ABAĞBA BAHADIR (ÖZBAĞ)

ÇETAO Nadir Yağan
20 Eylül 2008, Maykop

15 yıl önce Abhazlara onurlu ve özgür bir yaşam kazandıran “Ayayra” mucizesinin kahramanlarından biridir Abağba Bahadır.

Yaşamı, savaşım öyküsü Abaza halkının ulusal ve toplumsal kurtuluş, var olma mücadelesi ve bağımsızlık tarihinin bir parçasıdır. Yaşam hiç farkına varmadan nasıl da akıp gidiyor. Acısıyla, tatlısıyla coşku ve hüznüyle toplumların yakın tarihinde iz bırakanlar tüm bu hay huy içinde bile unutulmuyor. Mutluluklarınızı, özlemlerinizi onlarla paylaşma ihtiyacı duyuyorsunuz. Onların sözlerini hatırlıyorsunuz. Sanıyorsunuz ki yanı başınızda oturmuşlar veya dimdik ayakta sizinledirler. Sohbetin en sıcak noktasındasınız.

Takvime baktım da bugün Bahadır’ı yitireli on beş yıl olmuş.  Bağımsızlık noktasına gelinmiş bu süreçte onun ve arkadaşlarının emeğini anlatan bir şeyler aradım. Samimi birkaç cümleden başka bir şey bulamadım. Hüzünlenmedim desem yalan ve onu anlatmanın ne büyük bir zorluk olduğunu onu anlatmaya karar verdiğimde anladım. Abagba Bahadır gibi halkının gururu olmuş daha yaşarken efsaneleşmiş, toplumun geniş kesimleri tarafından sahiplenilen birini yazmak kolay mı öyle!  Elbette ki klasik anlamda veya ideolojik klişelerle, sloganlarla anlatmak kolay. Onu anlatabilmek, bir cesaret işi. Kendimi bir cesaret sınavına tutmaya çalışıp yine de Bahadır’ı yazmak istedim. Şu açık ki; Bahadır’ı tanıyan herkesin aslında kendi iç seslerinde tartıştıkları, gördükleri, hissettikleri bir Bahadır vardır belki ama ben herkesin ortak Bahadır’ını değil benim ve benim gibi düşündüklerini bildiğim kişilerin kendi iç sesindeki Bahadır’ı anlatmak istiyorum.

Hangi yönlerini ön plana çıkarmalıyım? Devrimciliğini mi, özgür-bağımsız Abhazya sevdasını mı, ağırbaşlılığını mı, içinden çıktığı toplumun kimlik sorununa duyarlılığını mı? Hangi birini?  Onun asla istemeyeceği bir tarzda övülmeden, abartılmadan anlatılması nasıl sağlanabilir? Bana göre, örneğin kahramanlar yaratan ideolojik/toplumsal sözleri sevmezdi Bahadır.

Benim de gençlik yıllarım olan 1990’lı yıllar tüm Kafkas diasporasının Abhazya direnişiyle soluk alıp verdiği, Vladıslav Ardzınba liderliğindeki kendi küçük, yüreği büyük Abhazya’nın işgalci Gürcistan’ı dize getirdiği yıllardı.

Sindirilmişlik içinde hareketsiz yatan ölü mü yoksa ısıyla kendine gelebilecek ertelenmiş bir hayatiyet içinde mi olduğu bilinmeyen Kafkas diasporası silkinmiş ayağa kalkmıştı. Abaza, Adige, Çeçen tüm Kafkasyalılar yardıma dört elle sarılmış, derneklerde komiteler kuruluyor, Abhazya’ya giden gönüllülerin haberleriyle ortalık çalkalanıyordu. Abhazya’nın Gürcistanlı işgalcileri bozguna uğratması ve akabinde Abhazya’nın özgür ve bağımsız olma ihtimali, yurtlarını ve nüfusunun çoğunu sürgünde kaybetmiş Kafkas halklarının özgür geleceğine dair umutları canlandırıyordu. Diasporada yüz yılı aşkın zamanda köprülerin altından akan boz bulanık sular duruluyor, tüm Kafkas diasporasında bir bilinç sıçraması yaşanıyordu. Evet o yıllar, Abhazya direnişinin,  tüm dünya Abazalarının, Adigelerinin olduğu gibi Türkiye Abazalarının ve Adigelerinin daha geniş bir tanımla yurtlarından koparılmış ve yok oluş batağındaki tüm Kafkas diasporasının özgüvenini yükselttiği yıllardı.

İşte o yıllarda tüm halklar için daha güzel daha yaşanılır daha onurlu, kimsenin kimseyi ezmediği, öncelikle özgür uluslardan oluşmuş bir dünyayı isterken Abaza toplumu adına hayallerimizde yarattığımız tepeye çıkan yamaçta tanıştık Bahadır’la.

Hayatını işgalcisinden arınmış özgür bir Abhazya için ulusal mücadeleye bağlama kararı almış az sayıda insanımızdan biriydi. Yaşamanın sadece direnmek olmadığını aynı zamanda davranmak olduğunu gösterenlerdendi. Hayatını halkının var olma mücadelesine koşulsuz, ikirciksiz sunacaklar ile sunamayacakların olabileceğini ve bu kararın her bireyin kendi iradesi ve iç tartışması ile belirlenmesi gerektiğini önümüze koymuştu. Bu iç tartışma aynı zamanda bizim kuşağımızda geride kalan bir kısım bireyleri kendini değerlendirme, kişilik dönüşümü ve iç hesaplaşma gibi önemli alanlara da götürmüştü.

O, sürgün durumunda ülkesinden uzakta yaşayan Kafkasyalıların anavatanları söz konusu olduğunda vicdanı hesaplaşmalarındaki içsel itiraflarda suratlara çarpan tokattı. Sistem içi yürüyen giderek kredi kartlarına dönüşmekte olan statükocu, kurulu düzeninin kölesi toplumsal cinnet halimizin araba- ev gibi mülk sahibi olma biçiminde işleyen sistem çarklarının dişlilerinden biri olma tavrımızın su yüzüne çıktığı bir noktada varlığı ve kararlılığı ile bir hesaplaşma cephesindeydi. İnsanları pençesine alan ceberut kapitalist pazar ekonomisi koşullarında ”modern zamanlar”ın ayakta duran gönüllü savaşçısıydı. Herkesin her konuda bilgi sahibi olduğu fakat birçoğumuzun iş başa düşünce teori ve pratiğinin bir olmadığı hedef-kapasite uyumsuzluğu biçiminde yapılanmış Kuzey Kafkas derneksel kümelenmesine bilinçli bir yanıttı… Mülkün kölesi olmayan ve belki asla gidebileceği hayalini dahi kurmadan, ertesi gün anavatana dönecekmiş gibi kaldığı ülkeye, kente, eve çivi çakmayan bir özeleştiri cephemizdi bizim. Ama tüm bunlardan önce o atalarımızın mücadele gücünü ve onlardan bize geçen direniş potansiyelini en iyi bilen insanların belki de en başında geliyordu.

İnsanın dünyada sınırlı bir varlığı olduğunu, bu varlığın gerektiğinde halkının, haksızlığın emrine sunulduğu zaman bir anlamı olduğunu çok iyi biliyordu. Özgürlük kısıtlanmışsa, yoksa onu kazanmak gerekirdi. Buna giden yol ateşten geçiyorsa, hayat veren ellere silah tutmak düşebilirdi. Her silah tutana bir de namlu çevrilmiştir ve namlu ucunda yaşamayı kabullenmek elbette ki yüreklilikti. Bu, Bahadır’ın bilinçli seçimiydi. Basit bir gençlik ateşinin engellenemez etkisi kesinlikle değildi. Bahadır’ın seçtiği yol kendini ölüme atmak değil, sonunda ölüm olsa bile ve sonunda ölüm olduğunu bile bile halkının geleceği için savaşarak yaşamaktı.

Yaşarken yiğit, dürüst, yurtsever ve sorumluluğunun bilincinde   bir Abaza genci olarak yaşamıştı ama bu, diasporada doğmuş yetişmiş  bir insana ait en olumlu özellikleri en üst düzeyde içeren bir yurtseverlikti. Yok edilmek istenen halkına karşı duyduğu sevgi ve sorumluluğu, onlara hizmet etmek için her şeyi bırakıp savaşa katılma kararlılığını taşıyan yüksek bir yurtseverlikti.

“Bahadır içimizdeki ağır ağabeydi. Çok konuşkan biri değildi. Türkçe’deki baba tabiri vardır ya hem ağırlığını koyabilen hem de bilen yani danışılan. İşte öyleydi. En çok gözüme çarpan özelliğinden biri de kendinden küçükler bile bulunduğu yere geldiğinde toparlanmasıydı.

Türkiye’de yaşarken tanımazdım onu.  Nasıl biriydi bilmezdim ama Abhazya’da savaşırken yani daha yaşarken efsaneydi. Birçok kişi falanca kişi savaşta şöyleydi, bunu yapmıştı, şöyle iyi savaşmıştı, diye savaştan sonra tanındı. Bahadır savaş döneminde tanınırdı. Bütün gruplarda adı duyulmuştu.

İlk yaralandığında bağırsakları dışarıda yaşadı bir süre. Biraz düzelince Türkiye’ye gitti. Ben  asıl Türkiye dönüşü tam anlamıyla tanımış oldum onu.

Sohum alındıktan sonra Abhazya’ya babası ve annesi geldiler. Bizi kayıplarımızdan dolayı üzgün, yaslı, moralsiz görünce birkaç gün bir şey demediler. Sonra hepimizi toplayıp kızdılar biraz. Bugün bile çok iyi hatırlıyorum babasının söylediklerini. Son cümlesi şöyleydi. ”Siz buraya ölümü göze alarak geldiniz şimdi yaşamayı göze alamıyorsunuz” demişti. Biz Bahadır’ı o zaman daha iyi tanıdık. Adamın öyle bir babası var ki!“ diyor silah arkadaşlarından biri.

Bahadır’ı Abhazya savaşının sembollerinden biri yapan nokta tam da cesaret ve kişilik sınavında ortaya koyduğu böylesine kusursuzluğudur.

Sözünü halktan yana kullanmış halkının safında yer almış ve yaşamını ülkesinin ulusal ve kurtuluş mücadelesine adamış seçkin bir insandı Bahadır. Gözünü budaktan sakınmadan yaptı neye inanıyorsa. Savaşçı olmayı yeterli görmedi direnişçi gruplarının arasında gözüpekliğiyle efsaneleşti. İşgalcilerin binlerce askerinin Abhazya’nın az sayıda askerinden güçsüz olduğunu kanıtlayanlardan oldu.

Savaşa katılış sebebini açıkladığı aşağıdaki sözleri o günden bu güne bize Kafkasya`dan ayrılmama ve  yaşama gücü vermiştir.

“Vatanım faşist işgalci Gürcü güçleri tarafından işgal edilince üzerime vazife sayıp vatanımı savunmak için hemen buraya geldim. Burası bizim anavatanımız, ata vatanimiz… Devlet dairesinde çalışıyordum güzel bir geleceğim vardı 4 milyon maaş alıyordum. Diğer arkadaşlarımın da işi gücü vardı. Türkiye`de kalsaydık burada ölmezdik, sakat kalan arkadaşımız olmazdı, işimizle geçinirdik, akşamları kahvemizde okeyimizi oynardık, sabah işe giderdik bir de güzel bir kız bulup evlenirdik, bu imkanlarımız vardı ama içimiz rahat etmedi. Buraya gelen insanlar kendilerini buranın bu toprağın bir ferdi kabul ettiler o yüzden geldiler. Şu unutulmamalıdır ki, faşizm her zaman hüsrana uğramıştır. Gürcü faşizminin sonu da hüsran olacaktır. Burası anavatanımızdır halkımızın kaderini kendimiz belirleyeceğiz.”

Bu sözlerin temelinde bütünüyle içselleştirilmiş büyük bir ulusal bilinç, çok büyük bir devrimci irade, cesaret ve fedakârlık yatıyor. Türkiye’de yaşayan bir Abaza gencinin içi Abhazya savaştayken niçin rahat etmez? Elbette ki vatan savunmasına fiilen katılmayı doğal hayatın diasporalı Abazalar açısından bir gereği ve kaçınılmaz sonucu olduğunu düşünürse rahat etmez. İşte Bahadır bu zorunluluğu kavramıştır. Diasporada olmak elini taşın altına koymamak için bir mazeret değildir. “Türkiye’de kalsaydık burada ölmezdik “ diyor. Bahadır’a bu misyonu kimse yüklemedi o sadece diasporada doğmuş büyümüş olmasına rağmen halkının acısını anavatanındakiler kadar hissetti. Halkı için nice insanca duygu ve düşünceyi yaşadı, bize de yaşattırdı. Kıa olan hayatına çok şey sığdırdı. İnandığın doğrular uğruna tutarlı bir şekilde mücadele etti. Sadece Abhaz halkının değil sürgündeki tüm Kafkasyalıların tarihinin en önemli kişiliklerinden biri oldu. Başta kendi halkı olmak üzere ezilen halkların daha iyi bir yaşam sürmesi için hayatını verdi aslında. Mücadelede kararlılığı, zafere olan sonsuz inancı ve anavatana bağlılığı, her koşulda sahip çıkmayı öğretti bizlere. Türkiye’de düzen içi bir mevki istemedi. Verilenleri elinin tersiyle itti. Garantili bir işi bırakıp gönüllü direnişçi oldu. Masa başında çalışarak yaşamakla onurlu, özgür bir gelecek için mücadele arasındaki seçimini mücadeleden yana yapmış, yüreğinin söylediği tarafa koşmuş, uğruna ölmeye değer bir yolda ölmüştür

Onun sözleri ve tutumu bütün dünyanın tanıdığı Latin Amerikalı devrimci gerillanın şu cümlelerini hatırlatıyor bana: “Bugün dünyanın tüm ilerici güçlerinin Vietnam halkıyla dayanışması, Roma arenalarında gladyatörleri alkışlayan pleplerin acı ironisine benzemektedir. Sorun, saldırının kurbanına başarı dileklerini iletmek değil, onun kaderini paylaşmaktır. Zaferde ya da ölümde onunla olmaktır” diyordu o da.

15 yıl sonra Abhazya’nın bağımsızlığının tanınmaya başlandığı bugünlerde Bahadır’ı, Bahadırları hatırlamak daha da anlamlı.

Onun, onların onurlu, tavizsiz yaşamlarının diasporası olan Kafkasyalıların anavatanlarıyla ilişkilerinde çakılan her yeni çivide, her sorumsuz davranışta, görevini ihmalde hepimizi uyarmasını dilerim.

`Halkımızın kaderini kendimiz belirleyeceğiz` diyordu Bahadır. Elbette ki Abhaz halkı yitirdiklerinden de aldığı güçle kendisi için en doğru olanı tercih edecektir.

Abhazya’nın bağımsızlığı bir kez daha kutlu olsun. Bu uğurda toprağa düşenleri unutmadık, unutmayacağız.

KAPAT