ADİGELERDE EVLENME TÖRENİ

T. Oşıkh
Oşhamafe Dergisi,
Sayı: 2, Mart-Nisan 1969, s. 70-74.

Çok eski zamanlardan beri Adigeler evlenme konusuna büyük önem vermektedirler. Adigeler, ana ya da baba tarafından bir akrabalık ilişkisi bulunanlarla evlenmeyi kesinlikle kabul etmezler. Asla kabul etmedikleri de wunekoşlerin (aynı soydan olanların) evlenmeleridir. Bu törelere uymayanların ölüm ya da ülkeden kovulma gibi ağır cezalarla cezalandırılmaları çok eski çağlara dayanır.

Akraba evliliği konusundaki kimi katı kurallar bugün bile geçerlidir. Aynı mahalledeki delikanlı ile gene kızın evlenme istekleri hoş karşılanmaz. Bu yüzdendir ki, Adige köylerindeki delikanlılar eşlerini başka köylerden ya da başka mahallelerden seçmeyi yeğlemektedirler. Sütkardeşlerin evlenmeleri de olanaksızdır. Bu da tarih boyunca Adige törelerinin gereği olagelmektedir.

Eskiden evlat edinilmek istenen çocuğun dudakları ailenin en yaşlı kadının çıplak göğüslerine dokundurulur, böylece iki aile akraba olmuş sayılırdı. Artık o iki ailenin çocukları kardeş olurlar, birbirleriyle evlenemezlerdi. Süt akrabalığı (belirttiğimiz usul da dahil) öylesine önemliydi ki, bu iki akraba aileden birinin sorunları ve yükümlülükleri diğerinin de sorunu ve yükümlülüğüydü. Örneğin, evlat edinenin bir kan davasında, öç almak evlat edinilenin ya da ailesinin göreviydi. Bir ailenin gelin alması konusundaki bütün işlemleri yürütmek öteki ailenin de yükümlülüğü olurdu. Bir aileden biri ölse, onun cenaze hazırlık, kefenleme ve defin işlerini yürütmek ve o aileye her türlü yardımda bu­lunmak öteki aile için bir ödevdi.

Adige anası bir dakikalık bile olsa yabancı bir bebeği emzirmişse o bebek artık kendi çocuklarının kardeşi olur­du. Bu töre bugün de geçerlidir. Sütkardeşlerin evlenmesi yasaktır.

Adige delikanlısı sevip beğendiği bir kız için bir kez ‘’bacımdır’’ demişse evlenmek artık akıllarından bile geçmez ve kardeşçe yaşarlardı.

Aralarında Atelıkh-Khan ilişkisi bulunan ailelerin çocuklarının ve tlekhotleş ailelerin çocuklarıyla tlxukhotl (tlfi’khotl, fekhotl) ailelerin çocuklarının da nikahları kıyılmazdı.

Özellikle soyluluk bakımından benzer veya eşit olmayan ailelerin çocuklarının birbirleriyle evlendirilmemeleri konusu üzerinde titizlikle durulurdu. Pşilerin, workhlerin çocuklarıyla tlxukhotllerin çocukları gibi.

Ama bu kuralların çiğnendiği de olurdu. Örneğin; bir workh, tlxukhotl bir kadınla cinsel ilişki kurar da bir çocukları olursa o çocuk annesinin soyadını taşırdı. Bir tlxukhotl, vvuneut bir kadınla ilişki kurar da bir çocuğu olursa, çocuk, yine annesinin soyadını taşıyabilirdi. Ama pşı, bir kadın alırda çocuğu olursa o çocuklar pşı de olmazlar, workh de sayılmazlar, böylesine melez denilirdi. Pşilerin himayelerindeki kadınlardan doğan çocuklar wuneut sayılır, ayrıca aile adları olmazdı.

İslam dini bir erkeğin birkaç karısı olmasını kabul etmiyor değildi ama bu kabul tlxukhotller için, köylüler için geçerli değildi, çünkü onların serveti yeterli değildi. Ancak zenginler çok karılı olabilirdi, hatta bu kadınların köle (ya da toprağa bağlı köle) kabul edildiği de olurdu.

İslam dinini kabul eden toplumlarda üç çeşit nikah olabilirdi. Hiç bozulmayan süresiz nikah, süreli nikah, nikahsız yaşama.

Süresiz nikah, dinsel kurallara tümüyle uygun olarak (genellikle) molla (din adamı) tarafından kıyılırdı. Bu tür nikah, eşlerden birisi ölmedikçe veya kadın kısırlığı, baş­ka bir erkekle ilişkisi ya da bulaşıcı bir hastalığı olması gibi sebeplerle erkek tarafından boşanmadıkça bozulmazdı.

Süreli nikah ya da (kimi) müslümanların deyimiyle Kabe Nikahı belirli bir süre için evlenenlere kıyılan nikahtı. Bu süre bir kaç ay olabildiği gibi bir yıl veya birkaç yıl da olabilirdi. Bu tür nikah belirlenen sürenin bitiminde bozulmuş sayılırdı. Ancak karı-koca ayrılmak istemezlerse yeniden belirli bir süre üzerinde anlaşabilirler ve nikahlarını yeniletebilirlerdi.

İslam dininin Ehl-i Sünnet mezhebinde bu Kabe nikahı yoktur. Ancak tabii nikahla çeşitli kadınlarla yaşamak tlekhatleşlerin adetiydi.

Kafkasya’da yaşayan pek çok halkta olduğu gibi Adige halkında da iki tür nikah vardır. Biri kaçırarak diğeri de normal gelin olma yoluyla evlenmelerde kıydırdı. Sosyalist devrim gerçekleşinceye kadar Adigelerde kız kaçırma adeti vardı. Ama Sovyet düzeni kız kaçırma adetini eskiden kalan kötü bir gelenek sayarak kaldırdı, yok etti.

Gerçekten etnologlar da, tarihçiler de, hatta kendi Adigeler de kız kaçırma geleneğini iyi bir gelenek saymazlar. Ancak eskiden bir birine komşu kabileler arasında kız kaçırma bir gelenek olmuştur. O zamanlarda bir delikanlının kendi kabilesinden kız kaçırması uygun olmazdı. Zira kızı kaçırılan ailenin wunokoşleri kaçıran aile ve wunokoşleri ile kavgaya girişirler, kızı zorla geri almaya kalkarlar, nice yıkımlar belalar olurdu.

Adigelerde kız kaçırma adetinin sürdürülmesinde wasenin büyük payı vardır.

Çiftçiler verecek wase bulamıyorlar diye sürekli bekar kalamazlardı elbet! Beğendikleri birini kaçırmak zorunda kalırlardı.

Kız kaçırma adetinin yaşatılmasında waseden başka etken olan başka bir neden daha vardı. O da birbirini sevip beğenmiş iki kişiden birinin ana veya babasının bu evliliği kabul etmeyip engel olmaya kalkmasıydı. Çoğu zaman kızın ailesi istemediği için delikanlı kaçırmak zorunda kalır, bundan bir yığın kavga gürültü çıkardı.

Bir kızın sevip beğenmediği biri tarafından zorla kaçırılması ise tamamen bir vahşet sayılırdı.

Feodal beylerin (özellikle tlekotleşlerin) çocukları, zorla kız kaçırmayı bir yiğitlik sayarlardı.

Her şeye rağmen iki ailenin anlaşarak çocuklarını evlendirmeleri, kitlenin benimsediği bir uygulama olarak her zaman başta gelirdi. Bunun da zararlı yanları yok değildi; damadın da gelinin de evlenmeleri hep ana ve babalarının isteklerine ve tercihlerine bağlıydı.

Feodal beyler (pşiler, workhler) oğullarını evlendirecekleri zaman her şeyden önce alacakları kızın ailesinin sınıfına ve servetine önem verirlerdi.

Tlxukhotller veya çiftçiler ise çocuklarını evlendirecekleri zaman daha çok gelin olacak kızın sağlıklı, güçlü-kuvvetli olmasına önem verirlerdi. Çünkü bu aileler için sağlıklı, iyi çalışabilecek bir gelin almak büyük önem taşıyordu. Böylesi bir gelinden aile nüfusunu çoğaltması, soyun daha güçlü olarak yaşaması için çok çocuk yapabilmesi ve ailenin üretimine katkıda bulunması beklenirdi.

Adige delikanlıları (güzelde olsa) tembel, pısırık kızları sevmezlerdi. Kızlar da yürekli, yiğit delikanlılarla evlenmek isterlerdi. Adige delikanlısı karısının güzel, becerikli, alçak gönüllü, akıllı, konuksever, sadık, iyi bir anne, güvenilir bir yardımcı olmasını isterlerdi.

Delikanlıların beğenebilecekleri bir gelin bulabilmek için iyi olanakları vardı. Gelin alma törenlerinde, at yarışlarında delikanlılarla genç kızlar beraber olabiliyorlardı.

Ana-babanın, oğullarının arzu ettiği kız ile evlenmesini engelledikleri de olurdu. Ana-babalar oğullarını otuz yaşında iken evlendirirlerdi. Ancak (40-45 yaşlarına dek) evlendirmedikleri de olurdu. Otuz yaşına gelenlerden yoksulluk yüzünden evlenemeyenler çoktu.

Geç evlenmelerin başlıca nedeni; wase verme zorunluluğuydu. Waseyi kazanabilmek için delikanlılar 30-40 yaşına kadar çalışmak zorundaydı.

Kızlar 14-16 yaşında evlendirilirdi. Hatta kızın kundakta iken istenmesi, bu anlaşmaya dayanarak evlenme çağında gelin olarak alınması adeti de vardı.

Kızlar nikahtan bir iki yıl sonraya kadar gelin edilmezlerdi. Wasenin miktarı damadın ailesinin statüsüne, servetine bağlı olarak değişirdi. 19’ncu yüzyılda wase, kız için beş yüz, dul için üç yüz Som (Ruble) olarak verilirdi. Tlxukhotlerin ise verdikleri wase kız için 220, dul için 150 Som (Ruble) idi.

Çiftçiler kız için 150, dul için 100 Som wase verirlerdi. Bilenlerin anlattıklarına göre 19’ncu yüzyıl sonlarında veya 20’nci yüzyıl başlarında çiftçi kızları için o zamanın 100 Som karşılığı bir at, iki öküz, iki sığır wase olarak verilirdi. Hediye olarak 150 Som (Ruble) veya bir at, bir sığır armağan edilirdi. Gelinlik ziynetleri (altın kemer, gümüş düğme vb.) için 120 Som (Ruble) verilirdi. Ayrıca gelinin kendisine verilen dana da, ondan  doğacak olanlar da yine gelinin kişisel malı olarak waseye dahil edilirdi.

Wasenin temeli çok eskilere dayanır. Kız gelin olduğunda ailesinden üretici bir güç eksilmiş olurdu. İşte bu eksikliği sınırlı da olsa gidermek için damat ailesi gelin ailesine bir değer katmalıydı. O zamanlarda nikah bir alış veriş, ticaret olarak anlaşılmazdı. Ama kız ailesinin nikah yüzünden (üretici kızını vermek suretiyle) uğradığı zararı karşılamak olarak değerlendirilirdi.

Wase eskiden para olarak değil, araç ve gereç olarak ya da mal, hayvan olarak verilirdi. Daha çok öküz, at, sığır verilirdi. Ancak yavaş yavaş bu wase kadının alınıp satılması biçimine dönüştü.

İkinci yüzyılda bu wase konusu tam bir ticaret görünümünde oluşmuştur. Bu da Kabardey’in o zamandaki Sosyo-ekonomik durumunun sonucudur. Kıza töre gereği evlenmeyi kabul edip, etmediğini sorarlardı. Kabul ettiyse dellal çağırılır, geri kalanı dellallar hallederdi. Her iki tarafın aileleri, soyları, servetleri sayılıp dökülür, sonra nikah kıyılması işlemine başlanırdı.

Müslüman nikahını molla kıyardı. Nikah kıyma bedelini de alırdı.

Nikah şöyle kıyılırdı: Gelin adayı ile damat adayının elçileri (vekilleri) ellerini tutuştururlar baş parmaklarını birbirlerine takıştırırlardı. Bu iki başparmağı molla sağ eliyle tutar dua okumaya başlardı. Bu kısa duadan sonra her iki elçiye üçer kez sorardı: ‘’Bu kızı müvekkiline aldırıyor musun? Bu oğlana müvekkilini veriyor musun?’’ Her ikisi de ‘’aldırdım, verdim’’ dedikten sonra molla tekrar dua okur, hepsine ‘’amin’’ dedirtir, böylece nikah işlemi bitmiş olurdu.

Bazen de kızın evlenmeyi kabul etmediği olurdu. Bu durumda elçisi mollaya ‘’vermiyorum’’ diye cevap verirdi. O zaman nikah töreni orada kalır dağılırdı. Molla da nikah kıyma bedelini almış olarak kalırdı.

Damadın ailesi waseyi hazırladıktan sonra kız ailesine haber gönderirdi. Bunun üzerine waseyi alacak heyet damadın evine giderdi. Damat evinde uzun pazarlıklar, tartışmalar olurdu; ‘’Biz böyle öküz istemeyiz, öyle at sizin olsun, ilkbahar yapağısı da sonbahar yünü de sırtında olduğu halde size bırakıyorum o sığırı da’’ gibi konuşmalar yapılırdı.

Nasılsa iki taraf anlaşır ve ziyafet verilirdi. Nihayet kararlaştırdıkları tarihte düğün yapılır gelin alınır, damat evine götürülürdü.

O da şöyle olurdu:

Damadın akrabalarından töre bilir, anlayışlı, becerili yaşlılar gelin almaya giderlerdi. Genç kızlar, delikanlılar, dul kadınlar, mızıka çalanlar hep at arabalarına binerler, koruyucu atlıların eşliğinde yola çıkarlardı. Gelin tarafı da gelecek konuklan için gerekli hazırlıkları yapmış olurdu.

Gelin evinde mahalleli, köylü, komşu köylü konuk hep toplanırlar, kızlar için düğün yaparlar, ziyafet verirlerdi.

Gelin ise kendi ana babasının evinde, kız arkadaşları ile birlikte oturur, boyanır, süslenir hazırlanırdı. Gelin almaya gidenler bir güzel ağırlanır, yedirilir, içirilirdi, Büyükler iki gencin mutluluğu, dünyadaki tüm iyiliklerin onların olması için güzel konuşmalar (huaho) yaparlardı. En başta söylenen şuydu: ‘’Bu sevimli gelin ayrıldığı yerde hayırlı topuk bıraksın, gittiği yere de uğurlu adımlar atmış olsun!’’

Seçme Adige kıyafetleriyle giyinmiş, uzun beyaz başörtü örtünmüş gelini, evden yola çıkarmadan önce; yolcu etme, kaldırma parası ”aşhavvubıdıpş”e ödenir, sonra çok yavaş adımlarla ağır ağır dışarı çıkarılır ve önceden hazırlanan at arabasına bindirilirdi. Ancak at arabası avlu kapısına yanaşır yanaşmaz bir kaç delikanlı ‘’çıkış parası’’ der, direnirlerdi. Töre bilenler bunların hepsini öderler ve gelini alıp yola koyulurlardı.

Öte yandan damat tarafı (pehaie) karşılama kumanyası hazırlar ve gelin alayı, köye girmeden önce yolda, yer-içer, oynar-eğlenirlerdi. Ondan sonra ancak gelin nereye indirilecekse oraya götürülürdü.

Gelin, ya damadın ya da damadın bir akrabasının evine indirilir. Burada gelini görmek üzere gelen her baliğden (tehapş’e) yüz görümlülük alınırdı. Herkes dilediği kadar verirdi.

Geline, yolculuğunda bir akrabası eşlik ederdi. Gelin feodal beylerden birinin kızı ise ona eşlik eden kız ya bir köylü kızı ya da wuneut (uşak) kızı olurdu. Eşlik eden bu wuneut kızı bol hediyelerle geri döner ve artık o wuneut olmaktan çıkardı. Hür olurdu. Düğün dernek başladığında çeşitli eğlenceler tertiplenir, at üstünde evlere girilir, silah atılırdı.

Silah atma geleneği çok eskilere değin uzanır. Bunun şöyle bir anlamı vardı; silah atmak iyidir, barut kokusu kötüleri ve kötülükleri ürkütür, kovar. Yeni gelin kötülüklerden böylece korunmuş olur. Silah atma geleneği böyle bir inançla ortaya çıkmıştı.

Damat düğünden önce gizlendiği akrabasının evinden törenle kendi evine getirilinceye kadar (en az) bir hafta kalırdı. Damadı arkadaşı veya uzak bir akrabası, kendi evinde ağırlardı. Burada arkadaşları toplanır çeşitli eğlenceler, şakalaşmalar yapılır, ziyafetler verilirdi. Sonra da damat ve o arkadaşı ailece birbirlerinin akrabası sayılırlardı.

Gelinin kocasının evine getirildiği ilk gece damat arkadaşlarının eşliğinde gizlice eve getirilirdi. Gelinin odasında da geline eşlik eden bir kız bulunurdu. Gelinin ihtiyaçlarını karşılar, ona yardım ederdi.

Damat gizlice odasına girdiğinde arkadaşları onun yürekliliğini, tahammülünü denemek için yaramazlıklar yapar, bacadan taş atarlar, kedi ve bunun gibi hayvan indirirler, bağrışırlardı. Damadı bekleyen önemli engellerden biri de gelinin korsesini çözmekti: Korse önceden girift kör düğümler halinde bağlanır hazırlanırdı. Damat korseyi çözemezse güler alay ederlerdi.

Damat şafaktan önce gizlice ayrılmak zorundaydı. Ertesi gün damat arkadaşlarıyla birlikte komşu köylere gezmeye giderdi. Her gittiği aile damada Çerkes mutfağından hamur işi kızartılmış bir kumanya ikram ederdi.

Damat böylece gezer eğlenirdi, evlenmeye ilişkin tüm töreler ve törenler yapılıncaya değin.

Bu törenler arasında gelinin aile büyüklerini ziyareti de bulunurdu. Gelin uzun beyaz başörtüsüyle her iki kolunda birer bayan, peşinde birçok kız ve kadınlar olduğu halde kendi odasından çıkar, yaşlı kadınların, yaşlı adamların, bu arada kayın valide ve kayın pederinin bulunduğu odalara götürülürdü. Bu sırada koro halinde özel Çerkes halk türküsü (woridade) söylenir, gelinin başının üstünden (şeker, ceviz, bozuk para v.b.) döküm dökülür, bunun da gelinin çocuklarının çok olmasını sağlayacağına inanılırdı.

Gelin kayın valide ve kayın pederin odasına böylece girince başörtüsü kaldırılırdı. Burada da döküm dökülür, iki yeni evlinin yaşamlarının mutlu olması için geline yağ-bal sürülürdü. Bu törenden sonra artık gelin çekinmeden kaynanasının odalarına serbestçe girebilir, hizmet etmeye başlayabilirdi. Ama her nedense kaynata gelini ile pek erken görüşmezdi.

Gelinin, kendi odasından kaynana ve kaynatasının odasına götürülüp onlarla görüştürülmesi, onun o ailenin bir bireyi olduğunun ilanı anlamına gelirdi.

Bu törenden sonra damatta yine bir törenle kendi evine getirilirdi. Bununla da damadın daha önceki yaramazlıkları, kabahatleri ailesi tarafından bağışlanmış olurdu.

Bir grup genç içkiler, çeşitli mezeler ve yemeklerle damadın bulunduğu aileye gider, damadı o aileden sembolik olarak satın alırdı. Artık onun kendi evine dönmesine izin verilmesi için o aileye ricada bulunulurdu.

Bu grup, damadın bulunduğu aile tarafından bir grubun da katılması ile çoğalır, damadı aralarına alır ve özel Çerkes halk türküsü (woridade) ile kendi evine getirilirdi.

Damadın ailesinin en yaşlısı (kadın veya erkek) elinde maksıma kadehi ile bulunduğu yerden güzel sözler söyler, henüz kapıdan içeri girmemiş damada hitaben ‘’Ey bize güzeller güzeli bir gelin getiren, yeter artık oyalandığın, varsa kusurların bağışlıyoruz’’ vb. derdi. Böyle bir kaç konuşmadan ve çağrıdan sonra damat serbest bırakılır ve o yaşlının odasına giderdi.

Ertesi gün köyün gençleri kağnılarla, at arabaları ile köye dağılır, tavuk toplarlardı. Sonra da damat adına son bir ziyafet daha verilirdi. Bu son ziyafette kadeh döndürme adeti yapılırdı. Toplanan grup yuvarlak bir halka oluşturur, kulplu kadeh ortada döndürülürdü. Kadeh dönüp durduktan sonra kadehin kulpu hangi delikanlıyı gösteriyorsa o kadehin dolusu maksımayı içerdi. Gençler böyle eğlenir, biri fıçının dibini bulduk, deyinceye kadar içerlerdi.

Gençler akşama değin yiyip içtikten, eğlendikten sonra isteyen gider, isteyen kalır, eğlenmeye devam ederdi. Yaşlılar da kendileri için hazırlanmış bir odada ya da evde otururlar yanlarında halk ozanları, halk sanatçıları oyuncuları olduğu halde, şarkılar, deyişler, anılarını anlatır, söyleşirlerdi. Bu, son maksıme kadehine değin böylece devam ederdi, Son maksıme kadehi bir halk ozanına verilir ve ona huaho yaptırılırdı.

Bu ailenin gelini
Koyun gibi sessiz
Kuzu gibi tatlı sözlü
Tavuk gibi bol yavrulu
Cins köpek kadar sadık
Cins at gibi ünlü
Kuş gibi tatlı sesli olsun
Cıvıl cıvıl cıvıldasın.
Süpürgeyi sürüsün
Aile kararlarını aşmasın.
Elbisesi bol
Çocukları yiğit olsun
Doğurdukları yitmesin.
Diktiği sökülmesin
Fidan boylu, şık görünümlü
İpek dudaklı
Gür, çatal saçlı
Kuğu gibi ak boyunlu
Otururken kumru
Uzandığında aslan gibi olsun…

Bu huahodan sonra maksıme kadehini thamadeye uzatır ve elden ele herkes o kadehten içerdi. Törenler bittikten sonra kararlaştırılan bir günde damadın akrabaları gelinin ailesini ziyarete giderlerdi.

Bir yıl kadar sonra gelin ana-babasının evine götürülürdü. Bu da gelinin, kendi ailesinden kopmadığı anlamına gelirdi.

Genellikle, gelinin ana-babasının evine götürülmesi, onun ilk çocuğunun doğumuna yakın bir zamana rastlatılırdı. İlk çocuğun gelinin ana-babasının evinde doğması istenirdi, ancak bu kesin bir kural değildi. Yine de gelinin kendi evine kayın anasının, kaynatasının evine ilk çocuğuyla birlikte dönmesi gerekirdi.

Gelin, anasının-babasının evine götürüldüğünde ona çevreden değişik hediyeler getirilirdi. Çoğu da kendi ailesi tarafından hazırlanır, (çeyiz gibi) ailesinin hediyesi olarak verilirdi.

Gelin ailesinin akrabaları ve kendi genç kızlık arkadaşları tarafından sıra ile davet edilir, eğlendirilirdi. Hediyelerle geri getirilirdi.

Gelin ana-baba ocağında bulunduğu sürece ona verilen hediyelerin hepsi
-kendi kişisel malı- baba ocağından gelme malı olurdu. Ama ana-baba evinde gerek çevreden gerekse ailenin hazırladığı eşyalar olarak toplanan hediyeler tekrar gözden geçirilir, bunların içinden damada, damadın yakın akrabalarına verilecek olanlar da seçilirdi. Gelin ana-baba evindeyken hediye verme adeti klan çağından kalma bir gelenekti. Yeni geline yardım amacını taşırdı. Gelin, damadın akrabalarından seçkin bir heyet gidip getirilinceye dek ana-baba evinde kalırdı. Gelin kendi evine böyle bir heyetle tekrar getirildikten sonra yavaş yavaş çalışmaya başlatılırdı. Önce su getirmeye götürülürdü, gelin de buna kendini hazırlardı. Palto, manto, elbise hediyelik keseler, şeker, tütün gibi şeyler hazırlar, bulundururdu. Komşu kadınlar, kızlar mızıka eşliğinde gelini su getirmeye götürürlerdi. Gelin hediyelerini bu suyolunda dağıtırdı. İlk rastlayana mutlaka elbise, gömlek verilir, sonrakilere kendisi dilediğini verirdi. Gelin pınara vardığında su doldurmaya başlardı. Ama yanındakiler ona engel olurlardı. Üzerine su dökerler, yakınından suya taş atarlar, elbisesini ıslatırlardı. Bir zaman böyle devam eder, sonra suyu doldurmasına izin verirlerdi. Ama suyu alıp dönerken hemen yolun yarısında tekrar kovalarını devirirler suyunu dökerlerdi. Gelin tekrar pınara dönerek yeniden su doldurmak zorunda kalırdı. Sonrada grubun en yaşlısı; ‘’Yeter artık gelinin tahammülünü, sabırlılığını denedik, suyunu götürsün’’ derdi. Böylece su dolu kovalarıyla geri getirirlerdi. Gelinin sabrını deneme adeti sonradan başladı. Bu ailenin yeni bireyinin işe koşulması adetine bağlıdır. Bu töre Çeçenlerde de Ruslarda da, Beyaz Ruslarda da vardı.

Suya götürme faslı da bittikten sonra gelin artık elinden gelen her işi yapabilirdi.

Gelin almaya ilişkin törelerde gereksiz ve olumsuz pek çok adet de vardı.

Bu tür adetler sosyalist devrimden sonra yavaş yavaş ayıklanmaya başladı. Eskiden gelinle damadın hiç haberi olmadan nikahları kıyılıp geçilirken şimdi artık böyle olmuyor. Kız da delikanlı da eşlerini kendileri seçiyor. Servetlerine, aile yapılarına, asalete bağlı olmaksızın kendi sevgi ve beğenileri ile yasal nikahlarını kıydırıp evleniyorlar. Böylesi, sağlıklı aile yaşamının garantisi de olmaktadır. Bugün Kabardey Balkar Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nde yürürlükte olan nikahın fonksiyonu da budur.

Dünür olma, kız isteme adeti ise bugün de geçerlidir. Kız istemeye gidenler, damadın akrabalarından (kolhoz yöneticileri, bölge temsilcileri gibi) tanınan, sayılan yaşlılardı. Gelin alma töreninin ne zaman, nasıl yapılacağı hep kız evinde konuşulur ve kararlaştırılırdı. Bu anlaşmanın temelinde daima genç kızla delikanlının anlaşması vardır.

Gelin almanın zamanı kararlaştırıldıktan sonra damadın ailesi hazırlıklarına başlar. Bu hazırlıklarda genç kızla delikanlının arkadaşlarının katkısı büyüktür.

Kararlaştırılan günde damadın akrabaları, daha önce kız istemeye gidenler başta olmak üzere gelinlerini almaya giderlerdi. Damat, eskiden olduğu gibi saklanmak zorunda değildir artık. O da gelin alma kafilesiyle birlikte gidebilir ama yine de çok fazla ortalıkta görünmez, gezip dolaşamaz.

Kısaca diyebiliriz ki; gelin almaya ilişkin eski Adige törelerinden gereksiz ve yararsız olan birçoğu yerlerini yenilerine bırakırken yararlı ve güzel olanlar da günümüze değin yaşatılmaktadır.

Nikah ya kentte resmi nikah dairelerinde ya da köy yönetim kurulunca kıyılır. Bu nikah yasal olarak zorunlu bulunan resmi evlenme akdidir. Bunun yanında bu nikahı yeterli görmeyenler ayrıca islam dini kurallarına ve inançlarına göre bir mollaya da nikah kıydırırlar. Bu nikah resmi evlenme akdinden sonra yapılır.

Adigelerde çok eskilerden beri var olduğu bilinen, wunekoşlerle, akrabalarla, sütkardeşlerle evlenme yasağı bu günde geçerlidir. Ama soy, servet v.s. üstünlüklere dayanan evlenme yasakları artık tümüyle yok olmuştur. Eskiden dinsel ve ulusal farklılıklar evlenmeyi kesinlikle engelleyen katı faktörler iken şimdi birbirlerini sevip beğenen, anlaşabileceklerine inananlar dinleri ve ulusları başka başka da olsa evlenebilmektedirler.

Adigelerin, Asetinlerden, öteki Kafkas halklarından evlendikleri çok sık görülür. Bunun yanı sıra Kafkasya’da yaşayan Ruslardan, başka uluslardan evlenenler de vardır.

Hangi etnik gruptan olurlarsa olsunlar, yeni Adige aileleri karşılıklı sevgi, saygı, güven ve sadakat bağlarıyla biri birine bağlı olarak daha rahat, daha huzurlu, daha verimli ve daha mutlu olmaktadırlar.

KAPAT