ADİGE DİLİ

SHOQUL İlhan Aydemir
16.02.2010

Dilimizde çok güzel bir atasözü var; ‘’evinde mıramısa yoğuramayan komşuya şıps pasta yoğurmaya gider’’ diye. Bizler de aynı şekilde kişilerin bireysel görevlerimizi unutur genellikle bizim yapmadığımızı başkaların yapmasını isteriz veya başkalarına ihale ederiz.

Oysa, insanın görev ve sorumlulukları ilk olarak kendisinden başlar ve en önemli görevler en küçük dairededir. İnsanın çevresine iç içe daireler çizer ve insanı merkeze alırsak daireler küçüldükçe görev ve sorumluluklarımızın önemi artar halka genişledikçe görev ve sorumluluklarımız azalır. Bu şu anlamı da taşımaz; insan uzak dairelerle alakadar değildir şeklinde de yorumlanamaz. İnsan geçmişten ve gelecek kaygısından da bir şekilde etkilenir veya alakadar olur. Kendi kalbi, bedeni, evi, ailesinin bulunduğu dar en küçük dairedekilerle alakadar olduğu gibi komşuları, köyü veya mahallesi, şehri ülkesi ve dünya ile de yakınlığı nispetinde ilgili ve alakadardır. Buradan şöyle bir sonuç çıkarabiliriz, ‘’önce biz neler yapmalıyız’’dan hareket edersek sanırım yanılmayız.

Hepimizce bilindiği üzere bu dili konuşabilmemiz ancak ev ve aile ortamında işitilerek anne kucağından başlayan süreçte öğrenilmesi uygun olanıydı. Fakat biz bunu bizden kaynaklı veya bizim dışımızda gelişen ortam nedeni ile başaramadık. Dilimizi çok hızlı bir şekilde kaybediyoruz. Bu çok açıkça görülüyor. Eskiden çocukları köye göndeririz öğrenirler diye bir düşünceye sığınırdık şimdi o düşüncenin de artık ortadan kalktığını sanırım herkes fark ediyor. Köylerin de bu geldiğimiz günden sonra öğrenim ortamı olmadığı açıktır. Her Adige içerisinde yaşadığı ülkenin dili ile daha rahat anlaşır konuma geldi. Bu durum ise yok oluşa doğru biraz daha yaklaştırdı.

Bu anlattıklarımın abartı olduğunu da düşünmüyorum. Yanılmış olmayı da tüm içtenliğimle isterdim ama ne yazık ki durumumuz bu. Biz her ne kadar içerisine düştüğümüz hayal aleminden kendimizi çıkaramaz isek de. Adige insanları Demirperde ülkesi olan vatanlarından umutlarını kestikten sonra orayı olduğundan da farklı olarak rüya ülkesi, Kafdağı ülkesi, oraya erişilemeyecek ulaşılamayacak yer olarak bir rüyaya daldı. O rüya ile yıllar geçti. Rüya bitti. Kafdağı’nın arkası ortaya çıktı. Fakat Adige halkının rüyası bir türlü bitmedi yeni uyanışlar ve daha önceki rüyaya dalmamış olanlarımız istisnamız saklı kalmak üzere. Kafdağı’nın arkası şimdi erişilmesi zor olan bir yer değil, fakat biz henüz uyanmadık veya umutlarımızı kaybettik. Her hangi ihtimal ise de acı son çok uzak değil. Dernek toplantılarımız dahi bunun çok açık göstergesi. Oralarda da biz genellikle içinde yaşadığımız ülkenin dili ile sorunlarımızı Adigeliği Adıgağayı anlatmaya çalışırız. Bu durum bizim ne denli bir çıkmazda olduğumuzu gösterirken politik hareketlerin bizi heyecanlandırdığı da olmakla birlikte o çok uzun vadeli bir olay olduğunu göz ardı da ediyoruz.

Biz yapmamız gerekeni unutmuş; yakınımızdaki değil, uzağımızla daha çok ilgiliyiz. Aslında her hareketin içerisinde olmamız da doğaldır bizi ilgilendirdiği için ama umutları oraya bağlamak da yeterli bir çıkış yolu değildir. Bizler Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne vergi veren, o topraklarda vatani görevini yapan, kuruluşundan bu yana; tasada, kaderde, kıvançta bu coğrafyayı paylaşmış insanlarız. Fakat o cumhuriyet bizim dilimizi yok etmiş; kimliğimizi, kültürümüzü elimizden almıştır. Bazıları şimdi ‘’dili korumak kendilerine bırakılsın’’ diyebiliyor. Bu kadar gaflette olmak, karşıdakini ne yerine koymuş olur bilemiyorum.

Bir sofrada oturan insan sayısı ne kadar çok olursa, o sofradaki yemek çeşitliliği de o nispette artmak durumundadır. Sofradakiler azaldıkça yemek türleri de değişir azalır. Biri kızartma yediği için sofrada kızartma vardır. O biri yoksa kızartma da sofradan kalkar. Aynen bunun gibi kulaktan işiterek az kullanılan Adige dilinin kısıtlı birkaç sözcüğünü öğrenmeye çalışmak veya azıcık anlıyor konumda olmak hiçbir şeyin ifadesi olmaz olamaz.

Bütün bu açıklamalardan hareketle artık bizim kulaktan işiterek Adıgebze öğrenip kullanmamız hiçbir şey kazandırmaz. O halde tek bir seçenek kalıyor. Zaten baştan bu yana olması gereken de oydu (ki, seri bir şekilde okuma yazma öğrenerek Adige dilinde verilmiş ürünleri, dili bilen bilmeyen az bilen herkes için söylüyorum). Romanları, hikayeleri, şiirleri, düşünce yazılarını okuyarak dili işler hale getirmeliyiz. Adige olup bu dili bilenlerin tembelliği bırakıp okur yazar konuma geçmelerini sadece nostalji olarak Adigelikleri ile övünmek yerine çalışmaya koyulmalarını diliyorum. Dilimiz olmadan var olamayacağımızın görülmesini de diliyorum.

O halde; hani derler ya ‘’kalemi defteri lütfen herkes alsın. Haydin okula’’.

Nerede öğretiliyor ise orasının okul olduğu da açıktır. ‘’Ben konuşabiliyorum. Öğrenip ne yapacağım’’ gibi bir kaçış affedilemez.

Yaşlı genç herkese bir davettir bu.

KAPAT