliği vardır.

İsteyen istediği dini benimseyebilir, isteyen hiçbir dine mensup olmayabilir. İnanç ve inançsızlık konusunda kimse birbirini hor göremez, kınayamaz.

Kafkasya’da örneğin evlenmelerde Adige düğünü, molla tarafından nikah kıyılmadan başlatılmaz. Molla İslam dini kurallarına göre nikahı kıyar. Sonra düğün başlatılır. Cenaze sırasında da dini törenler eksiksiz tatbik edilir. Şahsen ben birçok cenaze töreninde bulundum. Hepsinde dini gerekler yerine getirildi. Bir Arap ülkesinde, Ürdün’de doğmuş ve büyümüş olmama, Arapça bilmeme rağmen o mollaların okudukları duaları, yaptıklarını şahsen ben bilemem, yapamam.

Dönüşümden bir iki ay önce bizim akrabalarımızdan yaşlı bir kadın vefat etmişti. Köyde oturuyordu sağlığında. Ben de katıldım köyde cenaze törenine… Hatta yakın ilişkilerim vardı onlarla, akraba idik. Mezara koyanlar, defnedenler arasında ben de bulundum. Tıpkı Ürdün’deki gibiydi teçhiz, tekfin ve defin işlemleri.

Ölen bu kadının kız kardeşi Nalçik’te yaşıyor. Ben Kafkasya’dan döndüğümde 56-57 yaşlarındaydı, 9 yaşından beri hep oruç tuttuğunu, hiçbir ramazanı kaçırmadığını söylerdi. Sık sık evine giderdim, Nalçik’te kaldığım 6 yıl zarfında… Hatta Ramazanlarda çoğu kez onların evinde kalırdım. Sahuru iftarı beraber yapardık. Namazını da pek aksatmazdı. Buna benzer yaşlı kadın ve erkekleri de çok gördüm ama gençler pek heveslenmezlerdi. Yaşlanınca bilmem ne yaparlar… Kısacası kesinlikle din ve inanç özgürlüğü vardır orada. Cami meselesine gelince; sosyalist devriminden önce de Kafkasya’da büyük kubbeli, minareli camiler yoktu. Cami olarak yapılan genişçe bir evde kılınırdı namazlar. Şimdiki camiler de böyle. Her köyde bir veya iki cami var. Camisiz köy yok diyebilirim Kafkasya’da… Tabii kubbesiz, minaresiz. Cami yapımını devlet üstlenmiyor orada da. İbadet yerlerini halk kendisi yapıyor.

Yamçı: İmamları var mı acaba, varsa nasıl yetişiyorlar?

Yehutle: İmamları var ama imamlık mesleği yok. Yani meslek olarak imamlık yaparak geçimini sağlayan yok. Namaz kıldırabilen, nikah kıyabilen, cenaze kaldırabilen mollalar var. Bunlar devletten bu hizmetler için bir maaş filan almazlar. Ancak halk kendi arasında para toplar ve mollaya verir. Bu mollalar daha çok dini bilgilerini önceden bu işlerle uğraşmış, bilen yaşlılardan öğrenirler. Kafkasya’da ayrıca din eğitimi yapan bir okul yok. Genellikle öğrenenler özel olarak bilen yaşlılardan öğrenirler ki yaşlıların çoğu bu bilgileri bilirler. Ayrıca Türkistan’da bir dini bilgiler enstitüsü var. Orta okuldan sonra din eğitimi verir. İsteyenler o okula da gidip öğrenim görebilirler.

Yamçı: Şimdi de genel durumumuz ve sorunlarımızın çözümü için özel bir soru sormak istiyorum. Siz Ürdün’de doğmuş ve büyümüş olarak Ürdün’ü, Suriye’yi, hatta İsrail’i de biliyorsunuz. Amerika’daki Çerkesler hakkında da bilginiz vardır. Türkiye’ye geldiniz, gördünüz. Az çok buradaki durumumuzu da öğrendiniz. Kafkasya’da 6-7 yıl süre ile bulundunuz. Çerkes halkının geleceği ile ilgili  görüşleriniz, kanaatleriniz  nelerdir?

Yehutle: Teker teker ele alırsak şunları söyleyebiliriz. Öncelikle Kafkasya’daki Çerkesleri düşünelim. Onların bu günkü hak ve olanaklarıyla yok olmaları kesinlikle söz konusu değil. Tam tersine daha da gelişecek, güçleneceklerdir. Eğer bir gün dünya çapında azınlıkların doğal olarak çoğunluk içinde eriyebilecekleri bir durum söz konusu olursa ancak o zaman onların da yok olacağını düşünebiliriz. Bu günkü koşullarda sayısal bir mukayese yaparsak; muhaceretteki Çerkesler 50-100 yıl sonra yok olacaklarsa; Kafkasya’dakiler onlardan 500-1000 yıl sonra yok olabilirler. Muhaceretteki Çerkeslerin durumu çok farklı. Ulus deyince bir kültür birliği, bir dil birliği, bir tarih birliği, bir yurt birliği gelir akla. Bunlar olmadıkça, hatta bunlardan biri eksik oldukça o ulusun varlığını sürdürmesi mümkün olmaz. Adigece unutulmuşsa artık Adigelik de kaybolur. Tarih bilinmezse ve yaşanmazsa geleceğe yönelik sağlıklı bir ulusal yaşam sürdürülemez, etkilenilir ve ulusal yaşamdan uzaklaşılır. Anayurt olmazsa, orada yaşanmazsa bulunulan ülkelerde yok olmak mukadderdir. Böyle olunca benim kanımca muhaceretteki Çerkesler er veya geç mutlaka yok olacaklardır. Bu bir yaşam kuralıdır. Böyle olunca ulusal varlığımız sürdürülmek isteniyorsa yeni doğan ve doğacak olan kuşakların Çerkes kalması isteniyorsa bence tek yol bir yurt birliğine kavuşmaktır.

Muhaceretteki duruma gelince; burada yapılan iyi işler hep içinde yaşanılan ülkenin, hakim ulusundur, kötü şeyler ise yapanın üzerinde kalır. Muhacerette hep iyi şeyler yapmaya çalışmak gerekir. Kişi olarak yükselebilmek, kabul edilmek için bu şarttır, o zaman da yapılan iyi şeyler hep o ülkeye, hakim ulusa ait sayılıp kaybolacaktır, dolayısıyla o iyi şeyleri yapanlar da onlar içinde eriyip gidecektir. Kötü şeyler yapılırsa yine kötü şeyler yapmış olarak yok olup gidilir. Yani muhacerette yok olmak esastır. Dolayısıyla yok olmamak için tek çare anayurda dönüş olmaktadır.

Sonra anayurdumuz benimsenmeyecek kötü bir yer de değil. Tam tersine Kafkasya gerçekten güzeldir. Hatta en güzeldir. Bu gün nerede yaşıyor olursa olsun, hiçbir Adige Kafkasya’dan daha güzel bir yerde yaşıyor olamaz. Şahsen ben bir çok yer gezdim, gördüm, duydum, biliyorum. Ama Kafkasya’yla kıyaslanabilecek hatta benzetilebilecek güzellikte bir yer görmedim. Fizik olarak, verimlilik olarak en güzel, ulus için, ulusal varlık en elverişli tek yer diyebiliriz, Kafkasya için. Yaşamlarına gelince kesinlikle kötü değil. Muhacerettekilerden çok iyi değilse kesinlikle kötü değil. İnsan için önemli olan yaşamaksa, yarına daha güvenle bakabilmekse, hastalanmamak yada hastalanınca kolaylıkla tedavi olabilmekse, kişisel yeteneklerini geliştirebilmek, insanlığa katkıda bulunabilmekse, tatmin olabilmekse bugün bunların hepsi var Kafkasya’da ve insanlar daha rahat, daha mutlu, daha üretken ve daha doygun. Yarınlarından insan olarak da ulus olarak da eminler.

Yamçı: Anladığımız kadarıyla sizin görüşleriniz de muhaceretteki Çerkeslerin, Çerkes olarak kalabilmelerinin mümkün olmadığı, insan olarak insanca yaşam için de, ulus olarak varlığımızı dilediğimiz gibi geliştirip sürdürebilmemiz için de tek çıkar yolun anayurda dönüş olduğu noktasında yoğunlaşıyor.

Öyleyse anayurda dönüş nasıl gerçekleştirilebilir, bunun için bizler neler yapmalıyız? Anayurttaki kardeşlerimizin bu konudaki eğilimleri, görüşleri nasıldır, neler yapabilirler? Bu konuda ne dersiniz?

Yehutle: Anayurtta pek çok Çerkesle tanıştım, sıkı ilişkilerim oldu kaldığım 6-7 yıl içinde. ”Anayurdunuza gelmeyin” diyen hiç olmadı. Tersine hemen herkes dönmemizi önerdi. ”Evimizin kapısı her zaman açık, iki odamız varsa birini size veririz” dediler. Anayurttaki Çerkesler bizim dönüşümüzden kesinlikle memnun olurlar. Bunun için ellerinden gelen her şeyi yapmak isterler.

Benim izlenimim hep böyle oldu. Ürdün’den ve Suriye’den Kafkasya’ya dönmüş olan pek çok kişi ve aile gördüm orada. Kafkasya’dakilerin bunlardan hep memnunlukla söz ettiklerine tanık oldum. Herkesin onlara kolaylık gösterdiğini, her yönden yardımcı olduklarını, sıcak bir ilgi duyduklarını gördüm. Oturacak ev, çalışacak iş gibi konularda muhaceretten dönenlere öncelikler ve bir bakıma ayrıcalıklar bile tanıyorlar. Bunlar Kafkasya’daki kardeşlerimizin dönüşümüz hakkında eğilimlerini ve isteklerini gösterir sanırım.

Ne yapmalıyız, sorusuna gelince… Her şeyden önce somut  durumumuzu, sorunlarımızı bilinçli olarak kavramalıyız. Bugünkü koşullarımızı, geleceğimizin ne olabileceğini düşünmeliyiz. Buralarda kalmanın bize neler getireceğini. Anayurda dönüşümüzün neler kazandıracağını kavramalıyız. Bunlardan sonra anayurda dönüşü kabul etmeyen pek fazla kimse olacağını sanmıyorum. Sonra bugün ”Çerkes’im” diyoruz. Bunu somut olarak belgeleme, ispatlama imkanına sahip değiliz. Çerkesce konuşuyoruz ama bu yeterli olmaz, bir başkası da Çerkesce öğrenebilir. Biz Çerkes olduğumuzu belgeleyebilmeliyiz. Kafkasya’da varsa akrabalarımızı bulmalı, ilişki kurmalıyız. Akrabamız yoksa tarihi olarak orada bulunduğumuz yerleri saptamalı, tanıyanlar, arkadaşlar bulmalıyız. Zira vaktiyle orada yaşamış bir Çerkes ailenin çocukları, torunları olduğumuzu ispatlamamız bize oraya dönüş hakkı sağlayacaktır. Aksi halde, oraya her gitmek isteyenin kabul edilmesi söz konusu olamaz.

Kafkasya’daki kardeşlerimiz bu konuda bize nasıl yardımcı olurlar konusuna gelince: Bu konuda asıl iş bize düşer. Onların yapabileceği şeyler, dönüşümüzü arzu ettiklerini belli etmektir, orada iş bulmaktır, konut bulmaktır, her konuda yardımcı olmaktır. Biz dönüş için hazırlanmalı bunun için ihtiyaçlarımızı saptamalı ve gerekenleri onlardan istemeliyiz. Biz bir şeyler istemeden onların kendiliklerinden bize bir şey vermeleri, yapmaları nasıl mümkün olabilir? İstemeliyiz. İster isek ellerinden gelen her şeyi yapacaklardır, verebileceklerdir. Örneğin biz Ürdün’den, anadilimizle okuma yazma öğrenmek istediğimizi, yardımcı olmalarını istedik. Bir öğretmen adayı gönderin eğitelim, yetiştirelim dediler. Bir genç kız gönderdik. Fakat o da öğretmenlikten çok hekim olmayı yeğledi ve orada tıp fakültesine girdi kaldı. Bunun üzerine Nalçik’ten bir öğretmen kız gönderdiler. Ürdün’e geldi gerekli gözlemlerini, ön araştırmalarını yaptı. Bir iki ay sonra öğretim yılı başında tekrar gelmek üzere Kafkasya ya döndü. Bu öğretmen küçük çocukları Çerkesce eğitmek yanında sanırım öğretmenlik yapabilecek eleman hazırlamaya da çalışacak..

Demek istiyorum ki; biz durumumuzu, ihtiyaçlarımızı, amaçlarımızı saptarda onlara iletirsek ellerinden gelen her şeyi yapabileceklerdir. Zira bizim durumumuzu, yapmak istediklerimizi, amacımızı onlar durup dururken nereden bilsinler.

Yamçı: Anayurda dönüş konusunda başka kaygılar ve merak konuları da var. Örneğin Sovyetler Birliği bizi kabul eder mi, niçin eder ya da etmelidir veya niçin etmez ya da etmemelidir gibi? Bunun yanında kabul ederse burada sahibi bulunduğumuz ufak tefek mallar ve eşyalar var. Bunları paraya çevirip götürebilmemiz mümkün olur mu gibi? Bu konulardaki görüşleriniz nelerdir.?

Yehutle: Bence Çarlık Rusya’sı döneminde bilinen baskılar ve nedenlerle anayurdunu terk etmek zorunda kalmış bir halka mensup bir ailenin çocukları olduğumuzu ispatladığımız ve yok olmamak için anayurda dönmek istediğimizi resmen ve fiilen gösterdiğimiz takdirde, ulusların, halkların asimile edilmelerine karşı olan bir düzeni, sistemi gerçekleştirmiş bir ülke olarak Sovyetler Birliği’nin bu isteğimizi kabul etmemesi için bir neden olmaz. Ancak, dediğim gibi ilk girişim bizim görevimizdir. Ayrıca bildiğimiz kadarıyla bir bireyin kendi malları üzerinde kesinlikle tasarruf hakkı vardır. Ne isterse yapabilir. Kesin dönüşe karar vermiş bir Çerkes elbette malı ve parasıyla birlikte oraya gidebilecektir. Bu parayı da, başkalarını çalıştırarak daha çok kazanma, başkalarını sömürme aracı olarak kullanma dışında dilediği gibi kullanabilir, dilediğini satın alabilir, dilediği gibi harcayabilir. Çünkü kesin dönüş turist gidişinden farklıdır, farklı statülere tabi olur.

Son bir örneği anlatayım. Benim Nalçik’ten ayrılmamdan bir ay kadar önce Suriye’den Fevzi STAS isimli bir gümrük memuru ailesiyle birlikte Kafkasya’ya dönmüştü. Kızlı erkekli 10 çocuğu vardı. Yani ailece 12 kişilik bir nüfus oluyordu. Bir oğlu bir yıl önce dönmüş, bir işte çalışmaya başlamış, tek kişi için, bekarlar için yapılan küçük konutlardan birine de yerleşmişti Nalçik’te. Ailece dönünce babasına da geniş, büyük bir ev verdiler. Yani şimdi biri küçük biri büyük iki evleri var. Bunlar Suriye’deki evini, mal ve eşyalarını satmıştı. Bir Mercedes arabayla gitmişti. Parasını da beraberinde götürmüş, onunla oradaki evini döşemişti. Şimdi de oğluna bir araba almak istiyordu ben oradayken. Kendi parasını götürmesine kimse karışmadı, engel olmadı.

Yamçı:
Tek tük aileler halindeki dönüşlerde iş bulmak da, konut temin etmek de, muhaceretteki maddi varlığını birlikte götürmek de güç olmayabilir ama acaba yüzlerce, binlerce nüfusluk bir toplu dönüş söz konusu olursa durum nasıl olur?.

Yehutle: Bu durumdaki dönüşler daha önce de oldu. Örneğin Ermeniler böyle büyük kafileler halinde anayurtlarına döndüler, Lübnan’dan Ürdün’den hatta sanırım Türkiye’den de gidenler oldu. Bunlar halen orada yaşıyorlar, işlerini de evlerini de buldular. Önemli sorunlarla karşılaştıklarını da sanmıyorum. Ayrıca bugün Kabardey- Balkar Cumhuriyeti’nin bir yıllık geliri, ürünü gerektiğinde bu günkü nüfusunu beş yıl süreyle geçindirebilecek durumda. Çalışacak eleman eksikliği, yokluğu yüzünden yapılamayan pek çok iş var orada. Yani iş bulamama gibi, aç ve açıkta kalma gibi bir sorunla kesinlikle karşılaşılabileceğini sanmıyorum. Zira orada genellikle her türlü ev eşyaları, ihtiyaç maddeleri çok ucuzdur ve buradan göç edenlerin götürebilecekleri 3-5 bin Dolar’lık paralarla bile orada pek çok şey satın alınabilecektir. En azından her şeyiyle eksiksiz bir ev döşenebilecektir, ayrıca 10 nüfuslu bir aile en azından bir kaç ay, hatta bir yıl süreyle geçinebilecektir bu parayla.

Yamçı: Türkiye’de genel olarak Çerkesler köylerde yaşarlar. Bir kaç yüz dönümü geçmeyen küçük toprakları vardır. At, öküz, inek, koyun, keçi, tavuk gibi hayvanları vardır. Geçimlerini kendi emeklerini de katarak bunlardan sağlarlar. Böyle bir aile anayurda dönerse acaba ne gibi güçlüklerle karşılaşabilir, yada oradaki düzene uyum sağlamasında bir takım güçlükler olabilir mi, neler olabilir?

Yehutle: Bu durumdaki bir çiftçi ailesi orada da bir köyde yerleşir, çiftçilik yaparsa hemen hiç bir güçlükle karşılaşmaz, her hangi bir uyum güçlüğü de olmaz. Tersine oradaki yaşam çok daha kolay gelir ona. Çünkü orada da bir Çerkes köyünde oturacaktır, anlaşamayacağı, yabancı bir topluluk söz konusu değildir. Buradaki gibi şafaktan gün batımına kadar değil, sadece 8 saat çalışacaktır. Çiftçiliği, atla, öküzle, kara saban veya pullukla, çapayla, kazmayla, orakla, tırpanla değil motorlu araçlarla; traktörle, biçer-döverle, mibzerle, çeşitli ekme ve dikme makineleriyle çapa, sökme ve biçme makineleriyle yapacaktır. Dolayısıyla burada ağır ve zor şartlarla çiftçilik yapmaya alışmış bir kimse için orada Kolhoz’daki çiftçilik çok kolay olacaktır. Başlangıçta tek bir güçlük söz konusu olabilir: O da bu makinelere alışmak, kullanılmasını öğrenmektir ki, bu da çeşitli kurslar ve denemelerle çok kısa sürede halledilebilmektedir. Böyle bir ailenin köyde Çerkesce dışında bir dil öğrenme zorunluluğu veya ihtiyacı da olmayacaktır.

Ancak şehirde bir iş tutmak isterse o zaman Çerkesce’nin yanında Rusça’yı da öğrenme ihtiyacı doğabilir. Daha önce belirttiğim gibi Rusça öğrenmek de orada nihayet bir yıl içinde mümkün olabilmektedir. Kaldı ki oradaki köyler şehirden farklı değildir, şehirdeki her imkan köyde de vardır.

Yamçı: Çiftçilikle, tarımla uğraşan bir ailenin durumu sanıyorum anlaşıldı. Buradaki bir devlet memurunun, bir öğretmenin dönmesi halinde bunlar ne tür işler yapabilirler Kafkasya’da?.

Yehutle: Tabii bunlar orada da şehirde yaşamak isterlerse kuşkusuz kendilerine uygun birer iş bulabileceklerdir ama bunların Rusça öğrenmeleri gerekecektir genellikle. Örneğin ilk yıl bunlar yarım gün bir işte çalışabilirler, yarım gün de Rusça kursuna devam edebilirler. Sonra da asıl işlerine başlayabilirler.

Ayrıca mevcut elemanın yeteneğine ve gücüne göre iş vermeleri de söz konusudur. Örneğin Ürdün’den Semih Thabsım Nalçik’e yerleştiğinde -ki Semih Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirmişti, yani nihayet bir bürokrat, bir memur olacaktı- ona uygun bir iş buldular. Önceden Nalçik Üniversitesi’nde Arapça ve Türkçe okutulmuyordu. Ancak Arapça ve Türkçe okutabilecek bir eleman olarak Semih Thabsım döndüğünde üniversitede Arapça ve Türkçe dersleri de okutulmaya başlardı.

Demek istediğim buradan dönecek bürokratlar da öğretmen veya memurlar da Kafkasya’ya döndüklerinde, bildikleri Türkçe’yi, öteki yabancı dilleri ve burada kazandıkları her türlü bilgileri, branş ve uzmanlık bilgilerini değerlendirebilecekleri işler bulabileceklerdir.

Yamçı: Bizim toplumumuzda öteden beri yerleştirilmiş fanatik bir Rus düşmanlığı var. Bu düşmanlık Türk-Rus düşmanlığıyla ve giderek sömürücü kapitalistlerin sosyalist düşmanlığıyla da pekiştirilmiş. Bu nedenle şöyle bir soru da merak konusu olabilir, sanıyorum. Bu gün Kabardey-Balkar Cumhuriyeti’nde de, tümüyle Kafkasya’da da Ruslar yaşamaktadırlar. Bunların birbirlerine karşı durumları, ulusal olarak değerlendirmeleri ve yaklaşımları nasıl oluyor? Yani Ruslar Çerkesleri bir yabancı olarak mı görüyor ya da Çerkeslerin bu konudaki tavırları nasıldır?.

Yehutle: Kafkasya’da Ruslar da yaşıyor tabii ama düşman olarak değil, dostluk içinde yaşıyorlar. Rus düşmanlığını yaşatan, insafsızca baskı ve zülüm yaratan Çarlık Rusya’sına karşı birleşerek bu günkü düzeni birlikte kurmuş ve yaşatmakta olmanın verdiği bir dostluk, karşılıklı saygı ve güven çerçevesi içinde yaşıyorlar. Rusların Çerkesleri istenmeyen bir yabancı gibi görmeleri mümkün değil. Çünkü Çerkesler kendi anavatanlarında yaşıyorlar, nasıl yabancı olabilirler? Ancak Çerkesler Kafkasya’daki Rusları ekonomik sebeplerle buralara gelip yerleşmiş yabancılar olarak değerlendiriyorlar. Onlarla aynı ulustan olmadıkları açık tabii ama bu anlayış bir Rus düşmanlığı anlamında değil elbet. Karşılıklı olarak herkes birbirinin insancıl, ulusal haklarına saygı duyduğu sürece bir ulusal düşmanlık söz konusu olamaz. Kafkasya’daki durum böyle bir anlayışın somut örneğidir.

Yamçı: Son olarak bir ricada bulunmak istiyorum. Çerkeslerde adettir: Bir misafir geldiğinde, sofrada, düğünlerde topluca yapılan işlerde huaho dediğimiz bir dilek ve temenni konuşması yaparlar. Gerçi bu genellikle işin başında yapılır ama biz sonunda yapsak da zararı olmaz sanırım. Siz Kabardey’de böylesi pek çok huaho dinlemişsinizdir. Konuşmamızı böyle bir huaho ile bitirelim. Ne dersiniz?

Yehutle: Tabii memnuniyetle ama huaho yapmak hele böyle büyük bir ulusal sorunla ilgili olarak huaho yapmak benim haddim değildir ama duyduklarımdan birini aynısıyla olmasa bile anlamıyla aktarmaya çalışayım. Çünkü, aynısını tekrarlayamam.

Kafkasya’da pek güzel huaholar dinledim. Diyebilirim ki, her biri veciz, derin içerikli birer edebiyat örneğidir. Onları benim aynen tekrarlamam mümkün değil.

Biri bir gün şöyle bir huaho yapmıştı, bizimle de ilgili olabilir, konuşma arasındaki bir bölümü anlatmaya çalışayım. ”Bir zamanlar bir aile vardı. Irmağın hemen kenarında güzel bir ev yapmış, mutlu yaşıyordu. Neden sonra ırmak taştı. Evin duvarları da hasar gördü. Evi su bastı, her taraf kir, pas, çamur, toprak doldu. Aileden bir bölümü ”artık burada oturamayız” diyerek ayrıldı ve daha uzaklarda bir yerde yeni bir ev yaparak orada yaşamaya başladı. Şimdi o su kenarındaki harabede kalan güçsüz kimseleri de düşünmek gerek. Orada kalan yaşlı ana-baba öylece bırakılamaz. Onlar tek başlarına evi onarıp temizleyemezler. O aileden ayrılanların tekrar geri dönerek o yuvayı yeniden kurmaları, yaşatmaları, geliştirmeleri gerekir. Bir bakıma Çerkeslerin durumu da buna benzer. Ayrılanların yeniden dönmeleri umut ve bileğiyle” vb…

Bu türlü huaholar çok yapılır. Tabii çok daha edebi ve çok daha güzel anlatılır bu. Ayrıca daha da uzun ve kapsamlıdır. Hemen bununla ilgili bir başka huaho hatırladım şimdi. Şöyleydi: ”Irmak taştığında kenarındaki toprakları da alıp götürebilir. Hatta taşları da kırıp parçalayarak sürükleyebilir. Su kendi yerine çekildiğinde toprakları yeniden toplayıp eski yerine koyarak eski haline yeniden getirmek güçtür. Hatta mümkün değildir. Çünkü kim bilir o topraklar nerelerdedir şimdi, eriyip yok olmuş, başka topraklara karışmış olabilir ama kırılan, parçalanan taşlar yeniden getirilip su kenarında kalan parçasına yapıştırılabilir ve yeniden eski haline getirilebilir. İşte Kafkasya’dan ayrılan kardeşlerimizin toprak gibi eriyip yok olmamaları, böyle taş gibi kendilerini koruyabilmeleri ve bir gün yeniden bizimle, anayurtlarıyla bütünleşebilmeleri umut ve dileğiyle kaldırıyorum kadehimi.”

Kafkasya’da hemen her sofrada özellikle ulusal sorunun konu olduğu sofralarda yapılan huaholarda bütün insanların mutluluğu, dünya sorunları, barış gibi konular yanında Çerkes sorunu da söz konusu edilir ve hemen hemen hepsinde muhacerettekilerin yeniden anayurda dönmeleri gerektiği üzerinde görüşler belirtilir, bundan özlemle, umutla söz edilir.

Benim huahom de aynı doğrultuda olacaktır. Bir sonbahar günüydü. Yağmurluydu hava, pencereden dışarıyı, doğayı seyredip oturuyordum. Toprak ıslaktı. Penceremin karşısında bir ağaç vardı. Ağacın dalından bir yaprak düştü. Rüzgar yoktu, yaprak ağacın altında kaldı. Ağacın altından geçen bir adam, o düşen yaprağın üzerine basıp geçti. Yaprak toprağa gömülmüştü artık. Düşündüm; bu yaprak biraz önce ağacın dalındaydı ve canlıydı. Dalından düştü ve toprağa karıştı. Ancak ağaçtan uzak değildi. Tam altındaydı. Şimdi o, toprakta çürüyüp yok olacak ama heder olmayacaktı. Çünkü o, ağacın altındaki toprak içinde yine ağaca gıda olacak ve koptuğu dalı besleyecek, büyütecekti. Böyle bir zaman sonra ağaçta yeni yapraklar, yeni meyveler bitecekti. Onlarda aynı şekilde tekrar düşecekler ve ağaçtan uzaklaşmadıkları sürece hep o ağacı besleyecekler ve belki de sırf yaprak değil ağacın dalına, gövdesine de katılabileceklerdi.

Tıpkı bunun gibi anayurdundan kopan Çerkeslerin anayurdu unutmayarak, oraya yeniden dönerek ağacın dalıyla, gövdesiyle bütünleşmeleri umut ve dileğiyle bağlıyorum sözümü.

Yamçı: Bugün Türkiye’de Muhacerette yaşılan Çerkesler, sözünü ettiğimiz dalından kopmuş ve ağacın kökünden uzaklaşmış birer yaprak gibi ayrı ayrı yerlerde yok olmak, hatta kendi dallarına katkıda bulunmamakla da tümden heder olmak durumunda. Ancak, inanıyoruz ki Çerkes toplumu yok olmamanın, heder olmamanın yolunu mutlaka bulacaktır. Eğer bulacakları bu yol tekrar anayurda dönüş biçiminde gerçekleşirse o zaman hem kendileri yok olmaktan, heder olmaktan kurtulacaklar, hem de asıl kökleri olan anayurtlarına, ulusal yaşamlarına, kültürlerine katkıda bulunabileceklerdir.

6-7 yıl Kafkasya’da yaşamış olarak sizin verdiğiniz bilgiler kuşkusuz Çerkes toplumunun yok olmaktan, heder olmaktan kurtuluşuna önemli ölçüde katkılarda bulunabilecektir. Bu bilgilerden dolayı dergimiz ve okuyucularımız adına içtenlikle teşekkür ediyor, yaşam boyu başarılar, esenlikler diliyoruz.

Yehutle: Gördüklerimi, bildiklerimi bir ölçüde de olsa Türkiye’deki kardeşlerimize duyurmak, iletmek olanağı verdiğiniz için ben de teşekkür ederim ve muhaceretteki Çerkes toplumunun yok olmaktan kurtuluşu yolunda yapılacak tüm çalışmalarda başarılar dilerim.

KAPAT