ADİGE XABZE

VUNOROKO Mir
Çeviri: İbrahim Çetao
Psatl 3.sayı

ADİGE XABZE VE İNANÇ

Ulusal gelenek,ulusun yaşamını belirli kurallara bağlı olarak düzenleyen, kişilerin davranışlarını birlikte yaşadığı toplumun davranışlarıyla uyumlaştıran, kişinin yararını toplumun yararının önüne çıkarmadan dengeli bir biçimde yaşamın devam etmesini sağlayan kurallar bütünüdür. Geleneği insan akıl ve düşüncesi, kendisi uymak üzere yaratmıştır.

Adigeler iki denizin arasında doğmuş dağlı bir halktır. Kafkas dağları beşiği, Karadeniz beşik sallayıcısı, denizin hışıltıları ile dalgaların ürkütücü sesleri de beşik şarkısı olarak büyümüşlerdir.

Tarihi boyunca deniz, Adige’nin dünyaya açılan penceresi, dağlar ise koruyucusu ve sığınağı olmuştur. Denizler aşarak Adige kıyılarına ulaşan bir çok halk burada demir atmıştır. Onlar beraberlerinde insan aklının ulaşabildiği bir çok düşünceyi de getirmişlerdir.

Yer yuvarlağında yaygın üç büyük dinin ikisini Adigeler yaşamıştır. İsa’nın sonsuz insan sevgisi ile Muhammet’in kızgın çöllerde yarattığı merhamet duygusu, denizler ve dağlar aşarak, gölgesiyle insana mutluluk veren bir bulut parçası gibi Adigey’i bulmuşlardır. Çok tanrılı dinler, başka halklarda olduğu gibi Adige’nin yaşamında da yer almıştır. Tüm bu dinler; Adigeliği, Adige geleneğini etkilemişlerdir. Adigeler uluslaştıktan ve tek bir isim altında toplandıktan sonra bu dinlerle karşılaşmış olduklarından, bu dinler Adigeliğin, kural koyucu geleneklerin altında kalmışlardır.

Eski Adigeler, kah kendi kurduğu devletle (Sind Devleti), kah birkaç ulusun oluşturduğu devletlerle (Bosfor, Roma) kah Kuzey Kafkasya’da yoğun olarak görülen göçebe halklarla yaşamışlardır. Tüm bu yaşam şekillerinden Adige’nin öğrendiği tek şey ferdiyetçilik olmuştur. Ferdin yaşamını sürdürebilmesinin temeli olarak yiğitlik ve insanlığı görmüştür. Buna bağlı olarak da yiğitliğini, atı ve silahı kişinin ve ulusun yaşamı için birbirine uyumlu uç unsur haline dönüştürmüştür. Adige, Adigeliği ve xabze anlayışıyla tek atlı bir kale gibi yaşamda yerini almıştır.

Zaman yaşamın değişmesine neden olmakta, eski ile yeni yaşamda karsılaşmakta, ömrünü tamamlamış olan eski yerini yeniye bırakmaktadır.

Maddi kültürü ele alacak olursak, taş ağızlı, ağaçtan orak beş bin yıl önce Kuzeybatı Kafkasya’da kullanılmıştır. Günümüzde ise tüm halklar demir orağı kullanmaktadır. Yaşam şekli zamana bağlı olarak değişime uğruyorsa da, yaşamın kimi özellikleri kendini tüm zamanlara uydurarak varlığını sürdürebilmektedir.

Adigelik ve xabze de zamana bağlı olarak yenilenmekte, değişime uğramaktadır. At ve yolculukla ilgili gelenekler, at yetiştirilmesi, atla yolculuk, atlı misafir ile ilgili adetler ulusun düşüncesinde ve yaşamında büyük yer edinmişlerdi. Yüz yıl öncesinde durum böyleydi. Yirminci asır, sade Adigelerin değil tüm halkların yaşam şekillerini derinden değişime uğratmış, at ve öküz insan yaşamından çekilmiş, onlarla ilgili gelenekler de halk biliminde kalmıştır.

Eskiden atlı kişi kadınla karşılaştığında atından iniyorduysa, günümüzde otomobildeki genç yaya kızla karşılaştığında arabasından başını uzatıp selam vermiyor ve bu durum yadırganmıyor. Eskiden yaşlı erkeklerin akşamları bir arada toplandıkları konukevleri -hacesler- de artık kalmadı ve onlara bağlı gelenekler de yok oldu ama yaşlılara ve konuklara gösterilen saygı bugünde yaşıyor. Büyüklerin yanında oturulmuyor, sözleri kesilmiyor.

Aynı şekilde yüz yıl geriye gidersek; kız evinin ve kadının da toplumsal yaşamda büyük önemi vardı. Günümüzde kızların ergenlik yaşları eğitim ve meslek edinme çağlarına rastlamaktadır. Eski kız evindeki sorumluluklar günümüzde başka şekillerde yerine getirilmektedir. Bununla birlikte günümüzün kızları, kız evinin imkanlarından yararlanma, orada kişiliklerini geliştirme, yaşamın sorunları ile tanışma olanaklarından yoksun kalmışlardır.

Çağımız insan yaşamında büyük yenilikler yaratmıştır. Yolculukla ilgili yeni davranış türleri de bunlar arasındadır. Çünkü insanların seyahat araçları değişmiş, uçak,otomobil ve demiryolundaki yolculuk kuralları başkalaşmıştır.

ADİGE  XABZENİN BAŞLANGICI, ANLAMI VE KATETTİĞİ YOL

Gelenek, insan ile yaşıttır. İki kişi belli bir zamanda ve yerde karsılaştıklarında birbirlerine karşı tavırlarının ne olacağı önemlidir. Dövüşecekler mi yoksa kucaklaşacaklar mı? İki kişinin karsılaştıklarında tokalaşmalarının nedeni, birbirlerine karşı kötü niyetlerinin olmadığı, ellerinin boş olduğunu göstermek için olduğu söylenir.

Burada kesin olan şey geleneklerin insan ile yaşıt olduğudur ve geleneği yaratan insandır.

Bununla birlikte, insanı insan yapan unsurlardan biri de gelenektir. Belirlenmiş geleneklere ve kurallara uyarak, tavır ve davranışlarını ona göre ayarlayarak insanoğlu bugüne dek gelmiştir. İnsanın diğer canlılardan farkı düşüncelerini dile getirebilmesi, geleneğe uygun olarak yaşamasıdır.

Adigelik ve Adige xabze de Adige insanı ile birlikte doğmuştur. Ulus ve ulusal gelenekler de aynı şekilde yaşıttırlar. Bunu yine en iyi Adige örneğinde görürüz. Geçmişte ve günümüzde Adigelerle beraber yaşamış olan halkların hiçbirinde iyi ile kötünün, güzel ile çirkinin belirtildiği kelimenin ulusun adıyla dile getirildiğini görmüyoruz. Bunu düşüncesine ve yaşam şekline yansıtabilen  Adigeler olmuşlardır. Adige-Adigage. Bu birleşik kelime, Adige ulusu ile Adigeliğin tarih boyunca birbirinden ayrılmaz yoldaşlar olduklarını ortaya koymaktadır.

Şimdi tekrar dünya literatüründe iyi ile kötüyü birebirine eklemleyen felsefe biliminin başlangıcına kısaca dönelim.

Günümüzden 2 bin 400 yıl önce Yunan bilimadamı Aristotel ”etik’’i felsefenin bir dalı olarak ortaya koymuştur. Orta çağda Latince konuşan halklar “mizac, tabiat” kelimelerinin karşılığı olarak “moral”i bulmuşlardır. On sekizinci yüzyılda Rusça’da aynı kelimenin karşılığı olarak “Nravstvennost” yer almıştır. Adigelerde ise bu kelimelerin karşılığı ulusun adıyla -Adigage- belirtilmiştir. Bundan çıkan sonuç şudur: Adige olmak, yeterince eğitim almış, yetişmiş,olgunlaşmış olmakla eş anlamlıdır. Adige olunca: Etik, moral ve nravstvennostun anlamlarına uygun düşünce, davranış ve dünya görüşüne sahip olmak gereklidir.

Adige xabzenin doğuşu ve gelişimi diğer toplumların geleneklerinin tarihi evrelerine benzemektedir. Onlardan farkı; Adigelerin, ortaya koymuş oldukları ve kendilerinin bir ulus olmalarını da sağlayan toplumsal kural ve geleneklerden sapma göstermeden, onun yolunda yürüyor olmaları ve ancak böyle hareket edenlerin kendilerini Adige olarak niteleyebilmeleridir. Bu durum dünya halkları arasında benzeri olmayan bir toplumsal düzen ve felsefi temeldir.

Adigage ve Adige xabze ulus için başkaca sorumlulukları da üstlenmiştir. Xabze Adigeler için bir ulusal tutkaldır ve dil ile birlikte toplumu bir arada tutma görevini yerine getirmektedir.

Bu geleneklerle yaşamakta olan bir insan gurubu başka halkların içerisinde kendisini koruyabilmekte, onların arasında eriyip yok olmamaktadır.

Her şeyden önemlisi de Adigeler için xabzenin kültür ve yaşam için bir kural koyucu ve koruyucu özelliğidir. Adige hangi dine inanmışsa, hangi milletlerle birlikte yaşamışsa onlardan etkilenmiş ama hiçbir zaman temel niteliklerini şimdiye kadar kaybetmemiştir.

Toplumlar zaman içerisinden bazen farkına varmadan bazen de bilerek bazı geleneklerini terk etmektedir. Bu geleneklerin gelişmesine engel olması nedeniyle gereksiz olduğunu düşündüğü de olmaktadır. Ancak aradan zaman geçtiğinde, gelmiş olduğu noktadan kaybettiği veya terk ettiği bu geleneğe yeniden bakmak ihtiyacı duymakta, onu tekrar akıl süzgecinden geçirdikten sonra yeniden ihtiyaç duyduğunu anlamakta, ona yeni bir görünüm vererek tekrar yaşamına katmaktadır. Böylece geçmişten güç alıp geleceğe umut bağlayarak toplumsal yaşam ileriye doğru yaşamaya devam etmektedir.

Bugün içinde bulunduğumuz durum da böyledir. Denenmiş ve yararı kanıtlanmış toplumsal kurallarımızdan yararlanarak ulusumuzu geleceğe taşıyacak yolların önünü açmalıyız. Adigege bu alandaki en büyük yardımcıdır.

Xabze kendisini çevreleyen başka kültürler karşısında  kendini koruyabilmekte, ulusların ve kültürlerin karıştıkları durumlarda bundan büyük bir zarar görmeden kurtulmanın yolunu bulabilmektedir. Kendisini çevreleyen kültürlerden bünyesine uygun gördüklerini içine almakta, ona yeni bir görünüm kazandırarak yoluna devam etmektedir.

Bu güçlüklerle dolu yolda ilerleyen xabze, zaman içerisinde bir kısım kurallarını içinden atmakta, yeni zaman ve mekana ağır gelenleri terk etmektedir.

Tüm bu mücadeleler içerisinde özünü ve temel felsefesini koruyabilmekte, kendisini yaratan halkın dikkati  üzerinden eksik olmamakta, onun tarafından unutulmamakta, gözden uzak tutulmamaktadır. Zira ulus ile xabze birbirini tanıyamayacak kadar birbirlerinden uzaklaşırlarsa bu ikisinin de sonu demektir.

Ulus ile xabze arasında böylesi bir bağ vardır.

AİLE VE ULUS

Son yüz elli yılda insan yaşamı yeni teknolojik gelişmeler nedeniyle tanınmayacak kadar değişti. Çalışma koşullarının değişmesiyle, bunlara dayalı olan yaşam biçimleri de değişime uğradı. Aile ulusun temeli olarak tarihte yer almıştı. Ancak teknolojik gelişmeler bunu değişime uğrattı. On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren kadın, ev içinde gördüğü işlerden ayrı olarak başka bir işle daha uğraşmak zorunda kaldı. Bu, aile düzeninin bozulmasında insanoğlunun attığı ilk adımdı. Ev kadını, anne günde 8-10 saat çocuklarından ayrı çalışmak zorunda kalmıştı. Endüstri insanlığı ileriye oturuyordu. Ancak bunun karşılığında kişiye; aileye ve topluma bir bedel ödetiyordu. İnsan eğitiminde ailenin rolünü azaltan ikinci adım ise çocuğun aile ortamından uzakta yetiştirilmeye başlanmasıdır. Hamisiz kalan çocuk; sokakların ve çocuk yuvalarının eğitimine terkedilmişti.

Üçüncü adımda ise çocuğa milliyet bilincinin aşılandığı, Adige’nin Adige, Rus’un Rus olma bilincini edinmiş olduğu ailenin elinden, tüm dünyayı saran yeni enformasyon ağı nedeniyle bu imkan alınmış oldu.

Oluşan bu yeni şartlar nedeniyle aile ulusun yaşamındaki etkinliğini kaybetmiştir. Büyük küçük ulus ayırt edilmeksizin hepsinin durumu böyledir.

Eskiden aile çocuğunu ulusunun yaşamı ve tarihi ile ilgili en uygun bilgilerle donatabilir, onu ulusunun bir ferdi olarak yetiştirebilirdi. Şimdi ise onu yeryüzünü saran zararlı enformasyondan korumu imkanına sahip değil.

Bu nedenlerle tüm uluslar varlıklarını koruyabilmek için umutlarını okula ve eğitime bağladılar. Bugün yeryüzünde mevcut beş bin dolayındaki halk 226 ülkede yaşıyor. Her halk dilini, kültürünü korumak için devlete güveniyor.

Adigeler gibi çeşitli ülkelerde dağınık olarak yaşayan halkların durumları ise daha da zor. Dış ülke Adigeleri 45 ayrı ülkede yaşıyorlar. Yeryüzündeki tüm Adigelerin nüfusları 5-6 milyon olarak tahmin ediliyor. Dünyanın her yerindeki Adigeler şayet ulusal dillerini biliyorlarsa iki dilde konuşuyorlar. Bunların içinden bir mesleği yerine getirecek derecede Adigece bilenlerin sayısı da oldukça azdır. Onlar; Adigelerin yaşadıkları üç cumhuriyette gazete, radyo ve televizyonda görev yapanlar, yazarlar, şairler ve Adige dili edebiyatı öğretmenleridir. Onların sayıları binlerce değil, yüzlerledir. Bu durumda her yerde yaşamakta olan Adige işini bir başka halkın diliyle       -Rusça, Türkçe, Arapça, İbranice, Almanca, İngilizce, Fransızca- yerine getirmektedir.

Böylesine zor duruma düşmüş olan ulusu koruyacak olan  onun dili ile birlikte xabzesidir. Xabzeyi dili kaybetmiş olan kişinin de yaşama imkanı vardır ancak dil ile xabze birlikte olurlarsa Adigelerin ömrü daha da uzayabilir.

Bugün eğitim ve bilimle ilgili devlet organları, dil ile xabzeyi gençliğin eğitiminde yeteri gibi kullanırlarsa Adigeliğin korunmasına önemli ölçüde destek olmuş olacaklardır.

KIZ ODASI (PŞAŞE VUNE)

Adigelerin en önemli ulusal geleneklerinin başında kız odası gelmektedir. Kadını özgür ama korumalı, düşünceleri hür ama xabze kurallarıyla sınırlı, sosyal ilişkilerde etkin, ulusal düşünce ve yaşam tarzını benimsemiş, ulusal düşüncenin oluşmasına katkı sağlayabilen bir fert olarak yetişmesi için kız odasından daha etkili bir kurum olamaz. Kız odasında hem kişinin hem de ulusun geleceği birlikte oluşturuluyordu.

Ailesi tarafından kızın olgunluk çağına geldiği kabul edildiğinde kız odası oluşturulur, oda kız kardeşlerden en büyüğüne ait olurdu.

Kız odasının ziyaretçileri erkeklerdi. Onlar yaşlarına ve amaçlarına göre şu şekilde gruplandırılabilirler:

– Kendilerine eş aramakta olan gençler,

– Evli, orta yaşlı, güzel konuşma yeteneği olan, özgür düşünceli, arkadaşları ile birlikte sohbet edecek kız arayanlar,

– Yaşlı, deneyimli, çok görmüş, ününü artırmak isteyen, bu amaçla ünü duyulmuş  kızın odasını ziyaret edenler.

Kızın tüm bu guruplardaki erkeklerle sohbet edebilmesi,onların sorularını gereği gibi cevaplayabilmesi gerekirdi.

Aklı, düşüncesi, hitabet ve görüntüsüyle ziyaretçilerinin ilgilerini çekebilen kızların odasını bir gurup terk ederken öbür gurup ziyarete gelirdi.

Kızın ailesi kız odasının ziyaretçileri ile ilgilenmez, onları ağırlamakla sorumlu olmazlardı. Aile konuk evine -haçeş- gelenleri ağırlamakla sorumluydu.

Adige ülkesinde tanınmış, yaşlı bir erkek kızın ailesinin konuğu olduğunda kızın onu haçeşte selamlaması gerekirdi. Bu da konuğa sofra kurulmadan el yıkama zamanına rast getirilirdi. Konuk ta aynı gün veya ertesi günün akşamı, kızın yakınlarından birini yanına alarak kız odasına ziyarete gidebilirdi. Bu konuğun evden ayrılacağı günün bir önceki akşamına rast getirilirdi. Konuk, hane sahibini onere etmek istiyorsa, kız odasına yapılan ziyaret büyük önem taşırdı.

Adige erkeğinin yiğitliğini gösterme yeri sadece savaş alanı değildi. Ulusuna değer veren erkeğin, kadına güzel söz söyleme, ona değer verme, saygı gösterme sorumluluğu vardı. Efsaneye göre, kadına değer veren ve ona saygı duyan kişilere yiğitlik ödülü verilirdi. Yiğitliği bu şekilde tanımlayan çok fazla halk yoktur yeryüzünde ve Adigelerde bunlardan biridir.

Kişinin erkek olarak kabul edilebilmesi için, gerekli olan diğer şartlarla birlikte kardeş saydığı bir bayan arkadaşının da bulunması, onun güvenini kazanmış olması gerekirdi. Erkeğin kadın için yapabildikleri yiğitliğin nişanesi kabul edilirdi.

Günümüzde her ülkenin uygarlık düzeyinin ölçüsü kadının toplumdaki yeri ile ölçülmektedir. Bu açıdan Adige yaşam tarzına baktığımızda hayret uyandıran bir çok şey görmekteyiz. Eş seçme geleneği de bunlardan biridir. Adigelerin bu konuda gençlerine tanımış oldukları serbestliği başka uluslarda fazlaca göremeyiz. Bu da kız odası sayesinde mümkün olmaktaydı. Kız, baba evinde iken bir çok erkekle tanışma ve içlerinden kendi için uygun olanını seçme imkanına sahipti.

Erkek içinde aynı imkanlar mevcuttu. O da her istediği kızın evine girebilir, kızla serbestçe konuşabilirdi.

Düğünlerde, gece toplantılarında -Çeşdes-,Yaralıların tedavi eğlencelerinde -Çaps- gelin odalarında kız ve erkeğin görüşüp konuşma imkanları vardı.

Önüne çıkan eş adayları arasından aklı ve duyguları ile birini seçtiğinde, yine tekrar tekrar düşünebilmek için xabze imkanlar tanıyordu. Birbirlerine anlaştıklarına kanıtlayan bir madde –avuj- verdikten sonra da taraflardan birinin bundan vazgeçme hakkı vardı. Bu uygulama sayesinde gelecekte olması muhtemel anlaşmazlıklar olmadan önlenmiş oluyordu. İnsanın psikolojik özelliklerini dikkate alan xabze, kıza evlenme kararından vazgeçme hakkı tanıyordu. Kız erkeğin evine gittikten sonra dahi fikrini değiştirerek kız tarafından son düşüncesi sorulmak üzere gönderilen erkekle birlikte baba evine döndüğü takdirde geleneklere uygun davranmış sayılır ve baba evine kabul edilirdi.

Nikahın yazılması esnasında yine taraflardan biri yanılmış olduğunu ve evlenmekten vazgeçtiğini beyan ederse evlilikten vazgeçilmiş olunurdu.

Xabze gençlere evlenme kararlarını verdikten sonra istemedikleri takdirde bundan vaz geçmek için böylesine geniş imkanlar tanımıştı. Çünkü aile toplumun temeliydi ve sağlam temellere dayanmadığı takdirde geleceğin iyi olmayacağı deneylerle kanıtlanmıştı. Tüm bu aşamaları geçerek evlenme kararını uygulamaya koymuş gençler içinde artık bu yoldan dönüş olmazdı. Bu aşamalardan geçtikten sonra oluşan evliliği bozmayı, çocukları ortada bırakmayı ne toplum,ne tarafların aileleri ve nede xabze uygun bulmazdı. Bu şartlarda evlilik yapmış olan iki kişiye düşen görev önlerindeki yaşamı güzelleştirmek, sevgi ve saygı temelinde el ele çocuklarını yetiştirmekti.

Tüm bunların gerçekleşmesi ise kız odası sayesinde mümkündü.

KAPAT